Kategori arşivi: Bu Kimdir ?

Şeyh Şamil

Meşhûr Kafkas kahramânı, âlim ve velî. Rusların, Kafkasya’da ortadan kaldırmak istediği İslâmiyeti, tekrar ihyâ etmek, yaymak için uğraşan, Kafkas-Rus mücâdelesinin en unutulmaz simâsı ve düzenli Rus ordularını dize getiren büyük mücâhid. 1797 (H.1212) senesinde Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu. Babası Muhammed, ona Ali ismini verdi. Küçük yaşta ağır bir hastalığa yakalanan Ali’ye, âdetlerine uyarak, Şâmil ismini de verdiler ve o isimle çağırmaya başladılar.
Küçük yaşından îtibâren ilim tahsîl edip âlim olması için, zamanın ulemâsından okudu. Şâmil, otuz yaşına kadar; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini, edebiyât, târih ve fen bilgilerini öğrenerek, büyük bir âlim, gönül sâhibi bir velî oldu. Rusların, Kafkasya’daki müslüman Türkleri esâret altına almak, kalblerindeki îmânı söküp atmak ve İslâmiyeti yok etmek için maddî ve mânevî bütün güçleri ile uğraştığını görünce, gönlündeki îmânın tezâhürü olarak cihâd aşkıyla ortaya atıldı. Kafkasya’da yaşayan Türkler, onu başlarına imâm, rehber seçtiler. İmâm Şâmil, daha önce Rusların esâretini kabûl etmiş kabîleleri de saflarına katarak, düzenli küçük bir ordu kurdu. Bu küçük ordusuyla yirmi beş sene, İslâmiyeti yok etmek, müslümanları ortadan kaldırmak isteyen Ruslara kan kusturdu. Nice generallerini harp meydanlarında öldürüp, nicelerini de çarlarına karşı küçük düşürdü, onları âciz bıraktı. Eşsiz bir mücâdele ile hayâtını geçiren Şeyh Şâmil, 1870 (H.1287) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti.Şeyh Şâmil, arkadaşları ile ilim öğrenmek üzere Bağdât’a gidip, Mevlânâ Hâlid hazretlerinden ders aldı. Ondan; tefsîr, hadîs, fıkıh, edebiyât, târih ve fen ilimlerini öğrenerek, büyük bir âlim, ayrıca tasavvuf ilmini öğrenerek, hocasının eşsiz teveccühleri ile de büyük bir velî oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, bu kıymetli talebesine halîfelik de vererek, Allahü teâlâya kavuşmak arzusuyla yanan âşıkların kalblerine bir kıvılcım sunması için memleketi olan Kafkasya’ya gönderdi. Bâzı kaynaklara göre de, zâhirî ilimleri Saîd Herekânî’den, kalb ilimlerini deCemâleddîn Kumûkî hazretlerinden öğrendi.

Şeyh Şâmil, Kafkasya’ya döndükten sonra on yedi sene önce Şeyh Mansûr ile başlatılan hürriyet mücâdelesindeki yerini aldı. Mansûr’dan sonra, Gâzi Muhammed, Kafkaslıların başına geçerek imâm oldu. O da gönül sâhibi bir velî idi. Şeyh Şâmil’in çocukluk arkadaşı olanGâzi Muhammed, Ruslarla yaptığı Gimri muhârebesinde şehîd olmadan önce; “Kardeşim Şâmil! Bu savaşta şehîd olsam gerektir. Benden sonra Hamzat imâm olacak. Onun kısa süren imâmlığından sonra sen başa geçecek, senelerce Kafkasya’ya hükmedeceksin. Nâmın cihânı tutacak. Çar ordularını perişân edeceksin. Bu savaştan sonra Gimri’den gitsen bile yine kurtarıp, mezârımı düşman çizmeleri altında bırakmazsın inşâallah” demişti. Çarpışmanın şiddetlendiği bir an, Gâzi Muhammed şehîd düştü. Bu hâle çok üzülen Şeyh Şâmil, büyük bir hızla düşmana saldırdı. Birçok düşman öldürdü. Bu arada ağır yaralandı. Şeyh Şâmil’in yaralandığını gören GimriCâmiinin müezzini Mehmed Ali, onu tâkib ederek, savaş alanı dışındaki bir mağaraya sakladı. Şeyh Şâmil pekçok yerinden yaralanmış, kaburga kemiklerinden bazıları ve köprücük kemiği de kırılmıştı. Asıl yara, göğsünde ve sırtında olup, her tarafını kan kaplamıştı.

Müezzin, oraya iki saat mesâfede bir köyde oturan Dağıstan’ın meşhûr cerrâhı, aynı zamanda Şeyh Şâmil’in kayınpederi olan Abdülazîz Efendiye durumu bildirdi. Abdülazîz, şifâlı otlarla yaptığı ilâçları Şeyh Şâmil’e tatbik ederek tedâviye başladı. Birkaç gün mağarada, daha sonra Unsokul köyünde tedâvi edilen Şeyh Şâmil, yirmi beş gün baygın yattı. Kendine geldiğinde annesini baş ucunda görünce, güçlükle; “Anacığım! Namazımın vakti geçti mi?” diye sordu. Namazlarını îmâ ile kılarak, aylarca yatakta yatan Şeyh Şâmil sıhhate kavuştu.

1832 (H.1248) senesi şehîd düşen Gâzi Muhammed’in yerine, Hamzat Bey imâmlığa seçildi. Üç sene kadar faâliyet gösteren Hamzat Bey, 1835 (H.1251) senesinde Hunzah Câmiinde bir Cumâ günü şehîd edildi. Onun şehâdetinden sonra imâmlık, yâni liderlik vazifesi Şeyh Şâmil’e teklif edildi. Şeyh Şâmil, tevâzu göstererek daha ehliyetli birinin seçilmesini istedi. Hattâ namzetler de gösterdi. Gohlok’ta toplanan âlimler ve milletin ileri gelen temsilcileri, her türlü yetkiye hâiz olarak, Şeyh Şâmil’e imâmlığı kabûl ettirdiler.

Rusları dize getirmenin ancak düzenli bir orduyla mümkün olacağını, teşkilâtlanılırsa çar ordularıyla baş edebilecek durumda olduklarını, dışardan hiçbir yardımın gelmeyeceğini, bu sebeple iş başa düştüğünü her gittiği yerde îzâh ediyordu. Tesirli hitâbetiyle halkı cezbediyor, müslüman olarak yaşamak aşkıyla yanan bu insanların kalblerine birer kıvılcım salıyordu. Bu uğurda şehîd olmanın mükâfâtının Cennet olduğunu bildiriyor, dînin emirlerine uymanın, yasaklarından kaçınmanın ancak hürriyet ile mümkün olabileceğini herkesin kalbine nakşediyordu. Şeyh Şâmil, kısa zamanda kısmen de olsa nizamlı bir ordu ve mülkî teşkilâtı kurmaya muvaffak oldu. Tecrübeli ve değerli yardımcıları, vekîlleri, ordunun ve mülkî idârenin başına getirdi. Bu nâiblerin en meşhûrları şunlardı: Şuayb Molla, Taşof Hacı, Duba, Hâcı Sadu, Ahverdili Muhammed, Kabet Muhammed, Hitinav Mûsâ, Nûr Muhammed, Muhammed Emîn, Hâcı Murâd. Yararlık gösterenlere altın ve gümüşten yapılmış nişanlar veriyor ve bu nişanlara; “Sonunu düşünen hiçbir zaman cesur olamaz.”, “Kuvvet ve yardım ancak Allahü teâlâdandır.”, “Cesûr ve yüksek rûhlu olana…” şeklinde cümleler yazdırıyordu. Şeyh Şâmil’in seçtiği bu nâibler, memleketin olduğu kadar, askerî birliklerin de sevk ve idâresinde üstâd idiler.

Çar Birinci Nikola, yıllardırKafkasya’da yapılan savaşlarda başarılı olamadığını ve Şeyh Şâmil’in düzenli ordu kurarak hücumlarını sıklaştırdığını görünce, bu memleketi bir de sulh yoluyla elde etmeyi denemek istedi. Şâyet Şeyh Şâmil’i elde edebilirse, bu işin çabucak biteceğine inanıyordu. Kafkasya’daki müslümanları bir bayrak altında toplama sevdâsından vazgeçerse, kendisine en büyük makamların, rütbelerin verileceğini, başına krallık tâcı giydirileceğini, Çarlık hazînelerinin ayakları altına serileceğini bildiren göz kamaştırıcı şeytânî bir teklif hazırlatıp, en güvendiği generallerinden Viyanalı Kluk Von Klugenav’a verdi ve Şâmil’i sarayına dâvet etti. General, Şeyh Şamil’in huzûruna çıkmak için aracılar koydu. Güçlükle Şeyh Şâmil ile görüşmeye muvaffak oldu. 1837 senesinde Çar’ın gönderdiği elçiyi, maiyetiyle berâber, SulakNehri civârında kabûl etti. İmâm, Generale yere serdiği Kafkas yaygısında yer gösterdiği zaman, bir bacağı bir müslüman güllesiyle sakat kalan topal General, Şeyh Şâmil’i büyük bir tâzimle selâmladı ve istemeyerek bu yamalı yaygıya oturdu. Çar’ın sonsuz vâd ve pek parlak teklifleriyle dolu mektubunu okuyan General susar susmaz, İmâm hızla ayağa kalkarak; “Namazım geçiyor.” diye heybetle geri çekildi. Namazını kıldıktan sonra gelen Şeyh Şâmil, sapsarı kesilen Generale kesin cevâbını şöyle bildirdi: “General! O Nikola’ya git ve de ki: Senin yerinde şu anda kendisi olsa ve bu alçakca teklifleri bana bizzat yapmak cesâretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevâbı şu kırbacım verirdi.” İyice hiddetlenen Şeyh Şâmil şöyle devâm etti: “Ona söyle! Kahraman tebeamın kalblerinde kök salan bu eşsiz zafer inancını kökünden kazımadıkça, bu mübârek vatan topraklarını en son kaya parçasına kadar karış karış müdâfaa etmekten bizi men edemeyeceksiniz. Dînim ve vatanım uğrunda, bütün çocuklarımı ve âilemi kılıçtan geçirseniz, zürriyetimi kurutsanız, en son tebeamı öldürseniz, tek başıma son nefesimi verinceye kadar sizinle savaş edeceğim. Nikola’yı tanımıyorum. Son cevâbım budur.” Daha sonra ayağa kalktı. Hiçbir şey söylemeye cesâret edemeyen General, huzurdan ayrılıp, Çar’ına durumu bildirdi. Çar, hazır bu yol açılmışken, ikinci bir teşebbüs olmak üzere Kafkas orduları başkumandanı General Feze’yi, İmâm Şâmil’e tekrar gönderdi. Onun da aldığı târihî cevap şudur:

“Ben, Kafkas müslümanlarının hürriyete kavuşmaları için silaha sarılan gâzilerin en aşağısı Şâmil! Allahü teâlânın himâyesini, Çar’ın efendiliğine fedâ etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir müslümanım. Daha önce Çar Birinci Nikola’yı tanımadığımı, emirlerinin bu dağlarda geçersiz olduğunu General Klugenav’a anlayacağı şekilde tekrar tekrar söylemiştim. Bu sözleri sanki taşa söylemişim gibi, Çar, hâlâ görüşmek için beni Tiflis’e dâvet ediyor. Bu dâvete icâbet etmeyeceğimi bu mektubumla son defâ size bildiriyorum. Bu yüzen fânî vücûdumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem, bu kesin karârımı hiçbir zaman değiştirmeyeceğim. Cevâbım bundan ibârettir. Nikola’ya ve onun kölelerine böylece mâlûm ola!”

Şeyh Şâmil, teşkilâtlandırdığı yiğitleri hem din bilgilerinde yetiştirir, hem de askerî eğitimden geçirirdi. Köylerde bulunan bütün çocukların Kur’ân-ı kerîm okumasını sağlar, büyüklerin; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi dînî ilimlerin yanısıra, zamânın fen bilgilerinde de yetişmesi için uğraşırdı. Din bilgisi olmayan câhillerin Ruslara aldanacağını, vatanını koruyamayacağını, böylece hem dünyâda esâret altında kalacağını, hem de âhirette acı azâblara dûçâr olacağını buyururdu. Bu sebeple, emri altındaki her köy, kasaba ve şehirde medreseler açtırır, hem din, hem de fen ilimlerinin okutulması için uğraşırdı. Kendisi bizzat bu derslere katılır, talebelerine ders verirdi. Başarılı talebelerine mükâfâtlar dağıtırdı. Medresede okutulan dersler yanında, silâh kullanmak, kılıç çekmek, ok atmak, ata binmek gibi konularda eğitimler yaptırır, savaş ânında herbiri birer komutan olacak şekilde yetiştirirdi. Bundan dolayı Şeyh Şâmil, hem milletinin, askerinin devlet reîsi, kumandanı, hem de hocası, imâmı idi. Bu sebeple Kafkasyalı müslümanlar, onu canları gibi çok severler, her emrine şartsız itâat ederlerdi. Vatanlarını Ruslara karşı müdâfaa etmek ve bu uğurda şehîd olup Allahü teâlânın rızâsını kazanmak, her Kafkasyalı müminin yegâne arzusu idi. Çocuklarını, Allahü teâlânın dostlarını sevecek, düşmanlarından da nefret edecek şekilde yetiştirirlerdi. Onlar için Rusları sevmek, onlara boyun eğip emirlerine girmek kadar tehlikeli bir şey olamazdı. Her çocuğa, İmâm Şâmil’in ve diğer âlimlerin muhabbeti, Ruslara olan düşmanlık anlatılırdı. “Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah”ın (Allahü teâlânın dostlarını sevmek, düşmanlarından nefret etmek), îmânın asıl sebebi, şartı olduğu, bu olmadıkça hiçbir ibadetin cenâb-ı Hakk’ın katında makbûl olmadığı öğretilirdi.

Rus kuvvetleri hep hezimete uğradı. Yenileri birbirini takib etti. Çar Birinci Nikola, bu hezîmetlerden sonra, bütün Kafkasya’yı fethetmek, Şeyh Şâmil’i ele geçirip bütün müslümanlara kötü günler yaşatmak maksadıyla, ordularının en seçkin generallerini bu işde vazifelendirdi. Napolyon’u mağlub eden bu meşhûr generaller; Fraytag, Svarts, Klugenav, Argutinski idi. Kalelere bıraktıkları ihtiyat kuvvetleriyle birlikte elli bini bulan bu seçme ordu, dört koldan harekete geçti. Netice yine Rus ordularının hezimeti ve bir avuç müslümanın zaferi idi.

Şeyh Şâmil’in, bu kadar kısa sürede, harp târihinde ender rastlanan bir zaferi kazanması ile, Avaristan baştanbaşa düşman çizmelerinden temizlendi. Rusların yirmi beş müstahkem mevkii zapt ve tahrîb edildi. İki binden ziyâde Rus askeri esir alınıp, binlercesi öldürüldü. En mühimi, yenilmez sanılanRus ordularını çok az bir müslüman Türk’ün îmân gücü ile nasıl perişân ettiğine Rus Çarı dahî hayretle şâhid oldu. Rus kaynakları 1843 senesinde yapılan bu harplerin netîcesi hakkında şöyle demektedir:

“Şâmil, Avaristan’da taş üstünde taş bırakmadı. Unsokul, Balakan, Moksok, Ahalçi, Tsanah, Hassat, Gergebil, Burunduk, Hunzah, Nizovaye, Ziran, Gimri gibi en önemli üslerimizi, mevzilerimizi kâmilen ele geçirip temelinden tahrib etti. Rusya’ya çok pahalıya mal olan bu Avaristan muhârebelerinde yaptığımız müthiş masrafları, verdiğimiz korkunç insan ve malzeme zâyiatını hesab edecek olursak, bu savaşın Kafkasya’da yaptıklarımızın en kanlı ve zararlısı olduğu meydana çıkar.”

Bu savaşlar netîcesinde Kafkasya’da yaşayan müslüman Türklerin mâneviyâtı yükseldi. Ruslara karşı müthiş bir direniş başladı. Şeyh Şâmil’e karşı olan güvenleri çoğaldı. Canla başla ona yardıma karar verdiler. Bu savaş, Çar Birinci Nikola’nın gururunu kırdığı gibi, plânlarını da alt üst etti. Napolyon’a karşı gâlip gelen meşhûr Rus generalleri, iki kolorduya yakın büyük bir kuvvet ile Avaristan’a saldırdıkları hâlde, Şeyh Şâmil’in bir avuç ordusu karşısında tutunamamışlar, felce uğramışlardı.

Çar Nikola, bu hezîmetten sonra da, Şeyh Şâmil’in karşısına General Vorontsof’u çıkardı. Onu Kafkas Orduları Başkumandanlığına getirerek; “Bütün ordularım bu uğurda fedâ olsun. Hazînelerimin bütün kapıları Kafkasya için ardına kadar açıktır. İstediğin her şeyi bol bol alabilirsin. Bunun karşılığında sizden Şeyh Şâmil’i ölü veya diri olarak ele geçirmenizi ve Dargo denilen yuvasını kasıp kavurarak çiğnemenizi istiyorum” dedi. General Vorontsof, Kafkasya’yı bir uçtan bir uca fethetmek için altmış bin kişilik bir kuvvetle harekete geçti. Şeyh Şâmil’in yok denecek kadar az bir askeri karşısında perişân olup şaşkına döndü. Bir buçuk ay içinde elindeki bütün cephânelerini, güllelerini İmâm Şâmil’in yaptırdığı sahte istihkamlara, boş siperlere günlerce atarak bitirdi. Hakîkî muhârebelere daha girişemeden cephânesiz kaldı. Geriden gelen mühimmat ve askerin yiyeceğini, erzakları Şeyh Şâmil’in yaptığı baskınla kaybetti. Şeyh Şâmil’in iki ay süren çok mahâretli ve kanlı yıpratma muhârebeleri karşısında mevcûdunun büyük bir kısmını ve üç generalini kaybetti.

Şeyh Şâmil, yeni bir gazâ için hazırlanmaya başladı. Ordusuna, Rusların müslümanlara yaptıkları katliamları, ettikleri işkenceleri ve zulümleri anlatıyordu. Dînini yayabilmek için, vatanlarını korumanın en büyük ibâdetlerden olduğunu, bu uğurda şehîd olmanın öneminden ve Cennet’teki yüksek derecesini haber veriyordu. Peygamber efendimizden ve Eshâb-ı kirâmdan misâller getiriyor, onların hiç rahat yüzü görmediklerini, hayatlarının sonuna kadar İslâmı yaymak için diyar diyar dolaştıklarını, çok az bir kuvvetle pek büyük düşman sürülerine gâlip geldiklerini anlatıyordu. Halk heyecanla dinliyor, o anlattıkça Allahü teâlânın düşmanı olan Ruslara karşı nefretleri artıyordu. Ruslar harp meydanlarında devamlı yenilince ova köylerinde mezalime başladılar. Bu köylerden gelen iki kişi halkın çâresiz hâline Rusların kadın çocuk demeden yaptıkları mezâlimi Şeyh Şâmil’in annesine anlattılar. Annesi, Şeyh Şâmil’i yanına çağırdı. Annesinin en küçük arzusunu kendisine büyük bir emir telakkî eden muhterem İmâm, annesinin yanına gitti. Biraz önce dinlediği vahşetten gözleri yaşla dolan heybetli ana, oğluna; “Evlâdım! Uzak Çeçen köylerinde Rusların yaptığı anlatılmaz işkenceleri ve öldürülen yiğitlerin haberini öğrendim. Kendilerini müdâfaa edemeyen bu köylüleri boş yere kırdırmasan ve Ruslarla belirli bir müddet için mütâreke yapsan olmaz mı?” deyiverdi. Bu sözleri anasından işiten kahraman İmâm, beyninden vurulmuşa döndü. Şeyh Şâmil, bir tarafta vatanın selâmeti ve bu uğurda Ruslarla kanının son damlasına kadar mücâdeleye karar vermiş insanlar, bir tarafta da incitilmesi büyük günahlardan olan ana gibi iki müthiş ateş arasında kaldı. Senelerdir, İslâm düşmanı olan Ruslarla mücâdele etmişti. Hattâ vücûdunda yara almadık yeri kalmamış gibiydi. Bu uğurda; eşi, hemşiresi, oğlu, amcası ve binlerce müslüman Türk şehîd olmamış mıydı? Bu sebeple düşmanla anlaşmaya kalkanlar için kânunlar konulmuş, onlara şiddetli cezâlar verileceği bildirilmişti. Şeyh Şâmil’in bu istek karşısında bir anda sararıp gül gibi solduğunu gören ana, oğlunun kalbine fecî bir hançer sapladığını anlayarak yaptığına pişmân oldu ve; “Dilim tutulsaydı da oğluma böyle bir şefâatte bulunmasaydım. Müslümanların kâfirlere boyun eğmesi gibi büyük bir günâhı işletmeye sebep olmak ne kötü. Elbette oğlum bunu kabûl etmeyecektir. Yâ Rabbî! Bu işin hâlledilmesi için oğluma yardım eyle, beni de affettiklerinin arasına al!” dedi. Sonra kimsenin yüzüne bakamadan evine girdi. İmâm Şâmil ise güç durumlarda namaza durur, günlerce yemeden içmeden o işin hâlledilmesi için Allahü teâlâya yalvarırdı. Yine öyle yaparak mescide halvete çekilen Şeyh Şâmil, gözyaşları arasında namaza durdu. Kur’ân-ı kerîm okudu. Allahü teâlânın sevgili kullarından, başta hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve diğer büyüklerden yardım diledi. Onları vesîle ederek cenâb-ı Hakk’a niyâzlarda bulundu.

İmâm’ın korktuğu tek şey, müslümanların kalblerindeki düşmanla mücâdele azminin kaybedilmesi, îmânlarının sarsılması idi. Halkın Ruslarla anlaşmaya meyletmesi demek, esâreti kabûl edip, İslâmın emirlerini yapamamak, yasaklarından kaçınamamak, en mühimi îtikâdlarının bozulması demekti. Üstelik bu korkunç isteğe şefâatçı olan anasıydı. Din ve vatan için, bir değil binlerce ana, oğul fedâ olmalıydı. Şeyh Şâmil, günlerce mescidde Allahü teâlâya yalvarıp, nefs muhâsebesi yaptıktan sonra karârını verdi. Sabırla kendisini kapıda bekleyen halkın huzûruna çıktı. Onlara; “Muhterem anam cezâsını çekecektir!…” emrini bildirdi. Emir büyüktü. Şimdiye kadar İmâm’larının bir istediğini iki etmeyen nâibler, ananın huzûruna çıktılar ve durumu bildirdiler. Yaralı ana, adâlet dîvânının önüne geldi.Halk toplanmış, nefes almadan bekliyordu. Mahkûm mevkiinde, şimdiye kadar Kafkasya’da yetişen âlimlerin, velîlerin en büyüklerinden olan Şeyh Şâmil’in anası vardı. Omuzları çökmüş, yaptığı hatânın üzüntüsü ile rengi solmuş bir hâlde oğluna baktı. Sonra yürekleri parçalayan bir sesle; “Oğlum! Allahü teâlânın emrinden kıl ucu kadar ayrılırsan, emzirdiğim sütü helâl etmem! Verilecek cezâyı şimdiden kabûl ediyor, adâletten zerre kadar şaşmamanı istiyorum.” dedi. Dargolular, Şeyh Şâmil gibi mübârek bir zâtın anasından böyle bir cevâbı bekledikleri için hiç şaşırmadılar.

Herkes pür dikkat, İmâm’ın vereceği karârı heyecanla bekliyordu. Ana ise; “Yâ Rabbî! Oğlum, merhamet duygusu sebebiyle doğru yoldan ayrılmasın” diye duâ ediyordu. Şeyh Şâmil nâibleriyle istişâre ederek netîceyi bildirdi: “Yüz sopa!..” Metânetle ortaya yürüyen ana, acabâ bu cezâya dayanabilecek miydi? Herkes bunu düşünürken, senelerce ünlü Rus generallerine diz çöktürmüş kahraman İmâm’ın, anasının yanına varıp diz çöktüğünü sonra da ellerine sarılıp öptüğünü gördüler. Anasıyla helâllaşan Şeyh Şâmil, Dargolular’a dönerek; “Anamın bu meselede, merhametinin çokluğu sebebiyle başkalarına şefâat etmesinden başka hiçbir hatâsı yoktur. Bu yaptığı hatânın cezâsını da mânevî olarak şu âna kadar çektiği ızdıraplarla ödemiştir. Maddî cezâyı da onun her şeyine vâris olan oğlu çekecektir.” buyurduğunda, herkes yerinde dona kaldı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü, İmâm’ın verdiği karardan döndüğü görülmemişti. Şeyh Şâmil, sopayı vuracak kimselerin yanlarına varıp, belden üst tarafını soyunduktan sonra; “Emri yerine getirmekte bir an bile tereddüd edip elleri titreyenlere yazıklar olsun! Bütün gücünüzle vurmanızı emrediyorum!” diyerek sırtını döndü. Vazifeliler ilk sopaları vurdukları zaman herkesin gözleri yuvalarından fırlamış, bağırmamak için kendilerini güç zaptetmişlerdi. Her sopa indikçe İmâm’ın mübârek vücûdunda derin izler meydana geliyor, sopa yerlerine kan oturuyordu. Aynı yere ikinci üçüncü sopalar isâbet ettiğinde de, oralardan kan fışkırıyordu. Şeyh Şâmil ise vazifelilerin önünde dimdik duruyor, en küçük bir inleme ve sopadan sakınmaya teşebbüs etmiyordu.Nefsin istemediği bu hareket ile pek güzel bir mücâhede hâsıl olup nefsi inliyor, bu sebeple rûhu yükselip, vilâyet makâmlarında üstün derecelere kavuşuyordu. Bu görülmemiş manzara karşısında, bâzı nâibler ileri atılarak sopanın kendilerine vurulmasını istemişlerse de, Şeyh Şâmil’in kararlı bakışlarından korkup geri çekilmişlerdi. Nihâyet yüz sopa vuruldu.Şeyh Şâmil vücûdundan sızan kanlara bakarak, Allahü teâlânın, kendisine verdiği metânet ve sabır için şükür secdesine kapandı. Sonra ayağa kalkıp ellerini açtı ve Rus zulmünden müslümanların muhâfazası için cenâb-ı Hakk’a duâ etti. Hâdiseyi ibretle seyreden halk, bir taraftan ağlayıp gözyaşları döküyor, bir taraftan da Allahü teâlânın, böyle adâletli mübârek bir zâtı başlarına imâm yaptığına şükrediyordu. Artık halk iyice şahlanmış, Ruslarla anlaşma yapmanın ne büyük bir tehlike olduğunu iyi anlamıştı. Onlarla mücâdele etmenin din ve vatan borcu olduğuna yakînen inanmışlardı. Şeyh Şâmil, anasının cezâlanmasına sebeb olanların kim olduğunu sordu. Herkes; “Kim?” diye birbirine bakarken, iki elçi huzûra geldi. Halk, onların üzerine yürümek istiyor, fakat edebe aykırı bir hareketten de çekiniyorlardı. İmâm onlara; “Köylerinize dönünüz. Sizi gönderenlere gördüklerinizi anlatınız. Dînimizi yıkmak isteyen İslâm düşmanlarına verilecek cevâbımız budur.” buyurdu.

Bundan sonraki günlerde Şeyh Şâmil, Kafkasya’ya musallat olan Rus ordularına sık sık baskınlar yaptı, akınlar düzenledi. Onları memleketlerinden çıkarmak için geceli gündüzlü çalıştı. Fırsat buldukça,Çar Birinci Nikola’yı can evinden vuruyor, hiç beklemediği yerlere saldırıyordu. Hiçbir devletten yardım görmeden, tam yirmi beş sene Ruslarla mücâdele ederek vatanını savundu.

Yeni Rus çarıİkinci Aleksandr başa geçtikten sonra, Şeyh Şâmil meselesini hâlledip Kafkasya’yı baştanbaşa fethetmek için, Prens Baryatinski kumandanlığında beş ordu hazırlattı. Bunlardan biri Şeyh Şâmil’in karargâhını, ikinci Lezgi, üçüncü Hazar Denizi civârını, dördüncü ve beşinci ordu da Çerkezistan’ı hedef aldı. Fakat asıl hedef Şeyh Şâmil idi. Îcâb ederse beş ordu birleşip hep birden hücum edebilecekti. Bu sebeple, birinci orduyu bizzat Başkumandan Prens Baryatinski idâre ediyordu. Onun ordusunda elli bine yakın seçme asker ve elli civârında ağır top mevcuttu. Bu muazzam kuvvete karşı, Şeyh Şâmil de beş bine yakın süvârisiyle Ruslarla çarpışmaya başladı. Uzun ve kanlı çarpışmalardan sonra, Şeyh Şâmil, Gunip Dağına çekildi. Bu dağda beş yüz kadar fedâisi ile bir buçuk ay süreyle koskoca ordu ile savaştı. Ellerinde atacak barutları, yiyecek bir şey kalmadı. Etrâfındaki yiğit askerlerinin dört yüz kadarı da şehîd olmuştu. Yiyecek yerine karınlarına taş bağlayarak düşmanla mücâdeleye devâm ediyorlardı. Başkomutan Baryatinski, Şeyh Şâmil’i canlı ele geçirmek istiyordu. Bu sebeple Şeyh Şâmil’e beyaz bayraklı elçiler göndererek teslim olmasını teklif etti. Şeyh Şâmil’in çocukları ve askerleri bu ümitsiz mücâdelede İmâm Şâmil’in de şehîd olacağını, sonunda Kafkas Türklerinin başsız kalacağını düşündüler. Şimdi bir anlaşma ile teslim olurlarsa, ilerde, Allahü teâlânın yaratacağı yeni imkânlara göre hareket edebileceklerini Şeyh Şâmil’e bildirdiler. Şeyh Şâmil, dîni, vatanı için canını seve seve vermeye hazırdı. Fakat, müslümanlara yardım etmek zâhiren sağ kalmakla mümkündü. Bu sebeple gelen elçilerle anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre; “Türklerin dinlerine karışılmayacak, onlardan asker alınmayacak, vergi toplanmayacak, Türkler iç işlerinde serbest bir devlet olup, idârecilerini kendileri seçecekler. Şeyh Şâmil, âile efrâdı ve mevcut kırk kadar askeri ile, silâhları dahî ellerinden alınmadan Türkiye’ye gidebilecekti.” 1859 senesinde yapılan bu anlaşmadan sonra silâhlar sustu. Başta Başkomutan Baryatinski, diğer generaller ve bütün Rus askerleri, yirmi beş senedir bir avuç fedâisi ile koskoca Rus ordularını perişân eden, akla havsalaya sığmayan menkıbeler sâhibi kahraman Şeyh Şâmil’i bir an önce yakından görmek istiyordu. Şeyh Şâmil, kendisine hayranlıkla bakan Rus askerlerinin aralarından geçerek, Başkomutan Baryatinski’nin çadırına gitti. Baryatinski, anlaşma şartlarının geçersiz olduğuna, kendisinin ve âile efrâdının Çar İkinci Aleksandr’ın esîri olup, misâfir muâmelesi yapılacağını bildirdi. Artık iş işten geçmişti. Sözünden dönen bu alçak Ruslara karşı yapılacak bir şey yoktu.

Çar kendisine bir konak ve hizmetçiler verdi. Şeyh Şâmil, Kaluga’da kaldığı on sene zarfında kendini kitaplara verdi. Ancak bu şekilde teselli bulabiliyordu. Artık oldukça yaşlanmış, esâret hayâtı onu iyice çökertmişti. Bir defâsında, ziyârete gelen Rus Çar’ına Hacca gitmek istediğini bildirdi. Rus Çar’ı bunu kabûl etti. Fakat oğullarının rehin olarak kalması gerektiğini söyledi. Bunu kabûl eden Şeyh Şâmil, 1870 senesinde İstanbul’a hareket etti.Bu haberi işiten İstanbullular heyecanla İmâm’ın gelmesini beklediler. SultanAbdülazîz Hân, sarayında hazırlıklar yaparak, senelerdir Ruslara kan kusturan İmâm Şâmil hazretlerini beklemeye başladı. Kafkasya’da, İslâmiyeti yok etmeğe uğraşan Ruslara karşı verdiği amansız mücâdeleyi iftihar gözyaşlarıyla tâkib eden müslüman Türk milleti, Şeyh Şâmil’e hayran idi. Onun esâretten kurtulup İstanbul’a geldiği gün, yer yerinden oynamış, halk sâhile dökülmüştü. Rus vapuru Dolmabahçe Sarayı önüne demirlediğinde, Sultan Abdülazîz’in saltanat kayıkları, İmâm Şâmil ve âile efrâdını saraya getirdiler. Abdülazîz Hân, onu sarayın kapısında karşılayıp, büyük bir hürmetle; “Babam kabrinden kalksaydı ancak bu kadar sevinebilirdim” diyerek, çok iltifâtlarda bulundu. Sarayda hâl hatır sohbetleri arasında SultanAbdülazîz, her türlü emrine hazır olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Şeyh Şâmil; “Pâdişâhım! Hayâtımın şu son günlerini aşkıyla yandığım sevgili Peygamberimin huzûr-ı şerîflerinde geçirmek istiyorum. Bunun teminini zât-ı âlinizden istirham ediyorum” dedi. Bu arzuyu büyük bir îtinâ ile yerine getirmek için Rus sefirini saraya çağırttı. Durumu anlatıp, Çar’a bildirmesini emretti. Rus Çarı İkinci Aleksandr kabûl edip, Şeyh Şâmil’in Rusya’ya geri dönmemesini bildirdi. Buna ziyâde memnun olan Şeyh Şâmil, İstanbul’da kısa bir müddet kaldı. Başta Sultan Abdülazîz’in ve İstanbulluların gösterdiği yakın alâkaya, misâfirperverliğe hayran oldu. Bu kadar ilgiye rağmen bir an önce Hicaz’a gitmek istediğini pâdişâha bildirdi. Abdülazîz Hân onun için en mükemmel vapurunu hazırlatıp teşyî eyledi.

Vapurun her uğradığı yerde, halk görülmemiş bir heyecanla Şeyh Şâmil’i karşılıyor, onun duâsını almak yarışına giriyorlardı. Mısır’a geldiklerinde, Hidiv İsmâil Paşa, onu şânına lâyık karşıladı. O sırada İsmâil Paşa’nın yanında,Cezâyir’i Fransız istilâsından kurtarmak için çok gayret gösteren büyük âlim, mücâhid, gâzî, Abdülkâdir Efendi de misâfir bulunuyordu. İki kahraman âlimin sohbetleriyle şereflenen İsmâil Paşa, onlarıKâhire’de bir ay kadar misâfir etmek bahtiyarlığına kavuştu. Sonra İskenderiyye’ye kadar giderek Cidde’ye uğurladı. Peygamberimizin ve Kâbe’nin hasretiyle yananŞeyh Şâmil’in heyecânı, oralara yaklaştıkça artıyordu. O sırada Mekke emîri olan Şerîf Abdullah da, Şeyh Şâmil’i çok seviyordu. Onu büyük bir îtibarla karşıladı. Hicaz’da, onun büyük bir âlim ve kahraman olduğunu işiten herkes, onu görmeye can atıyor, ilgi ve hürmet gösteriyordu.

Şeyh Şâmil, büyük bir îtinâ ile bütün şartlarına âzamî titizliği göstererek haccını yaptıktan sonra, ömrünü O’nun sünnet-i seniyyesini yaymak için uğraştığı, bu uğurda ölümü göze aldığı, sevgili, muhterem, mübârek Peygamberi, iki cihânın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûr-ı şerîflerine gitmek için, nûrlu Medîne yollarına düştü. Her an aşkıyla yandığı efendisine yaklaşıyor, şimdiye kadar içinde kopan fırtınalar her geçen sâniye daha da şiddetleniyordu.

Peygamber efendimize olan aşkının çokluğundan ve O’na kavuşmanın heyecânından dolayı gözünden sel gibi gözyaşı akıtan Şeyh Şâmil, sürünerek Resûlullah’ın huzûr-ı şerîflerine geldi. Başta Medîne muhâfızı Hâfız Paşa, seyyidler, dünyânın dört bucağından gelmiş hacılar, onu heyecanla tâkib ediyordu. Kabr-i saâdetlerinin kıble tarafına geçip, mübârek ayak uçlarından Resûlullah’a, gönlünün en derin köşelerinden coşup gelen vecd ile:

“Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Resûlallah!
Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Habîballah!”

Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Seyyidel evvelîne vel-âhirîn!” diyerek selâm verince, Resûlullah’ın, selâmına mukâbelesi ile şereflendi. Orada bulunanların şâhid olduğu bu hâdiseden sonra Şeyh Şâmil, uzun müddet duâ edip gözyaşı dökerek hasretini giderdi, gönlündeki fırtınaları dindirdi.

Şeyh Şâmil, Medîne-i münevvereye geldiğinde hastalandı. Kısa süren bu hastalığında âile efrâdı, berâberinde gelip kendisine hizmet edenlerle ve ziyâretine gelenlerle vedâlaştı. Sultan Abdülazîz’e, Rus Çarı’nda rehin bıraktığı çocuklarının kurtarılmasını, Devlet-i aliyye-i Osmâniye’de vazife verilmesini bildiren bir mektup yazdırdı. Sonra başında okunan Kur’ân-ı kerîm tilâvetleri arasında, 1870 (H.1287) senesi Zilka’de ayının yirmi beşinci gününde Kelime-i şehâdet söyleyerek vefât edip, sevdiklerine kavuştu. Cennet-ül-Bakî’ Kabristanlığına defnedildi.

1) Şems-üş-Şümûs; s.137
2) Gazevât-ı Şeyh Şâmil
3) Âsâr-ı Dağıstân; s.194
4) Rehber Ansiklopedisi; c.16, s.73
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.225

AK Partili İlhan İşbilen istifa etti

AK Parti İzmir Milletvekili İlhan İşbilen partisinden istifa etti.

İşbilen ile birlikte 17 Aralık operasyonuyla birlikte AK Parti’den istifa eden vekil sayısı 9’a çıktı.

Kütahya Milletvekili İdris Bal, eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Ankara Milletvekili Haluk Özdalga ve İzmir Milletvekili Erdal Kalkan, Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, İstanbul Milletvekili Hakan Şükür, Burdur Milletvekili Hami Yıldırım ve AKP İstanbul Milletvekili Muhammed Çetin istifa etmişti.

 

İşte İşbilen’in konuşmasından satır başları:

Güzel bir  haberi veya güzel bir hadiseyi duyurmak için huzurlarınızda olmak isterdim. Ben Ak Parti’den İzmir milletvekili adayı olurken günün birinde çok üzücü şekilde partiden istifa kararı almak mecburiyetinde kalacağım aklıma gelmezdi.

“GİDİŞİMİZ İYİ DEĞİLDİR” DEMİŞTİM

Ben AK Parti’nin bir vekili olarak dershaneler tartışmasının yaşandığı Kasım’da Genel Merkez’de Nabi Avcı’nın Genel merkezde byapılan basına kapalı toplantıda düşüncelerimi açıkladım. O konuşmayı yapmamı bizzat AK Parti Grup başkan vekilleri istedi.

Orada ‘Gidişimiz iyi değildir. Bir dershane tartışmasıyla ülkeyi geriyoruz’ demiştim.

BAŞBAKAN’IN BENİ ÇAĞIRMASINI TALEP ETTİM AMA TALEP GELMEDİ

O gün alkışlanan ve tebrik edilen bu konuşmamdan sonra Başbakan’ın çağırıp beni konuşmasını bekledim, hatta talep ettim. Ama Başbakan’dan beklediğim cevap gelmedi.

GÜLEN İLE BAŞBAKAN ARASINDA DİYALOGA VESİLE OLURUM DİYE DÜŞÜNDÜM

Bu süreç içinde her şeye rağmen muhterem Fethullah Gülen hoca efendi ile Başbakan arasında diyaloga vesile olurum diye de bekledim. Başbakan bu meselenin suhuletle çözülmesini isteseydi beni çağırırdı herhalde. Başbakan’ın talebi üzerine vekil adayı oldum.

2,5 yıl boyunca ülkenin hep uzlaşmacı siyaset anlayışı ile yönetilmesi gerektiğine inandım.

İLHAN İŞBİLEN KİMDİR?

TBMM’nin internet sitesinde İlhan İşbilen’in özgeçmişi şöyle:

İlhan İşbilen, 1 Nisan 1946’da Edirne Uzunköprü’de doğdu. Babasının adı Muharrem, annesinin adı Kadriye’dir. Sanayici, İş Adamı; İzmir İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi İşletme Bölümünü bitirdi.

Kamu görevlisi olarak birçok kurumda çalıştı. Manisa Maliye Muhasebe Yüksek Okulu Genel Sekreterliği, Dokuz Eylül Üniversitesi Genel Sekreter Vekilliği görevlerinde bulundu. Akyazılı Eğitim Vakfı, Zaman Gazetesi ve Samanyolu Televizyonunda Genel Müdür olarak görev yaptı. Asya Finans Ortaklığı ve Bankanın Murakıplığı ve Türkter Tersanesinin Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürüttü. Ufuk Mayna Denizcilik Limited Şirketi ile Cezayir’de Türk Maritime Limited Şirketi ve Tersanesini kurdu. EVYAP Holding Yönetim Kurulu Üyesidir. Türk Maritime Yönetim Kurulu Başkanlığı, Oruç Reis Denizciler Kulübü Yönetim Kurulu Üyeliği bulunmaktadır.

Orta düzeyde İngilizce bilen İşbilen, evlidir.

Sarıgül’le ilgili şok iddia

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı için dün kendisiyle temas sağlanan Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün 2004’teki ihraç sürecinin aktörlerinden dönemin CHP Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi ve eski Milletvekili Ergün Aydoğan, ret oyu vermesi için rüşvet teklif edildiğini söyledi. Sarıgül’ün ihracının, bugünkü bazı yöneticilerin ifade ettiği gibi, normal bir ihraç olmadığını söyleyen Aydoğan, “Adı geçen şahsın ihracı hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet iddialarına dayanmaktadır” dedi.

ÇİKOLATA PAKETİ GİBİ BİR ŞEYDİ

Akşam‘da yer alan habere göre; Aydoğan teklifin nasıl yapıldığını şu sözlerle anlattı: “İstanbullu YDK üyesi bu iki arkadaş Balıkesir’e beni ziyarete geldiler. Sarıgül dosyası üzerinde sohbetler yaptık, onlar ihraca benim gibi bakmıyorlardı. Gece ayrılırken ‘Bu senin için’ diyerek bir hediye paketi verdiler. Çikolata paketi gibiydi, şüphelenmedim. Arabanın arka koltuğuna atıp evime gittim ve uyudum. Paketi ertesi sabah açtığımda deste deste dolarları görüp irkildim. Paraları saymadan kutuyu kapattım.” Aydoğan, “Sabah işlettiğim dükkâna geleceklerdi. Geldiklerinde dolarlı paketi arabalarının bagajına fırlattım. ‘Bu nasıl iş, ne demek oluyor arkadaşlar’ diye sordum, ‘Ya Ergün sen bizim arkadaşımızsın, anla ve idare et’ dediler” şeklinde konuştu.

SORUMLUSU KILIÇDAROĞLU OLUR

Bu şahıs geldiğinde yaşanan yolsuzluk-rüşvet iddialarıyla birlikte partimizi olumsuz etkileyecektir. Ciddi bir kimlik krizine sebep olacaktır. Sorumlu önce genel başkan, ardından yöneticiler olur. Çünkü bu ihraç kararının altında CHP üyelerinin ve toplumun ret ettiği bir çürümüş anlayış vardır.

Cüppeli:”Allah Muhteşem Yüzyıl dizisini lanetledi”

Cübbeli Ahmet Hoca adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü Hürriyet Gazetesi’nden İzzet Çapa’nın sorularını yanıtladı.

Cüppeli Ahmet  adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü Hürriyet Gazetesi’nden İzzet Çapa’nın sorularını yanıtladı. Konuşmasında gündem değerlendirmesi yapan Cübbeli Hoca magazinden de geri kalmadı.

İşte o röportaj:

Geçmiş olsun, elinizde yara bandı var. Hayırdır hocam?

– Geçmiş olsun diyorsun İzzet Bey kardeşim de demekle geçmiyor. Elimi açıp kapatamadığım için ameliyat oldum dün. Yaşadığım stres ve sıkıntılar nedeniyle kalbime ve iki şah damarıma stent takıldı. Boyun ve ayak damarlarımda ciddi daralmalar var. Behçet hastalığı da cabası… Şeker desen 30 yıldır 400’lerin üstünde… Konuştuğum zaman sağlıklı sanıyorlar ama ne yazık ki öyle değilim.

* Allah ömür versin, maşallah yine de ayaktasınız…

– Çok şükür akıl sağlığım yerinde (gülüyor)

Şekerinizi daha da yükseltmeme garantisi vererek, sorulara başlıyorum. Benim yerimde bir kadın gazeteci olsaydı bu röportajı yapar mıydınız?

– Yok yapmazdım.

* Kadınlara röportaj vermediğiniz doğru yani…

– Evvelden birkaç kez yaptık aslında. Hiç lüzum yokken televizyona da çıkmış olduk.

* Nedir peki bu kadın gazetecilere karşı koyduğunuz “ambargonun” sebebi?

– Ben muhattaplı konuşmayı severim. Karşımda sizin gibi bir kişi de olsa, 10 bin kişi de olsa fark etmez ama bu bir kadın olursa, yüzüne bakamayacağım için rahatsız olurum, önüme bakayım falan derken sıkılır, rahat konuşamam.

Oo, o zaman epey bir röportaj teklifini reddetmişsinizdir.

– Tabii. Jet-ski olayında Defne Samyeli miydi neydi o hanım, onun haber saatinde sırf bu yüzden Rıdvan Bıyık’la konuştuk mesela. Hatta Defne Hanım “İlk defa kadınlığım işimin önüne geçti” demişti. Ben de “Kendisi bu durumu güzelliğine borçlu” diye latife yapmıştım.

* Sadece güzel kadınların karşısına çıkmak mı caiz değil?

– Yaşlı olur, bir abla vardır, şudur budur, o zaman muhattap alabilirsin ama genç ve güzel bir bayan olduğu zaman ben yüzüne bakmıyorum. Yüzüne bakmayınca da muhattap alınamıyor.

 Seda Sayan da sizinle çok röportaj yapmak istemişti…

– Bizim telefonlara bakan arkadaşlardan biri Seda Hanım’a gel mi demiş, benden habersiz söz mü vermiş ne. O da kalkıp kapıya gelince emrivaki bir durum oldu, yapmadık röportajı. Ben de hastayım, şekerim çok yüksek… Yoksa Seda Hanım bizim için sorun değildi.

* Kapanıp gelseydi kabul eder miydiniz?

– Zaten “Hocamın yanına gelirken kapanırım da” demiş ama kapanıp kapanmaması bir sorun teşkil etmiyor. Bir kadının bir erkekle halvetidir haram olan.

* Bu durumun halvet ile ne alakası var hocam?

– Nikahlın, annen, teyzen veya kızın dışında bir kadınla baş başa kalmak caiz değildir. Bir erkekle bir kadın kapalı kapı arkasında baş başa kalırsa halvet olur ama odada başka biri varsa haram değildir.

İLK OYUNCAĞIM KİBRİTLER, İLK OYUNUM ONLARI SAFA DİZMEK
* Sizi en inançsızından en inançlısına kadar hemen her kesim ilgiyle dinliyor. Nasıl başarıyorsunuz bunu?

– Bu bir Allah vergisi. Konuşma üslubumdan kaynaklanıyor sanırım. Çocukluğumdan beri yapım böyledir. Sonradan kazandığım, eğitimini aldığım bir şey değil. Anlayacağın zorlama bir durum yok, zaten yapmacık olsam tutmaz.

* Çocukluğunuzu hiç bilmiyoruz…

– Daha kundaktayken babam beni camiye götürürmüş. Haliyle ayakta durabildiğim yaştan beri kendimi camide hatırlıyorum. 3-4 yaşındayken o ışıkların hiç sönmeyişini, cemaatin girip çıkmasını, safların tutulmasını izlediğimi anımsıyorum.

Benim bildiğim o yaşta çocuğun oyuna merakı olur.

– İlk oyuncağım kibritler, ilk oyunum da onları safa dizmekti.

* Mazur görün hocam ama anlamadım.

– (Gülüyor) Millet yavaş yavaş safa gelir, kimi öyle, kimi böyle oturur, sonra saflar kalabalıklaşır, ezandan sonra kamet verilince kalkarlar ya, işte ben de kibritleri önce dağınık halde ortaya koyar sonra onları sıralı olarak dizer, camide tüm yaşananları kibritlerle yeniden canlandırırdım.

KÜÇÜKKEN CAMDAN BAKIP ÇARŞAFLI KADINLARI SAYARDIM
* Annem beni hep kibritle oynama diye büyüttü…

– Bir de küçükken camdan bakıp Mahmut Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinden çıkan çarşaflı kadınları saymak benim için büyük keyifti.

* O niye?

– Şimdi belki çarşaflı kadınların sayısı yüzbinleri aştı ama 70’li yıllarda 5 bilemedin 10 bin kişilerdi. Mahmut Efendi Hazretleri’nin sohbetleri pazartesileri öğleden sonra olurdu. * Siz de hoop pencereye.

– Gayet tabii. Caminin boşalması 1-2 saat sürerdi, cemaatteki çarşaflı kadınların çokluğu öyle hoşuma giderdi ki, hepsini teker teker sayardım. Bir de kar yağışı olan gecelerde sabaha kadar oturup karın yağmasını seyreder, “İnşallah yere düşen karları kimse ezmez” diye dua ederdim.

* Anneniz de çarşaflı mıydı?

– Rahmetli annem çarşaflı değildi. Manto ve başörtüsü ekolünü başlatan, Huzur Sokağı’nın yazarı Şule Yüksel Şenler’in yüksek tepeli, hörgüçlü modeller getirdiği dönemlerde, annem o başörtülü grubun ilk halkası olan 17 kişiden biriydi.


12 YAŞIMDA MÜFTÜLÜK ONAYLI VAAZ VERMEYE BAŞLADIM
* Hayranlıkla camiden çıkan çarşaflı kadınları sayan minik Ahmet, annesinin çarşaf giymesini hiç istemedi mi?

– İstemez olur muyum? Hatta Şule Hanım benim bebeklik hallerimi bilir, 7 yaşımdayken ona bile “Çarşaf giy” diye vaaz verirmişim.

* Maşallah çok erken başlamışsınız vaaz vermeye.

– O zamanlar çocuk aklımla konuşuyordum işte ama 12 yaşımda müftülükten onaylı vaaz vermeye başladım.

12 yaşındaki çocuğa “vaaz verme izni” nasıl verilir?

– Ben zaten camilerde vaaz veriyordum ama Fatih gibi bir muhitte; Mihrimah Sultan, Yavuz Sultan Selim gibi büyük camilerde de vermek için izin almamız gerekiyordu. 40 yıl önce Mahmut Efendi Hazretleri ile Fatih Müftüsü’ne gittik.

* Vaaz vermek için sınava tabi tutuldunuz mu?

– İmtihan etmeden de izin vermek cesaret ister hani… Cemaat ne bu çocuk diyebilir, fitne bile çıkabilirdi. Mahmut Efendi Hazretleri’nin itibarı belli, izin verdiler, hem de yazılı. Ben ondan sonra yazılı izin alamadım bir daha, diplomam yok ya.


OKUL YERİNE CAMİYE GİDERDİM AMA HİÇ YOK YAZILMAZDIM
* İslami eğitim almaya ne zaman başladınız?

– Ben hatırlamam ama babam şöyle anlatır. Karlı bir günde İsmailağa Camii’nin buz tutmuş merdivenlerinden kayarken düşmüşüm. Babam bana bağırınca Mahmut Efendi Hazretleri “Sen ona fazla kızma. Onun terbiyesini bize bırak, zira biz ona gerekli terbiyeyi veririz” diye buyurmuş.

* Nasıl bir öğrenciydiniz?

– Sık sık okula gitmeyip camiye gittiğim için evdekiler “Devamsızlıktan kalacaksın” diye dertlenirdi hep. Ama okulda beni hiç yok yazmazlardı. Bak açık açık söyleyeyim, başkası olsa hocanın kerameti falan der ama babamın okul müdürü bir arkadaşı, bizim okulun müdüründen rica edermiş meğer.


 Anneniz kızmıyor muydu okulu aksatmanıza?

– Kızmazdı rahmetli. Derste dinlediklerimle tüm imtihanları geçerdim zaten. Fakat evde oturup çalışmayı, ödev yapmayı hiç lüzumlu görmezdim. Lisan öğrenmeye yatkın olduğumdan Fatih Koleji’ndeyken İngilizce dersinde de çok iyiydim.

* Gelin görün ki yine de bıraktınız okulu.

– Eve müdürler geldi, “Takdirname aldı, bırakmasın” falan dediler ama Orta 1’deyken baktım hem İslam ilmi hem okul aynı anda olmuyor, ayrıldım kolejden. İşte o zaman annem çok üzüldü. Malum kadınlar istikbal meselesinden dolayı okul işine çok meraklı.

ÇOCUKLUĞUMDAN BERİ CÜBBE GİYİYORUM
* Ya sonra?

– Küçücük yaşlardan beri Mahmut Efendi Hazretleri’nin yanında olduğumdan beni pek çok kişi onun oğlu zannederdi. Toplanıp taşradaki köylere gider, köydeki kapalı camileri açtırır, vaazlar verirdik.

* O yaşta çocuklar genellikle muzırlık peşinde olurlar.

– Ortalama 70 yaşındakilerle geçti çocukluğum. Kültürüm, şakalarım onların arasında şekillendiği için yaşıtlarımla intibakım zor oluyordu.

Bir çocuğun vaaz vermesine şaşırmıyorlar mıydı?

– Şaşırmaz olurlar mı hiç? Köylere gittiğimizde “Bir çocuk geldi, vaaz veriyor” falan diye konuşuyordu herkes. Halbuki ben daha 5 yaşında babamın ceketini veya annemin sabahlığını üzerime geçirir; annemin tülbentini de kafama sarıp cübbe giymiş gibi evde dua ederdim. 9-10 yaşındayken boş bir odada kendi kendime ayetlerden, hadislerden duvarlara vaaz verirdim.

* Adınız bu yüzden mi Cübbeli Ahmet?

– Mahallede 3 tane Ahmet’tik. Çocuk yaşlarımdan beri cübbe giymemden dolayı ve diğer Ahmet’lerden ayırt edilmem için…


CEM YILMAZ’DA GÜLECEK BİR ŞEY BULAMADIM

* Boş odalarda vaaz vererek geleceğinize daha o zamandan hazırlık yapıyordunuz yani.

– Tabii, camiinin yanındaki medreseye gider Kur’an okurdum. Orası kubbeli olduğu için ses yankı yapardı, ben de kendi sesimi dinlerdim. Bir de tabii sürekli Mahmut Efendi Hazretleri’ni dinliyor ve onu taklit ediyordum. Zaten esas huyum taklitçiliktir, dönemin siyasilerini bile taklit ederdim.

* Hangi siyasileri?

– Kim vardı ki taklit edilecek? Erbakan ve Demirel’in taklitlerini yapardım. Bak bu bir kabiliyettir, taklit ne kadar iyiyse ve taklit ettiğin yer doğru bir adresse, o kadar aslına yakın olursun.

 Konuşmalarınızdaki nüktedanlığa bakarsak bugün de Cem Yılmaz’ı taklit ediyor olabilir misiniz?

– Cem Yılmaz’dan niye esinleneyim, benim ona bir ihtiyacım yok ki. Onun alanında da değilim. Onu hiç seyretmedim, bir iki kere çocuklar gösterdiler ama ben gülecek bir şey bulamadım. Benim esprilerim çok daha doğal, onunkilerde bir hazırlık var. Bir adam programa ben bu milleti saatlerce nasıl güldürürüm diye önceden hazırlanıyorsa, ben ona gülmem.

* Kızdınız mı sizi Cem Yılmaz ile kıyaslamama?

– Yok, sor sor istediğini sor. Bir kere bu onun işi ve ondan para kazanır. İşine hazırlanmak zorundadır. Benim işim o değil. O yüzden hiçbir zaman örnek almadım.

O sizi örnek almış olabilir mi?

– Bir zaman ben de “Cem Yılmaz benden esinleniyor” demiştim. Umre dönüşünde Cem’e birkaç laf attılar, akıllı çocuk “Hoca ciddi şeyler konuşur” dedi, hiç lafı yemedi. Şimdi ben de ona mukabil şeyler dememem lazım.

* Cem Yılmaz istese bir araya gelir misiniz?

– Niye gelmeyelim? O gelirse ben de gelirim. Adam Yaşar Nuri Öztürk değil ki… Fetva konusunda aramızda bir ihtilaf yok (gülüyor).

POLİTİKACI OLSAM ÇOK KAZIKLANIRDIM
* Peki hocam, babanız sizi küçükken camiye götürmek yerine okula götürseydi şimdi profesör mü olurdunuz?

– Nasip kader meselesi. Lisana ve ilmi konulara yatkınlığım her zaman olmuştur. Konuşma sanatı ile ilgili her işte başarılı olabilirdim. Bizim zamanımızda siyasetçiler çeneleriyle götürüyorlardı işi, kim bilir belki de siyaset adamı bile olurdum.

* Hiç keşke politikacı olsaydım diyor musunuz?

– Hayır çünkü muhtemelen insan ilişkilerinde çok kazıklanırdım.

* Neden öyle?

– Herkesi kendim gibi iyi niyetli görüyorum da ondan. Saf bir tarafım var. “Aldatan olmayayım ama aldatılan olayım” hadisine göre hareket ederim her zaman.

KIZLARIMI KAPANMASI İÇİN HİÇ ZORLAMADIM
* Allah bağışlasın evlatlarınız var. Kızlarınızı kapanmaları için zorladınız mı?

– “Zorlayıcı değilsin” diyor Kuran. Kızlarım annesinden etkilenmek suretiyle kapanmışlardır.

* Ya asi bir kızınız olup “Ben kapanmıyorum” diye diretseydi ne yapardınız peki?

– Ne yapabilirim ki? Elhamdülillah hiçbiri asi çıkmadı diye hamdediyorum. Kızlarımın hepsi kapalı, çarşaflı, örtülüdür.

* Yok mu peki ailenizde hiç açık birisi?

– Kız kardeşlerimden biri yakın zamana kadar açıktı, annemin vefatından sonra kapandı.

* Üslubunuzda gerçekten hiç zorlama olmadığına inanalım mı?

– Zorlamam tabii. Açık diye niye ben onunla görüşmeyi keseyim? Kızım da açık olsa, onu evlatlıktan reddedecek halim yok. Bu tip durumlarda diretmenin ve cezanın ters teptiğine inanıyorum. Kendimi sevdirmeyi İslam’ı sevdirmekle eşit gördüğümden, her zaman çocuklarıma sevimli gözükmeye çalışırım.

KADIN SESİ HARAM DEĞİLDİR
* Hocam musikiyle aranız nasıl?

– Annem musikiye çok meraklıydı, bütün makamlarıyla bana ezberletirdi, hatta küçükken şarkı söylemişliğim de vardır ama artık kaside ve ilahiler dışında müzik dinlemiyorum.

* Haram mıdır müzik dinlemek?

– Kadın sesi içeren, mesela bir kadının dudağını, gözünü vazfeden, tahrikçi, feleğe veya kadere söven sözleri olan müzikleri dinlemek haramdır. Örneğin bir şarkıda “Kahpe Felek” dediğin zaman Allah’a sövmüş oluyorsun.

* Nasıl yani?

– Kadere rızasızlık mahiyetinde “Beni mi buldun?”, “Bunu hak etmedim” gibi sözler “Allah’tan şikayetçiyim” anlamına gelir. Kadın sesi avret yani haram değildir ama erkeğin kırıtarak şarkı, türkü söyleyen bir kadını dinlemesi haramdır.


DEKOLTEYİ İZLEYEN DE İZLETTİREN DE GÜNAHA DAHİL
* Hocam dizilere çok yüklendik de insanlar evde ne yapsınlar? Uykuları gelene kadar sizin gibi sadece haber programı mı izlesinler?

– Hiç uykusu gelmeyenlere kesin tavsiye ediyorum bir cüz Kuran okusunlar, bin kere Allah desinler, bak nasıl uyuyorlar. Adam diyor ki “20 senedir uyuyamıyorum”… Şeytan onu engelliyor, kandırıyor. Televizyonda seyrettiğin filmler seni uyutur mu, o filmden bu filme şeytan seni dolaştırıyor. Sen bir zikir yapmaya kalk bakalım nasıl uyuyorsun. Şeytan bir bakıyor, zarar fazla diyor uyanık kalmasında. Bu sefer uyutuyor.

* Geçtiğimiz günlerde Gözde Kansu adlı sunucu, göğüs dekoltesi yüzünden işten çıkarıldı.

– Hüseyin Çelik’in dediği mi?

* Ta kendisi.

– Ben hiç izlemedim ama bunun dekoltesi falan mühim değil ki, bizim için kadının yüzü ve elleri müstesna olmak suretiyle tüm bedeni avrettir. Dekolteyi televizyondan izleyen de izlettiren de buna sebep olan da külliyen günaha dahildir.


ESTETİK OPERASYON YAPTIRMAK ŞEYTAN’IN EMRİNE UYMAKTIR

* Elinizde ameliyat yarası var. Siz sağlık problemleri ile ilgili derman ararken birçok insan güzelleşmek uğruna bıçak altına yatıyor…

– Estetik “Kocam beni güzel görsün” falan filan diye yapılırsa caiz değildir. Kadınların yaptırdıkları estetik operasyonlar kesinlikle Allah’ın fıtratını değiştirmeye girer bu da şeytanın emrine uymaktır. Hadis-i Şerif’lerde bu konuyla ilgili lanet vardır.

* Hiç mi istisnai durum yok?

– Mesela benim kaşlarım abdest alırken gözüme giriyor, gözlüğümün kenarına takılıyor, bu yüzden üstten hafif kestiriyorum. Ama kaşların altını üstünü inceltmek kadına da erkeğe de haramdır. Şayet bir kadın kaşları birleşik olduğu için erkek gibi görünüyorsa ve erkeği bundan nefret ediyorsa; ya da evde kalacak, kimse onu istemeyecekse ancak o zaman tedavi amaçlı kaşlarını inceltebilir.

* Bir de ameliyat değil ama botox gibi uygulamalar var.

– Bunların hiçbiri kesinlikle caiz değildir. Mesela bir kaza olur, vücutta veya yüzde ezik büzük kalan yerler vardır, o zaman estetik müdahale yapılabilir.

BİZİM DİZİLER ARAP HALKININ AHLAKINI BOZUYOR
* Televizyon seyrediyor musunuz?

– Beni ilgilendiren haber veya açık oturumlar olursa bakarım ara sıra. * Bir dönem “Muhteşem Yüzyıl” dizisini çok eleştirmiştiniz.

– Ben o diziyi uygun görmüyorum. O dizide yansıtılanları Türk büyüklerine hakaret sayıyorum ve bu hususta kanunun işletilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ne lüzüm var özel hayatı filme dökmeye…

* Sonuçta haremde de bazı şeyler yaşanmış. Ne yani bunlar yok mu sayılsın?

– Yaşanmış ama ölmüş bir insan bunlara cevap veremeyecek, neden yaptığını izah edemeyecek, belki pişmansa “pişmanım” diyemeyecek. “Böyle yapmayın” diyemeyecek olan bir insanın özel hayatının televizyona çekilmesini edepsizlik ve kul hakkı olarak görüyorum.

ATATÜRK’ÜN DEHASI DURURKEN NE GEREK VARDI ÖZELİNİ FİLME DÖKMEYE
* Siz beğenmiyorsunuz ama bu dizilerin pek çoğu Arap ülkelerinde büyük ilgi görüyor.

– Burası yetmiyor bir de onların ahlakını bozuyorlar. Oradaki insanlar halkımızın ahlakını bozuyorlar diye ülke yönetimine şikayette bulunuyorlarmış. Adamlar haklı, bu dizilerin bazıları günaha sokar insanı.

* Bu kadar büyütmeye gerek var mı sonuçta bir dizi senaryosu?

– Bu devekuşu olayına benziyor. Devekuşuna yük vurmuşlar “Ben kuşum” demiş, “Uç” demişler, “Ben deveyim” demiş. Şimdi sen hem Kanuni’nin hem de etrafındakilerinin gerçek ismini kullanıyorsun, sonra da kurgu diyorsun. Eğer bu senaryoysa, o kadar gerçek tarihi karakterler koyma. Bir de çıkıp cevap olarak “Bilmem kaç sayfa kitap okuduk, oradan araştırıp bulduk” deme. Çünkü bu yapılan ne ona benziyor ne de buna. İslam da ortada, Osmanlı da

Osmanlı ile birlikte İslamı da mı yanlış anlatıyorlar?

– Yıllarca Osmanlı’yı yanlış tanıtmak isteyen Ermeni lobisine “Biz yapamadık, kendi torunlarına yaptırıyoruz” dedirtiyorlar. Hoş bunları yapanlar ne derece torunlarıdır bilemem ama neyse.

* Peki Atatürk’ün hayatını konu alan filmler için de aynı tepkiyi gösteriyor musunuz?

– Aynı şekilde Can Dündar’ın çektiği “Atatürk” filmine de itirazım var. O da kul hakkına girer. O film için Atatürk’ün rızası ve izni alınmamıştır. Onun yaptığı savaşları, dehasını, fikirlerini, iyiliklerini dile getirmek varken ne luzüm var özel hayatını filme dökmeye.

KANUNİ’NİN AHI ALINIRSA KÖTÜ OLUR

* Bağlı olduğunuz İsmailağa Cemaati’nin “Muhteşem Yüzyıl”ı lanetlediği söyleniyor…

– Biz cemaat olarak diziyi, oyuncularını lanetledik diye bir durum söz konusu olamaz. Ancak Allah lanetleyebilir. Fakat bu dizi İslam’a, Kuran’a ve sünnete uygun değildir. Bak güzel kardeşim, ruhaniyetler ölmez. Kanuni gibi bir zatın ahı alınırsa daha kötü olur. Onların ruhaniyetleri de bundan muzdarip olup devreye girmiş olabilir. Lanet Allah’tan gelir.

* Dizide Hürrem rolünü oynayan Meryem Uzerli, acaba ah aldı da mı hamile kalıp evlenemeden Almanya’ya kaçtı?

– Dedim ya kul hakkına giren roller ağır mesuliyetlerdir. Paşanın karşısına nasıl çıkarıyorsunuz Hürrem’i o göğüsleriyle falan. Edep yahu… Hürrem ölmüş, konuşamıyor, kendini savunamıyor, “razı değilim” diyemiyor. Kul hakkının da dünya ahiret vebali muciptir. Bak dizinin ilk senaristi kanserden öldü, bir oyuncunun başına mermer düştü, Kanuni’yi oynayan kişi sette ayağını kırdı, Ebu Suud’u canlandıran adam da tık diye gitti. Bunlar hep ağır veballer.

* Kanuni için değil de genel olarak soruyorum bütün padişahlar mükemmel birer Müslüman olmak zorunda mıydı?

– Herkesin Allah ile arasında kusur vardır ve Peygamber olmayan hiç kimse günahsız değildir. Günahsız olmak yalnızca Peygamberler’e mahsustur. Biz padişahlar günahsız demiyoruz fakat bu kadar iftira atmak, yama yapmak büyük günahtır. Burada yalan var.

EŞCİNSELLİĞİN GÜNAHI ZİNA KADAR AĞIR DEĞİL
* İslamiyet’in ameliyatla cinsiyet değiştirmeye bakışı nedir?

– Bir kadında erkeklik hormonu veya bir erkekte kadınlık hormonu ağır basıyorsa ve bu durum yapılan tıbbi testler sonucu kesinlik kazanmışsa, fıkıha göre hangi taraf ağır basıyorsa ameliyat olup o cinsiyette devam etmesi caizdir.

* Geçtiğimiz aylarda ünlü oyuncu Nil Erkoçlar da ameliyatla erkek olma kararı alıp adını Rüzgar olarak değiştirdi…

– Rüzgar’ı tanımıyorum ama böyle kişiler ameliyat olmasa azap içinde yaşayacaktır. İslam, Kuran “İki arada bir derede can çekişeceksin” der mi hiç?

Erkeklerin hanımlarıyla ters ilişkiye girme durumu?

– Evlilikte bir kadınla büyük abdest tarafından ters ilişkiye giren Allah’ın lanetine çarptırılmıştır, melundur. Allah’ın helal dairesi geniştir. Allah’ın geniş dairesini kim dar etmiştir? Ee sen niye kendini cehenneme namzet ediyorsun, niye canını cehenneme satıyorsun?

* “Eliyle nikahlanan melundur” derler. Mastürbasyon günah mıdır?

– Bunun birkaç şıklı cevabı vardır. Adamın zina yapma tehlikesi var da kendini rahatlamak için yapıyorsa vaciptir. Zina tehlikesi yok da aşırı şehvetten kafası karışıyor, namazda bir türlü zikredemiyor, huzuru bozuluyorsa yapması caizdir. Ama keyfini artırmak için yapmışsa caiz değildir.

Cem Uzan’dan olay açıklamalar!

Star Gazetesi’nin sahibi iken manşetleri Hurşit Tolon’un attığını söyleyen Cem Uzan, 28 Şubat ve diğer darbelerin sivil ayağıyla ilgili savcılara ifade vermeye hazır olduğunu da söyledi.

Cem Uzan’la Paris’te görüşen Taraf Gazetesi Ankara Temcislci Hüseyin Özay’ın röportajı:

UZAN İLE PARİS’TE İKİ GÜN

Uzan ile 2009’un Ekim ayında yerleştiği Paris 16. Bölge’deki Parc Ramelagh manzaralı evinde görüştük. Özel şifrelerle girilen evde, birçok yardımcı ve güvenlik elemanı görev yapıyor. Uzan, bizi simge haline gelen beyaz gömleği ile karşıladı. İki gün boyunca, Cem Uzan ile Paris’te birlikte olduk. Zaman zaman Paris sokaklarında da tur attık.

Röportaja, “Türkiye’ye ve siyasete dönmeyi asla düşünmüyorum” diyerek başlayan Cem Uzan, dört yıl sonra suskunluğunu niye bozduğunu şöyle açıkladı:

Ben bugün, şahsıma aileme ve soyadıma atılan iftiraları temizlemek için konuşuyorum. Mallarımın kimler tarafından ne şekilde çalındığını belgelemek istiyorum. Hukuk mücadeleme devam edeceğim. Alın terimle kazandığım, benden ve ailemden çalınan malların bedelini er ya da geç tahsil edeceğim. Türkiye’ye, siyasete dönmeyi asla düşünmüyorum. Buna ne sağlığım, ne de çocuklarım izin verir.

Şirketlerinize 2004’te el kondu. Bu süreçte beş yıl Türkiye’de yaşadınız. 2009’da ise sürpriz bir kararla Fransa’ya yerleştiniz. Neden Türkiye’den ayrılma kararı verdiniz?

Yaklaşık beş buçuk yıl adeta hapis hayatı yaşadım. Bazen iki ay evimden hiç çıkmadığım oluyordu. Bugün çocuklarımın banka hesabı açma yetkisi yok. Çalışma izni yok. Hiçbir yerde maaş alma imkânı yok. TMSF yüzünden tedbirli. Hepsinde tedbir var. Bir yerde işe giremezler. Ben niye Türkiye defterini kapattım sanıyorsun.

DOMATES BİLE SATAMAM

Domates satsam dahi aldığım parayı evime götüremeyeceğim. Aylık bin lira alma hakkım yok. Benim evladım bankaya el konduğunda 17 yaşındaydı. Bugün çalışma hakkı yok. En küçük çocuğum bankaya el konduktan bir buçuk ay sonra doğdu. 6 aylıkken mahkemeye götürdüm. Bunların bir kısmı Hanefi Avcı’nın kitabında yazıyor. “Anayasa Mahkemesi’ne gittik baskı yaptık” diyor.

YATAĞINA EL KOYARIZ

Kira sözleşmesi olduğu için oturduğumuz konuta el koymadılar. Ancak TMSF yöneticileri altı sene boyunca, “Otur oturduğun yerde sesini çıkarma. Yoksa çocuğunun yatağını da alır, evden atarız seni” dediler. Senelerce niye sustum sanıyorsunuz. İçişleri eski Bakanı Abdülkadir Aksu. Bakan emriyle 2003’te yurtdışına çıkış yasağı koydu. Beş buçuk, altı sene ev hapsinde yaşadım. Evden de ne zaman atılacağımı bilmiyorum. Her görüşmede ima ediyor. TMSF yöneticileri, “Evden atacağız” diye mesaj gönderiyor. Cemil Çiçek’in “Niye o evde oturuyor” diye beyanatı var.

ZEKERİYA ÖZ TEHDİT ETTİ

En son Zekeriya öz tehdit etti. Şubat 2009’da beni çağırdı. Levent Ersöz’le hayatımda bir kez görüştüm. Gizli kameralarla kaydetmiş. Tanık olarak çağırdı. Görüntüyü seyrettirdi. “Bu siz misiniz” dedi. “Evet” dedim. Beş dakika kadar kaseti ve görüşmeyi konuştuk. Sonra konu Libananco davasına geldi. Savcı ile bir saat Libananco konuştuk. “Bak Cem Bey” dedi. “Eski servetin yok. Fena da yaşamıyorsun. Bunu kapatsan. Bu davalardan vazgeç. Sağlığını düşün, hayatını niye riske atıyorsun” dedi. Ben de bütün alarmlar çaldı. Yurtdışından bir iki kişiyi aradım. Bunları anlattım, ne düşünüyorsunuz dedim. Onlar da “time check out (otelden çıkış) zamanı gelmiş” dedi. Çıkış için düğmeye bastık.

Öldürülmekten mi korktunuz?

Öldürülmekten daha çok mahkûmiyet bekliyordum. Öldürülme riski muhakkak vardı. Vurmak daha az ihtimal. Hapis cezasının da olmaması gerekir. Ama bilirkişi hokkabazlığını biliyorum. Kumpaslar kurulduğunu biliyorum. Onun için her şey olabilirdi.

YAVUZ, “FATİH ÇEKİRGE’Yİ AT” DEDİ, DİNLEMEDİM

O zaman hapis korkusu mu etkili oldu?

Korkmadım dersem yalan söylemiş olurum. Bugün bir sürü davadan içerde olan insanlar da atılacaklarını tahmin etmiyorlardı. Cesur olmak ile akıllı davranmak başka şey. “Bana bir şey olmaz,” demek doğru olmaz. 2003 yılının Şubat ayı idi. Genç Parti’nin büyük kongresi vardı. Kongreden bir hafta sonra Yavuz Onursal geldi. “Patron, Çeaş ve Kepez’e el koyacaklar” dedi. Otelin kral dairesinde oturuyorum. “S…. git lan” dedim. “Çeaş ve Kepez’in kimseye borcu yok, 30 milyon dolar da temettü dağıtacak. Bunlar masal” dedim. Yavuz ısrar etti, “Sen beni dinle, çalışma yapılıyor. Sen Fatih Çekirge’yi kov” dedi. Ben insanlara sadık davranırım. İhtimal vermedim. Ama hepsi oldu.

ÖZ, HAYATIMI KURTARDI

Zekeriya Öz’ün söylediği sözler belki de benim hayatımı kurtardı. Bunu bilinçli yaptığını sanmıyorum. Belki de boş bulundu söyledi. Zekeriya Öz’ü hiç tanımam. Hayatımda da bir kez gördüm. Her ne niyetle olursa olsun söylediği sözler bende alarm zillerinin çalmasına yol açtı.

Yavuz Onursal, 2003’te Fatih Çekirge’nin işten atılmasını niye istedi?

Hükümet aleyhine yayın yaptığı için. Yavuz’un bununla ilgili bazı gerekçeleri vardı. Bazı şeyleri de daha sonra öğrendim.

ÇEKİRGE’Yİ İŞTEN NİYE ATTIM

Yanılmıyorsam Fatih Çekirge o tarihlerde işten ayrıldı…

Fatih Çekirge’nin işten ayrılması, daha doğrusu benim işten atmam, İmarbank’a el konmasının ardından oldu. Bankaya el kondu. Aydın Doğan medyası her gün küfür ediyor… Kimseye “Cevap verin” bile demedim, bekliyorum. 15-20 gün geçti, bizim medyadan ses yok. Gazetenin olduğu kat var ya, “Mikrofon koyun ben geliyorum” dedim. Herkesi topladım. Geçtim mikrofonun başına, “Adamlar her gün hırsız diye bağırıyor. Ben hırsız değilim, ailem de değil. Aranızda benim ve ailemin hırsız olmadığına inanmayan kimse varsa, tazminatını alsın gitsin” dedim. Yarım saat sonra Fatih (Çekirge) geldi. “İstifa ediyorum” diyecekmiş. İstifa edeceklerini önceden duymuştum. Yılmaz Özdil, Fatih Çekirge, Barbaros ve diğerleri… Hiç biriyle görüşmedim. Sekretere de “S… gitsinler” dedim.

ÜÇ MİLYON DOLAR ÖDEDİM

Bu insanları baştacı etmiş olmak ve bu kadar imkânlar vermek benim hatam. Ben her zaman yöneticilerime “Hatalarınızı açıklamaktan çekinmeyin” derdim. Karar veren kişi her zaman hata yapar. Sen 10 karar verirsin, üç hata yaparsın. Hiçbir zaman “Hata yaptım” demekten gocunmadım. Bu kadro da benim hatam.

Söz konusu yöneticilere yaptığınız transfer ödemeleri de sektörde her zaman tartışma konusu oldu. Örneğin Fatih Çekirge’ye 5-6 milyon dolarlık transfer ödemesi yaptığınız doğru mu?
Hayır, Star gazetesini kurarken, Fatih Çekirge’ye transfer parası olarak üç milyon dolar verdim. Ekibin kurulmasına ve yayın politikasına ise hiçbir zaman karışmadım. Diğer yöneticileri kendileri seçti.

Sözleşme süresinden önce gazetenizden ayrılan yöneticilerden tazminat istediğiniz iddia edildi, bu doğru mu?

Kimseden tazminat istenmedi. Ancak sözleşmeler belirli süreler için imzalandı. Transfer parası alan bazı yöneticiler ise sözleşmede yer alan süre dolmadan ayrılmak istedi. Bu kişilerden talep edilmiş olabilir. Örneğin Uğur Dündar, sözleşme süresi dolmadan şirketten ayrıldı ve kendisi transfer parasının kalan kısmını iade etti. Yine, Star’ın ilk yıllarında temsilcilik yapan Erdal Sağlam da, sözleşme süresinden önce ayrıldı. Dönemin Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp Kemal Bey’i (Uzan) aramış. Transfer parasının talep edilmemesini istemiş. Kemal Bey de bana söyledi. Ben de, “Benim paramı niye bağışlıyorsun” diyerek karşı çıkmıştım. Buna benzer olaylar yaşandı. Yoksa hiçbir çalışan o dönemde mağdur edilmedi.

MANŞETLER TOLON’DAN

Star’ın o dönemdeki yayınları hep tartışma konusu oldu. Özellikle, sizin bu yayınlarla darbeleri desteklediğiniz öne sürüldü. Bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Star, 1999’da yayına başladı. Kuruluşundan itibaren başında Fatih vardı. Ben yayınlara hiç karışmadım. Yayınları Fatih Çekirge ve Yılmaz Özdil belirliyordu. Hurşit Tolon’un talimatları ile her gün manşet atıldığını bilmiyordum. Bilseydim o an kovardım. Çekirge, “Benim babam kontrgerilladır” diye övünen bir adamdır. Ergenekon’da birçok davada olduğu gibi, masum olanlar da var, olmayanlar da vardır. Ancak böyle bir darbe olayı varsa, Fatih Çekirge dibine kadar içindedir. Aydın Doğan da içindedir. Birçok insan mahkemelerde yargılanıyor. Bununla ilgili olarak birçok kişi ceza aldı. Savcılara “Gelin, bana sorun” diyorum. 28 Şubat için, diğer darbeler için, bildiklerimle savcılara hazırım. İsterlerse yazılı, isterlerse sözlü olarak ifade vermek istiyorum.

Siyaset kulislerinde, yöneticilerinizin askerin darbe yapacağı konusunda sizi yanılttığı konuşulur. Hatta yıllardır kulislerde Fatih Çekirge’nin, size “Patron, şimdi Genelkurmay’dan çıkıyorum, askerler çok kızgın yakında darbe yapacak” dediği konuşulur. Bu rivayetler doğru mu?

Fatih bana, “Darbe olacak” diye doğrudan bir şey söylemedi. Hep, “Mutlaka bir şeyler yapacaklar ama buna izin vermezler” tarzında söylerdi. O günlerde ben siyasetteyim. Darbe olmasını ister miyim? Onun için öyle bir şey söylemesi mümkün değil. Gazetecilere anlatmıştır. Bana böyle bir şey söylemedi. “Müsaade etmezler, izin vermezler, yaptırmayacaklar” derdi. Darbe olsa, genel başkan olarak beni de götürürlerdi.

ERSÖZ’DEN HUYLANDIM

Ergenekon operasyonu sırasında Levent Ersöz ile yaptığınız görüşme de gündeme geldi. Görüşmenin amacı neydi?

Levent Ersöz ile hayatımda bir kez görüştüm. O da bunu gizli kameralarla kaydetmiş. 2004’ün Şubat’ı. “Şener Eruygur görüşmek istiyor” dediler. Medya sahibisin. Jandarma komutanı çağırdı gitmeyecek misin? Gittik karargâha. Orada “Yandan girin, garajdan girin, ordan girin, burdan girin” diyerek, dolaştırdılar beni. Bir kata çıktık. Bir albay geldi. Levent Ersöz’ün odasına geçtik. Tanımıyorum. Ben huylandım. Onunla görüşmeye gelmedim ki. Sohbet, muhabbet. O sırada bir iki soru sordu. Bu hükümeti siyasi olarak sevmiyorum. Huylandığım için diplomatik davrandım. “Ne yapacağınız beni ilgilendirmez” dedim. “Darbe yapacağız” şeklinde bir sözleri olmadı. Onlar da benim temkinli olduğumu gördüler. Ona göre davrandılar.

Bu görüşmenin dışında, Genelkurmay’a veya komutanlıklara gitmediniz mi?

O görüşmemin dışında gitmedim. Bir de daha önce anlattığım 28 Şubat sürecinde Özkasnak Paşa’dan fırça yeme olayı var. Ben o günlerde Londra’da yaşıyor-dum. Medya olarak sadece Star TV vardı. Başında da Allah rahmet eylesin ve nur içinde yatsın Ufuk Güldemir gibi omurgalı bir insan vardı. O yüzden, 28 Şubat sürecinin içinde en ufak bir şekilde bile olmayan tek medya grubu Star Medya Grubu’dur. Ama, Aydın Doğan ve Dinç Bilgin, Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Fatih Altaylı, Sedat Ergin, Fatih Çekirge 28 Şubat’ın her yerinde vardır.

“Mesut Yılmaz bizi cezalandırdı”

Aydın Doğan ve Dinç Bilgin’in, 28 Şubat’a verdikleri destek nedeniyle aldıkları rüşvet Poaş ve Etibank olmuştur. Mesut Yılmaz geldikten sonra ilk cezayı bize kesti. Mesut Yılmaz hükümeti döneminde bir gün akşam üstü Hakan (Uzan) aradı, “Abi battık” dedi. “Ne oldu” dedim. “Devlet bizden bir hafta içinde, nakit olarak 500 milyon dolar istiyor” dedi. Meğer, Ulaştırma Bakanı Necdet Menzir’e talimat vermişler. Karamehmet ve bizden, 500’er milyon dolarlık lisans bedellerini istiyorlar. Üstelik talimatta, “500 milyon doları vezneye yatırın” demişler. Yani parayı, bakanlığa getirmemizi istiyorlar. Amaçları bizi zor durumda bırakmak. Üç ay içinde parayı ödedik. Yani iki medya grubu ödüllendirilirken, biz ise cezalandırıldık.

KARDEŞİ OFİSİ BASTI

Star TV ‘de, Uğur Dündar dönemiydi. Bir gün Mesut Yılmaz’ın kardeşi Turgut ofisime geldi. Başladı, hakkında çıkan haberlerle ilgili konuşmaya. Bağırıp çağırıyor… “Dur” dedim, Uğur’u (Dündar) çağırdım. Uğur geldi, “Ne meseleniz varsa halledin” dedim. Anlaşamamışlar. Konu davalık oldu. Bir gün avukatlar, Uğur Dündar’ın mahkemeye verdiği ifadeyi masama getirdi. Baktım, “Ben sadece spikerim, sadece hazırlanan haberleri okurum” diye ifade vermiş. Buna çok kızdım. Bu olay, Uğur ile yollarımızın ayrılmasına neden oldu.

Taraf

Özdemir: ‘Cemevi Ergenekon Projesi’

İbadethane statüsüne alınması tartışılan cemevleri, ‘Gezi‘nin devamı olan son olaylarla birlikte yeniden gündemde. Alevi camiasında ise, çok daha derin bir tartışma var. Alevilere yönelik yayın yapan Su TV’nin eski sahibi Yalçın Özdemir, Alevi geleneğinde yeri olmadığını söylediği cemevinin 1990’lı yıllardan itibaren devlet eliyle yaygınlaştırıldığını ve arkasında Ergenekon olduğunu savunuyor. Bazı Alevi kanaat önderlerine göre ise, cemevleri kentleşmeye bağlı ihtiyaçtan doğdu. Şehirlerde cemevlerinin kurulmaya başladığı tarih, şüpheli ölümlerle dolu, Türkiye’nin örtülü bir darbe sürecinden geçtiği 1993.Alevilerin Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren hep dışlandığını ve baskı gördüğünü söyleyen Yalçın Özdemir, 1990’ların başından itibaren durumun bir başka mecraya girdiğini belirtiyor. Özdemir, şöyle konuşuyor: “1990’lı yıllara kadar Alevileri ve Kürt Alevileri unutan devlet bunlardan yararlanma yolunu tercih ediyor. Özellikle DYP-SHP döneminde cemevlerini dernek statüsünde örgütlendirip bunlara arsa ve araziler tahsis edildi. Cem Vakfı başta olmak üzere bazı Alevi örgütlerine DYP-SHP döneminde akıl almaz bir zemin hazırlandı. Cemevleri bir Ergenekon projesiydi. Kızılbaşlığın kültürel, teolojik, sosyal arka planında cemevleri diye kurumsal bir yapı tarih boyunca hiçbir şekilde olmamıştır. Öyle bir yapı yoktur. Bu coğrafyada yaşayan herkesin dergahları, tekkeleri ve zaviyeleri vardır. Bu insanlar da zikirlerini, inançları ile ilgili bütün ritüellerini bu platformlarda paylaşırdı. Tarihte hiç olmamış bir şeyi varmış gibi gösterip iddia edersek bu olmaz.”

Yalçın Özdemir’e göre; cemevlerinin ibadethane sayılması için yürütülen kampanyaların temelinde de farklı niyetler var. AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar cemevlerinin ibadethane olmasına ilişkin bir talep olmadığını belirten Özdemir, “Cemevi yeni bir bayrak edinme ve bu bayrağı iktidarı yıkma adına kullanma için ortaya atılmış ve üç beş senede akıl almaz bir şekilde serpiştirilmiş, büyütülmüş bir adlandırma, daha doğrusu bir örgütlenme” ifadelerini kullanıyor. Yine Özdemir’e göre; bunun amacı da Alevi-Sünni çatışmasına zemir hazırlamak.

Yalçın Özdemir’e göre; özellikle Gezi ve devamındaki olaylarda Alevilerin daha çok önde bulunmasının derin anlamı var. “Aleviler artık arka bahçe değil” diyen Özdemir şunları ifade ediyor: “Cumhuriyet mitinglerine kadar arka bahçede konumlandırılan, stoklanan Aleviler’e Gezi olaylarıyla birlikte Cumhuriyet’in sorumluluğu verildi. ‘Biz Cumhuriyetin kurumlarıyla iflas ettik ama bu Cumhuriyet’in önemli kadroları artık sizsiniz’ dediler. Buradaki nihai amaç, her şeye rağmen AK Parti’yi iktidardan etmek. Sünni-Alevi çatışması yaparsanız AK Parti’yi iktidardan çok daha rahat indirirsiniz. Mesela son olaylarda 5 tane genç öldü. Bu çocukların 2 tanesi Nusayri’dir. Yani Arap-Alevi diye tanımlanır. Diğer üçü de Alevidir. Bu gençler sahaya sürüldü. Gezi’nin amacı Türkiye’de yeni bir sivil darbe örgütlendirmek ve bu sivil darbenin arkasındaki odakları, CHP’yi, Türkiye’deki başka odakları perdelemek. Alevi-Sünni çatışmasını bunun üzerinden besleyerek Türkiye’de AK Parti‘yi iktidardan nasıl ederiz hesabı içindeler.” 

TÜRKİYE’NİN İLK CEMEVİ

1993 yılında İstanbul Kartal’da yapılan ilk cemevi, birkaç yıl önce yıkıldı ve yerine yenisi inşa edildi. Dev komplekste her türlü kültürel ve sosyal faaliyet için donanım mevcut. 

cemevi.jpg

KİM NE DEDİ?
Gümüş: En temiz evde cem yapılırdı
Alevi Bektaşi Federasyonu eski Genel Başkanı Fevzi Gümüş, cemevlerinin kentleşme ihtiyacından doğduğunu söyledi. Gümüş, şunları ifade etti: “Alevilik kent merkezli bir inanç değil, daha çok kır merkezli. Köyün en büyük ve en temiz evi Alevilerin cem yaptıkları yer olarak bilinir. Dolayısıyla ‘eskiden cemevi yoktu, sonradan çıktı, devlet eliyle desteklendi’ gibi yaklaşımlar biraz tarihi bilmemekten kaynaklanıyor.”

Özel: Müstakil cemevleri oluşturuldu
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel, kentlerdeki cemevlerinin 25-30 yıllık geçmişinin olduğunu söyledi. Özel, “Cemevi cumhuriyetle birlikte ortaya çıkmış bir şey değildir. ‘Dergah’ın bir parçasıdır. Kentleşmeye bağlı bir şey olarak sonradan cemevleri müstakil olarak oluşturuldu. Geçmişi 25-30 yılı geçmez” dedi. Faaliyete geçen ilk cemevi olduklarını belirten Kartal Cemevi Başkanı İsmail Saçlı ise, 1993 yılında dernek olarak kurulduklarını, 1996’da vakıf statüsü kazandıklarını belirtti.

Bermek: Eskiden dergâhtaydı
Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Doğan Bermek, “Cumhuriyet’ten sonra Alevilerin neredeyse tamamı büyük kentlerden kırsala çekilmiş. Kentlere tekrar geldiklerinde cemevini kurdular. Köyde her zaman cemi sürdürdüler. Her köyde cemevi vardı. Meydan evi derdik. Dergahın çok fonksiyonu olduğu için meydan evi görürdü cem hizmetini. Oraya cemevi denirdi ama Dergah’ta pek çok blokun içinde cemevi olurdu.” 

Türkiye

Süleyman Hilmi Tunahan Anılıyor

Müslümanlara baskının doruk noktaya ulaştığı Milli Şef döneminde dahi din ve Kur’an hizmetini aksatmadan devam eden Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri vefatının 54’üncü yıl  dönümünde anılıyor.

 

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, yurt genelinde yapılan anma ve Kur’an-ı Kerim ziyafeti programları ve dualarla anılıyor. Vefatının 54. yılında dualarla anılan Tunahan Hazretleri 72 yıllık ömrünü İslam’a hizmete adamıştı. Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.), hayatının tamamını Kur’an ahlakına ve eğitimine adayarak canla başla çalışırken, zaman geldi ihbarlar ve zorbalıklarla tutuklandı. Zorlukları görmezden gelerek her fırsatta talebe eğiten Tunahan, hayatının son 9 yılına girdiğinde tutuklanarak elinden alınan vaizlik belgesini geri aldı. İlk kursunu açtı ve binlerce talebeye eğitim vererek bir neslin daha kurtuluşuna vesile oldu. Gerçek bir âlimin akıllara durgunluk veren öyküsü;

 

16 Eylül 1959’da vefat eden Hilmi Tunahan (K.S), 1888 yılında Bulgaristan’ın Silistre vilayetinin Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldi. İlk tahsilini Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde babası Osman Efendi’nin yanında tamamladı.

 

1916 yılı Eylül ayında Fatih Medresesini 80 üzerinden 76 puan alarak birincilikle bitirdi. Aynı yıl, Medresetü’l-Mütehassisin’in Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa’dan ders okumaya başladı. 1919 yılı 27 Mayıs’ta Medresetü’l Kuzat’tan devrin tüm ilimlerini öğrenmek için girdiği Süleymaniye Medresesi’nden birincilikle mezun oldu.
 
30 YAŞINDA PROFESÖR OLDU
1918 yılında İstanbul müderrisliği Dersiâmlığına yükseldi ve bugünün ilim adamlarına verilen en büyük ilmî unvan olan ve ortalama 50’li yaşlara kadar alınamayan ordinaryüs profesörlük unvanının 30 yaşında sahibi oldu.

 

1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile bütün medreseler kapatıldığı için dersiamlar ve müderrislerle beraber Süleyman Efendi’nin de vazifesine son verilerek Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından İstanbul vaizliğine tayin edildi. İstanbul’un bütün camilerinde vaiz olarak ilim ve irşad vazifesini yürüttü. 1936 yılında dini ilimleri öğretmenin yanında manevi ilimleri de öğretmek üzere Silsile-i Sâdât’ın 33 halkası olarak maddeten Selahaddin İbni Mevlana Siracüddin, manen İmam-ı Rabbani’ye bağlı olarak manevi irşad vazifesine başladı.
HAYATI ÇİLEYLE GEÇTİ
Kur’an eğitiminin yasak olduğu Milli Şef döneminde talebelerine İslâmî eğitim veren Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin hayatı çileyle geçti.

 

Hocaefendi, 1939 yılında ilim ve irşad vazifesini çekemeyenler tarafından ihbar edilerek ilk defa tutuklandı. Yapılan tüm baskılara ve takibatlara rağmen, ilim öğretmeye devam etti. Vaizlik maaşını talebelere vererek yüzlerce kişiyi okutup, ilim adamı olarak yetişmesini sağladı. 1944 yılında ikinci defa tutuklanarak Birinci Şube tabutluklarında, bu defa 8 günlük bir işkenceye tâbi tutuldu. Vaizlik belgesi, o günkü hükümet tarafından, 1946 yılında resmen elinden alındı. 1949 yılında Kur’ân kurslarının açılmasına sınırlı da olsa müsaade eden kanun yürürlüğe girince, Süleyman Efendi Hazretleri’nin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.

 

TRENLERDE EĞİTİM VERDİ
1950 yılında hükümet tarafından vaizlik belgesi yeniden iade edilen Tunahan (k.s.); bugün birçok kişiye örnek olurcasına, yaşlı ve hasta haline rağmen, günde 4 vasıta değiştirerek hem talebe okuttu ve hem de İstanbul’un önemli camilerinde resmen vaizlik yaptı. Trenlerde bile birilerine bir nebze de olsa ilmen katkı sağlamak için para vererek ders dinlemesini istiyor, bazen trenden inmeyerek gidiş ve dönüşlerde daha çok öğrenciyi okutuyordu.

 

1951 Çamlıca’da Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in tahsis ettiği yerde ilk düzenli Kur’an kursu hizmetleri başladı. Bu kurslardan yetişen binlerce talebe Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı müftü, vaiz, Kur’an kursu öğretmeni, imam ve müezzinlik imtihanlarında başarılı oldular. Tarihinde ilk defa İstanbul’un büyük camilerinin kürsüleri, Süleyman Efendi’nin yetiştirdiği talebeleri sayesinde genç vaizler tarafından dolduruldu.
PARA VEREREK ÖĞRENCİ OKUTTU
Dine ve dindara baskının arttığı Milli Şef döneminde dinden soğutulmaya çalışılan mütedeyyin Türk halkına din eğitimi veren nadir alimlerden biri de Süleyman Hilmi Tunahan oldu. Birçok alimin devlet baskısından korkarak veremediği din eğitimini veren Tunahan Hocaefendi, “Okutma imkânı yoktu, fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz dedim. Fakat sonradan Cenab-ı Hak sebepler halketti ve okutma imkânı buldum” sözleriyle nasıl talebe bulduğunu açıklamıştı.

 

DUA ETTİĞİ İÇİN İFADE VERMİŞTİ
Tunahan Hazretleri, 1956 yılında Fransa’nın sömürgesi altında yaşayan Cezayirli Müslümanları düşünerek vaazlarında, “Müslüman kardeşlerimize dua edelim” dediği için defalarca karakola çağırıldı ve ifadesi alındı.

 

NAAŞINA TAHAMMÜL EDEMEDİLER
Tunahan’ın en önemli eseri Kur’an–ı Kerim okumayı kısa zamanda öğreten “Elif Cüzü”dür. Tunahan’ın, ömrünün son günlerinde uzun zamandır muzdarip bulunduğu şeker hastalığı ağırlaşmış, kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen bir türlü düşürülememişti. Süleyman Hilmi Tunahan, 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı’daki hâne–i şeriflerinde Rahmet–i Rahmân’a kavuştu. 72 yaşında vefat eden Süleyman Hilmi Tunahan’ın naaşı, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in engellemesi sebebiyle Fatih Camii Haziresi yerine Karacaahmet Mezarlığı’nda, polisin gösterdiği mezarda toprağa verildi.

Duran Adam Eylemi’de CIA Taktiği Çıktı!

“Duran adam” taktiğinin de “CIA modeli” bir stratejiye dayandığı ortaya çıktı.

“Duran adam”ın orijinal adı “Ayakta durma eylemi”.

CIA Devrim Koçlarının önerdiği şiddetsiz eylem yöntemlerinden biri.

“Duran adam” taktiği de Gene Sharp’ın “Diktatörlükten Demokrasiye” isimli kitabında yer alan “Ayakta durma eylemi” şeklindeki 163. madde.

Başından beri Gezi Parkı’nda sahnelenen sivil darbe girişimi Gene Sharp’ın kitabındaki yöntemlerle yürütülüyor. Aynı yöntemler Arap baharında da Mısır ve Tunus gibi ülkelerde uygulanmıştı.

Teorisini Gene Sharp’ın yazdığı “Diktatörlükten Demokrasiye” isimli kitaba dayandıran Sırp Gençlik Direniş Örgütü OTPOR/CANVAS şiddet içerikli olmayan eylemlerin pratikte nasıl uygulanacağına dair hazırladıkları çeşitli cep kitapları ve broşürler bulunuyor. CIA destekli Otpor’un da Gezi Parkı’ndaki rolü deşifre olmuştu.

Sharp’ın kitaplarında şiddet içermeyen 200’e yakın eylem tekniğine yer veriliyor.

Bu teknikler arasında diktatörlere karşı toplum ayaklanmalarında yönetimin zayıf noktalarının belirlenmesi, hangi yöntemlerle direnişçilerin harekete geçirileceği, nerelerde hangi gerekçelerle bir araya gelinebileceği ya da hangi sembollerin kullanılacağı, hangi bankalardaki mevduatların çekileceğine varıncaya kadar bir çok konu yer alıyor…

Peki Sharp’ın CIA ile derin ilişkisi nedir?

Gelin anlatalım.

Yaklaşık 60 yıldır pasif direniş teorisi ve yöntemleri üzerine çalışan bir Amerikalı akademisyen kendisi. Öğretim üyesi olarak uzun yıllar hem Massachussetts Üniversitesi Dartmouth’da hem Harvard’da görev yaptıktan sonra, 1983 yılında, Albert Einstein Enstitüsü’nü, pasif direniş ve sivil itaatsizlik üzerine çalışmalarını yaymak amacıyla kurmuş. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesine denk gelen üniversite yıllarında, yemek boykotlarına katılmış; 1953-54 yıllarında vicdani retçi olarak Kore Savaşı’na gitmeyince, Connecticut’ta dokuz ay hapis yatmış. Doktorasını Oxford’da yaparken, İngiltere ve Norveç’te araştırmalar yürütmüş; sivil itaatsizliğin, pasifizmin Avrupa’daki köklerini aramış. Yalnız Avrupa’yla da sınırlı kalmamış. Pasifist direniş örneklerini bulabileceği ya da etkin olmalarını istediği her yere gitmiş, bunun için mücadele vermiş. Bu nedenle tanklar yürümeden çok kısa bir süre önce Tiananmen Meydanı’nda olduğunu da saklamıyor, düşüncelerini yaymak için defalarca İsrail ve Filistin’e yolculuk ettiğini de. Letonya, Litvanya ve Estonya’nın Sovyetler Birliği’nden barışçıl yollarla ayrılmak istediğinde, yürüttükleri kampanyalarda onun ‘Sivil Temelli Savunma’ kitaplarını kullandıklarını da gizlemiyor. Zaten etkinliğinin asıl kaynağı yazdıkları; özellikle de biri.

Sosyolog, siyaset bilimci ve teorisyen Sharp’ın bütün yayınları içinde, onu günümüzün şiddet içermeyen devrimlerinin teorisyeni yapan, 88 sayfalık bir kitap: ‘Diktatörlükten Demokrasiye’ (From Dictatorship to Democracy). Şimdiye kadar yaklaşık 30 dile çevrilen eseri bugün, dünyanın hemen her yerinde şiddet içermeyen devrim aktivistlerinin el kitabı.

Bugün de Gezi Parkı üzerinden hükümete karşı yürütülen “sivil darbe”nin kılavuzu kendisi.

Sharp’ın çalışması, önce Sırp muhalif gruplarından ‘Yurttaşlık İnisiyatifi’nin eline geçmiş, onlar da Sırpça’ya çevirip, basmışlar. Hem ‘Diktatörlükten Demokrasiye’ hem yine Sharp’ın imzasını taşıyan ‘Pasif Eylemin Politikası’, Slobodan Milosevic’i iktidardan uzaklaştıran gruplardan CIA destekli Otpor’daki aktivistler arasında çok tartışılmış. Otpor’un lideri Srdja Popovic, “Çok yardımcı oldu” diyor.

Gene Sharp, Amerikalı eski akademisyen görünmesine rağmen, aslında bir CIA ajanı, enstitüsü de CIA’in cephe örgütü.

Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez de onu bir tehdit olarak görüyordu. Haftalık televizyon konuşmalarından birinde, Sharp’ın ulusal güvenliğe karşı tehdit olduğunu söyleyerek, halkı uyarmıştı.

Sharp’ın pasif direniş teorisini, ABD’nin açık biçimde müdahale etmek istemediği ülkelerin rejimlerini içeriden değiştirmek üzere formüle ettiği ve onlarca yıldır, önce NATO’ya daha sonra da CIA’e bu ‘yumuşak darbeleri’ örgütleyecek liderleri eğitmek konusunda yardım ettiği savunuluyor. Bu savı destekleyen birçok ‘kanıt’ da gösteriliyor. Örneğin Sharp’ın 1985’te yayımladığı, Avrupa’nın, Sovyetler Birliği’nin olası işgaline karşı nasıl direnebileceğini anlatan ‘Making Europe Unconquerable’ kitabının ikinci baskısına, ‘Soğuk Savaş’ın babası’ kabul edilen George Kennan’ın önsöz yazması bunlardan biri. Tibet muhalefetini, Dalai Lama’nın önderliğinde onun birleştirdiği diğer bir iddia. Yine terör eylemlerini durdurmak için Filistin Kurtuluş Örgütü içinde bir grup oluşturmaya çalıştığı; bunun için gerekli düzenlemeleri, İsrail silahlı kuvvetlerinin psikolojik harekât bölüm başkanı Albay Reuven Gal ile birlikte yaptığı ve söz konusu grubu Tel Aviv’deki Amerikan Büyükelçiliği’nde eğittiği ileri sürülüyor.

Albay Robert Helvey’nin de, CIA’in Albert Einstein Enstitüsü’nü daha etkin kullanmaya karar verdiğinde devreye girdiği ve Burma’daki muhalefetin eğitilmesi konusunun o zaman gündeme geldiği iddia ediliyor. Rangoon’da 1985 ile 1987 arasında askeri ataşe olan Helvey’nin iyi tanınan bir CIA ajanı olduğu söyleniyor. Bu ilişki, CIA ile Gene Sharp arasındaki bağlantı iddiaları için de en güçlü kanıtı oluşturuyor.

Şubat 1990’da enstitünün, Helvey ve Gal’in yardımlarıyla düzenlediği Pasif Direniş Önlemleri Konferansı ile iyi tanınan ekonomist ve CIA danışmanı Thomas Schelling’in enstitünün yönetim kuruluna katılması da, Gene Sharp’a ilişkin bu iddiaları kuvvetlendiriyor. Ayrıca enstitünün para kaynakları konusundaki iddialar da ilginç. Enstitünün, CIA bağlantılı olduğu söylenen Demokrasi İçin Ulusal Vakıf’ın alt örgütlerinden Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitü tarafından finanse edildiği öne sürülüyor. Uzun zaman ana destekçilerinden olan, mültimilyoner bankacı ve Sharp’ın eski öğrencisi Peter Ackermann’ın aynı zamanda, Ukrayna’daki Turuncu Devrim’in finansörlerinden olduğu iddiası da, Albert Einstein Enstitüsü’nün çok temiz para kaynaklarına sahip olmadığı yönündeki tabloyu güçlendiriyor.

Gene Sharp’ın 198 Pasif Eylem Metodu’ndan bazıları şöyle:

Kitlesel dilekçe vermek.

Ayakta durma eylemi.

Sloganlar, karikatürler ve sembollerden yararlanmak.

Uçak ile havada pankart açmak.

Siyasal ağıtlar yakmak.

Sahte cenaze törenleri düzenlemek.

Toplu olarak sessiz durmak.

Toplu olarak birine ya da bir binaya sırtını dönmek.

Seçimleri boykot etmek.

Sahte seçimler düzenlemek.

Kolektif olarak ortadan yok olmak.

Toplu olarak evde oturmak.

Protesto olarak göç etmek.

Sistemle dalga geçen ödüller vermek.

Protesto olarak boyanmak ya da boyamak.

Sembolik sesler kullanmak.

Geceleri ‘mum ışığı toplantıları’ düzenlemek.

Hükümet kurumlarını boykot etmek.

Sokakta spontan piyesler düzenlemek.

 

Stargazetesi

Yeni İran Cumhurbaşkanı Ruhani kimdir?

İran’da dün yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçları belli oldu. Seçimleri reformcu ve ılımlı kanadın desteklediği aday Hasan Ruhani açık farkla kazandı.

İran’da yasal olarak iki dönemin ardından koltuğu bırakmak zorunda olan Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın halefi belli oldu.

İran İçişleri Bakanı Mustafa Muhammed Neccar, devlet televizyonunda yaptığı açıklamada, Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi eski Sekreteri Ruhani’nin seçimlerin ilk turunda yüzde 50’nin üzerinde oy alarak, ülkenin yeni cumhurbaşkanı olduğunu duyurdu. Neccer, 18.6 milyon oy alan Ruhani’ye desteğin yüzde 50.7 olduğunu açıkladı.

Muhafazakar kanadın adaylarından Tahran Belediye Başkanı Muhammed Bagir Galibaf, oyların yüzde 16’sını alarak seçimleri ikinci sırada tamamladı.

Neccar, 50 milyonu aşkın seçmenin yüzde 72.7’sinin sandık başına gittiğini belirtti. İran’da dün yapılan 11’inci dönem cumhurbaşkanlığı seçiminde altı aday yarışmıştı. Ruhani, devrimden bu yana seçilen yedinci İran cumhurbaşkanı oldu.

Muhafazakar kanadın diğer adayı Nükleer Başmüzakereci Said Celili yüzde 11.3’lük oy oranıyla seçimleri üçüncü sırada tamamladı. Seçimlere bağımsız katılan Devrim Muhafızları eski Komutanı Muhsin Rızai, yüzde 10.6 ile dördüncü oldu.

Muhafazakarların bir başka adayı Dışişleri eski Bakanı Ali Ekber Velayeti yüzde 6.2 ile beşinci sırada yer alırken, son sırada bağımsız olarak seçimlere katılan Muhammed Garezi kaldı. Garezi’ye yüzde 1.2 oranında destek çıktı.

Hasan Ruhani
Hasan Ruhani, İran siyetinin önde gelen isimlerinden biri. Meclis Başkan Yardımcısı ve Hamaney’in Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’ndeki temsilcisi. Avrupa Birliği’yle yürütülen nükleer müzakerelerde İran heyetine başkanlık etti. Düzenin Yararını Teşhis Heyeti’ne bağlı Araştırma Merkezi’nin başında.

64 yaşındaki din adamı, ılımlı ve pragmatik bir muhafazakâr olarak kabul ediliyor. İran Cumhburbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ı fevri açıklamalar yaparak İran’a büyük zarar vermekle suçladı.

1999’da reformcu bir gazetenin kapatılmasını protesto için öğrencilerin yaptığı eylemler sırasında son derece sert bir yaklaşım sergileyen Ruhani, sabotaj ve devlet malına zarar vermekten suçlu bulunanların idam edileceğini açıkladı.

Ancak 2009 seçimlerinden sonra yapılan protestolara destek verdi. Hükümeti halkın barışçıl gösteri yapmak hakkını sınırladığı için eleştirdi. İyi derecede İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça ve Arapça biliyor ve hukuk doktorası var.

ALTI DİL BİLEN DİN ADAMI

* İran siyasetinin önde gelen isimlerinden biri olarak gösterilen 64 yaşındaki Ruhani, ılımlı ve pragmatik bir muhafazakâr olarak kabul ediliyor.

* Evli dört çocuğu var. İskoçya’daki Glasgow Caledonian Üniversitesi’nden hukuk doktorası olduğunu iddia ediyor. Farsça’nın dışında iyi derecede İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça ve Arapça biliyor.

* Geçmişte İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nde temsilciliği dâhil olmak üzere parlamentoda çeşitli görevlerde bulundu.

* 2003–2005 yılları arasında İran’ın baş nükleer müzakerecisi olarak İngiltere, Fransa, Almanya ile görüşme yaptı. Batı ile uzlaşmacı tavrı yüzünden Ahmedinejad ile çatışınca görevinden ayrıldı.

* 1999’da reformcu bir gazetenin kapatılmasını protesto için eyleminde sabotaj ve devlet malına zarar vermekten suçlu bulunan öğrencilerin idam edileceğini açıklamıştı.

* 2009 seçimlerinden sonra yapılan protestolara destek verdi, hükümeti halkın barışçıl gösteri yapmak hakkını sınırladığı için eleştirdi