Kategori arşivi: Gizem/Sır

Hz. Nuh ve Tufan

 

Makalemizde aşağıdaki hususları incelemeye çalışacağız.

1- Hz. Nuh’un kavminin vefasızlığı, küfürde ısrarı ve isyanı,

2- Hz. Nuh’un bedduası,

3- Hz. Nuh’un kavminin başına gelenler,

4- Türkiye mübarek bir vatandır,

5- Hz. Nuh’un gemi yapması,

6- Hz. Nuh’un gemisi nerede ?

 

1- NUH’UN KAVMİNİN KÜFÜRDE ISRARI VE İSYANI

Nuh(as)’ın kavmini Allah’a imana davet etmesi ve kavmiyle olan mücadelesini Cenab-ı Hak şöyle anlatmaktadır:

“Andolsun, biz Nuh’u kavmine elçi gönderdik. Onlara: ‘Ben (dedi), sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

Allah’tan başkasına tapmayın! Ben size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum.

‘Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüz ü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.’

 

(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve o bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?

Ey Kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, cahilce davranan bir topluluk olarak görüyorum.

Ey Kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah’tan (O’nun azabından) kim korur? Düşünmüyor musunuz?

Ben size: ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum, gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, ‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir’ diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.’

Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabını) bize getir!’

(Hud Suresi, ayet: 25-32)

 

2- NUH’UN BEDDUASI

Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetlerden Nuh’un davetini, buna karşılık kavminin cevabını ve aralarında asırlarca devam eden tartışmaları öğrenmiş bulunuyoruz. Kavminin Nuh’u dinlememesi ve küfürlerinde inatla ısrar etmeleri neticesinde Hz. Nuh 950 sene tahammül etmiştir. (Ankebut Suresi, ayet: 14)

Allah-u Tealâ Hazretleri Nuh’a kavmiyle ilgili olarak;

“Nuh’a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla iman etmeyecek. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme. Bizim gözetimimiz altında ve öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap, Hak’tan sapan zalimler hakkında bana (bir şey) söyleme! Onlar muhakkak boğulacaklardır.”

(Hud Suresi, ayet: 36-37) haberi ve emri geldikten sonra sabrı taşmış ve Cenab-ı Hakk’a şöyle dua etmiştir:

“Nuh: “ Rabbim! Dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlâksız nankör insanlar doğururlar(yetiştirirler)”

(Nuh Suresi, ayet: 26-27)

 

3- NUH’UN KAVMİNİN BAŞINA GELENLER

Nuh(AS)’ ın kavmi için yaptığı bu bedduadan sonra Nuh’un kavminin başına gelenleri de yine Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz. Gelin birlikte şu ayetleri dikkat ve ibretle okuyalım:

“Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh’a dedi ki: Canlı çeşitlerinin her birinden iki eş ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle. Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti. (Hz. Peygamberin amcası Abbas’ın oğlu Abdullah’ın Hz. Peygamberden bizlere naklettiğine göre Hz. Nuh’a inananların sayısı 80 kişiydi)

(İbni Kesir Tefsir, (Üç ciltlik olan) c: 2, s: 221-222)

“Nuh dedi ki: ‘Gemiye binin! O’nun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayan pek esirgeyendir.’

Gemi dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: ‘Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma!’ diye seslendi.

Oğlu. Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): ‘Bugün Allah’ın emrinden (azabından), koruyacak merhamet sahibi Allah’tan başka kimse yoktur.’ dedi. Derken aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

(Nihayet) ‘Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!’ denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cudi (dağının) üzerine yerleşti. Ve: ‘O zalimler topluluğunun canı cehenneme!’ denildi.”

(Hud Suresi, ayet: 40-44)

Nuh (as) ve kavminin başına gelenleri Kur’an bizlere böyle haber vermektedir. Peygamberlerine vefasızlık eden ve putlara tapmaya devam eden Nuh’un kavminin hazin sonunu öğrendik. Peki Nuh (as) ile birlikte bu büyük tufandan kurtulanlar yeryüzünün hangi bölgesine yerleştiler ve hangi bölgesinde yaşadılar? Aşağıda mealini vereceğimiz ayetler bu konuya açıklık getirmiştir. Peygamber efendimizin bizlere tavsiyesi nedir? İşte bu sorulara cevap aramaya çalışalım.

 

4- TÜRKİYE MÜBAREK BİR VATANDIR

Allah-u Tealâ Hazretleri nasıl ki Hz. Peygambere Mirac gecesinde Hicret duasını öğretmiş ve hicret emrine işaret buyurmuş ise (İsra Suresi, ayet: 80), Nuh(AS)’a da bulundukları yerden ayrılmalarını ve mübarek bir yeri vatan olarak kendilerine verilmesi için dua yapmalarını emrederek şöyle buyurmuştur:

“Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde: ‘Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun.’ de. Ve de ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen iskan edenlerin en hayırlısısın’”

(Mü’minun Suresi, ayet:28-29)

Allah-u Tealâ Hazretleri de, bu dua ile mübarek bir vatan isteyen Hz. Nuh’u ve beraberindeki müminleri cennet vatanımıza iskan etmiştir. Dolayısıyla beşeriyetin ikinci atası olan Hz. Nuh ülkemizde, bu mübarek topraklarda yaşamıştır. Peygamberler diyarı ve sahabe yurdu olan, büyük devlet adamları, ilim adamları ve komutanlar yetiştiren vatanımızın kıymetini iyi bilelim. Bu duygularla vatanımızı daha çok korumaya, güçlendirmeye ve güzelleştirmeye çalışalım. Unutmayalım ki bu vatan bize Peygamberlerin, sahabelerin ve milyonlarca kefensiz yatan şehitlerimizin mübarek emanetidir.

 

5- HZ. NUH’UN GEMİ YAPMASI

Nuh (as) Cenab-ı Hak’tan gemi yap (Hud Suresi, ayet: 37) emrini aldıktan sonra saç ağacı dikti. Ağaçlar kırk yılda yetişti. Bunlardan iki yıl tahta biçti. Üç yılda gemiyi yaptı.

Geminin uzunluğu, 600 metre, eni 300 metre. Gemi üç katlı, her kat 5 metre yükseklikte idi. Her katta küçük pencereler vardı.

Geminin diğer özellikleri: Başı horoz başı, karnı kuş karnı, kuyruğu horoz kuyruğu gibi idi.

Geminin yapılması bittikten sonra ziftlendi.

Geminin yolcuları: 950 senede kendisine iman eden 80 kadar mü’min. (Hud Suresi, ayet: 40 ve Hadis-i Şerifler)

Gemiye dört oğlundan Ham, Sam ve Yafes bindi. Çünkü bunlar mü’mindi. Hanımıyla Yam isimli oğlu iman etmeyenlerden oldukları için gemiye binmeyerek boğuldular.

Hareket tarihi 10 Recep, karaya çıkış 10 Muharrem. Böylece denizlerdeki yolculuk altı ay devam etti. Tufan ile birlikte yeryüzünde gemide bulunanlardan başka bir tek insan ve bir tek kalmayarak yok oldu.

Hz. Nuh’a Cenab-ı Hak tarafından hareket emri verilince gökler su boşaltmaya, yerler su fışkırtmaya başladı. Sular sıcak ve pis kokulu idi.

Tufanla birlikte dünya bambaşka bir dünya oldu. Ayın, güneşin ışığı karardığı için dünya karanlık içinde kaldı. Böylece gece gündüz bir oldu. Bu durum kırk gün devam etti.

Seller taşmadık, aşmadık yer bırakmadı.

 

TUFANDA BABA VE ANNE ŞEFKATİ

Baba Şefkati: Karalar denizler haline gelip Nuh’un gemisi hareket etmeye başlayınca gemiyi uzaktan seyreden, sular içinde kalan oğlu Yam’a, Hz. Nuh: “Gel oğlum gemiye bin, boğulacaksın” diye seslendi. Oğlu; “Binmem, beni sudan koruyacak dağa sığınırım” dedi. Bir müddet sonra babasının gözleri önünde boğuldu.

Anne Şefkati: Nuh (as) inanmayan bir anne küçük çocuğuyla dağa tırmandı. Su yükseldikçe çocuğu yukarı kaldırıyordu. En son eliyle başının üzerine kaldırdı. İmansız olduğu için anne ve çocuk da boğuldu.

Cenab-ı Hakk’ın tufanla ilgili takdiri yerine gelince semaya; “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök suyunu tut” dedi. Su çekildi. İş bitirildi ve gemi de Cudi Dağı’nın üzerine yerleşti.

ŞEREFLİ ÜÇ DAĞ: Cudi Nuh’la, Tur Musa ile, Hira Nur Dağı Muhammed ile şeref kazandı.

 

6- HAZRETİ NUH’UN GEMİSİ NERDE

Kuran-ı Kerim, Hut suresi ayet 40’a göre gemi Cudi Dağında demir attı.

Bir takım siyasi amaçlı insanlar Hazreti Nuh’un gemisini Ağrı dağında aradılar, hâlâ orada arıyorlar. Halbuki, tufanı yaratan, yaşatan Cenab-ı Hak Hut suresinde Cudi Dağına demirlediğini gemidekilerin de burada hayata başladıklarını bildiriyor. Geminin Cudi Dağında olduğu o kadar bilinmektedir ki şairlerin şiirlerinde bile dile getirilmektedir.

 

Tırmanıp Ağrının başına /Yorma gel kendini boşuna

Maksadın keşif ise gemiyi/Düş Cudi Dağında peşine

 

Cenab-ı Hak bizleri kurtuluş gemisine binenlerden eylesin. Amin…

(Geniş bilgi için, “Peygamberler Tarihi, Mustafa Asım Köksal, cilt: 1, s: 88-113’e bakınız.)

 

MUSTAFA KABÇI/Bayrak Dergisi

Papa’nın barış güvercinlerine kuşlar saldırdı

Papa Françesko’nun başta haftalardır protestoların devam ettiği Ukrayna’da olmak üzere dünyada barış için çağrı yapmak amacıyla yanındaki çocuklarla birlikte serbest bıraktığı iki beyaz güvercin başka kuşların saldırısına uğradı.

22971732

 

 

Vatikan’ın San Pietro Meydanı’nda on binlerce kişinin gözü önünde serbest bırakılan güvercinlerden birine bir martı birine de bir kara karga saldırdı.

22971731

 

Martının saldırdığı güvercin birkaç tüyünü kaybedip kendini kurtarmayı başardı.22971730

Ancak karganın saldırdığı güvercin bu kadar şanslı değildi. Karga tarafından kovalanan güvercin başına ağır gaga darbeleri aldı. İkinci güvercinin akıbetinin ne olduğu öğrenilemedi.

22971754

Hacıbayram Veli ve Müritleri

İnsanlardan tarihdeki  olaylardan ders alsalardı hiç Tarih tekerrür  edermiydi. İşte Tarihi bir olay.Etrafına binlerce mürit toplanan Hacıbayramın meger bir erkek bir bayan müriti varmış. Erenlere ve velilere selam olsun…

Müridlerini Kurban Ediyor

Hacı Bayram-ı Veli Hz.’leri Edirne’den Sultan II.Murad’ın büyük iltifatlarıyla ve fermanıyla  geri döner.Sultan bu fermanda Hacı Bayram-ı Veli Hz.’lerinin öğrencilerinin yanlız ilim ile meşgul olmaları için onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğunu bildiriyordu.Bunu duyan pek çok kişi Allah rızası için değilde sadece şahsi çıkar için gelip  Hacı Bayram-ı Veli Hz.’lerine öğrenci olmaya başladılar.Sonunda devletin Ankara civarından topladığı vergilerde düşüş oldu.Gelir azalınca Ankara’yı yönetmede bir takım mali problemler ortaya çıktı ve askeri düzen bozuldu.Bunun üzerine Sultan , Hacı Bayram-ı Veli ‘den öğrencilerinin listesini rica etmek zorunda kaldı. Hacı Bayram-ı Veli ‘de öğrencilerinden bugünkü Etnoğrafya Müzesinin bulunduğu Kanlıgöl’de toplanmaları istedi.Kanlıgöl’de büyük bir kalabalık toplandı.Herkes nasıl bir imtihan olacağını merakla bekliyordu.Meydana  büyük bir çadır kurulmuştu.Öğrencilerine; 

- ‘Dervişlerim ,müridlerim..Bana; beni seven öğrencilerimi bugün burada kurban etmem emrolundu.Canını,malını, bana feda eden, çadıra girsin dedi. ’ 

Ve elinde bıçakla çadırın önünde beklemeye başladı.Bu sırada topluluktan bir erkek  kalabalığı yararak içeri girdi.Arkasından Hacı Bayram-ı Veli Hz.’leri de girdi.Herkes ne olacağını merakla bekliyordu.Çadırdan dışarı oluk gibi kan aktığı görüldü.Ardından bir kadın girdi.Yine dışarı kanlar aktı.Bunu gören halk  dehşete kapılarak oradan kaçtı. Hacı Bayram-ı Veli Hz.’leri içeri girenleri kesmiş değildi.Gece çadırın içine kimseden habersiz  birkaç koyun bırakılmıştı ve kesilen koyunlardı. Hacı Bayram-ı Veli Hz.’leri dışarı çıkarak Sultana bir mektup yazdı ve gerçek öğrenci sayısının birbuçuk olduğunu bildirdi.

9’ların Dikilitaş Ayini

Bugün Takvim gazetesi yazarı   Ergün Diler makalesinde bir konu’dan bahsetti. Netpano’da yıllar evvel Oktan Keleş’in bahsettiği ‘Dikilitaş Ayinlerine” bir gönderme yaptı.

Şeytaniler için İstanbul’daki Sultanahmet Dikilitaş bir ayin merkezi olmaya devam ediyor. Dikilitaş’ın etrafında  dönen ”Dokuzlara”  dikkat

 

Netpano’da konu ile ilgili yayınlanan makale için tıkla   http://www.netpano.com/seytanilerin-istanbul-buyuleri-2/

 

 

İşte makale

 

 

Salı günleri çok yoğun olurum.
Gün 48 saat olsa yine de yetmez!
Koşuşturmaktan canım çıkar! Hiç kimseye, hiçbir dostuma zaman ayıramam! Dün yine öyle bir gündü! Her zamanki tempoda giderken tanımadığım ve ismini hiç duymadığım biri ziyarete geldi. Sebebini bilmiyordum! Çok da yoğundum! Ama konuşacaklarının çok ÖZEL olduğunu söyledi! Bizlerin bilmediği bir dünyadan söz edecekti!
Kabul ettim!
Üst düzey masondu! Masonları ve Tapınakçılar’ı anlatacaktı! Merak ettiğim ancak sağlıklı bilginin pek bulunamadığı alandı! Bütün planlarımı değiştirip davetsiz misafirimizi dinlemeye başladım…
Ben sordum o cevapladı!
-Mason musunuz?
Evet! Hem de üst derece!
-Üst derece derken neyi kastediyorsunuz?
Türkiye’de Üstad-ı Azam’lar bile 31.
Dereceden öteye çok gitmezler! Gidenler olduysa da kabul görmezler!
-Nasıl yani?
Hayfa’daki yani İsrail’deki YÜKSEK ADALET EVİ’ne gitmediyseniz orada kabul edilmediyseniz önünüz kapalıdır!
Masonlar’ın elbette önemi ve etkisi vardır!
Ama abartmamak lazım!
-Masonları koruyorsunuz galiba?
Yok yok! Gerçek bu! Masonları konuşurken TAPINAKÇILARI gözden kaçırmayın diye söylüyorum bunları!
Çünkü gücü elinde tutanlar TAPINAKÇILARDIR! Dünyada ve Türkiye’de asıl söz sahibi olanlar bunlardır.
-Güçleri nedir? Nereden alıyorlar?
Türkiye’de üç vadi vardır! İstanbul, Ankara ve İzmir! Haritada ÜÇGEN olacak şekilde dağıtılmıştır! Bunlara üye olanlar bir, iki ve ÜÇÜNCÜ dereceye kadar gider!
Üçüncü derece ÜSTADLIKTIR!
Bundan sonra devam etmek istediğinizde LEVENT’te bulunan KIRMIZI LOCA’dan “Bizimle ilerlemek ister misiniz?” teklifi gelir… Kırmızı locanın izinden gidenler çoğunluktadır! Ama inanan ve Müslüman biri BÜYÜK FOTOĞRAFI görürse imkanı yok gitmez! Çünkü varılacak noktada İSLAM ve DİN yoktur! Başka bir inançla, başka bir dinle karşılaşırsınız!
-Olay Kırmızı Loca’da mı bitiyor?
Bu locaya gelenler hazırladıkları TEZLERLE ilerler! Felsefe adına çalışmalar yapılır! 27. DERECE’ye kadar böyle gelinir! Bu saatten sonra işler değişir!
-Nasıl değişir?
Devreye daha önce bilmediği SIR’lar girer! Zamanla YENİ DİNE hazırlanan masonlar bir üst basamağa atlar! 33.
Derece’den sonrası bilinmez!
-Neden sızıntı olmaz gerçekten?
Fransız ve İskoç RİTİ’ne bağlı olanlar Beyoğlu’ndadır! Kırmızı LOCA ile Tapınakçılar’ın yeri Levent’tedir!
Tapınakçılar biraz daha ileride bulunurlar!
MADEBLERİ farklıdır! İstanbul’u bulundukları yerden takip edecek donanıma sahiptirler! Her türlü koruma ve teknik yapıları mevcuttur! Şifresiz kimse oralara gidemez!
-Kim bunlar yahu? Önce şunun bilinmesi gerekir!
Masonlar içinde her milletten, her ırktan insan olabilir! Ama TAPINAKÇILAR arasında asla! YAHUDİ olmayan TAPINAKÇI olamaz! Olay budur zaten!
-Açar mısınız?
Musevilik ile Yahudilik farklı şeylerdir!
Hazreti Musa’ya inanmak başka Yahudi olmak başka şeydir! Bu Yahudiler YÜKSEK ADALET EVİ tarafından örgütlenir! Türkiye’de şimdi TAPINAK KONSEYİ’nde 9 TÜRK görünümlü YAHUDİ vardır! Bunlar çok güçlü ailelerin temsilcileridir! (İsimlerini saydı ama yazmama sözü verdim!) Bu 9 tapınakçı dışında önceden görev yapmış ancak şimdi dışarıdan destek veren 91 Tapınakçı daha vardır!
Türkiye’de en etkili 100 kişi bunlardır!
-Hepsini tanır mıyız?
Bir kısmını evet! Bir kısmının ise ismini bile bilmezsiniz! Ama arkalarındaki güç çok önemlidir! PARANIN sahibi aileler bunlara destek verir! Mesela son günlerde sizin de yazdığınız bir KİŞİ İsviçre’den içeri PARA taşımakla görevlidir! Çok güçlü görünmesinin nedeni budur! Yahudiler’in parasını getirir ve içerideki adamlarına güç katar! Kendisinin şirketlerine bak! Son 6 yılda 5 kez zarar açıkladı! Ama borsada 800 milyon dolar kaybedecek kadar zengindir! Bu paralar kimin?
-Sözünü ettiğiniz Yüksek Adalet Evi’ne biz gitsek girebilir miyiz?
Yok, hayır tabii… Türkiye’den oraya giren birkaç kişiden biri benim! Arkamda dünya markası bir şirketin sahibi Yahudi dostum bulunduğu için sivrildim! Kime el verirlerse yürür gider! Sistem bu! Aslında sır da bu! Onların gücünü ilerleyerek görüyorsun! Böyle olunca da daha fazla istiyorsun!
-Neden 9 kişi? İskoç Riti Türkiye’de en güçlü olan koldur! 14. Yüzyılda İskoçya’ya sığınan TAPINAKÇILAR ilk locaları kurdu! Bu nedenle İSKOÇ RİTİ’ndeki isimler Tapınakçılar’ın kullandığı isimlerdir!
Tarihin en önemli masonlarından BARON KARL VON HUND Tapınakçılar’ın tarihini araştırırken 8 ismin yer değiştirdiğini tespit etti!
Galiba kendisini de katarak bu sayıyı 9’a çıkardı!
-Bu isimlere kim karar veriyor?
Yüksek Adalet Evi! Dünyadaki her ülkede bunlar karar veriyor! Yahudilik şart! Bunlar Masonları yönetmek ve boş bırakmamak için aralarına karışır bazen!
BİRİNCİ dereceden başlayıp yükselenler olur! Motivasyonu artırmak için yapılan bir oyundur! Ajan gibi localarda çalışırlar!
Kimse bilemez ve anlayamaz!
-Dünya ile irtibat var mı peki?
Elbette!
-Nasıl? Çok önemli bir ailenin çok az görünen bir oğlu vardır!
-Kim o yahu? İsim veremem! Ama çok akıllı ve yanlış tanınan biridir! İnanılmaz ilişki ağı vardır!
Sanki birileri onu korumak adına KALKAN oluşturuyor! Dünyanın tepesindeki 9 kişi ile İstanbul’da toplantı yaptığını biliyorum!
-Nerede?
Sultanahmet’teki DİKİLİTAŞ önemlidir!
İki yılda bir yazları bu adamlar gelip öğleden sonra turist kıyafetiyle DİKİLİTAŞ’taki size söyleyemeyeceğim mucizeyi fotoğraflarlar! Kimse bunları görmez ve fark etmez! Hiçbiri PASAPORT kullanmaz! Devletin fark ettiğini hiç görmedim…
-Nerede oturuyor bu kişi?
Daha çok İngiltere’de! İngiliz istihbaratı korur! Çok güçlüdür! Ülkeyi kontrol eden ve para ile oynayan bunlardır! Siyasette de ekonomide de varlardır!
-Askeriye de yoklar değil mi?
Hayır varlar! Birkaç kudretli ALBAY bunların adamı! Sık sık görüşüyorlar!
Darbelerin arkasında ALBAYLARIN olduğunu gördüğünüz vakit toplantıların boşuna yapılmadığı hissi uyanıyor insanda!
-Çok mu zenginler bunlar?
Görünürde evet! İnanın en güçlü olanlarının başına bir iş gelse yerlerine geçecek isimler bellidir! Holdingleri kendilerinin değildir! Emanettir! Ama algı ve görünüş bu değildir!
Sürpriz misafirim bunları söyledi!
Aklım karıştı!
Hiç bilmediğim bir alanda yazamayacağım çok şey söyledi! Daha sonra bir vesile ile tanıdığım ve eskiden çok önemli bir MASON olan arkadaşı aradım… Bana anlatılanları bir bir sıraladım! O da şunları söyledi:
Ben Türk’üm! Bizler YAHUDİLER’i pek aramızda istemeyiz! Söylemeyiz ama istemeyiz! Tapınakçı olmak için çok da yükselmek gerekmiyor! Ben 9.
DERECE’deyken
oldum. Kırmızılar Levent’te, Maviler Beyoğlu’ndadır! Ben HAYFA’ya bağlı olanını bilmiyorum.
Masonlukta İsrail’i değil İngiltere’yi baz alın! Merkez orasıdır! Gözden kaçan da budur! Ama Tapınakçılar’ın mabedlerinin şifreleri muazzamdır! Sık sık değişir!
Maviler 11 kişilik BÜYÜK GÖREVLİLER, Kırmızılar da YÜKSEK ŞURÂ tarafından denetlenir! Ben aramızda Yahudi olduğu için yükseleni görmedim. Üst düzey biriyim! Tapınakçılar’ın böylesine ilişki ağına sahip olduğuna şahit olmadım! Eğer varsa ben bilmiyorum ve başka bir isimle yapılıyordur! Benim bildiğim TAPINAK ŞÖVALYESİ bir apolettir! Ama sizin sorduğunuz gibi özel bir alan ve birim değildir! Ben oldum ve istifa ettim! Ancak Yahudi olmadığım ortada… Hayfa’nın yolunu da bilmem! 33. DERECE meselesi ise başkadır! 31. DERECEDE ya da 32.
DERECEDE bekleyen Üstad-ı Azamlar vardır! Ama o kontenjan ölüm gibi bir sebeple boşalmadığı için beklenir! Nasıl bizim Beyoğlu öne çıkıyorsa Hayfa da öyledir! Ama orada bizim bilmediğiz bir yapılanma varsa ve aralarında dünya çapında bir ilişki varsa biz bilmeyiz!
Durum böyle! Gelin işin içinden çıkın!

Ergün Diler /Takvim

Nuruosmaniye’nin 255 yıllık sırrı

Nuruosmaniye'nin 255 yıllık sırrı

Caminin 8.5 metre derinine inilen çalışmalarda 255 yıllık tarihi caminin altında 825 metrekare kullanım alanlı, 2 bin 42 metrekare büyüklüğünde bir alana ulaşıldı. Caminin altında Türkiye’nin ilk fore kazık sistemine ulaşıldı.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Nuruosmaniye Camii’nde 17 milyon TL’lik bütçeyle yaptırdığı restorasyon; mimarlık tarihi açısından çok önemli 2 sırrı günyüzüne çıkardı.

Habertürk gazetesinin haberine göre, Osmanlı mimarisinde bir dönüm noktası kabul edilen ilk barok cami Nuruosmaniye’de Türkiye’nin ilk fore kazık sistemine ulaşıldı. Restorasyon ekibi, bunun sevincini yaşarken ‘Osmanlının Nuru’ diye bilinen Nuruosmaniye Camii’nde çalışmalar gerçek anlamda derinleştirildi.

Caminin altından tam 420 kamyon balçık çıkarılarak, 8.5 metre derine inildi. 255 yıllık tarihi caminin altında şimdiye kadar hiç kimsenin bilmediği; 825 metrekare kullanım alanlı, 2 bin 42 metrekare büyüklüğünde bir alana ulaşıldı. 12’si oda toplam 19 bölme ve halen işlev gören bir kuyuya ulaşıldı.

Vakıflar Genel Müdürlüğü camiyi, 2 yıl önce restorasyona aldı. Aslına uygun restorasyon için Prof.Dr. Füsun Alioğlu, Prof.Dr. Feridun Çılı, Doç.Dr. Ahmet Güleç ve Yard. Doç.Dr.Ahmet Vefa Çobanoğlu’ndan Süleymaniye Bilim Kurulu oluşturuldu. Restorasyon için şimdiye kadar toplam 17 milyon ödenek ayrılırken, ortalama 20 milyon TL’ye tamamlanması ve 2014’de tamamen bitirilmesi hedefleniyor.

Bir su sarnıcına da benzeyen yapı topluluğu içerisinde revaklı avlunun tamamını içerisine alan 12 oda dahil 19 ayrı bölümden oluşan sütunların yer aldığı ve Yerebatan Sarnıcı’na benzeyen bir yapı topluluğuna ulaşıldı.

‘MÜZE OLARAK DEĞERLENDİRİLEBİLİR’

Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem:

“Nuruosmaniye Camii’nin altında bir Nuruosmaniye daha var. Cami yapısı gibi bir yapı topluluğu daha ortaya çıktı. Asırlar önce depreme karşı radye temel kullanılmış. İlk kez ulaşıldı. Sütunlar, bölmeler ve bir de su toplama kuyusu var. Su terazisi gibi olan kuyu bugün de işlevini görüyor. Mahmutpaşa Cami civarında bir çeşmeye hatta Haliç’e kadar ulaşan bir drenaj sağlıyor. Sultanahmet Camii’nin restorasyonu sırasında da röntgenini çektik. Böyle bir yapı topluluğu yoktu. Bir camii altında ilk kez böyle bir yapıya ulaştık. Müze olarak da değerlendirilebilir.”

‘KAPALIÇARŞI, NURUNU KAÇIRMIŞ’

Vakıflar 1.Bölge Müdürü İbrahim Özekinci:

“Kapalıçarşı tadilat geçirirken, molozları camiye dökülmüş. Dış mekanda yine Kapalıçarşı yangınlarıyla çıkan karbonlar caminin her yerine yapışmış, simsiyah olmuştu. Nuruosmaniye’nin adeta nuru kaçmıştı. Mikro kumlamayla temizlendi. Çalışmalar sürüyor.”

haberturk

Şeytanilerin Kılıç Operasyonu

Şu sıralar masum gibi görünen bir haber dolaşıyor.Biz bu habere ve geçmişine farklı bir yönden bakmak istiyoruz. Oynanan oyun masum bir isteğin ötesinde bir anlam taşıyor mu. Taşımıyor mu siz karar verin.

Moldova hükümeti Türkiye’den gelen her   hükümet yetkilisine bir talebini aktarıyor. Stefan Çel Mare’nin kılıcını istiyor? Bu kılıç onlara göre masum bir hatıra.Peki işin ehillerine göre ise bu tamamıyla Dönemin en büyük şeytanisi olan ve en büyük Müslüman ve Türk Düşmanı olan Drakulaya ait.

Şeytani törenlerde sık sık kullanılan bu tür materyaller onlar için vazgeçilmez bir ritüel. Romenler içinde kutsal hatta  Romen halkı için adeta hacı olma derecesinde olan  kılıçı görmek ve ziyaret etmek çok önemli.  Büyük Stefan’ın Topkapı Sarayı’ndaki kılıcını görmek ile hacı olunur mu.? Bu da ayrı bir soru ? 

KILIÇ NASIL OSMANLIYA GELDİ

 Topkapı Sarayı silah seksiyonunda 1/2636 envanter numarası ile sergilenen kılıç 125 cm yüksekliğinde kılıcın tahta kabzası gümüş tel sarmalı ve kabza tepeliği yuvarlak, etrafı Latince yazılar ile çevrilidir. Her iki yüzünde de dört adet haç damgalanmıştır.
Kesin bir bilgi olmamakla beraber üç olasılık şöyledir. Birinci ihtimal Fatih Sultan Mehmet Suçeva savaşından sonra âleme ibret olsun diye! İkinci olasılık oğul II. Beyazıt’ın ganimet olarak aldığı ve Saraya getirdiği. Üçüncü ihtimal de torunu Müslüman olan Voyvoda Sfetan’ın kılıcı hediye etmiş olabileceği ki bu en zayıf ihtimaldir.
Kılıcı Romanya devleti 1992 yılında ister sonra 1994 Süleyman Demirel cumhurbaşkanı olarak Bükreş’i ziyareti bu istek tekrarlanır. Süleyman Demirel kılıcın kopyasını vermeyi teklif eder. Sezer’den, Ecevit’ten, Erdoğan’a, hepsi de aynı taleple karşılaşırlar.
Nihayet 20 Mayıs 2004 yılında Başbakan Recep Erdoğan, İstanbul’da yaşayan Ermeni asıllı Kirkor Büyüktaşçıyan adlı kılıç ustasına yaptırılan Stephan’ın Kılıcı’nın birebir kopyasını Romanya Başbakanı Nastase’ye hediye eder. En son olarak da 2012 yılı kasım ayında vizelerin kaldırıldığı Moldova başbakanına kılıcın replikası hediye edildi.
HİKAYENİN BİLİNMEYEN ÖYKÜSÜNÜ İSE DAHA FARKLI
KILIÇ DÖNEMİN EN BÜYÜK ŞEYTANİSİ OLAN  DRAKULAYA  MI AİT ?
Vlad’ın kuzeni Ştefan’ın cel Mare (Büyük Stefan) Türk mahkumları 1473 yılında birbiri üzerine göbeklerinden çaprazlama olarak şişlediği bilinmektedir. Ve ardından kutsal bir kişi olduğu ilan edilmiştir. Şimdilerde övülen işte bu Stefan.

Kazıklı Voyvoda 1476 yılında kellesini kaybeder. Burada Voyvoda’nın başı, kendi kılıcı ile kesilir ve kesik başı İstanbul’a getirilir. Voyvoda’nın kellesini uçuran bu kılıç, kuzen Stefan’a geçer. Stefan’ın kılıcı olarak anılmaya başlanır.

Şimdi gelelim şu Stefan’ın kılıcı meselesine. Bir iki gün evvel o kılıç yine gündeme geldi. Topkapı Sarayı Müzesi’nde 1/2676 envanter numarası ile kayıtlı olan Stefan Cel Mare’nin kılıcı ki, ‘bu kılıç gerçekte Kazıklı Voyvoda’nın kılıcıdır. Voyvoda’nın başının kesildiği kılıçtır,’ dedik. Az önce söylediğimiz gibi bu kılıç Stefan’a geçince, Stefan’ın kılıcı olarak anılmaya başlanıyor. Voyvoda bu kılıç ile çok Türk’ün kafasını kesmiştir. Bu övülen Stefan’da binlerce Türk’ü işkence ile öldürmüştür! Şimdi de dostluktan bahsediyorlar.

Moldova Başbakanı Vladimir Filat, Başbakanımız Erdoğan’dan o kılıcı yani Voyvoda’nın, yani Stefan’ın kılıcını tekrar istedi. Başbakanımız da Büyük Stefan’a ait Topkapı Sarayındaki kılıcın replikasını hediye etti. Moldova Başbakanı ise kılıcı öperek aldı.

Peki daha önce kimler istemişti bu kılıcı:

Kılıcı daha evvelde, Romanya devleti 1992 yılında istedi. Yine eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1994’te Romanya’yı ziyareti sırasında Stefan’ın kılıcı gündeme gelmiş ve Demirel’den kılıcın iadesi istenmişti. Hatta kılıca karşılık, Türkiye’ye bir Osmanlı eseri bile teklif edilmişti Romanya daha sonra 2001’de, dönemin TBMM Başkanı Ömer İzgi’nin Romanya seyahati sırasında resmi olarak kılıcı istemişti.

2002’de dönemin Romanya Başbakanı Adrian Nastase , Türkiye ziyaretinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’ten Stefan’ın kılıcı istedi. Bu konuda çok ısrarlı olunca, 2004 yılının Mayıs ayında Başbakan Erdoğan kılıcın imitasyonunu yaptırarak Romanya Başbakanına hediye etmişti. Ama bu replikası yaptırılan kılıç, Romenleri memnun etmemiş olacak ki, bu sefer aslını istediler.

Sonuçta, Temmuz 2004 tarihinde de ‘Stefan’ın 500. ölüm yıldönümünü’ nedeniyle düzenlenen anma törenlerine katılan Cumhurbaşkanı Sezer, Stefan’ın Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan kılıcının aslını geçici bir süre için Romanya’da sergilenmesi için götürmüştür. Bu sergi Romenler tarafından da oldukça ilgi görmüştü. Kılıç bir ay sergilendikten sonra Türkiye’ye getirilmiştir.

Bu konuda yıllardır bir mücadele sürüyor. Bu kılıcı isteyenler, Voyvoda’nın şimdiki akrabalarıdır.

Son söz

”Şeytan Ayrıntıda Gizlidir” vesselam

 

Bir Allah Dostu Baba Haydar Semerkandî

Anadolu evliyâsından Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin talebelerinin yükseklerinden ve halîfelerindendir. On altıncı yüzyılda yaşamıştır. Baba Haydar Semerkandî diye tanınmıştır. Doğum târihi ve hâl tercümesi hakkında kaynak eserlerde mâlûmât bulunmamaktadır.

Baba Haydar hazretleri, küçüklüğünde asıl memleketi olan Semerkand’da Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin derslerinde yetişti. Hâce hazretlerinin yüksek halîfelerinden olarak mezun olduktan sonra, bir ara Mekke-i mükerremeye gitti. Harem-i şerîfte mücâvir, komşu olarak epey müddet kalıp, sonra bir arkadaşı ile berâber İstanbul’a geldi.

İstanbul’da Eyyûb Sultan Câmii civârında kaldı. Kerâmetler ve fazîletler sâhibi, hocasına lâyık olgun bir talebe idi. Birçok güzel hâllerin kendisinde toplandığı yüksek bir velî idi.

Baba Haydar hazretlerinin zamânında yaşayan, verâ ve takvâ sâhibi, şüphelilerden kaçıp haramlardan sakınan mübârek bir zât şöyle anlatır: “Bir Ramazân-ı şerîfin son on gününde, Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin Câmi-i şerîfinde, Baba Haydar ile ikimiz îtikâf yaptık. Ben îtikâfa girdiğimde, o zâten îtikâf hâlinde idi. Berâber bulunduğumuz on gün içinde, iki bâdemden başka hiçbir şey yemedi. Az yemekte bu kadar ileri, çok yüksek bir zât idi. Onun bu hâlini görünce hayretler içinde kaldım. Bütün zamânını ibâdet ve tâatle geçirir başka şeylerle hiç meşgûl olmaz idi.

1550 (H. 957) senesinin bir sonbahar günü sabaha karşı Baba Haydar vefât etti. Mahalle halkı ona son vazîfelerini yapmak için birbirleri ile yarıştılar. Yaktıkları ateş bir türlü su kazanını ısıtmıyordu. Ne kadar odun attılar ise fayda etmedi. Baba Haydar Efendinin vefâtını duyan Sultan, büyük üzüntü içinde mescide geldi. Mahallenin ileri gelenlerinden biri durumu Sultana anlattı ve:

“Sultanım ne yapacağımızı şaşırdık. Sabah namazından beri kazanın altına odun koyuyoruz. Nerede ise öğle ezânı okunacak, hâlâ su ısınmadı.” demesi üzerine, Sultan gözleri dolu bir şekilde yanındakilere:

“Baba Haydar’ın kulübesinin üzerindeki ağaç dallarından kazanın altına koyun.” diye emir verdi.

Hemen kulübenin üzerindeki ağaç dallarından kırıp kazanın altına koydular. O anda su ısınmaya başladı. Gasil işlemi tamamlandıktan sonra öğle namazını müteâkip kılınan cenâze namazından sonra, kulübesinin olduğu yere defnedildi.

PÂDİŞÂHIM, BABA HAYDAR SİZİ BEKLİYOR!

Zamânın pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân, bir gece rüyâsında ak sakallı, nûr yüzlü bir ihtiyârın sırtını sıvazladığını gördü. İhtiyâr kendisine:

“Efendimiz, Eyüp’teki BabaHaydar, sizi kulübesinde bekliyor. Onu ziyâret ediniz.” dedi. Pâdişâh uyanınca bu sıcak sesi mânâlândırmaya çalıştı. Kimdi bu Baba Haydar? Devamlı Eyüb’e gitmesine rağmen, Baba Haydar diye birisinden bahsedildiğini hiç duymamıştı. Pâdişâhı ayağına dâvet eden bu zât kimdi? Kânûnî bunları düşünürken Şeyhülislâm huzûra girdi. Pâdişâhı düşünceli görünce; “Bir derdiniz mi var Sultânım?” diye sordu. Pâdişâh da; “Hayrolsun inşâallah. Bu gece rüyâda yaşlı bir zât bana; “Eyüp’te Baba Haydar sizi bekliyor.” dedi. Buna bir mânâ veremedim. Bu dâvete, sen ne dersin?” dedi. Şeyhülislâm; “Hayırdır inşâallah Pâdişâhım! Eyüp’te hiç bu isimde kimsenin bulunduğunu bilmiyorum. Baba Haydar kim acabâ? Sizinle Baba Haydar’ı arayıp bir ziyâret etsek iyi olur.” dedi. Kânûnî bir süre sonra rüyâsını unuttu. Akşam yatınca, yine o ak sakallı ihtiyârı rüyâsında gördü ve yine:

“Baba Haydar sizi kulübesinde bekliyor Pâdişâhım!” dedi. Sabah Pâdişâh, rüyâsını Şeyhülislâma anlatınca, o da; “Bu ziyâret artık mecbûr oldu Pâdişâhım!” dedi. Pâdişâh buna rağmen o gün de Baba Haydar’ın ziyâretine gidemedi. Gece yatınca rüyâsında üçüncü defâ yaşlı zâtı gördü. Pâdişâha dargın dargın bakıp, kırık bir sesle sâdece:

“Baba Haydar sizi bekliyor.” dedi. Sabah olunca, Sultan lalasını yanına çağırıp; “Tez davran. Eyüp’ten dâvet aldık gidiyoruz.” dedi. Her ikisi kıyâfet değiştirip, Eyüb’e gittiler. Öğle ezânı okunduğu sıra Eyüb’e vardılar ve namaz kıldıktan sonra cemâatten bâzı kişilere:

“Biz uzaktan geldik. Baba Haydar isimli birini arıyoruz. Acaba tanıyor musunuz?” diye sordular. Koca câmide Baba Haydar’ı tanıyan çıkmadı. Sokakta bulunan dükkan sahiplerine de sordular. Onlar da tanımıyordu. Bu sırada küçük bir çocuk:

“Siz şu tepede oturan ve kimseyle konuşmayan amcayı mı arıyorsunuz?” diye sordu. Sultan da gayr-i ihtiyârî; “Evet, onu arıyoruz.” deyince, çocuk kendisini tâkib etmelerini istedi. Epeyce gittikten sonra, yapayalnız köhne bir kulübeyi işâret ederek; “O amca bu kulübede yaşar. Ama kimseyle konuşmaz, kimseyi de kulübeye almaz.” dedi. Pâdişâh ve lalası yavaşça kulübeye yaklaşıp, kulübenin önünde tereddüd içinde beklerken içeriden titrek ince bir ses:

“Buyurunuz Pâdişâhım!” diyerek dâvet etti. Pâdişâh selâm vererek içeri girdi. Baba Haydar bir postekinin üzerinde oturuyordu. Binlerce sinek her yanını kaplamış onu gizliyordu. Geceleri rüyâsına giren zâtı merak eden Pâdişâh, büyük bir dikkatle Baba Haydar’ın yüzüne bakıyordu. Fakat sineklerden yüzünü seçemiyordu. Bir müddet duran Sultan dayanamayarak; “Hazret! Şu sinekleri kovalasan da yüzünü bir görsek.” dedi. Baba Haydar; “Sultânım! Siz Peygamber efendimizin vekîlisiniz. Şu gücünüzü gösterin de sinekleri siz kovalayın.” buyurunca, Sultan hemen harekete geçti. Ne kadar uğraştı ise sinekleri kovalayamadı. Baba Haydar hazretleri kalkıp, pencereyi açtı ve odaya doğru dönüp; “Haydi bakalım!” deyince, bütün sinekler emir almışçasına odayı hemen boşalttı. Pâdişâh o anda karşısında nûr yüzlü güleç bir ihtiyar zâtın durduğunu gördü. Elini öpmek istedi ise de Baba Haydar elini çekti. Pâdişâh ona:

“Efendim! Benden ne dilerseniz dileyin.” dedi. “Senin sağlığından başka hiçbir şey istemem.” deyince, Sultan postekinin altına, altın dolu bir kese bırakmak istedi. Bunu fark eden Baba Haydar, eliyle keseyi iterek:

“Mâdem çok istiyorsan, şuraya bir mescid inşâ ettir. Çünkü öyle zannediyorum ki bana komşular gelecek. Eyüp Câmii uzak. Onlar için buraya bir mescit yaptır da gece gündüz ibâdet etsinler.” dedi. Pâdişâh bu isteği hemen yerine getirdi. Câmi kısa zamanda tamamlandı. Câminin açılışında Kânûnî Sultan Süleymân da hazır bulundu ve Baba Haydar’ın yanına giderek:

“Efendi hazretleri buyurunuz. Artık mescid sizindir. Orada sizin için de husûsî yer yaptırılmıştır.” dedi.

Baba Haydar, Sultana; “Ben ölünceye kadar mekânım şu gördüğün kulübedir. Öldüğüm zaman bu kulübenin bulunduğu yere gömülmek isterim. Benim başımın ucunda mescid olduktan sonra, üzerime sakın türbe yaptırmayın. Bir mezar taşı bana yeter. Bu bizim sana vasiyetimiz olsun.” dedi. Pâdişâhın bütün ısrarlarına rağmen, mescidde kendisi için hazırlanan odada oturmadı. Baba Haydar, vefât edinceye kadar bu câmide imâmlık yaptı ve insanlara vâz u nasîhatleri ile doğru yolu anlattı.

Bursa Ulu Camii Minberindeki Sır Ne ?

1402 tarihinde (Hicri 804) inşa edilen Bursa’nın Ulu Caminin 602 yıllık minberinin her iki yüzünde de şaşırtıcı şekilde birer evren krokisi var. İddialar şaşırtıyor…602 yıllık bir minber…. Tarihi minber üzerinde güneş ve galaksi sistemleri var. İddiaya göre, gezegenlerin büyüklük oranları ve yörüngeleri gerçek oranlarla örtüşüyor….1402 tarihinde (Hicri 804) inşa edilen Bursa’nın tarihi sembollerinden Ulu Caminin minberinin Doğu yakasında (mihraba bakan yüz) Güneş sistemi, Batı yakasında ise Galaksi Sistemi yer alırken evrenin kül olarak tasvir edildiği ileri sürüldü.. 602 yıllık tarihi minberdeki şekillerin bu tespiti doğruladığı iddia ediliyor. Minberin her iki yüzünde de şaşırtıcı şekilde birer evren krokisi var. Bu sadece bir tesadüf mü, yoksa bu minberin ustası gerçekten bir astronomi hayranı mıydı? ..

 

Şekillerle ilgili iddiayı ortaya atan Araştırmacı, Fevzi Ülgü ALSANCAK. 1980 yılından bu yana minber üzerinde yaptığı çalışmalarla tarihin derinliklerinde kalan gerçeklere ışık tuttuğunu söyleyen Alsancak, “Alan süsleme motiflerinde simetri yoksa mutlaka bir mesaj vardır” ilkesinden yola çıkarak,minberdeki şekiller üzerine yapılan yorumların tutarsız olduğunu söylüyor… Bilim teknoloji ve uzay bilimleri araştırma tekniklerine kafa yoran bir öğretmen olduğunu belirten Ülgü, motifleri dikkatlice incelediğinde minberin, mihraba bakan yüzünde güneş sistemini keşfettiğini söylüyor…

Güneş ve gezegenler arasındaki mesafe büyük olduğu için yıldız gezegenlerden farklı olarak 9 damlacıklı kurs olarak işaretlenmiş…
Ülgü, yine Kündekari sanatının bir özelliği olan parçaların birleşmesiyle oluşan çukur kanal çizgilerinin de gezegenlerin yörüngesini temsil ettiğini söylüyor. Bu yüzeyde yer alan bir başka gizem ise serpiştirilmiş halde yıldız motifleri yer alması, ve bunların içinde kuyruklu yıldızların da bulunması… Ülgü’nün dikkat çektiği en önemli detaylardan biri de, Plüton gezegeninin tek başına ayrı bir platformda ve bir açı farkı ile gösterilmiş olması. Bilindiği üzere güneş siteminin aynı düzlem üzerinde olan ilk 8 gezegeninin aksine Plüto ayrı düzlemde dolanmaktadır…

Minberin Batı Cephesinde ise 7 adet Galaksi formatı tespit ettiğini söyleyen Ülgü, galaksi platformlarının 5 ayrı renkte sedef kakma ile gösterildiğini söylüyor. Ancak ne yazık ki bugün hatalı boyama teknikleri ile bu önemli detay büyük ölçüde yok edilmiş durumda. Ama kayıtlardan bunu doğrulamak mümkün…
Kündekari sanat açısından eşsiz bir değere sahip olan minberin ilginç bir özelliği de 6666 adet abanoz ağacı parçasından vücuda gelmesi. Bu rakamda halk arasında yaygın inaçla Kuran’ı Kerimdeki ayet sayısına tekabül etmektedir….

O dönemdeki İslam ve Türk alimlerinin matematik ve gök bilimlerine yönelik ilminin Batıya nazaran hayli ilerde olduğu da göz önüne alınırsa Ülgü’nğn tezleri doğru olabilir mi?. Ne dersiniz bütün bu benzerlikler sadece bir tesadüf olabilir mi?

TARİHİ MİNBERİN ÖZELLİKLERİ
Minber bütünüyle kainatı sembolize ediyor..Minberin doğu cephesinde, biri dar dikdörtgen, diğeri alanı daha geniş üçgen biçiminde, bir diğeri en altta şerit halinde uzanan taşıyıcı dolap serisi, banko olmak üzere birbirine bitişik üç kompozisyon alanı bulunuyor. Üçgen ve dikdörtgen yüze ikisi birlikte Güneş Sistemi’nin kabartma formlarla işlendiği bir alan var. Gezegenlerin her biri yörünge hareketleriyle birlikte küresel kabartma motifler halinde Güneş’e olan uzaklık ve aralarındaki büyüklük karşılaştırmaları da verilerek olması gereken yerlerde….

Gezegenler, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Pluto şeklinde olan Güneş’e uzaklık sıralaması da doğru. Büyüklük mukayesesi de baz alındığında Dünya’dan elli bin defa daha büyük olan Güneş, büyük bir ustalıkla mükemmel şekilde işlenmiş durumda…

Anlaşılacağı üzere dünyanın yuvarlak olup olmadığının bile tartışıldığı bir devirde bir ahşap işçisi bile o dönemde bilinen tüm gezegenleri rasgele bir yıldız olarak değil, güneş sistemimizdeki birer gezegen olarak işlemiş…
O çağda böyle bir bilgiye sahip olmak oldukça ilginç,ve o çağda bu bilginin sırrı ne..?

1- Ulu Cami minberi bütünüyle uzayı göstermektedir. Minberin yan yüzeyleri kabartma olarak yıldız, kuyruklu yıldız, üst galaksi, orta galaksi, çift yıldız (ikiz yıldız) niteliklerinde ve kabartma şekiller hâlinde işlenmiştir. Bu özellikler bugünkü bilimin verileri ile bire bir örtüşmektedir.

2- Güneş sistemi, başta güneş olmak üzere 9 gezegeni ile birlikte küresel kabartma şekiller hâlinde uzaklık ve büyüklük mukayeseleri ile birlikte yerleştirilmiştir. Üstelik Plüton gezegeninin dış merkezli gezegen olduğu da vurgulanarak.

3- Gezegenlerin bir yörüngeye bağlı hareket ettikleri özellikle gösterilmiştir.

4- Üçoklar, Bozoklar olarak 24 Türk Boyu’nu temsil eden şekiller ise minberin alt kısmına yerleştirilmiştir.

5- Minberin doğu ve batı medeniyetleri karşılaştırmasında yapım tarihi olan 1399 ise bir başka önem taşımaktadır.

6- Minberdeki şekillerin 4 ayrı renk sedef kakmadan yapılması ile bir çok ayrıntı görülebilmektedir.

7- Kuyruklu yıldız şekli incelendiğinde çekirdek kısmının 3 parçalı olduğu açıkça görülür.

8- Ulu Cami minberi dünyadaki ağaç işçiliği sanatı bakımından da emsâlsizdir.

9- Minber, üzerinde taşıdığı gökyüzüne ait bilgilerle eşi emsâli olmayan bir sanat eseridir. O bir ahşap kitâbedir. O Türk milletinin millî abidelerinden birisidir.

10- 607 yaşında olan Ulu Cami minberinin üzeri son üç yüzyıldır Arap zamkı ve gomalakla kaplı olduğu için bu kıymetli eserin üzeri örtülmüş. Bunun bir iyi tarafı var. Dış etkenlere karşı ahşap korunmuş ama üzerinde taşıdığı Türkistan’dan, erken Türk uygarlığından süzülüp gelen Türklerin gök bilimlerindeki uygarlık seviyelerini gösteren bilgilerin üzerini de bu güne kadar örtmüştür.

http://www.bursaulucamii.com/

 

 

 

 

Şeytani Ayin Beltane Festivali

Her sene Nisanı Mayısa bağlayan gecede yapılan bu antik Pagan ayininde resmen şeytan ayini yapılır. Fakat ayin turistik bir hava oluşturularak sunulur. Verdiğimiz video 31 Ekim’de yapılan törendir. Normal ayinleri ise 31 nisan’da yapılmaktadır.
Buna inanırsınız veya inanmazsınız. İnanmak istediğini folklorik bir yazı ise buyrun.
Edinburgh’un Beltane Festivali’nin kökeni, İskoçya’nın ve İrlanda’nın Hristiyanlık öncesi Galik (İskoçya, İrlanda ve Man adası’nın Galce konuşan halklarının) zamanından gelmektedir. Beltane sözcüğünün, Gal Kelt diline ait “parlak/kutsal ateş” sözcüğünden türediğine inanılmaktadır.
Tüm Beltane festivallerinde yaygın olan ortak geleneksel unsur, ona ismini veren “ateş” idi. Topluluğun bütün ateşleri söndürülüyordu ve yeni, kutsal bir “Ayin Ateşi” (sürtünme ile çıkarılan), köyün reisi ya da manevi lideri tarafından yakılıyordu. Bu kaynaktan, bir ya da iki şenlik ateşi yakılıyordu ve topluluğun hayvanları, bunların içerisinden ya da arasından geçiriliyordu.
Dumanın ve alevin, hayvan sürülerini saflaştırdığına ve bu şekilde, gelecek yılda onların korunmalarının ve iyi bir yavru sayısı sağlamalarının güvenceye alınacağına inanılıyordu.

İngilizce kaynakları meraklı okurlarımız araştırırsa şenliğin pağan ilişkisi ortaya çıkar.

Merak et araştır oku ögren……….