Etiket arşivi: köşe yazısı

ÜNİVERSİTELİ YENİ BİR HAYAT

Üniversitelerde kayıt dönemi başlıyor. Üniversiteye adım atan gençler bugün hayatlarında önemli bir adım atıyorlar. Gençlere birkaç öneride bulunmak istiyorum bugün.

Bu yeni hayat size birçok fırsatlar ve imkanlar sunacak. Birçoğunuz ailenizden farklı bir şehirde, belki ilk defa ayrı bir evde veya yurtta kalacak özgür bir birey olduğunuzun farkına varacaksınız. Çoğu zaman kararlarınızı kendiniz vereceksiniz.

İlk önerim kazandığınız bölüm eğer bir ömür boyu icra edeceğiniz mesleğe karşılık gelmiyorsa, tereddütleriniz varsa hiç kayıt yaptırmadan vazgeçin. İstediğiniz mesleği yapacağıznı bir üniversite okumak için bir yılı kaybetmeyi göze almalısınız. Bir yılı kaybetmek, bir ömrü kaybetmeyi tercih edilebilir.

Zamanı verimli kullanmayı üniversitede öğreneceksiniz. Veya zamanınızı boşa harcamayı. Zamanınızın en geniş olduğu, dikkatli planlarsanız birçok şeyi yapabileceğinizi bilmelisiniz. Bu zamanı en iyi değerlendirebilmek, bol kitap okumak, kültürel faaliyetlere katılmak, sosyal sorumluluk projelerinde yer almak, dernek ve vakıflarda hayır faaliyetlerinde bulunmak için üniversite hayatı kadar müsait başka bir zaman olmayacak hayatınızda.

Arkadaşlıklar kurarken ne kadar dikkatli olursanız o kadar yeridir. Arkadaşlarınız sadece üniversite hayatınız boyuca değil sonrasında da sizinle birlikte devam edecektir. Ya gerçek vefalı arkadaşlar olarak yanınızda olacaklar veya yaşadığınız olumsuz hatıralarla zihninizde silinmeden duracaklar, her fırsatta önünüze engel olarak çıkacaklardır.

Karşı cinsle yapacağınzı arkadaşlıklarınız da olacak elbette. Bu arkadaşlığı “sadece arkadaş” olarak adlandıracaksanız bunu diğer arkadaşlarınızdan habersiz yapmıyorsunuz herhalde. Bazen sadece ikiniz başbaşa geliyorsanız “sadece arkadaş” değilsiniz, kimseyi kandırmayın. Bunun ötesinde bir planınız varsa, “evlilik hazırlığı” olarak düşünüyorsanız bu konuda da ailenizin haberi olmadan birşey yapmayın lütfen. Sağlıklı bir ailenin temelleri sağlam olmalıdır. Aile, deneyerek ve belki de yanılarak kurulacak bir müessese değildir. Kırk kere düşünüp bir kere adım atarak dikkatlice kurulan aileler mezara kadar devame den aşkların da, imrenilen hayatların da temellerini oluşturur.

Üniversiteyi hala öğretmenin anlatacağı bilgileri dinleme, ders çalışıp sınava girme olarak algılıyorsanız lütfen lisede kalan bu eğitim yaklaşımını unutun. Üniversite bilimsel çalışma yapılan, bilimsel eğitim ve öğretim yuvalarıdır/öyle olamlıdır. Olması gereken bu yaklaşımın yerleşmesinde sizin tavrınızın da etkisi olacaktır. Üniversite hocaları da karşılarında ne kadar ciddi öğrenci görürlerse o kadar kendilerini geliştirmek ve değişmek zorunda kalacaklardır. siz lisedeki gibi dersi dinleyip giderseniz hocalar da dersinia nlatıp gider. Bu düzen böyle devam eder.

Siz buraya bilimi öğrenmek, gerektiğinde sorgulamak, gerçeği bulmak üzere bir eğitim almaya geldiniz. Üniversitelerin bilim yuvası olabilmesi için herkese birşeyler düşüyor. Diğerlerini şimdilik bu yazının kapsamı dışında tutarak öğrenci olarak sizin buna ktkınızı vurgulamak istiyorum.

Sorgulayın, anlatılan her şeye gerçek gözüyle bakmayıp gerektiğinde eleştirin. Ama şu unutmamalısınız ki bilimsel bir iddianın (tez/antitez) en temel şartı bir dayanağının olmasıdır. Kaynak göstererek, temel dayanaklar ortaya koyarak siz de fikrinizi belirtmelisiniz.

Ve en önemli tehlike bilimle ideolojiyi sakın karıştırmayın. İdeolojiler vardır ve var olmaya devam edecektir. Sizin de sempatizanı olduğunuz bir ideoloji olabilir. Ama bu ideoloji sizin bilimsel bakışınızı etkilememli. O zaman at gözlüğü ile bakmış olursunuz. İdeolojileren, önyargılardan bağımsız bakmadıkça bilimsel olana erişemezsiniz.

İdeolojik at gözlüklerinin üniversitelerde zaman zaman sebep olduğu anarşi tehlikesini hiç açıklamaya gerek duymuyorum. Bir üniversite öğrencisi fikir tartışmayı tercih eder. Taş atarak, cam kırarak, trafiği engelleyerek, yönetimi bezdirerek fikrini kabul ettirmenin çağdışı olduğunu bilirsiniz herhalde. Eğer fikrinize inanıyor ve taraftar toplayabiliyorsanız sesinizi duyuracak mecraları şimdi eskisinden daha çok ve kolay bulabilirsiniz.

İnternette fikrinizi savunabileceğiniz Facebook, Twitter, Pinterest, Linkedin, change.org, bloglar, özgür sözlükler, pedialar… Birçok yerde fikrinizi savunabilirsiniz. Hatta dergi veya kitap basmak isterseniz şimdi eskisinden daha kolayca bunu yapabilirsiniz. E-Kitap ve E-Dergi’leri hiç masrafsız kendiniz bile oluşturabilirsiniz. Bütün bunları yapın ama birilerinin gazına gelip sokak hareketlerine, anarşiye dönüşen protestolara bulaşmayın. Yukarıda saydıklarımdan hiçbiri eğitim hayatınızın sona ermesine sebep olmaz, sizi geliştirir. Ama sokak gösterilerinde her şey olabiliyor son günlerde. Ve emin olun perde arkasından hiç de sizin gibi düşünmeyen ama sizi kullanan birileri mutlaka vardır. Hangi ideolojiden olursa olsun. Bu böyledir.

Benden size öneri…

KİTAPLA BİR ÖMÜR



Mehmed Niyazi… Kitapla Bir Ömür geçiren adam. Nam-ı diğer, Kütüphanede Yaşayan adam. Son yıllarda büyük atılımlar yapan TRT, çok hayırlı bir adım daha attı ve Mehmed Niyazi Özdemir’in hayatını belgeselleştirdi. Hayatını Türkiye ve Almanya kütüphanelerinde geçiren ve birbirinden güzel eserlere imza atan bir araştırmacı- yazarın hayatını genç nesillere aktarmak, son derece faydalı ve takdire şayan bir gayret.


Başta TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ve genel müdür yardımcısı Zeynel Koç olmak üzere, bu konuda önayak olanları tebrik etmek lazım. Zira bizde yaşarken insanların fazla kıymeti bilinmez. Ama TRT bu konuda güzel bir gelenek başlatmış. İnşallah diğer kurumlarımız da bu davranışı örnek alırlar.


Türk Edebiyatına; Çanakkale Mahşeri, İki Dünya Arasında, Yazılamamış Destanlar, Varolmak Kavgası, Plevne, Yemen Ah Yemen gibi romanları kazandıran, Türk ve İslam Devlet Felsefesi çalışmaları ile akademik yayınlar ortaya koyan Mehmed Niyazi sohbet ve konferanslarıyla da genç nesillere “ağabeylik” yapmış saygın bir isim. Kitapla Bir Ömür: Mehmed Niyazi adlı 50 dakikalık belgeselde Mehmed Niyazi’yi yakından tanıyan üç kuşaktan kişilerle görüşüldü. Belgesel 1960’lardan itibaren Türkiye’de yaşanan siyasi- sosyal değişim ve dönüşüm çerçevesinde üniversite gençliği ve onlar içinde Mehmed Niyazi’nin öğrenci liderliğine yürüyüşünü, muhafazakar kesimde yayıncılık faaliyetine duyulan ciddi ihtiyacı ve bu yönde Mehmed Niyazi’nin faaliyetlerini, Almanya’daki akademik çalışmalarını ve Batıyı tanımasını, Almanya Kütüphanelerinden Türkiye kütüphanelerine dönüşünü ve yazdığı romanlarla tarihi yeniden topluma hatırlatma işini misyon edinmesini ele almıştır.


Hayatını kütüphanelerde kitap okuyarak ve yazarak geçiren Mehmed Niyazi, mütevazi kişiliiyle de biliniyor. O kadar mütevazi ki, belgeselin galasının büyük ve gösterişli salonlarda yapılmasını bile istemedi. Bundan dolayı Kitapla Bir Ömür: Mehmed Niyazi Belgeselinin galası 15 Mart 2013 tariihinde Kalem Eğitim Kurumlarında gerçeştirildi. Mütevazi ama sıcak bir ortamda, dostlarıyla birlikte olmayı tercih etti ve öyle de oldu. Mehmed Niyazi’nin yakın dostları ve arkadaşları Kalem Eğitim Kurumlarının ev sahipliğinde buluşup filmi izlediler ve daha sonra birlikte yemek yediler.


Doç. Dr. Ali Satan ve Doç.Dr.Okan Yeşilot’un danışmanlığında yapılan belgeselin yönetmenliğini ise Erdoğan Şentürk yapmış. Bu belgeselde emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. TRT1 ve TRT Belgesel kanallarında yayınlanacak olan belgeseli izlemenizi hararetle tavsiye ediyorum.

TARİFİ BENDE

Nasreddin Hoca’yı tanımayanımız yoktur. Sadece Türkiye’de değil, Nasreddin Hoca’nın ünü Orta Asya’ya, Arabistan’a, hatta Balkanlar’a kadar ulaşmıştır. Fıkraları bilinir ama kendisini ne kadar tanırız? Aslında yeterince tanıdığımızı söyleyemeyiz. Zira onun adını ve fıkralarını duyduğumuzda sadece güleriz. Oysa mizah sadece gülme ihtiyacını karşılamak için üretilmez. İnsan zekâsının en değerli üretimi olan mizah, zeka sahiplerini düşündürmeyi ve bu yolla onlara belli mesajları vermeyi de amaçlar. Son asırlarda biz aklımızı kullanmayı bir kenara bıraktığımız için Nasreddin Hoca’nın o güzelim fıkralarına sadece güler geçeriz. Oysa oralardaki derin manalara ne kadar da çok ihtiyacımız var? İşte Şaban Abak bunun kapısını aralamış.



“Tarifi Bende:Bir İslam Aydını olarak Nasreddin Hoca” adlı kitabı kaleme alan şair Şaban Abak, çok önemli bir adım atmış. Vadi Yayınları tarafından basılan bu kitapta, Nasreddin Hoca’nın kişiliğini, yaşadığı dönemin şartlarını ve onun ilmi derinliğini görüyoruz.



Karanlıkta kaybolan iğneyi aydınlık yerde arama fıkrasını hepimiz defalarca duymuşuzdur. Ama burada nice derin manalar olduğunu pek düşünememişizdir. Abak kitabında bu konuda şu yorumlara yer veriyor.



“Kaybettiğimiz her ne ise, onu artık kaybediş şartlarında bulamayız. Çünkü tarihi, tabii ve toplumsal (sosyolojik) şartlar sebebiyle kaybettiğimiz o şey artık kaybedilen yerde değildir! Zaman olarak geriye; kaybettiğimiz zamana gitmemiz nasıl mümkün değilse, mekân olarak da (burada en geniş manada çevre ve şartlar) artık eski mekan ve eski konum söz konusu değildir. Filozofun, ‘aynı nehirde iki kere yıkanmak mümkün değildir’ veciz sözü de bu kesintisiz değişime işaret eder. Onu kaybettiğimiz yeri ve zamanı sabitlersek, aslında kendimizi sabitlemiş oluruz ki bu durumda kaybımız gittikçe uzaklaşacak ve kaybolmuşluk hali derinleşecektir….”



Sadece bu fıkrada bile görüyoruz ki Nasreddin Hoca’nın fıkraları iç içe birçok mesajlar taşıyorlar. Nitekim bu fıkrayı kuantum fiziğine bağlamak bile mümkün.



Abak, Nasreddin Hoca latifelerini ele aldığı bu kitabında birbirinden güzel, şaşırtıcı ve aydınlatıcı yorumlarını sürdürüyor.”Tarifi Bende”, bize yalnızca Nasreddin Hoca’yı gerçek kimliğiyle; bir İslam aydını ve toplum önderi olarak yeniden kazandırmakla kalmıyor; medeniyetimizin geçmiş parlak devirlerinin kişi, kavram ve olaylarını nasıl okuyup yorumlayacağımız alanında da örnek bir şema sunuyor.


Şaban Abak’ı bu çalışmasından dolayı tebrik ediyor, bu güzel adımın devamını bekliyoruz.


YASAKSIZ BİR ÜLKEYE DOĞRU…

Dünya krizlerle ve savaşlarla meşgul olurken, sessiz sedasız devrimler yaşanıyor ülkemizde. Altyapıda, sağlıkta ve ekonomide gerçekleşen dev atılımların yanında, bürokraside ve insan haklarında da bugüne kadar hayal dahi edilemeyen iyileştirmeler gerçekleşti.


Her şeyden önemlisi, vatandaşını “iç düşman” olarak tanımlayan devlet anlayışı geride kaldı. Dahası, bu tuhaf uygulamanın müsebbipleri şimdi hukuk önünde hesap veriyorlar. TBMM’de Darbeleri Araştırma Komisyonu tarihe geçecek bir çalışma yürüttü ve bu sayede dudakları uçuklatan çarpıcı gerçekler ayan beyan ortaya çıktı.


Milli Eğitim Bakanlığı da demokrasiyi kökleştirmek için ciddi çalışmalar başlattı. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara demokrasi kültürünü yerleştirmek ve öğrencileri bu sürece aktif olarak dahil edebilmek amacıyla yürüttüğü AB hibeli proje kapsamında, ders programları taranarak içeriklerde düzenlemeler yapılıyor.


Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Emin Karip, proje kapsamında çalışma grupları oluşturduklarını belirtiyor ve şunları söylüyor: ”Mevzuat tarama çalışma grubu, yürürlükteki eğitim mevzuatını demokratik vatandaşlık ve insan hakları açısından inceliyor. Güncel ya da çok eskide kalmış olsa da yürürlükte olan mevzuatlarla ilgili tarama yaparak, bunları imza atılan uluslararası sözleşmelerle örtüştürmeye çalışıyor.” Böylece bütün derslerin müfredatı taranıyor ve ders programlarında demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi konusuna ters düşen konularda gerekli düzeltmelere gidiliyor.


Bütün bunlar yaşanırken, vatandaşın önündeki yasal engeller ise birer birer ortadan kaldırılıyor. Üniversitelerdeki başörtüsü yasağı geride kaldı artık. İlk ve orta dereceli okullarda tek tip kıyafet zorunluluğu da tarihe karışmış oldu.


En önemlisi, Türkiye’de yıllardan beri yaşanan “yasak kitap” ayıbı ortadan kalktı. Geçen yıl yürürlüğe giren Yargı Paketi çerçevesinde yasak kitaplar da özgürlüğe kavuşturulmuş oldu. Yargı Paketi”ndeki düzenleme doğrultusunda, 453 kitap ile 645 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasaklar kalktı.


”3. Yargı Paketi”ndeki düzenleme doğrultusunda, 31 Aralık 2011’e kadar, Ankara mahkemeleri veya Bakanlar Kurulu kararıyla hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı bulunan 453 kitap ile 645 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak kalktı. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu’na gönderdiği listede yasaklı 453 kitap ile 645 gazete, dergi, broşür ve pankart bulunuyordu. Böylece, Ankara mahkemeleri veya Bakanlar Kurulu kararıyla hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı bulunan 453 kitap ile 645 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak kalktı.

İYİ HABER VE KÖTÜ HABER!

Bir iyi, bir de kötü haberim var. Önce iyi haberi verelim: 18 Aralık 2012’de Göktürk
2 uydusunun uzaya fırlatılması, Türkiye’nin tarihinde çok önemli bir dönüm
noktası. Ama gelin görün ki, böyle
tarihi bir günde ODTÜ öğrencileri üniversiteye yakışmayan sevimsiz bir eylem
yaptılar ve bu yüzden nahoş olaylar yaşandı.
İşte bu da kötü haber.

Öncelikle bir konunun altını çizmekte fayda var:
Öğrencilerin coplanması, biber gazına maruz kalması ve bazılarının ciddi
derecede yaralanması elbette üzücü bir durum. Ancak ÖDTÜ rektörünün ve bazı
öğretim üyelerinin bu olayla ilgili takındığı tavır çok daha üzücü.

ODTÜ Rektörlüğü, üniversitede yaşanan polis saldırılarına
ilişkin yaptığı açıklamada, “yerleşkemizde yaşanan şiddeti kınıyoruz”
demiş. Bu da yetmezmiş gibi, “Orta Doğu Teknik Üniversitesi olarak, dün
yerleşkemizde yaşanan şiddeti kınıyoruz. ODTÜ’nün ve ülkemizin bir an önce
şiddetten arınması için öncelikle güvenlik kuvvetlerinin dikkatli davranmasını
bekliyoruz. Polisin, protesto hakkını kullanmak isteyen öğrencilere karşı
şiddet kullanmaktan kaçınmasının, güvenlik tedbiri alırken olaylarla ilgisi
olmayan öğrencilerin ve çalışanların yaşadıkları büyük olumsuzluklara karşı
duyarlı olmasının önemini ve gereğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.” ifadelerine
yer verildi.

Kalasları, çöp bidonlarını ve hatta yol kenarlarındaki
trafik işaretlerini koparıp yolda barikat kurmak, bunları ateşe vermek nasıl
bir eylem yöntemidir? Polisin duyarlı
olmasını isteyen rektöre sormak istiyorum: Üniversiteyi savaş alanına çeviren
öğrencilerin hiç mi suçu yok? Bu olayların yaşanmaması için önlem almak da
rektörlüğün görev alanına girmez mi? Olaya sebep olanlar arasında öğrenci
olmayanlar bile var. Bunlar üniversite bahçesine nasıl girdi?

Keşke polisi ve hükümeti eleştireceklerine, biraz da kendilerini
eleştirselerdi ve şöyle sorsalardı mesela: “Biz nerede hata yaptık?”

Ve sorulması gereken asıl soru şu: Bu güzide üniversitenin
öğrencileri nasıl oluyor da ülkemizin iftihar kaynağı olması gereken önemli bir
başarıyı alkışlamak yerine, böylesine vandalca bir saldırıya geçiyorlar?
Bunların yetişmesinde etkisi olan hocalar başkalarını suçlayacakları yerde,
kendilerini de özeleştiriye tabi tutmaları gerekmez miydi?

Şunu kabul edelim ki, Göktürk-2 uydusunun uzaya
fırlatılması, Türkiye’ye çağ atlatmıştır. Son yıllarda hükümetin bilim ve
teknolojiye daha fazla bütçeler ayırması, kısa zamanda sonuç vermiş ve ümitlerimizi
yeşertmiştir. GÖKTÜRK-2 Uydusu, TÜBİTAK
kaynaklarıyla gerçekleştirilen ilk Milli yer gözlem uydusu olarak Türkiye’yi dünyanın sayılı ülkelerinden biri
yapmıştır.

GÖKTÜRK-2 Projesi kapsamında; uzay ve uydu sistemlerine
yönelik teknoloji, uzman insan gücü ve alt yapı geliştirilmesi, kamu kurum ve
kuruluşlarının gözlem ve araştırma ihtiyaçlarının milli imkân ve kabiliyetlerle
karşılanacağı anlamına gelmektedir. Böylesine güzel bir gelişmenin sevincini
milletçe paylaşmamız gereken bir günde yaşanan olayların tesadüf olduğunu
sanmıyorum. Zira 18 Aralık tarihi, dostlarımızın sevindiği, düşmanlarımızın
kahrolduğu bir gündür. Bu eylemleri yapan ve onların safında yer alanların kime
hizmet ettikleri ise gün gibi ortadadır.

ZİHNİYET DEVRİMİNİN AYAK SESLERİ

Bürokraside sanal devrim başladı. Vatandaşın evrak çilesi tarihe
karışacak.

Yüzyıllar önce başlayan Sanayi devrimini ıskaladık. Bu
yüzden çok bedeller ödedik. Hala da aradaki açığı kapatabilmiş değiliz. İçinde
bulunduğumuz enformasyon devrimini ise ağır aksak da olsa yakalamaya
çalışıyoruz. Özellikle iletişim altyapısı bakımından Türkiye son yıllarda büyük
bir mesafe aldı. E- devlet uygulamaları da son derece iyi bir noktada. Ancak
bütün bunlara rağmen hala bürokrasideki kırtasiyecilik birçok yerde devam
etmekte. Devlet her türlü bilgiye elektronik ortamda ulaşma imkânına sahip
olduğu halde, birçok işlemde hala vatandaştan evrak isteniyor. Çok şükür ki
hükümet bu konuda önemli bir adım atmaya başladı. İşte gerçek zihniyet devrimi bu
olsa gerek.

Adlî sicil kaydı, askerliğe elverişlilik durumu, ikametgâh
kaydı gibi teferruatlarla artık vatandaş uğraşmayacak. Başbakanlık tarafından hayata geçirilecek
proje sayesinde ilgili kurum, bilgi havuzuna müracaat ederek doğrudan gerekli
evrakı temin edecek.

Düşünün ki doktorsunuz, bir başka vilayete tayininiz çıktı.
Taşınma esnasında hekimlik belgenizi kaybettiniz. Bu belgeniz olmadan yeni
görev yerinizde işe başlayamıyorsunuz. Çünkü bu belgeyi yeniden temin etmeniz gerekiyor.
Oysa bu belgeyi bizzat Sağlık Bakanlığı size vermişti. Yani belgenin orijinali
bakanlığın arşivinde. Onu çıkarıp dosyaya yeniden koymak yerine ısrarla sizden
istiyor. Hatta o belgeyi getirmeniz de yeterli değil. “Dosyana bir örneğini
koyacağım git noterden tasdik ettirip getir bana’ diyor görevli memur. Benzer
bir durum da ihaleye giren firmalar için yaşanıyor. İhaleye giren her firma,
vergi ve SGK borcu olmadığını dair ilgili kurumlardan güncel belge almak
zorunda. Oysa ihaleyi yapan idare, Kamu İhale Kurumu’nun web sayfası üzerinden
bu sorgulamayı kolayca yapabilir. Artık bu saçmalıklar son bulacak.

Benzer bürokratik işkencenin okula kaydolurken, evlenirken,
işe girerken, askere giderken, elektrik-su-doğalgaz aboneliği yaparken,
kısacası hayatın hemen her alanında yaşanıyor.
Başbakanlık, bütün bakanlıklar ve kamu kurumlarında var olan bilgilerin
tek bir merkezde toplanarak vatandaşa hiç eziyet çektirmeden dolaşımını sağlayacak
bir proje hazırladı. Kamu kurumlarındaki bütün bilgiler ortak bir havuzda
toplanacak. Artık devlet, şimdiye kadarki gibi bir cebindeki bilgiyi kendisi alıp diğer
cebine koymak yerine vatandaşı kurumlar arasında dolaştırmayacak.

Başbakanlık yetkilileri şu anda tek tek bakanlıklarla
görüşerek bu altyapı için hazırlık yürütüyor. Birbirleriyle veri alışverişinin
tam olarak sağlanması için koordinasyon gerekiyor. Ayrıca her bir kurumun
bilgisayar yazılımları birbiriyle uyumlu hale getirilecek. Ara yazılımlar
sayesinde veri bankaları birbirine entegre olacak. Daha sonra Bilgi
Teknolojileri Kurumu gibi ayrı, müstakil bir kurum oluşturulacak. Bütün
veriler, terminal görevi görecek bu yeni kurumun havuzunda saklı tutulacak.
Ayrıca yasal altyapı oluşturularak yeni özel bir kanun hazırlanacak. Hangi
bilgilerin paylaşılıp paylaşılmayacağına dair ‘gizlilik’ tanımları yapılacak.
Bütün bu sürecin 2 yıl içerisinde tamamlanması öngörülüyor. Başbakanlığın
üzerinde çalıştığı bir diğer proje de iPhone ve Android telefon uygulamalarının
hazırlanması. Kısa sürede hazırlıklar tamamlanarak Başbakanlık uygulaması mobil
telefonlara yüklenebilecek.

Rahmetli Turgut
Özal’ın başlattığı Zihniyet Devrimi, bürokratik baronlara rağmen ağır aksak da
olsa yürüdü ve bugünlere geldi. Ak Parti hükümet de kemikleşmiş bürokratik
zihniyetle çarpışa çarpışa buralara kadar gelebildi. Umarız bu çalışmalar bir
an önce sonuçlanır ve gereksiz işlemlerle zaman öldürmekten kurtuluruz.

İSTANBUL’DA BİR ERMENİ

İstanbul’da bir Ermeni. Adı Artaş. Ermenistan’ın Gümrü kasabasından
İstanbul’a çalışmaya gelmiş. Gümrü, Kars sınırımızın hemen yanı başında. Neden
İstanbul’a geldiğini ise şöyle açıklıyor: “En ucuz bilet nereye diye ararken,
kendimi İstanbul’da buldum”. Evet, bu cevap aslında çok şey anlatıyor. Askerliğini
yaptıktan sonra ülkesinde iş bulamamış Artaş. Annesi ile kız kardeşini de alıp İstanbul’un
yolunu tutmuş.

Artaş, İstanbul’un Kumkapı semtine küçük bir ayakkabı
atölyesinde çalışıyor. Gürcü, Türk ve Kürt işçilerle yan yana… Çevresini biraz tanımış. Kimlerle arkadaşlık
yapması ve kimlerden uzak durması gerektiğini iyi öğrenmiş. “Sen buradaki
insanlarla iyi geçinirsen, onlar da sana iyi davranırlar.” diyor . 1988 Erivan
depreminde evleri yıkılmış. Annesi onları bir barakanın içinde büyütmüş. Şimdi
ise daha iyi bir hayat kurmak ümidiyle Türkiye’ye gelmişler.

Artaş’ın annesi Zima da evlerde hizmetçi olarak çalışıyor.
Temizlik, yemek ve yaşlıların bakımı gibi işlerle para kazanıyor. Kız kardeşi
ise Kapalıçarşı’da çalışıyor. Biraz para
biriktirdikten sonra ülkelerine dönüp bir ev almayı hayal ediyorlar.

Artaş, ümidini Türkiye’ye bağlamış milyonlarca insandan sadece
biri. Bugün Filistin’den, Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan, Çeçenistan’dan
ve diğer çevre ülkelerden, hatta Avrupa ülkelerinden çok sayıda insan, daha iyi
bir hayat kurmak için Türkiye’ye geliyor. Sadece Türkler ve Müslümanlar değil;
Gürcüler, Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar, Romenler ve hatta Ruslar da bu
coğrafyada ve bu kültürde kendilerine yer bulabiliyorlar. Bu da Türkiye’nin önemini
ve günümüzde geldiği konumu anlatmaya yetiyor.

Türkiye, sadece kendi vatandaşları için değil, bölgedeki
diğer toplumlar için de bir çekim merkezi. İşte bu gerçek, Türkiye için hem bir
fırsat hem de tehdit. Mazlumlara kucak açan Türkiye’nin varlığı birilerini
sevindirirken, başkalarını rahatsız edebiliyor.

CUMHURİYETİ BANA YANLIŞ ANLATTILAR

İlkokul ikinci sınıftayken öğretmenim bana bir kitap hediye etmişti. Kitabın adı “Cumhuriyet” idi, veya içinde cumhuriyet geçen birşey idi. Bu birkaç sayfalık, çoğu resimlerle dolu iri harflerle yazılı bir kitaptı.

Kitabı okudum, öğretmenim hediye ettiği için ona birşey diyemedim ama o günden itibaren “Cumhuriyet” ve cumhuriyetle ilgili her şeye bir antipati gelişti bende. Bunun sebebi o kitabı yazanlardır.

Hemen anlatacağım niye olduğunu…

Kitaptaki hikayeye göre köyün bir çeşmesi vardı ve bu çeşmenin üzerinde kimsenin anlamadığı kargacık burgacık yazılar vardı. Oysa kitaptaki resimde özellikle kötü de yazılmış olsa bir besmele olduğunu görüyordum. Çünkü ben okula başlamadan Kur’an öğrenmiş ve gerek arapça, gerek osmanlıca eserleri zaten okuyabiliyordum. Kitaptaki resme bilinçli olarak çirkin yazılmış olan o besmeleyi hemen okuyabilmiştim.

Güya bu yazıyı kimse okuyamadığı için tören yapılmış ve çeşmenin adı da değiştirilerek, latin harfleri ile “Cumhuriyet Çeşmesi” yazılmıştı.

Gerek bu olay, gerekse daha sonra okulda okutulan tarih ve inkılap tarihi derslerinde anlatılanlar bana hep yalan ve yanlış geldi.

Mustafa Müftüoğlu’nun “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” adlı eserini alıp okumaya başladım ortaokul yıllarında. İstiklal mahkemelerini, kurtuluş savaşı konusundaki çelişkileri, kemalizmin handikaplarını ve zulümlerini öğrendim.

Lisede, üniversitede cumhuriyetin çoğunluğun idarede hüküm sürmesi, çoğunluğun iktidarı olduğunu öğrendiğimde birşeylerin ters gittiğini anlamıştım. Bu arada ihtilal olmuş, anayasa oylaması yapılmış ve %99 evet oyu çıkmıştı.

Günümüze gelip de Ak Parti %50’yi aşan oyları ile ülkeyi idare ederken, bazı çevrelerin feryadu figanları, sanki ülke işgal altındaymış gibi feveranlarını görünce kafam iyice karıştı.

Ama biliyorum, bu anlayış o gün bana hediye edilen hikaye kitabını yazan anlayıştı.

Cumhuriyet belki de güzel ve iyi bir yönetim şekli. Ama cumhuriyeti çocuklara sevdirmek için yazılan kitapta arap harflerine hakaret edeceğim diye besmeleyi kötüleyen zihniyet hiçbir zaman emeline ulaşmayacaktır. Çocuk dedikleriniz sizden daha zekiler ve sizin bilmediklerinizi de biliyor olabilirler.

BÜTÜN BİR İNSANLIK YALANA TESLİM

Üstad Necip Fazıl’ın ünlü Çile şiirinde bir mısrada böyle diyor. Bütün bir kainat muşamba dekor / Bütün bir insanlık yalana teslim.

Yalan birçok olumsuzun, birçok sosyal problemin temelini oluşturuyor. Bazı insanlar kendilerince bir “yalan” tanımı yaptıkları ve buna inandıkları için söyledikleri bazı şeylerin yalan olmadığını düşünerek davranırlar.

Söz olarak yalan; gerçek olmayanı söylemek, bir olayı yanlış aktarmak, gerçeği gizlemektir. Bu anlamda söylenen kadar söylenmeyen de önemlidir. Gizlenen şey söylenmeyen şeydir. Tersten de söyleyebiliriz; söylenmeyen şey gizlenen şeydir.

Sözün muhatabının beklentisinin belli olduğu bir durumda beklenen cevabı vermeyip başka şeyler konuştuğumuzda çoğumuz yalana söylemediğimizi düşünürüz.

İslam inancında yalan söylemek büyük günahlardan birisidir.

Ticarette adam aldatmanın, üçkağıtçılığın temeli yalandır.

Sanatta hırsızlığın, intihalin, başkasının eserini çalmanın temeli yalandır.

Hukukta her türlü haksızlığın temeli yalandır. Yalan söylemeyecek olan suçlu itiraf eder.

Sanayide sahtekarlığın temeli yalandır.

Siyasette ayak oyunlarının temelinde yatan şey yalandır.

Savaşların çoğunun dayanağı yalan üzerine inşa edilmiştir.

Düşünüyorum da yalanı hayatımızdan çıkartıp atabilsek herşey daha güzel olacak, birçok sorun çözülecek.

Toplumsal huzuru ve sosyal barışı direk etkileyecek olan bu durum üzerinde düşünmeye ve çalışmaya değer. Yalan söylemeyen insanların sayısı arttıkça toplumsal huzur da artacaktır.

Dilimizde dürüstlük ve doğruyu söylemek üzerine ibretli deyimler vardır. “Doğrucu Davut” derler bazılarına mesela. Buradaki yerli yersiz her şeyi söyleyen biraz da patavatsız bir tiplemedir. Örneğin “Selamun Aleykum kör kadı” diyerek kadı efendinin kör olduğunu patavatsızca ifade eder. Doğruyu söylemekten muradımız elbette bu değildir. Her doğru her yerde söylenmez darb-ı meselinin kasdettiği de bu gibi durumlardır.

Her söylediği doğru olan, sorulduğunda bildiğini dobra dobra söyleyen, kendi çıkarı veya yakınlarının çıkarı için gerçekleri gizlemeyen, adalete bağlı insanların artması lazım.

Lafta ben böyleyim diyen insan sayısı oldukça fazladır. Ama bunların hepsi de öyle değildirler. Özellikle çıkarlar söz konusu olduğunda yalanlar, “masum yalanlar” devreye girebiliyor.

Gerçeği dobra dobra söyleyebilme cesareti olan yiğitleri tebrik ediyorum.

BAYRAMIN TADI

Bir bayram daha acısıyla tatlısıyla bitiyor bugün.

Bayramın tadı kavurma ette veya baklavada mıdır yoksa güleryüzle açılan bir kapıda mıdır?
Bayramın tadı özlediklerimizle biraraya geldiğinde çıkar.

Bayramın tadı, affedip kucaklamaktadır. Akrabalardan birinin sürprizi ile biraraya getirilen, zorla buluşturulan ve barıştırılan taraflar “senin hatırın olmazsa…” diye başlayan inat cümleleri de kursalar içten içe bu duruma sevindiklerini de hissedersiniz. İçinizden bu durumun devam etmesi için dua edersiniz.
Kimi zaman sevinçten, kavuşmanın verdiği ağır duygusal durumla bir anda salıverilen gözyaşından, ya da yalnızlığın kurşun gibi havası ile birden boşalan gözyaşından neşet bulur bayram. Ama ikisi de bayramdır.

Ancak esas bayramın tadı dostlarla akrabalarla birarada olunduğunda çıkar.
Eski hatıralar yeniden canlanır, defalarca anlatılmış olan olaylar yeniden anlatılır, kiminde kahkahalar yıkar ortayı, kiminde yanaklar ıslanır ama her durumda dimağlarda hoş bir tat bırakır.

Bayramın tadı çocukların kapı kapı gezmesiyle belli eder kendini. Arada sinirli bir yaşlının hışmına uğrayanlar olabilir ama ekseriyet gülümsemeyle karşılar çocukları.

Aramızda olmayanlardan, ahirete gidenlerden veya gurbette olan kişilerden söz edilip hayırla yad edildiklerinde, birlikte yaşanmış eski anılar iç çekilerek anlatıldığında bayramın tadı çıkar.

Bayramda tattıysanız bayramın o güzel tatlarından ömrünüz boyunca eksik olmasın damağınızdan.