Kategori arşivi: Araştırmalar

Bir Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti vardı

DOĞU TÜRKİSTAN İSLAM CUMHURİYETİNİN KURULUŞU

1933 yılı içinde Tarım havzasında Timur ve Osman isimli kişilerin liderliğinde, Altay’da Şerif Han Töre liderliğinde ayaklanmalar patlak verdi. Bütün bu ayaklanmalar sonuç verdi ve aynı sene Ürümçi şehri haricinde bütün Doğu Türkistan Çinlilerden temizlendi.

İhtilâllerin ilk başladığı yer olan Kumul’daki ayaklanmaya Döngenlerden Ma Jung Ying, Mayıs 1931’de emrindeki yüz gönüllü ile katıldı; ancak yaralanınca Temmuz’da Kansu’ya döndü.

Kumul’a Eylül 1931’de Ruslar yardım teklif etti ise de Kumul ihtilâlcileri reddetti. Bunun üzerine Rusya Doğu Türkistan’ın valisi Jing Şu Ren’le Ekim ayında gizli bir antlaşma yaparak vali kuvvetlerine silâh yardımına başladı. Buna rağmen bölgeye hâkim olamayan Jing Şu Ren, Nisan 1933’te Rusya üzerinden Çin’e kaçınca başkumandan Şing Şi Sey kendini askerî vali ilân ederek idareyi ele aldı.

1933’Te Ma Jung Ying binden fazla gönüllüyle tekrar gelerek 16 Haziranda Hoca Niyaz Hacıyla görüştü. Ma Jung Ying’in bütün askerî işleri tek başına ele almak istemesine Hoca Niyaz karşı çıktı. Bunun üzerine Ma ihtilâlcilere saldırarak ellerindeki silâh ve mühimmatı aldı. Hoca Niyaz’ın zor duruma düştüğünü gören Rusya, Hoca Niyaz’a Şin ile anlaşmasını teklif etti. Teklifi değerlendiren Hoca Niyaz, 9 Temmuz 1933’te Şin ile anlaştı. Antlaşmaya göre Tanrı dağlarının güneyi Hoca Niyaz’ın, kuzeyi de Şin’in idaresinde olacaktı. Antlaşma Ürümçi’de imzalandı.

Bu şekilde 12 Kasım 1933’Te, Kâşgar’da “Şarkî Türkistan İslâm Cumhuriyeti” ilân edildi ve aşağıdaki hükûmet kuruldu:

CUMHURBAŞKANI: Hoca Niyaz Hacı

BAŞBAKAN: Sabit Damollah Abdülbaki

ERKAN-I HARBIYE REISI: General Mahmut Muhiti

İÇIŞLERI BAKANI: Seyitzade Yunus Bek

DIŞIŞLERI BAKANI: Kasım Can

EĞITIM BAKANI: Abdulkerimhan Mahdum

EVKAF BAKANI: Şemsettin Turdi

ADALET BAKANI: Zarif Kari

ZIRAAT VE TICARET BAKANI: Abdul Hüseyin

MALIYE BAKANI: Ali Ahun

HARBIYE BAKANI: Oraz Bek

SAĞLIK BAKANI: Abdullah Hani

Ocak 1934’te Çöçek ve Altay sınırından giren Kızıl Ordu, Ürümçi civarında Ma Jung Ying’i bozguna uğratarak Kâşgar’a doğru ilerlemeye başladı. Bu arada Ürümçi’den Kâşgar’a gelen başkonsolos Afserof, Hoca Niyaz ile görüşerek hükûmetin lâğvedilmesi ve kendisinin Ürümçi’de Şing Şi Sey ile birlikte ortak idare kurmasını teklif etti. Bunu kabul etmek zorunda kalan Hoca Niyaz, Afserof ile birlikte Kâşgar’dan ayrıldı. Ürümçi’de genel vali yardımcısı oldu ve böylece hükûmet sona erdi.

Eylül 1938’de Şing Şi Sey, Stalin’in mümtaz misafiri olarak Moskova’ya gitti ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne üye oldu.

Nisan 1937’de çıkan ihtilâlin bastırılmasının ardından Hoca Niyaz tutuklandı; sonra da Şerif Han Töre ve diğer mücahitler gibi işkence ile öldürüldü. Aynı yıl Barköl’de dört ayaklanma ile Şubat 1940’ta ve Haziran 1941’de Altay’da çıkan ayaklanmalar kanlı bir şekilde bastırıldı.

Şing Şi Sey bir yandan Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurarken diğer yandan Çin ile gizlice anlaşmıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında fırsatını bulan Şing Şi Sey Çin’e bağlılığını ilân etti. Bunun üzerine önceden sınıra yığınak yapmış bulunan Çin ordusu ülkeye girdi, Kızıl Ordu Doğu Türkistan’ı terk etti. Bu, Milliyetçi Çin’in Doğu Türkistan’a soktuğu ilk kuvvetti. Halk Çin işgaline karşı yer yer direnişe geçti. Bunlardan bir kısmını Rusya desteklemekteydi.

Eylül 1944’te İli’de çıkan ayaklanma sonuç verdi ve İli, Altay, Tarbagatay vilâyetleri kurtarılarak 12 Kasım 1944’te “Şarkî Türkistan Cumhuriyeti” ilân edildi:

+

CUMHURBAŞKANI : Ali Han Töre

CUMHURBAŞKANI MUAVINI: Hekim Hoca Beg

GENEL SEKRETER : Abdürrauf Beg

MALIYE BAKANI: Enver Musabay

EĞITIM BAKANI: Seyfettin Azizi

SAĞLIK BAKANI: Muhittin Kanat

ADALET BAKANI: Mehmet Can Mahdum

İli’de hükûmet kurulduktan sonra Ruslar isyancılara yardım olarak silâh, askerî ve sivil müşavirler yolladı. Bu müşavirler vasıtasıyla Rusya, Çin’le antlaşma yapılmasını telkin etti. Bunun üzerine Çin’le görüşmeler başladı. Çin görüşmelerde aracı olmaları için literatürde “Üç Efendi” olarak bilinen İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra ve Mesut Sabrı’yi Doğu Türkistan’a davet etti. Ülkeye gelen Üç Efendi çoğunlukla gençlerin dinleyici olarak katıldığı bir konferans düzenleyerek tam bağımsızlığa ulaşmak için önce Çin’e bağlı bir millî muhtariyet kurulmasının ve bu şekilde kültürün, mefkûrenin ve iktisadî hayatın yükseltilmesinin en uygun yol olduğunu, bir süre sonra Doğu Türkistan’ın Rus boyunduruğuna girme tehlikesinden de uzak olarak bağımsız olabileceğini anlattılar. Görüşmelerin sonunda anlaşma sağlandı.Ancak antlaşmaya taraftar olmayan Ali Han Töre ile birkaç reis Rusya’ya kaçırıldı.

Antlaşma neticesi Ürümçi’de 15’i yerli, 10’u da Çinli olmak üzere 25 kişilik ortak bir hükûmet kuruldu. Buna göre Çinli general Zhang Zhi Zhong Genel Vali, Kremlin yanlısı olan Ahmetcan Kasım ile Burhan Şehidî de vali muavinleri olmuşlardı. Aynı hükûmete Mehmet Emin Buğra Bayındırlık Bakanı, Canım Han Maliye Bakanı, İsa Yusuf sandalyesiz üye olarak girmiş, Mesut Sabri de Eyalet Genel Müfettişi olmuştu.

İhtilâl kuvvetlerinin altında olan ve Ruslarca desteklenen İli, Altay, Tarbagatay vilâyetlerine Çin eli uzanmıyor, güneydeki Çinlileştirme politikası ise halkın kuzeydeki gibi Rusya’ya meyline sebep oluyordu. Bunun üzerine Çin, Mesut Sabri’yi genel valiliğe, İsa Yusuf’u da hükûmet genel sekreterliğine atamak yoluyla idareyi milliyetçilere bıraktı. Hükûmetin Rus yanlısı üyeleri bu yeni durum karşısında İli bölgesine çağrıldılar ve hükûmetten çekildiler.

“Milliyetçi hükûmet” ilk iş olarak Türkleşme prensibiyle eğitime el attı. Bu hareket Çin’i ve Rusya’yı telâşlandırdı. 1948’de Doğu Türkistan’da bulunan Çin silâhlı kuvvetleri başkumandanı bir beyanname yayınlayarak yerli milliyetçilerin Rus taraftarlarından daha tehlikeli olduğunu ifade etti.

Aynı sıralarda Çin’de Mao’nun meşhur yürüyüşü gerçekleşmekteydi. Bunun bir neticesi olarak Çin hükûmeti, S.S.C.B.’ne hoş görünmek amacıyla, 1 Ocak 1949’da Mesut Sabri ve İsa Yusuf’u işten el çektirdi. Yerlerine Kremlin yanlısı komünist Burhan Şehidî getirildi. Bu arada Çinli komünistler yavaş yavaş Çin’e hâkim olmuş ve Doğu Türkistan sınırına dayanmıştı. Eylül 1949’da Doğu Türkistan’daki milliyetçi Çin birliklerinin baş kumandanı, Çin komünist hükûmetine bağlılık ilân etti. Böylece komünist ordu hiçbir askerî kuvvetle karşılaşmadan ülkeye girdi.

İsa Yusuf, Mehmet Emin Buğra ve binlerce Uygur ve Kazak Türkü Hindistan ve Pakistan’a iltica etti. Mesut Sabri şehit edildi. Böylece Doğu Türkistan’daki karanlık günler başladı. On binlerce aydın öldürüldü ve hapislere atıldı.

O tarihten günümüze dek Çin’e karşı bağımsızlık mücadelesi devam etmektedir. Son olaylarla doruk noktasına çıkmıştır ve yer yer ayaklanmalar olduğu gözlenmektedir. Ayaklanmaların Uygur Türkleri bağımsızlığa kavuşuncaya Kadar devam edeceği anlaşılmaktadır.

DOĞU TÜRKISTAN İSLAM CUMHURIYETININ YIKILMASI

Bu genç Cumhuriyet bir yandan kendi kuruluşunu tamamlayıp milli bağımsızlığını korumaya çalışırken diğer yandan Çin Kuvvetleri, Tungan Asileri,(çinli müslüman) Sovyetleri en önemlisi zaferi gerçekleştiren lider kadronun didişmeleri ile mücadele ediyordu.

Cumhurbaşkanı Hoca Niyaz Hacı cesur bir kahraman iyi bir vatanperver zat idi. Fakat eğitimden yoksun ve itibarına aşın düşkünlüğü onu hükümetle karşı karşıya gelirdi. O, Hükümetten habersiz olarak 25 Şubat 1934’de Ruslarla 11 maddelik bir anlaşma imzalayarak kendi hükümetine ihanet etti. Hükümet de 2 Mart günü bu anlaşmayı tanımadığım ilan etti. Hükümetteki bu ihtilaf bir facia halini aldı.

Fırsatı ganimet bilen Sovyetler Doğu Türkistan’a gönderdiği 7 bin kişilik bîr kuvvetle milli kuvvetlere saldırdı, Başbakan Sabit Damolla yakalanarak idam edildi. Bakanlar Kurulu üyelerinin bir kısmı yurt dışına kaçmayı başardılar. Diğerleri yakalanarak KGB zindanlarında can verdiler.

Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin Genel Kurmay Başkanı Gn. Mahmut Muhitti kendisine Sovyetlerce yapılan bir suikastları kurtularak 1937 yılında Hindistan’a iltica etti. Milli ordunun subayları Albay Abduniyaz’ı kendilerine kumandan olarak seçtiler. Bu ordu 1937 yılınım sonuna Kadar Çin ve Rus saldırılarına karşı vatanlarını kahramanca savunarak hepsi şehit oldular.

Allah hepsine rahmet etsin.

Resimdeki kişilere iyi bakın  bu mücadeleyi başlatan  bu mübarekler hep aramızda …..

Karadeniz’le ilgili müthiş iddia!

Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Perinçek, Karadeniz’in tabanında donmuş metan gazı olarak bilinen gazhidrat bulunduğunu iddia etti. Perinçek, iddiasının doğru çıkmaması halinde diplomasını yakacağını da söyledi.

ÇOMÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Doğan Perinçek, 17 yıl Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nda (TPAO) petrol jeologu olarak çalıştığını, 1989 yılından sonra ise Türkiye’nin yanı sıra, Suudi arabistan, Avustralya, Kuveyt, Endonezya ve İran’da petrol arama çalışmalarına jeolog ve jeofizikçi olarak katıldığını anlattı.

Karadeniz karasularımızda ilk kuyuların 1971 yılında kazılan Karadeniz-1 ve İğneada-1 kuyuları olduğunu kaydeden Perinçek, 2011 yılında 5 bin 645 metre ile Karadeniz’in en derin kuyusu Sürmene-1 ve 5 bin 272 metre ile Kastamonu-1 kuyularının delindiğini hatırlattı. 2012 yılında açılan 3 bin 650 metre derinlikteki Istranca-1 kuyusunda gaz emaresine rastlandığını, fakat ekonomik keşif olmadığını ifade eden Perinçek şunları söyledi: “Karasularımızda 21 ayrı alanda açılan kuyulardan sadece bir bölgede gaz keşfi vardır. Karadeniz gibi büyük bir havza için tek keşif yok sayılabilir. Karadeniz’in potansiyeli en az 10- 15 keşif yapılacak ölçülerdedir. TPAO tek başına ve Exxon-Mobil, PetroBras, Toreador, BP, ARCO, Transocean ve Westates gibi büyük petrol şirketleriyle ortak kuyular açmıştır. Bazı nedenlerden dolayı bu güne kadar istenilen düzeyde petrol keşfi olmamıştır. Keşfedilmesi beklenen petrol, Karadeniz’de suyun altında bıkmadan usanmadan bizi beklemeye devam etmektedir. Tecrübelerime dayanarak inancım bana Karadeniz’de ciddi petrol ve doğalgaz rezervi olduğunu söylüyor.”

‘KARADENİZ’DE YAPILMASI GEREKEN TAM YAPILMADI’

Bugüne kadar yabancı şirketler ve TPAO dahil hiç bir şirketin Karadeniz’de yapılması gerekeni tam manasıyla yapmadığını iddia eden Perinçek, Karadeniz’in jeolojik evrimini dikkate almadan, onun farkına varmadan petrol bulmanın mümkün olmadığını söyledi. Prof. Dr. Perinçek, Karadeniz’de, günümüzden 70- 75 milyon yıl önce kuzey- güney yönünde genişleme başladığını ve buna bağlı olarak 75 milyondan daha yaşlı kayaların parçalanarak Karadeniz’in bazı kesimlerinde deniz tabanının lavlarla kaplandığını ve buralarda okyanussal kabuk oluştuğunu kaydetti.

‘FIRSAT VERİLSİN, BAŞARAMAZSAM DİPLOMAMI YAKACAĞIM’

75 milyon yıldan daha yaşlı kayaların petrol için hazne kaya olma olasılığının ortadan kalktığını belirten Prof. Dr. Doğan Perinçek, şöyle devam etti:

“Bu nedenle biz petrolcüler çalışmalarımızda 75 milyon yıldan daha genç olan ana kaya, örtü kaya ve hazne kayaları hedefliyoruz ve onların Karadeniz tabanındaki dağılımları ile ilgileniyoruz. Elimizdeki kuyu verisine ve sismik veriye Karadeniz’in jeolojik evrimini anladıktan sonra baktığımızda, sismik verinin içerdiği jeolojik bilgiyi anlamamız onu okumamız daha kolay olacaktır. Bu ise başarıyı beraberinde getirecektir. Karadeniz’in 21 ayrı noktasında derinliği bin 213 metre ile 5 bin 645 metre arasında değişen kuyuların jeolojik bilgisi var. Bu kuyu verisi bizim için bir hazine, işlenmeyi bekleyen Elmas gibi. Elmas değerindeki kuyu verisini işlerseniz, gerçek değerini bulacak ve bizim petrol bulmamızı kolaylaştıracaktır. İlk etapta yapmamız gereken, bugüne kadar yaptığımızdan daha hızlı bir şekilde kuyudaki jeolojik bilgiyi sismik veriyle birleştirmektir. Binlerce kilometre uzunluğunda sismik veri, farklı bir görüş açısıyla yeniden değerlendirmeyi bekliyor. Eldeki sismik verinin bir ekip tarafından eldeki kuyularla karşılaştırılarak yeniden yorumlanması ve bunun sadece belli alanlarda değil, tüm Karadeniz için tek bir ekip tarafından hızlıca değerlendirilmesi gerekiyor. Bu göreve talibim, bıraksınlar ekibi oluşturayım ve çalışmaya başlayayım. Bana TPAO’daki arkadaşlardan bir ekip oluşturma fırsatı verilsin ve 3- 4 sene süre tanınsın. İnanıyorum jeolog ve jeofizikçi meslektaşlarımız ile hep birlikte çalışırsak Karadeniz de başarıyı hayal olmaktan çıkarırız. Fırsat verilsin elimden geleni yapayım. Burada ilan ediyorum. Eğer bu hayalimizi gerçekleştiremezsem, eğer Karadeniz’de yaptığımız yorum sonucu ortaya çıkan modelde başarıyı yakalayamazsak, diplomamı yakacağım.”

Prof. Dr. Doğan Perinçek, Karadeniz’de petrol bulunması durumunda dünyanın büyük petrol şirketlerinin buraya tekrar geleceğini ve yatırım yapacağını sözlerine ekledi

28 Mayıs 1945 Drau Katliamını Unutma

28 Mayıs 1945
Drau Katliamı

Prof. Dr. Ufuk TAVKUL
Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

 

Kafkasyalıların tarihleri bağımsızlık savaşları, özgürlük mücadeleleri, göçler, sürgünler ve soykırımlarla doludur. Rusya’nın Çar Deli Petro ile başlayan “Sıcak Denizlere İnme” siyasetine karşı gösterdikleri kahramanca direnişleriyle, Rus ordularına âdeta Kafkas Dağları gibi bir set çeken Kafkasya halkları, bu hürriyet aşklarının bedelini ne yazık ki nesiller boyunca kanlarıyla ödediler.

16. yüzyıldan 1864 yılına kadar süren Kafkas-Rus savaşları, bu tarihten sonra da gerilla savaşları ve çete harpleri biçiminde İkinci Dünya Savaşı ortalarına kadar devam etti. 1943 yılı Kasım ayında Karaçaylıların, 1944 yılı Şubat ve Mart aylarında Çeçen-İnguşların ve Malkarlıların Kafkasya’dan topyekûn sürülmeleri ile birlikte bu mücadele de sona erdi. Bu sürgün Kafkasya halklarının 20. yüzyılda uğradıkları en büyük soykırım hareketiydi. Ancak Kafkaslıların yaşayacakları kötü günler henüz sona ermemişti. İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Avrupa’nın göbeğinde İngilizler onlar için yeni bir trajik sayfa açmaya hazırlanıyorlardı. 1943 yılı ortalarında Kafkasya’dan çekilmek zorunda kalan Alman ordusuyla birlikte Kafkasya’yı terk eden 15 bin Kafkasyalı mülteci, Avusturya’nın Drau Irmağı kıyısında kurulmuş olan mülteci kampında, 28 Mayıs 1945 tarihinde İngilizler tarafından Sovyetler Birliği hükûmetine, daha doğrusu Stalin’in ellerine teslim edildiler. Alp Dağları’na kaçıp canlarını kurtarabilenlerin dışında, o gün 7 bin Kafkasyalı Drau Irmağı’na atlayarak ya da İngiliz ve Ruslarla savaşarak hayatlarına son verdiler. Avrupa’nın ortasında, medenî dünyanın gözü önünde meydana gelen bu faciayı hazırlayan olaylar zincirini şöyle özetleyebiliriz:

1941 yılında Kafkas kökenli Sovyet savaş esirlerini sabotaj ve casusluk konusunda eğiterek Sovyet cephe hattı gerisindeki görevlere hazırlayan Almanlar, Kafkasya’ya sızma faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Almanların 1941 yılında Sovyetlere saldırdıkları sırada, Kafkasya’da yaşamakta olan Karaçay-Malkar halkının da Almanlara karşı sempati beslemeye başlaması üzerine Sovyet hükûmeti, Kızıl Ordu’da görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri “güvenilemeyecek düşman unsurlar” sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürdüler. Sovyetlerin bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayının silahları ile dağa çıkmasıyla birlikte, Almanlar Kafkasya’da bir müttefik halk kazandılar.

Sovyetlerin Almanlara karşı savunma savaşı 1942 yılının Temmuz ayı sonunda Kuban bölgesinde patlak verdi. Ağustos ortasına kadar devam eden savaşta Alman ordusu adım adım ilerleyerek Ağustos sonunda Terek ırmağına ulaştı. Almanlar 21 Ağustos 1942’de Karaçay-Malkar gerilla güçlerinin yardımıyla Kafkas dağlarının en yüksek zirvesi Elbruz Dağı’na (Mingi Tav) Alman bayrağını diktiler.

drau3a

1942 yılının sonbaharında Alman birliklerinin işgal ettiği Batı Kafkasya’da, bilhassa Karaçay-Malkar’da daha Almanlar gelmeden önce mahallî çeteler Sovyet birliklerinin boşalttığı yerlerde iktidarı ele geçirmişlerdi. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazanmışlardı. Camiler yeniden açılmış, kollektif çiftlikler kaldırılmıştı.

Silahlı birlikler oluşturan Karaçay-Malkarlılar Kafkas Dağları’nda Sovyet ordusuna karşı amansız bir savaşa girişmişlerdi. Bu savaşlar sırasında Kafkasya’da bulunan Alman gazetecisi Erich Kern o günleri şöyle anlatmaktaydı:

Bilhassa yerli İslam unsurları ile aramız iyi. Her tarafta gönüllü süvari birlikleri kuruluyor. Peygamberin yeşil savaş bayrağı dalgalanıyor. Bir dostluk havası esiyor. Burada müslüman halk müthiş bir komünist düşmanı. Ben kasabaya girerken Karaçaylılardan oluşan bir süvari taburu, gülü oynaya dağdaki hizmetlerine gidiyordu. Uzun boylu, tunç yüzlü güzel delikanlılar eyer üzerinde kalıp gibi duruyorlar…
Kafkas kavimleri Almanlara karşı çok candan davranıyorlardı. Alman raporlarında Rus ve Ukraynalı halk arasında korku ve çekingenlik, buna karşılık Kafkas halklarında dostluk ve destek tespit edildiği yer almaktadır. Yerli halka eğitim ve kültür işlerinde, hükümette ve bölgenin yönetiminde önemli derecede özerklik verilmişti. Dinî özgürlük Almanlar tarafından tekrar geri getirilmişti. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan Müslüman halkın sevinciyle karşılanmıştı. Almanlar tamamen Kafkasyalı gönüllülerden oluşan birlikler kurmaya başlamışlardı.

Fakat, işler Kafkasyalıların ve Almanların umduğu gibi gitmedi. 1942 yılı sonlarında Alman ordusunun Rusya’da yenilgiye uğratılması sonunda, Almanlar Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Bu sırada Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetler’den oluşan onbeş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti. Karanlık bir geleceği, Kafkasya’da kalıp Sovyet zulmüne uğramaya tercih eden bu mültecilerin yüzde altmışını askerlikle hiçbir ilgisi olmayan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar teşkil ediyordu. Kafkaslı mültecilerin büyük çoğunluğu işçi, kolhoz köylüsü, küçük memur gibi toplumun alt tabakasına mensup kişilerden oluşurken, içlerinde Kafkasyalıların yetiştirdiği aydınlar, Kızıl Ordu’dan firar eden asker ve subaylar da bulunmaktaydı. Karaçay-Malkar ve Çerkes mültecilerin büyük kısmı aileleri, anne-babaları ve çocukları ile beraber yola çıkmışlardı. Çeçen-İnguş ve Dağıstanlı mültecilerin büyük bölümü ise bekâr askerlerden meydana geliyorlardı.

At arabaları, atlılar ve yayalardan oluşan bu Kafkaslı mülteci kafilesi 22 ay boyunca kendilerini takip eden Sovyet kuvvetleri ile çarpışarak, uzun ve meşakkatli bir yolculuk sonunda Avrupa’ya ulaştılar. Kafkasyalıların bir kısmı burada Almanlar tarafından zorla kuzey İtalya’ya sevkedildiler. Almanlar Kafkasyalı mültecilere yerlerinden kıpırdamadan savaşın sonunu beklemelerini tavsiye etseler de, 1945 yılının Nisan ayında, artık Hitler Almanyasının sonunun geldiğini anlayan bir grup Kafkasyalı mülteci Amerikan birliklerinin bulunduğu bölgeye ulaşmak amacıyla Avusturya sınırına doğru yola çıktılar. 1 Mayıs 1945 tarihinde yola çıkan kafile Alp Dağları üzerindeki geçitlerden aşarak, 5 Mayıs günü Avusturya’nın Oberdrauburg kenti yakınlarında, Irchen ve Dellace kasabaları arasındaki Drau Irmağı

Kafilenin önü burada İngiliz ordusuna mensup askerî birlikler tarafından kesildi. İngiliz subayları arasında bulunan NKVD’ye mensup bir Sovyet subayı onlara Rusça hitap ederek şunları söyledi:

At arabaları ile Kafkas Dağları’ndan Alp Dağları’na kadar uzanan yolunuz burada sona erdi. Artık İngiliz 8. Ordusu’nun Avusturya komutanlığının emri altındasınız. Kanunlara uyunuz ve düzeni koruyunuz!

8 Mayıs 1945’te Alman ordularının kayıtsız şartsız teslim olma anlaşması Berlin banliyölerinden biri olan Karlshort’ta imzalandı. Mülteci kafilesinin kaderi artık İngilizlerin elindeydi.

Kafkasyalı mülteciler, Kafkas dağlarının eteklerine sıralanıp yaşadıkları yurtlarındaki gibi, Drau Irmağı kıyısına da benzer şekilde sıralanıp çadırlarını kurdular. Atlarını otlamaları için Alp Dağları’nın çayırlarına saldılar. Karaçay-Malkarlılar Drau Irmağı’nın yukarı tarafına yerleşirlerken, Kabardeyler ve diğer Çerkes kabilelerine mensup mülteciler ile Osetler onların doğusuna kamplarını kurdular. Batı kısmına ise Dağıstanlılar ve Çeçen-İnguşlar yerleştiler.

Kafkasyalılar, 1918-1920 yıllarında Sovyet Kızıl Ordusu’na karşı Kafkasya’daki direniş hareketine kumandanlık eden, daha sonra Batı’ya iltica etmek zorunda kalan ve İkinci Dünya Savaşı’nda tekrar onlarla kader birliği ederek, Drau Irmağı vadisindeki bu mülteci kampında aralarına katılan Çerkes kökenli general Sultan Kılıç-Geriy’i kendilerine başkan seçerek bir mülteci kumanda heyeti oluşturdular. Sultan Kılıç-Geriy’in savaş ve siyaset tecrübelerine ve onun İngilizlerle olan iyi ilişkilerine güvenen Kafkasyalı mülteciler artık güvenli bir ortama kavuştuklarına ve kendilerini iyi bir geleceğin beklediğine inanıyorlardı.

28 Mayıs 1945 günü sabah saat 10’da mülteci kampına gelen bir İngiliz subayı, Kafkasyalı subayları ve sivil liderleri İngiliz ordusu komutanı Feldmareşal H. Aleksander’in bir konferansa davet ettiğini ve onlarla tanışmak arzusunda olduğunu bildirdi. Sayıları 350 kişiyi bulan bütün grup liderleri ve kumanda heyeti, başkan Sultan Kılıç-Geriy ile birlikte kamyonlara doldurularak kamptan çıkarıldılar. Kafkasyalı mültecilere liderlik eden bu kişilerin kamptan ayrılmalarının hemen ardından, kampın etrafı İngiliz askerleri ve tankları tarafından kuşatıldı. Bir İngiliz subayı Kafkasyalı mültecilere hitaben şunları söyledi:

Kafkasyalılar! Liderlerinizi Sovyetler Birliği’ne teslim ettik. Siz de 3-4 gün içinde teslim edileceksiniz. Düzeni bozmayın. Etrafınızın nasıl kuşatıldığını görüyorsunuz. Kaçmaya kalkışanlar derhal vurulacaktır. Biz Sovyetler Birliği ile müttefikiz. Siz yurdunuza dönmek mecburiyetindesiniz. Sizi geri göndermek de bizim görevimiz.

Sovyetler Birliği’nin eline geçtiklerinde ne türlü işkencelere ve eziyetlere uğrayacaklarını bilen Kafkasyalılar, İngilizlerin bu ihanetini protesto etmek için kampı siyah bayraklarla donattılar ve açlık grevi ilân ettiler. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar meydanda toplanarak dua etmeye başladılar. Kafkasyalıların içinden pek çokları, Ruslara teslim olmaktansa kurşuna dizilmeyi tercih ettiklerini İngilizlere bildirdiler.

İngiliz komutanın emriyle askerler Kafkasyalıların üzerine yürüyerek, onları tanklarla dağıtmaya, ezmeye, hayvanlar gibi tıka basa askerî kamyonlara zorla doldurmaya başladılar. Kaçınılmaz sonu gören ve teslim olmaktansa ölümü tercih eden Kafkasyalıların bir çoğu İngilizlerle çarpışarak ölürken, bir çoğu da kendilerini Drau Irmağı’nın azgın sularına atarak intihar ettiler. İçlerinden bazıları çoluk-çocuğunu teker teker kurşuna dizip, son kurşunu da kendi başına sıktı. Kaçmaya çalışanların pek çoğu da arkalarından açılan ateşle vurulup öldüler. Bu insanlık dışı olay karşısında, henüz merhamet hislerini kaybetmemiş bazı İngiliz askerleri bile göz yaşlarına hâkim olamadılar. Bunların göz yumması sonucunda Kafkasyalı mültecilerin bir kısmı Alp Dağları’na kaçıp saklanarak canlarını kurtardılar.

Mülteci kampından kaçamayan veya intihar edemeyen Kafkasyalı mültecilerin kamyonlara bindirilerek Sovyetler Birliği’ne teslim edilmeleri 28 Mayıstan 1 Hazirana kadar sürdü. Bu üç gün boyunca 7 bin Kafkasyalı öldü. Sağ kalanlar Kızıl Ordu’ya teslim edildiler. İçlerinden pek azı dağlara sığınarak canlarını kurtarabildiler. Drau Irmağı’nın kıyıları mültecilerden arta kalan at arabaları, atlar ve eşyalarla dolu idi.

Kafkasyalı mültecilerin başkanı general Sultan Kılıç-Geriy’in ileride kendilerine faydalı olabileceğini düşünen İngiliz ve Amerikalılar onu kurtarma teklifinde bulunarak şunu önerdiler:

Her ne kadar Naziler ile işbirliği yaptınız ise de, eğer affedilmeniz için yalvarır ve demokrasilere sadakat yemini ederseniz, Sovyetlere teslim edilmeyecek ve serbest bırakılacaksınız.

General Sultan Kılıç-Geriy onlara şu cevabı verdi:

Benim adamlarım cesur askerlerdir. Hür bir Kafkasya için canlarını vermeye hazırdırlar. Benim ecdadım, şeref ve namus uğrunda Rus boyunduruğuna karşı savaşırken şehid oldular. Bu arkadaşlarım ise, gece gündüz benimle aynı mefkûre için dövüştüler. Onların kanı benim kanımdır. Şerefle savaştığımız anlar o şerefi paylaştık. Şimdi de aynı akıbeti paylaşacağım. Milletime ihanet edip, onlar Sovyet NKVD’sinin ölüm mangaları tarafından idam edilirken, ben burada bir korkak gibi yaşayamam. Bir gün gelecek, sizler de anlayacaksınız ki, Sovyetler sizin hakiki dostlarınız değildirler. Fakat belki o gün iş işten geçmiş olacak. Bugün bu yaptıklarınızla siz de Sovyetler kadar suçlu oluyorsunuz. Bolşevizme karşı muzaffer günlerde, adamlarımla hep bir arada idik. Şimdi onlar ölüme giderken, onları yalnız bırakamam. Başlarında yine ben, kızıl cellatlara doğru yürüyeceğiz. Bu şerefi kimseye bağışlayamam.

Sultan Kılıç-Geriy ve arkadaşları Sovyet yetkililerine teslim edilerek ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Bir süre sonra onların toptan idam edildikleri haberi alındı.
İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde medenî Avrupa’nın göbeğinde, uygar devletlerin gözlerinin önünde işlenen bu insanlık suçundan, ne yazık ki günümüzde pek çok kişinin haberi yoktur. Güney Avusturya’da, Drau Irmağı yakınlarında 1960 yılında dikilen bir anıtta Almanca şu sözler yazılıdır:

 

Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet makamlarına teslim edildiler. Ve İslâmiyet’e olan sadakatleri ile Kafkasya’nın istiklâli ideallerine kurban gittiler

 

—————————————

 

 

Karaçay Türkleri’nin Dilinden Drau Faciası

ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarları, Cabbar Aybaz ve Niyazi Bayçora; 63 yıl önce binlerce kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Drau faciasını anlattı.

Bugün 104 yaşında olan Cabbar Aybaz ile 85 yaşındaki Niyazi Bayçora; Avusturya’nın Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalan az sayıdaki Karaçay Türk’ünden sadece ikisi. Yaşananları hiçbir zaman unutamayacaklarını dile getiren Aybaz ve Bayçora, ‘Karaçay Türkleri’nin uğradıkları zulmün Kafkasya ile sınırlı kalmadığını’ söyledi.
Bir asrı geride bırakan Cabbar Aybaz’ın hafızası dün gibi taze. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Cabbar Aybaz, komünizmin gelmesiyle her şeylerini kaybettiklerini; 1930 yılında bulundukları bölgeden 350 kilometre uzaktaki çorak bir araziye ansızın sürgüne gönderildiklerini söyledi. Cabbar Aybaz, “9 kardeşin en küçüğü bendim. Rus askerleri bir sabah ansızın gelip bizi trenlere doldurarak evimizden 350 kilometre uzakta bir yere sürdüler. Yanımıza tek bir çöp tanesi bile almadan. Komünistler bizi maddi imkanlarımıza göre 5 gruba ayırdı. Bütün mal varlığımıza zaten el koymuşlardı. Camileri yıkıp, hocaları ortadan kaldırdılar. Namaz kılmak zaten yasaktı. Fakir olanları casusluk yapmak için kullanıyorlardı. Birçok Karaçaylı yıllarca hapis yattı ardından da Sibirya’ya ve değişik bölgelere sürgüne gönderildi.” dedi. Ailesinden bir dönem 17 kişinin hapiste yattığını anlatan Aybaz; bir abisinin hapse düşmemek için yıllarca kaçtığını ve abisinden bir daha hiçbir haber alamadıklarını ifade etti.
85 yaşındaki Niyazi Bayçora, Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalanlardan. Niyazi Bayçora, savaş yıllarının tüm insanlık için zor olduğunu söyledi. Nereye gideceğini bilmeden, Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bir gençlik geçirdiğini anlatan Bayçora’nın hafızası oldukça güçlü. Niyazi Bayçora, “Savaşın başlamasıyla Rusların baskısı her geçen gün arttı. Almanlar 4 ay boyunca Rusya’yı işgal etti. Baktık olacak gibi değil, 1943 yılının Ocak ayında at arabalarına binerek; çoluk çocuk Ukrayna’ya doğru yollara düştük. Yolda Alman birlikleriyle karşılaştık. Onlar bizi mülteci statüsünde Almanya’ya götürmeyi teklif etti. Alman bir yüzbaşının önderliğinde, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya üzerinden Almanya’ya gittik. Daha sonra bizi İtalya’ya yerleştirdiler. İtalya’da korktuğumuz için Avusturya üzerinden Almanya’ya gitmeye karar verdik.” dedi.
2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Rus ordusuna asker olmak zorunda kalan Cabbar Aybaz, hem Rusya üniforması hem de Alman üniformasıyla askerlik yapan nadir insanlardan. Aybaz, ”Ruslar bizi zorla askere aldı. Fakat cepheye gidemeden Almanlara teslim olmak zorunda kaldık. Almanlar bizi fena sıkıştırmıştı. 4 bin Rus askeri teslim olduk; çünkü Alman tankları önümüzü kapatmıştı. Top atışları birliğin kumandanını öldürmüştü. Teslim olduğumuz takdirde öldürülmeyeceğimizi söyledikleri için birlik halinde teslim olduk. Avrupa’ya ulaşmamızın ardından bizi kamplara yerleştirdiler. 45 gün boyunca bu kamplarda yaşam mücadelesi verdik. Yüzlerce insan açlıktan öldü. Ölenler, Almanların hiç umurunda değildi. Hayatta kalanları işçi olarak çalıştırmaya başladılar. Kısa bir süre sonra Almanlar da bizi zorla askere aldı. Tabii askerlik değil ama işçilik yapmaya devam ettik. Rus ordusunda er, Alman ordusunda çavuş rütbesi ile görev yaptım.” diye konuştu.
Türk devleti bize sahip çıktı
Almanya’daki askerliği sırasında Kafkasya’dan sürgün edilen tanıdıklarıyla karşılaşan Cabbar Aybaz, Rusların, Almanlarla işbirliği yaptıklarını bahane ederek birçok Karaçay Türkü’nü zor şartlarda sürgüne gönderdiklerini ve birçok tanıdığının ağır şartlara dayanamayarak öldüğünü öğrenir. Savaşın bitmesinin ardından işgal kuvvetlerinin mültecilerle bir toplantı yaptığını; toplantıya katılan mültecilerin Ruslara iade edildiğini belirten Aybaz, o günleri şöyle anlatıyor: “Toplantıya katılanlardan bir daha haber alamadık. Toplantıya katılmayarak 2 ay dağlarda yaşayan Karaçaylılar ise zor günler geçirdi. Grup açlıktan dolayı yanlarında taşıdıkları 2 atı keserek yemek zorunda kaldı. Avusturya dağlarından Almanya’ya geçerek Türk yetkililere başvuran Karaçaylıların bir kısmı, 1948 yılında İtalya üzerinden Türkiye’ye gittiler.
Kimimiz İstanbul’a, kimimiz Eskişehir’e yerleşti. Kısa bir süre akrabalarımız bizi misafir etti. Ardından Türk hükümeti, Ankara Polatlı’da ev ve toprak verdi, para yardımı yaptı. Bu yardımı hiçbir zaman unutamam. Bizi en güzel şekilde ağırladılar. Uzun bir süre Milli Savunma Bakanlığı’nın tamir atölyesinde çalıştım. Dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın arabasını bile tamir ettim. Kendisi şahsen teşekkür edip; yağ pas içindeki elimi bile sıkmıştı.”
ABD’ye yerleşme
1958 yılında bir tanıdığı vasıtası ile ABD’ye yerleşen Cabbar Aybaz, doğduğu topraklara bir daha asla dönemedi. Oysa 1940 yılında evinden ayrıldığında geride bir eş ve bir kız çocuğu bırakmıştı. 1955 yılına kadar onlardan hiçbir haber alamadı. Yıllar sonra Türkiye’ye bir akrabası tarafından getirilen mektupla ailesinin yaşadığından haberdar olan Aybaz, eşinin ve çocuğunun sürgünde öldüğünü düşünerek; yeniden evlenip yeni bir hayat kurdu. Geride bıraktığı ailesine ancak maddi yardım yapabildi. Almanya’da zor durumda yardım ettiği bir Karaçaylı ona ”Ben Rus gizli servisi için çalışıyorum. Bana yardım ettin, ben de sana yardım edeceğim. Sakın ülkene geri dönme. Ya hapiste sürüneceksin ya da öldürüleceksin” diyerek uyarınca ülkesine bir daha dönemeyen Cabbar Aybaz, ”Doğduğum toprakları her zaman özlüyorum. Çocukken koşturduğum yerler hep aklımda. Fakat bu da bizim kaderimiz. Beni, doğduğum yere bir daha gelmemek üzere sürgün ettiler.” dedi.
85 yaşındaki Niyazi Bayçora, Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalanlardan. Niyazi Bayçora, savaş yıllarının tüm insanlık için zor olduğunu söyledi. Nereye gideceğini bilmeden, Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bir gençlik geçirdiğini anlatan Bayçora’nın hafızası oldukça güçlü. Niyazi Bayçora, ”Savaşın başlamasıyla Rusların baskısı her geçen gün arttı. Almanlar 4 ay boyunca Rusya’yı işgal etti. Baktık olacak gibi değil, 1943 yılının Ocak ayında at arabalarına binerek; çoluk çocuk Ukrayna’ya doğru yollara düştük. Yolda Alman birlikleriyle karşılaştık. Onlar bizi mülteci statüsünde Almanya’ya götürmeyi teklif etti. Alman bir yüzbaşının önderliğinde, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya üzerinden Almanya’ya gittik. Daha sonra bizi İtalya’ya yerleştirdiler. İtalya’da korktuğumuz için Avusturya üzerinden Almanya’ya gitmeye karar verdik” dedi.
Alp dağlarının yamacında bulunan Drau nehrinin kenarına kurulan 8 bin kişilik mülteci kampına yerleşen Karaçaylılar burada Malkar, Çerkez ve diğer milletlerden insanlarla bir aradadırlar. Tam bu sırada Kırım’ın Yalta şehrinde zamanın Amerika Başkanı Franklin Roosevelt ve İngiliz Başbakanı Winston Churchill ve Sovyetler Birliği lideri Stalin bir toplantı yapar. Stalin, her ne şekilde olursa olsun, Rusya’dan ayrılan sivil ve askerlerin geri teslim edilmesini talep eder ve bu talebi kabul edilir. Niyazi Bayçora, o günleri yaşar gibi anlatırken; ”Yetkililer, ‘Sizi Rusya’ya teslim edeceğiz’ dediklerinde başımızdan kaynar sular döküldü. Zulmünden kaçtığımız Ruslar’a tekrardan teslim edilmek bizim için ölümdü. Önümüz tanklar ve askeri araçlarla kesiliydi. Arkamızda ise Drau nehri vardı. Geri dönmek istemeyen 300 kişi ile birlikte gece dağlara doğru kaçtık. Kaçanlar arasında çocuklu kadınlar da vardı. Yakalanmamak için küçük gruplar halinde dağlarda saklandık.” diye konuştu. Kaçışın ardından Drau kampında yaşananları dağdan seyreden Bayçora, kamptan dumanlar yükseldiğini ve siyah bayraklar çekildiğini anlattı. Niyazi Bayçora, ‘Ruslara teslim olmaktansa ölürüm’ diyen onlarca insanın kendini Drau nehrinin soğuk sularına attığını kaydetti. Geride kalanların Ruslar tarafından teslim alındığını ve bu kişilerin kurşuna dizildiklerini duyduklarını anlatan Bayçora, yaklaşık 2 ay dağlarda yaşamış. Niyazi Bayçora, ”Savaşın bitmesi ile herkes ülkesine dönmeye başladı. Bizler ise tekrardan Rusya’ya dönmek istemiyorduk. 1946 yılında Londra’da bir toplantı yapıldı. Toplantıda Anna Eleanor Roosevelt, ABD adına heyete başkanlık ediyordu. Rus heyeti ABD’lilere neden verdikleri sözü tutmadıklarını; mültecileri neden teslim etmediklerini sormuş. Bayan Roosevelt sert bir şekilde cevap vererek ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ demiş” şeklinde konuştu.
Kars’ı hiç görmeden Karslı oldum
Birçok mültecinin farklı ülkelere gittiğini anlatan Bayçora, Karaçaylıların da Türkiye’ye gitmek için başvuruda bulunduğu söyledi. Ruslara yakalanmamak için her ayrıntıyı düşündüklerini belirten Bayçora, Karaçaylıların kendilerini Türk vatandaşı olarak tanıttığını; kendisinin de soranlara Karslı olduğunu söylediğini ifade etti. Niyazi Bayçora, ”Herkes kendine bir il seçti. Kimi Karslı oldu, kimi Antalyalı. Kendi aramızda birbirimizi çalıştırıyorduk. Türkiye’nin başkenti Ankara, İstanbul en büyük şehri gibi. Çünkü etrafta birçok Sovyet ajanı vardı. Birileri Rusça bir şey soruyor; ama biz hiç cevaplamıyorduk. Çünkü Rusya’ya geri gönderilme durumumuz vardı. 1949 yılında Türkiye’ye gittik. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. İlk defa huzurlu, rahat ve korkusuz günler geçirdik. Aşağı yukarı tüm Türkiye’yi gezdim, fakat memleketim dediğim Kars’a hiç gidemedim.” dedi. 1992 yılına kadar Kafkasya’ya hiç gidemeyen Bayçora, 50 yıl aradan sonra ülkesine döner ve kardeşlerini görür. Niyazi Bayçora, ”Yaşananlar geride kaldı dememeliyiz. Yeni nesle bunlar anlatılmalı, kendi kültürümüzü ve başımızdan geçenleri unutturmamalıyız.” diyor.
Drau’da ne oldu?
Kuzey Kafkasyalıların uğradıkları zulüm sadece Kafkasya ile sınırlı kalmamış, Almanlarla beraber Avrupa’ya geçen ve en son Avusturya’da mülteci kampına yerleştirilen Kafkasyalılar da Ruslar tarafından geri istenmiş ve teslim edilenler acımasızca katledilmişler. Teslim olmak istemeyenler ise kendilerini Drau Nehrine atarak öldürmüşlerdir. Bu hadise tarihe “Drau Faciası” olarak geçmiştir. 1944 yılının sonlarına doğru Rusya’dan kaçan Kuzey Kafkasyalılar, Kuzey İtalya’nın Paluzza Bölgesi’ndeki İtalyan dağ köylerine yerleştirilirler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya’ya, Carinhia’nın Ober Drauburg bölgesine sürülerek, burada Drau nehri vadisine yerleştirilirler. Bu bölge daha sonra İngiliz işgal sahasına dahil edilir ve bu olay Kafkasya’daki Müslüman Türk halk için çileli günlerin başlangıcı olur. Ruslar, kaçan Kuzey Kafkasyalıların iadesini istemişlerdir. Bu mülteci iadesi isteğini uzun süre görüşen İngiliz ve Amerikalı devlet adamları nihayet cevap verirler. Soydaşlarının yaşadığı, dost ve kardeş Türkiye’ye ulaşabileceklerini ümit eden on bin insanın Ruslara verilmesi kararlaştırılır. Londra`dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli cevap şöyledir: “Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir!..”Kuzey Kafkasyalı mülteciler hakkında verilen bu insanlık dışı kararın uygulanması için, İngiliz tankları, bu insanları Dellah bölgesine sürerler. Burada “Yurtlarına dönmeleri gerektiği ve bunun için kendilerine yardımcı olunacağı (!)” resmen tebliğ edilir. Herkes bunun ya ölüm ya da Stalin’in acımasız kamplarında mahkumiyet olacağını bilmektedir. Nitekim teslim edilenler hemen orada kurşuna dizilirler. Mültecilerin Ruslara teslimiyetlerini takip eden birkaç gün içinde, Drau Nehri korkunç olaylara sahne olmuştur.
Karaçaylılar nerede yaşıyor?
Karaçay-Malkar Türkleri yüzyıllardan beri, Kafkas sıra dağları’nın en yüksek zirvesi olan Elbruz dağının (Mingi Tav) yüksek bölgelerinde ve derin vadilerde yer alan köylerde yaşayan iki kardeş topluluktur. Elbruz dağının bir ucunda Karaçaylılar, diğer yamacında Malkarlılar yaşar. Bu coğrafi konumun dışında aralarında hiçbir farklılık yoktur.1920’li yıllarda Sovyetler’in “Kollektivizm” politikası gereği, dağ köylerinde yaşamakta olan pek çok Karaçay-Malkar ailesi, düzlüklere göç ettirilerek buralarda kurulan yeni köylere yerleştirildiler. Dilleri batı Türk dilleri grubundandır. Kıpçak ve Kıpçak alt grubunda sınıflandırılabilir. Kuzey Kafkasya’da yaşayan diğer iki Türk topluluğu olan Kumukça ve Nogay diline de benzerlik gösterir. Tarihî, antropolojik, arkeolojik ve linguistik araştırmalar Karaçay-Malkarlıların bu bölgede uzun yüzyıllar hakimiyet kuran Türk kavimlerinin torunları olduklarını, zaman içinde çeşitli Kafkas halkları ile karıştıklarını ortaya koymaktadır.1828 yılına kadar Rus idaresine tabi olmadılar, bu tarihten sonra Karaçaylılar Çerkeslerle birlikte 1862 yılına değin Ruslarla çarpıştılar. 1864’de Karaçay’ı da kapsayan Çerkesya’nın Rus istilasına uğraması sonucu, büyük bir göç olayı (deportasyon) yaşandı. Rusların Kafkasya’yı işgali sonunda 1880’li yıllardan itibaren zaman zaman Karaçay-Malkar halkının bir bölümü diğer Kafkas kabileleri ile birlikte Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı. Bugün bu göçmenlerin torunlarından yaklaşık 25 bin Karaçay-Malkar Türkü Türkiye’de, 2,000 civarında Karaçay-Malkar Türkü Suriye’de, yaklaşık 6,000 kişilik bir kısmı da Amerika’da yaşamaktadır. Karaçay-Malkar halkı bugün Kafkasya’da “Karaçay-Çerkesya” ve “Kabarday-Balkarya” adlarını taşıyan iki ayrı özerk cumhuriyet de Rusya Federasyonu’na bağlı olarak yaşamaktadırlar. 1989’da Karaçaylılar 156,140, Malkarlılar ise 88,771 nüfuslu idiler. MEHMET DEMİRCİ / NEW YORK (ZAMAN-15-03-2008)

 

Çuvalcı paşa işbaşında!

Türk ekonomisi, Mayıs 2013’te zirve yaptı. Türkiye’nin bu çıkışını engellemek isteyen baronlar ise Erdoğan’ı düşürmek ve Türkiye’yi yağmalamak için hemen düğmeye bastı. MİT’in tespitlerine göre baronlar, operasyon için KKR (Kolhberg Kravis Roberts) adlı 200 milyar dolarlık ABD finans devini seçti. Türkiye’yi buhrana sürüklemek için 25 milyar dolar fon ayrıldı. İşin başına ise Kuzey Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirdikten sonra CIA’in başına getirilen, sonra da yasak aşk nedeniyle buradan kovulan General David Petraus getirildi. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın elde ettiği bilgilere göre, Petraeus, Kolhberg Kravis Roberts (KKR) adlı kuruluşun başına geçirilmesi için geçtiğimiz yıl Nisan ayının 15’inde görüşmelere başladı. Mayıs ayında ise bu kurumun başına getirildi. Önce dış basında “Diktatör” denilerek Başbakan yıpratıldı. Financial Times, Guardian, WSJ, Der Spiegel hatta Today’s Zaman bile bu oyunun ortakları oldu.

DİKTATÖRLE BAŞLADI
Sonra ise Gezi Olayları teşvik edildi. Diktatör söylemi tüm Türkiye’ye yayıldı. Para babaları ve reklamcılar ile çapulcular, Gezi’de büyük bir işbirliği sergiledi. Ancak yetmedi. Baronlar bu kez devlet içindeki oluşuma görev verdi. Paralel yapı desteklendi. Şok operasyonlarla AK Parti hükümeti çökertilmek istendi. KKR, çeşitli sivil toplum örgütleri üzerinden Türkiye’ye bir çok para aktardı ve olayların gelişmesi için gerekli fonları sağladı.

25 MİLYAR $ AYIRDILAR
Amaç ülkede hem siyasi hem ekonomik kriz oluşturmaktı. Türkiye’nin ekonomik istikrarını sarsmak, piyasaları çökertmek hedeflendi. Bu sayede hem politik istikrar bozulacak, hem de ekonomik kriz sayesinde KKR, Türkiye’de son yıllarda büyüyen şirketleri kriz ortamında yok pahasına satın alarak fonlarını büyütecek, IMF de bir kez daha Türkiye’ye gelmiş olacaktı.

IMF İNTİKAM ALIYOR
TAKVİM, 200 milyar dolara hükmeden KKR’nin IMF Başkanı Christina Lagarde ile de ortak hareket ettiğini belirledi. IMF’nin de Türkiye’yi tekrardan kendisine mahkum ettirmek için KKR’nin gerçekleştirdiği bu operasyonu desteklediği öğrenildi. Şirketin yakınında bulunan diğer bir isim ise George Bush’un danışmanlarından olan Hanyri Kravis.

KARANLIKLAR PRENSİ DE DEVREDE
ORTADOĞU’daki tüm karanlık işlerin arkasından çıkan adam olarak bilinen Neocon Richard Perle de KKR’nin içindeki isimlerden. CIA ajanı da olan Perle’nin devrim yaşayan bir çok ülkedeki ekonomik krizin ardında olduğu, bu nedenle Karanlıklar Prensi olarak tanındığı ve son olarak Gezi Olayları’nda ise Taksim’de bir otele yerleşerek tüm yaşananları bizzat takip ettiği iddia edilmişti.

AKBABA GİBİ BİR SİRKET
DÜNYA çapında bir çok ülkede yatırımları bulunan Yahudi sermayesinin finans şirketlerinden olan KKR, ‘leverage buy’ olarak bilinen yöntemi kullanıyor. Bu yöntemde önce baronlar operasyon yapılacak ülkeyi belirliyor. KKR’nin ayırdığı fonlarla seçilen bu ülkeye ekonomik ve politik operasyon düzenleniyor. Kriz öncesi büyüyen şirketler, kriz ortamında yok olmaktansa değerlerinin çok çok altına satılıyor. Bu noktada KKR bir kez daha ortaya çıkıyor ve kendi eliyle çökerttiği şirketleri yok pahasına satın alıyor. Kriz sonrası IMF’in de operasyon yapılan ülkede devreye girmesiyle, IMF’ten gelen paralar bu şirketlere pay ediliyor ve içi boşalmış olan şirketler bir anda KKR’nin ellerinde yeniden parlatılıyor. KKR ise bu şirketleri satarak büyük kar ediyor. Ülke ise IMF’den gelen paraların bu şirketlere aktarıldığından habersiz olarak milyarlarca dolar borcun altına giriyor.

Mevlüt YÜKSEL / Takvim

Yeni Başbakanlık ”Selçuklu Misyonu” ile İnşaa Ediliyor

Atatürk Orman Çiftliği’nde Orman Genel Müdürlüğü arazisine inşa edilen yeni Başbakanlık binasını havadan görüntüledi.

Bazı detayları sır gibi saklanan, ‘Beyaz Saray’ veya ‘Pentagonu modeli’ olarak da adlandırılan yeni Başbakanlık binasında inşaat çalışmaları hızla devam ediyor. Kaba inşaatı bitirilen binanın ayrıntıları da ortaya çıkmaya başladı.

Hürriyet’te yer alan habere göre; Söğütözü’ndeki 150 dönüm arazi üzerinde, Selçuklu mimarisine uygun olarak inşa edilen yeni Başbakanlık binasının 3 katlı olması öngörülüyor. Cumhurbaşkanlığı gibi birden çok girişi bulunan yeni bina, yaklaşık olarak 650 milyon liraya mal olacak.

Türkiye’nin siyasi tarihine 75 yıl boyunca tanıklık eden, tam 29 başbakan ve 61 hükümete ev sahipliği yapan Başbakanlık binasının da yeni binanın tamamlanmasının ardından müzeye dönüştürülmesi planlanıyor.

Türkiye’nin en iyi korunan ve en güvenli kamu kurumlarından biri olması beklenen yeni Başbakanlık binası, bomba, füze gibi balistik silahlara, kimyasal ve nükleer saldırılara karşı korunaklı olacak.

Yeni binanın eksi 2’nci katına doğal afetlerde kullanılmak üzere ‘Kriz Merkezi’ kurulacak. Çelik destekli özel betonlarla yapılan bu merkez, savaş, kimyasal, biyolojik, nükleer ve siber saldırılar ile terör eylemlerinde ise ‘Hükümet Harekât Merkezi’ olarak kullanılacak.

Osmanlı, Selçuklu ve Anadolu Beylikleri mimarisinin esintilerini barındıracak olan ve ‘Türkiye’nin Beyaz Sarayı’ olarak nitelenen yeni başbakanlık binası Türkiye’nin en iyi korunan binalarından biri olacak.

Yeni Başbakanlık binasının rengi ise ‘beyaz’ olacak. TOKİ Başkanı Ahmet Karabel, renk tercihinin gerekçesini ‘Beyaz olduğu zaman daha geniş, daha ferah bir görüntü arz edecektir. Beyaz olması binayı daha ferah gösterir’ olarak dile getirmişti. Taşınma sonrasında ise bakanlıklarda bulunan eski başbakanlık binasının müze haline dönüştürülmesi öngörülüyor.

EN GÜVENLİ KAMU BİNASI OLACAK

En fazla 3 katlı olacak binanın odalarının yüksekliği 4-5 metreyi bulacak. Kampüs şeklinde olacak binanın protokol girişinin Devlet Mezarlığı’nın olduğu bölümde yer alması öngörülüyor. Yeni Başbakanlık Hizmet Binası’nın Cumhurbaşkanlığı gibi birkaç giriş kapısının olması planlanıyor. Yapımının tamamlanmasının ardından yeni Başbakanlık, Türkiye’nin en iyi korunan ve en güvenli kamu kurumlarından biri olacak.

Çevre mafyası sıfır emsiyonu engelliyor

Hollanda’da ikamet eden ve anladığım kadarıyla sanayi atıklarının imha edildiği bir işletmede çalışan bir okuyucum bana bazı belgeler gönderdi. Birlikte çalıştığı L. M. M. Nevels adında Hollanda asıllı bir bilim adamının patentli icadı olan bir teknoloji sayesinde kanserojen de barındıran sanayi atıklarının sıfır emisyonla imha edildiğini anlatıyor.

Şöyle diyor Mustafa Cengiz Kılıç:

“Bir tabu olan ve 1992’den beri gizli tutulan Zero-option teknolojisi 30 yildan fazla, azimli ve buyuk emekler, ozveriler, dogayi, tum mahlukati, hayvanlari ve insanlari Yuce Yaradandan oturu sevmegi gerektiren uzun bir bilimsel arastirma ve calismanin urunudur. Hollandali Yuk.kimya.muh. Sn L.M.M. Nevels’in kendi bulusu olan bu teknolojiyi koruyabilmek icin 1992’de uluslararasi duzeyde zorunlu olarak patentledi. Bu superteknoloji 3 temele dayanmaktadir;

1) Mineralizasyon dedigimiz, radyasyon atiklari haricinde herturlu islak ve kati kimyasal ve sanayi atiklarini cok yuksek derecede yakmaktir. Bunun sonucunda bildigimiz kul olusur fakat bu kullerin icinde herturlu metaller budefa micro duzeyde bulunur cunki bu tehlikeli metalleri etkisiz hale getirmek mumkun degildir; Agir metaller, degerli metaller ve bildigimiz ferro ve non ferro metaller. Bu bildigimiz basit atik yakimi Izaydas’ta oldugu gibi dunyanin heryerinde yapilir fakat tehlike burda sona ermez. Asil zor ve onemli olan bundan sonra gerceklesir

2) Bacadan cikan zehirli gazlar’in onceden temizlenmesi ve arindirmasi. Bu gazlar 8 kademeli olarak su ile arindirilirki bunun sonucunda
kati ve camura benzer kalinti olusur. Bu kalinti yine bircok kez tekrar sistemden gecer, ta ki cikan gazlar buhar haline gelene kadar ve zararsiz halde bacadan cikana kadar. Bu sayede hava kirlenmez. Bu asamada prosedurde olusan kirli ve atik sular’da tekrar tekrar arindirilir ta ki zararsiz hale gelene kadar.

3) Henuz herturlu metaller icerikli kuller budefa 2000 dereceye yakin asiri sicaklikta yakilir. Bu arada bu metaller eriyerek tek metalblok olarak kullerden arindirilir. Ilerde bu metalbloklar electroliz teknigiyle cesit cesit safmetaller olarak birbirinden ayirdedilir ve saf metaller olarak satilir. Kuller ise zor ve karisik bir prosedurle ve karisimla volkanik tasa benzeyen siyahi cam gibi maddeye donusturulur. Bu zararsiz sentetik obsidyan dedigimiz urunde sonra satilip anamadde olarak bina, asfalt ve hatta degerli tas olarak mucevherlerde kullanilir. Bu parlak degerli madde Hollanda Cevre bakanligina (VROM) bagli TNO (Tubitak’a benzer) kurulusu bilimadamlari tarafindan arastirilip onaylanmistir ve sertifika almistir.

Ustelik (bununda belgeleri mevcuttur) havaya, karaya ve suya toplam 0’a yakin emisyon gerceklesir ve cevreye, yasayan herturlu canliya zarari olmaz ve halkimiz kanser illetinden buyuk bir sekilde uzaklasmis olur. Bunun sonucunda degerli topraklarimiz, yeralti sularimiz, tarlalarimiz ve bitkilerimiz zehirli atiklardan korunmus olur. Burdaki dev yakim firinlarini surekli olarak calistirmak icin dis enerji kaynagi (mazot, benzin, gaz, elektrik gibi) gerekmez cunki waste-to-waste prensipi kullanilir burda. Kalorisi dusuk atiklarin yakiminda kalorisi yuksek atiklar kullanilir. Burda sanayilerden imha icin verilen atik mazot ve benzin kullanilir.

Dedigim gibi obsidyan ve safmetaller satildiktan sonra bu aritma sisteminin maliyeti atiklarin olustugu sanayiler icin azmasrafli yontem olur. Bir komple ve yeni aritma sirketini kurmak diger sistemlerden cok daha az maliyetlidir ve ustelik bu sistem 3uncu yildan itibaren kendi masrafini cikarmis olur.”

Bu teknolojinin ülkemizde de kullanılması için bir çaba içerisinde olan Mustafa Cengiz Kılıç şunu da ilave ediyor:

“Ornegin Kocaeli’de bulunan Turkiyenin tek atik imha fabrikasi Izaydas A.S. basit atik yakma suretiyle calismaktadir. Fakat Zero-option teknolojisi sanayi atiklarindan olusan cevre kirliligini durdurabiliyor lakin Batida var olan guclu cevre mafyasi bunun onunu devamli kesmistir. Radyasyon haricinde aklimiza gelebilen herturlu kimyasal atiklar en iyi sekilde imha edilip donusturuluyor. Cok karmasik bir sistemle bacaya, topraga ve sulara toplam 0’a yakin emisyon olusmaktadir ! Bacadan cikanda zaten buhardir !”

Bendeniz buradaki “güçlü çevre mafyası” tesbitini dikkate değer buldum ve önemsedim. Özetle söylenmek istenen şudur:

Sıfır emisyon bilimsel olarak mümkündür ama çevre mafyası bunu engellemek istemektedir.

Pentagon beyin okuyacak

ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Savunma İleri Araştırma Ajansı (DARPA), beyin sinyallerinin gerçek zamanlı izlenebilmesine olanak tanıyacak yeni teknolojiler geliştirmek için 70 milyon dolarlık bütçe ayırdı.

DARPA Program Müdürü Justin Sanchez, ajansın internet sitesinden yaptığı açıklamada, “Yeni Terapiler için Sistem Temelli Nöroteknoloji” (SUBNETS) adı verilen projenin çok daha etkili nöropsikolojik tedavi yöntemleri geliştirebilmek için ileri düzey implantları kullanarak beynin işleyişi hakkında yeni bilgi toplamayı amaçladığını söyledi.

Sanchez, beş yıl içinde beyin sinyallerini gerçek zamanlı izleyebilmelerini sağlayacak bir implant geliştirmeyi hedeflediklerini belirtti.

Ordudan emekli olanların yaklaşık yüzde 10’unun akıl hastalıkları ya da madde bağımlılığı nedeniyle tedavi gördüğüne ve akıl hastalıklarından muzdarip kişilerin hastanede tedavi görenler arasında ilk sıraya yerleştiğine dikkati çeken Sanchez, SUBNETS’in başarılı olması durumunda nöropsikiyatri alanında çığır açacağını kaydetti.

SUBNETS’i “var olan tedavi yöntemlerinin etkili olmadığı ordu mensupları ve gazilerin yaşam kalitesinde çok büyük düzelme sağlayacak, disiplinler-arası, yenilikçi bir nöroteknolojik terapi” olarak tanımlayan Sanchez, hedeflenen implantı üretmeyi başaramasalar bile projenin yeni tıbbı cihazların geliştirilmesine yardımcı olacağına dikkati çekti.

Dünyada halihazırda 100 binden fazla Parkinson hastası, beyinlerinde Derin Beyin Simülasyon implantı ile yaşıyor. Bilim adamları, bu implantları diğer nörolojik hastalıklarla mücadele etmek için de kullanmak istiyor. Ancak implantlarda kullanılan teknoloji, sadece semptomları tedavi edebiliyor. DARPA ise beyin sinyallerini kaydetmek ve kullanılan ilaçların etkisini analiz etmek için yeni teknoloji geliştirmeyi amaçlıyor.

SUBNETS, ABD Başkanı Barack Obama’nın 2013’te başlattığı BEYİN girişiminin bir parçası olacak. Obama, nörobilimde yeni teknolojiler geliştirilmesini amaçlayan girişim için yıllık 100 milyon dolar bütçe belirlemişti.

Projeye DARPA’nın yanı sıra ABD Sağlık Enstitüsü ve ABD Bilim Vakfı da destek verecek

Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbini aramak

Bir grup Macar araştırmacı, bu ay içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun en meşhur padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbinin nerede olduğuna dair bir rapor yayımlayacak.

Peki Sultan Süleyman’ın kalbi, neden bu kadar önemli bir tarihi bilmece haline geldi?

Fransız devlet adamı Kardinal Richeliu, 447 yıl önce Macar kalesi Zigetvar etrafındaki savaşı ‘medeniyeti kurtaran savaş’ diye tanımlamıştı.

Osmanlı Ordusu, Eylül 1566’da nihayet kaleyi ele geçirdi. Ama Sultan Süleyman’ın kendisi de dahil, o kadar büyük kayıplar verdiler ki, Viyana’yı 120 yıl daha böyle tehdit edemediler.

Şimdi de araştırmacılar, Sultan Süleyman’ın kalbini bulmak için toprağı ve arşivleri eşeliyor.

Pecs Üniversitesi’nden Coğrafya Profesörü Norbert Pap ile restorasyondan geçirilmiş surların etrafında gezinirken, “Macarlar Zigetvar kalesinde yürüdüklerinde bir Macar kalesinde olduklarını düşünüyorlar, ama tabi bu doğru değil’ diyor.

Gülümsüyor ve ‘Bu aslında bir Türk kalesi. Macar kalesi 1566 kuşatmasında yok edildi’ diye ekliyor.

Zselic bölgesinin etrafı saran tepeleri gibi, bu kuşatma ve ardından yaşananların tarihine dair anlatımlar, bir diğerini gizliyor gibi görünüyor. Olayların her bir versiyonu, diğerinin yerine geçiyor.

Yüzeysel bakıldığında, efsaneyi anlamak ve takip etmek kolay.

Muhteşem Süleyman sayıları 100 bini bulan en iyi askerleriyle 1566 Ağustos’unun başlarında buraya geldi.

Kale Viyana yolu üzerindeydi. Viyana’yı fethedeceğinden emindi. Böylece Batı Avrupa’nın büyük kısımlarını imparatorluğuna katacak yolu açacaktı.

 

BBC

Güzel Edirne şehrinde, bugün dahi hala yapılan büyük savaş davullarının sesleriyle yer gök titriyordu. (Daha önce bu davullardan birini oğluma hediye almıştım.)

Ama kalenin kumandanı Miklos Zrinyi ve sadece 2300 adamı, o kadar cesur bir mücadele ortaya koydu ki, Türkleri durdurdu.

Zrinyi, son saldırıda yanan kalede öldü.

Süleyman da çadırında öldü. Bazı kaynaklar zaferden duyduğu heyecan nedeniyle öldüğünü söylüyor. 72 yaşındaydı ve 40 yıldır Macarlarla savaşıyordu.

Naaşı İstanbul’a geri götürüldü, ama kalbi buraya, daha sonra Meryem Ana’ya adanmış bir Katolik kilisesine dönüşen türbeye gömüldü. En azından, kentin doğusunda bulunan Turbeki kilisesindeki kitabede böyle söylüyor.

Siyasi türbeAncak Prof Pap’a göre bu bir peri masalı. Kitabenin 1916’da siyasi nedenlerle kilisenin papazı tarafından konulduğunu anlatıyor.

O yıllarda Macaristan, ya da dönemin Avusturya Macaristan İmpatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’yla müttefikti ve savaşın çamuru ve kanı arasında kaybolacak iki eski imparatorluğun ölümsüz dostluklarını doğrulayacak sembollere ihtiyacı vardı.

Şimdi Profesör Pap, yine siyasi nedenlerle Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbinin gömüldüğü yeri bulmakla görevlendirildi.

Macaristan Türkiye ilişkilerinde büyük bir gelişme yaşanıyor.
Profesör Pap
İki ülkenin başbakanı iyi anlaşıyor. Macaristan’ı ziyaret eden Türk turistlerin sayısı geçen yıl yüzde 45 arttı.

Ancak bir zamanlar onbinlerce kişinin bülbül sesleri eşliğinde çadırlarda uyuyup savaşa hazırlandığı bu sakin kasabadaki yatak kapasitesi sadece 500.

Kente bir ya da iki beş yıldızlı yeni otel yapılması ve kalenin yanı sıra, diğer Osmanlı eserlerinin yeniden restorasyondan geçirilmesi söz konusu.

Ama herşey, Süleyman’ın muhteşem kalbinin son istirahatgahının bulunmasına bağlı.

Kalbin gömüldüğü yere dair bir kaç harita var.

1689 tarihli bir haritada kalbin gömüldüğü yer işaretlenmiş. Viyana’daki savaş arşivlerinde 1680’lerde kenti geri alan Habsburg hanedanına bağlı askerler için hazırlanmış başka haritalar da var.

Vatikan, Venedik, Budapeşte ve İstanbul’daki arşivlerde başka bilgiler de var.

Profesör Pap ve ekibi bütün bu arşivlerde araştırmalar yaptı. Araştırmanın sonuçları 20 Eylül’de kamuoyuna açıklanacak.

Pröfesör Pap’ın beni götürmediği bir başka alanda da kazı için izin alındı.

Profesör, “Burada mesele sadece Süleyman’ın kalbi değil. Son 400 yılın tarihinin her bir katmanının yeniden yazılması sözkonusu. Daha şimdiden çok şey bulduk” diyor.

Haritalar yanıltıcıAma haritalar yanıltıcı. Habsburglar 1689’da kaleyi ele geçirdiğinde, Sırp milisler geride kalan Müslümanları sürmüştü.

Daha sonra, 18’inci yüzyılda buraya Alman Katolikler yerleştirildi.

Hatta, bölgenin coğrafi yapısı bile değişti. Prof Pap, Osmanlı döneminde bölgede mini bir buzul çağı yaşandığını belirtiyor.

Şimdiki küçük Almasi çayı, o zaman azgın bir suydu. Zigetvar’ın ‘Ziget’i Macarca ‘ada’ anlamına geliyor. Bu adayla kastedilen su taşkınlarıyla nehrin etrafında oluşan adalar.

Hemen yakındaki, Türk-Macar dostluk parkı, Süleyman’ın ordusunun çadırlarını kurduğu alan.

Burada da bir Süleyman türbesi var. Profesör Pap, yeni konulmuş çiçeklerle süslü türbenin ‘tamamen sembolik’ olduğunu anlatıyor. Bronz çağından kalma bir höyük de kuşaklar boyunca bölge halkı tarafından yanlış bir şekilde ‘Türk mezarı’ diye adlandırıldı.

Belediye Başkanı Janos Kolovics, gururla ailesinin kökenlerini Bosna’daki Türk dönemine dayandırıyor. Dizüstü bilgisayarını açıp, kentteki caminin hemen yanına yapılması planlanan ziyaretçi merkezinin tasarımlarını gösteriyor.

Belediye Başkanı üzüntülü bir şekilde, ‘Bu bir Macar tasarımı, Türkler hiç sevmedi’ diyor.

Gezinin Sponsorları Açıga Çıktı

Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesine itiraz olarak başlayan ve giderek Hükümet’e karşı direnişe dönüştürülen eylemin arkasında, dünya üzerinde gerçekleyen sosyal dönüşüm hareketlerindekine benzer bir organizasyon yapısı tespit edildi. Tespitler bir raporla hafta başında Başbakan Tayyip Erdoğan’a sunuldu. Eylemci sayısının azalmaması, eylemlerin uzun soluklu olması, meydanın kamuoyuna daha “sempatik” gösterilmesi için sosyal medyada paylaşımlarla motivasyon sağlanması, eylemcilere gıda, lojistik ve para yardımı yapılması gibi görevleri için 5 koldan ittifak kurulduğu raporda şöyle yer aldı:
Gezi Parkı ile ilgili ilk direniş mesajı 25 Mayıs’ta başlatıldı. Olayların başlamasının ardından başta reklam ajansları olmak üzere birçok firma, sosyal medyada sürekli bir bilinç oluşturmak için harekete geçti. Sosyal medya fenomenlerinin aracılığı ile yalan haberler, ölüm haberleri ve direniş çağrıları yayıldı. Raporda Dolmabahçe Ofisi baskın girişimi için toplu and içildiği ve “Gerekirse birkaç kişi ölsün” talimatı verildiği tespit edildi.
İkinci görev paylaşımı meydanda yemek ve gıda sorunu yaşanmaması için belirlendi. Meydana sürekli yemek servisi yapılırken, bu sivil toplum kuruluşları ve “gönüllü” girişimler ile belediyenin desteği olarak ilan edildi. Oysa yemekler daha önce terör örgütlerine yardım eden yabancı vakıflar tarafından sağlandı.
Sulardan, içeceklere, temizlik malzemelerine, aydınlatma malzemelerine kadar her türlü yardım uluslararası bir sermayenin sahibi olduğu süpermarket zinciri tarafından temin edildi. Taksim’e kamyonlar gönderildi, meydana yakın yerden eylemcilere bu maddeler ulaştırıldı.
Gezi Parkı’nda sesi yüksek çıkan ve kitleyi harekete geçirmek için uğraşan kitlelerin de bazı yerlerden toplu halde Taksim’e taşındığı belirtildi. Taksim’e giden taksiciler ile yapılan görüşmelerde eylemcilerin taksi fişlerine yoğun ilgi gösterdiği dile getirildi.
Gençlerin istediklerinde en kolay şekilde ulaşabildikleri biraları da alana kamyonlarla sevkiyat yapan bir bira firmasının sağladığı belirlendi

İşte Koç’un Ağaç Katliamının Hikayesi

Başbakan Erdoğan dünkü konuşmasında Koç Üniversitesi yapılırken 10 binlerce ağacın katledildiğini hatırlattı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AB toplantısında Koç üniversitesinin Zekeriyaköy’deki kampüsünün yapımı sırasında onbinlerce ağacın söküldüğünü hatırlattı.

Başbakan Erdoğan’ın gündeme getirdiği orman katliam nedeniyle 1997 yılında ANAP’lı Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu, Yüce Divan’a sevkedilmişti. Ancak 1997′de Sarıyer’deki ormanlık alanı, Koç Üniversitesi’ne vermek suretiyle imar yolsuzluğu yaptığı gerekçesiyle ANAP’lı Yaşar Topçu’yu sevkedildiği Yüce Divan’dan CHP’nin kurtardığı ortaya çıkmıştı. 28 Şubat postmodern darbesiyle meşru hükümetin yerine kurulan ANASOL-D Hükümeti’nin ANAP’lı Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu, Büyükşehir ve İmar kanunlarına aykırı olarak Sarıyer’deki ormanlık alanı 28 Şubat’ın en güçlü aktörleri arasında yer alan sermaye grubunun kuracağı vakıf üniversitesine tahsis etmişti.

Kapatılan Refah Partisi’nin (RP) İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 46 arkadaşı, Topçu hakkında Meclis’e bir gensuru önergesi vermişti. Topçu hakkında verilen gensoru önergesi görüşmelerinde yalnızca DYP destek verirken, Meclis’te grubu bulunan diğer partiler red oyu kullanmıştı. Refah-Yol hükümetini düşürmek için eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un öncülüğünde kurulan ve kamuoyunda ‘Şemsiye Partisi’ olarak bilinen DTP ve CHP’nin red oylarıyla Topçu, yargılanmaktan kurtulmuştu.

YAĞMANIN HİKAYESİ

Koç Üniversitesi’ne tahsis edilen orman alanla nasıl ağaç katliamı yapıldığını işin tarihçesiyle hatırlayalım.

koc-un-agac-katliaminin-hikayesi_koc-universitesi.jpg

Sarıyer İlçesi, Rumeli Feneri Köyü hudutları dahilinde bulunan Mavramoloz Devlet Ormanı içerisinde kalan 160 hektarlık bir arazi Özel Üniversite Kampüsü kurulmak üzere Bakanlar Kurulu’nun 26.04.1992 tarihli kararı ile 49 yıl süre ile Koç Üniversitesi’ne tahsis edildi.

Koç Üniversitesi Kampüs Alanı, gerek 1980 onanlı 1/50.000 ölçekli İstanbul Metropoliten Alan Nazım Planı, gerekse de 1994 onanlı 1/50.000 ölçekli İstanbul Büyükşehir Nazım Planında orman alanında kalmaktaydı. Koç Üniversitesi 15.08.1994 tarihli dilekçesinde 24.03.1994 onay tarihli 1/50.000 ölçekli İstanbul Büyükşehir Nazım Planı’na itiraz ederek, Orman Bakanlığı’ndan ön izinle kendisine tahsis edilen alanın, Planda “Üniversite Kampüs Alanı” olarak gösterilmesini istedi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü’nün söz konusu itirazı değerlendirmesinde şu konular dikkat çekiciydi:

“1/50.000 ölçekli İstanbul Büyükşehir Nazım Planı’nın ana kararı olarak çekicilik oluşturabilecek işlevlerin kentin kuzey yönünde düşünülmesi, özellikle orman alanları, su toplama havza alanları ve kent makroformunun istenmeyen yönde gelişmesi açısından sakıncalar doğurabilecektir. Bu bölgelerdeki planlamalar Nazım Plan ana kararlarını destekleyici, bütünlük sağlayacak biçimde ve doğrusal gelişimi kuvvetlendirici yönde olmalıdır. Geri kazanılması bugünkü koşullarda olanaksız olan bu kaynakların korunması açısından Nazım Plan’da kent makroformu doğu-batı doğrultusunda doğrusal bir form biçiminde düşünülmüş ve bu düşünceyi kuvvetlendirici nitelikte işlevler bu aks doğrultusunda önerilmiştir. Üniversite kampüs alanları, alt merkezleri destekleyen bölgelerde Nazım Plan ana kararlarını destekleyici yönde olmalıdır.”

Orman Bakanlığı tarafından Koç Üniversitesi’ne tahsis olunan alan 1980 ve 1994 onanlı Nazım Planlarda olduğu gibi 15.11.1995 onay tarihli İstanbul Metropoliten Alan Alt Bölge Nazım Planı Nazım Planında da “Doğal Karakteri Aynen Korunacak Orman” alanında kalmaktaydı.

Söz konusu alan aynı zamanda, İstanbul 3 numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 15.11.1995 tarihli kararıyla “Doğal Sit” olarak tespit, tescil ve ilan edilen alanda kalmaktaydı. Beykoz ve Sarıyer ilçelerine ilişkin söz konusu kararın 5. maddesinde karar gerekçesini “…… gerek ormanlık ve diğer yeşil doku içeren korunması gerekli doğal varlıklarla kaplı, gerekse Karadeniz Kıyı Kuşağı ve buna bağlı değerlerle yine korunması gerekli doğal zenginlikleri içeren ve ekli haritada sınırları belirtilen bölgeleri, yukarıda özetlenen tahribatın daha fazla sürmemesi ve bölgenin doğal ve kültürel değerlerinin korunarak gelecek kuşaklara aktarılması için….. Doğal Sit olarak tespit, tescil ve ilan edilmektedir” şeklinde açıklanmaktaydı.

27.08.1997 tarihinde Koç Üniversitesi’nin de içinde bulunduğu bölge, Bahçeköy Belediye Meclisi ve İstanbul İl İdare Kurulu’nun Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na yaptıkları teklif üzerine Büyükşehir Belediyesi sınırları dışına çıkarılarak Bahçeköy Belde Belediyesi sınırlarına alındı. Bu şekilde bu alandaki planlama yetkisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden alınarak Belde Belediyesine verildi.

Başbakan Erdoğan’ın işte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemdeki mücadelesinin en önemli göstergesi buydu.

Metropoliten bir alandaki belde Büyükşehir Belediyesi sınırları dışına çıkarılarak yağmaya zemin hazırlanmıştı.

Oysa metropoliten alan plan bütünlüğünün sağlanması ve plan uygulamaların, denetimi, eşgüdümü ve iletişimi açılarından ve çevre ile bütünleşmesi yönünden, belde belediye alanlarının Büyükşehir Belediyesi yetki alanı içerisinde olması gerekiyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde, İlçe Belediyeleri dışında kalan Belde Belediyelerine ait imar planlarının da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan ve onaylanan her ölçekteki Nazım İmar Planları esaslarına uygun olarak düzenlenmesi gerekmekteydi.

Anayasa Mahkemesi’nin 13.09.2000 gün ve 2000/21 sayılı kararı da yağmanın nasıl yapılamayacağına dair en önemli dayanaktı:

“Anayasa’nın 169. maddesinde, ormanların ülke yönünden taşıdığı büyük önem gözetilerek, korunmaları ve geliştirilmeleri konusunda ayrıntılı düzenlemelere yer verilmiştir. Bu özel ve ayrıntılı düzenlemenin ülkemizde orman örtüsünün sürekli yok edilmesi gerçeğinden kaynaklandığı kuşkusuzdur. Anayasa’nın 169. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği gibi maddenin birinci fıkrası doğal kaynaklarımızın en önemlilerinden birisi olan ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için Devlete gereken tedbirleri alıp kanun koymayı ve bütün ormanların gözetimi ödevini getirmektedir.

İkinci fıkrada, Devlet ormanlarının yalnız Devletçe yönetilmesi ve işletmesinin yasayla düzenleneceği, mülkiyeti ve yönetiminin özel kişilere devir edilemeyeceği belirtilmekte, maksatlı olarak yapılan orman tahripleri, ağaçlar ve ormanlara vaki tecavüzlerde ormanların zaman aşımı suretiyle mülk edinilemeyeceği, kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamayacağı kesin olarak hükme bağlanmış bulunmaktadır.

Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemeyeceği hususu da üçüncü fıkrada Anayasal bir hüküm olarak yer almaktadır.

Orman alanlarının dava konusu kuralda öngörüldüğü biçimde vakıf üniversitelerine tahsisli ormanların korunması ve bütünlüğünün bozulmaması ilkesiyle bağdaşmadığı gibi kamu yararının zorunlu kıldığı durumlar arasında da kabul edilemez” denilerek 28.12.1999 günlü 4498 sayılı ‘Yükseköğrenim Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun’ orman alanlarının Vakıf Üniversitelerine tahsisine ilişkin kısmını iptal etmiştir.”

Anayasa Mahkemesinin bu iptal kararı üzerine Danıştay, İstanbul Sarıyer Mavramoloz ormanlarındaki alanın 49 yıllığına Koç Üniversitesi verilmesine ilişkin izin ve tahsis işlemini iptal etti. Başbakan Erdoğan’ın sözünü ettiği gibi davayı devlet kazandı ancak düzenlenen bir protokolle Koç Üniversitesi kiracı yapıldı.

İşte bu ağaç katliamı yaşanırken, Recep Tayyip Erdoğan tek başına mücadele ediyor, basın ise orman talanını görmezden geliyordu.

STAR

http://haber.stargazete.com/guncel/iste-kocun-agac-katliaminin-hikayesi/haber-760819