Kategori arşivi: Köşe Yazıları

Kod Adı Sezar

Esad’ın yaptığı işkence ve insanlık suçu, belgelenince ne yapacağımı düşünmeye başladım. Ortada 11 bin ceset ve 55 bin fotoğraf vardı! Bir de KOD ADI SEZAR olan fotoğrafçı! Askeri polis olduğu söylenen ve nerede olduğu konusunda bilgi olmayan SEZAR kimdi! Aklıma ilk gelen bu oldu!
Bulmak kolay değildi! Hele şu aşamada! Ama yine de “iz bulabilir miyim?” diye düşündüm.
Gün boyu tüm çabalarıma rağmen bir sonuç elde edemedim.
Umutsuzluk klavyeme hakim olmuşken kaç zamandır görmediğim dostumdan “pat” diye mesaj geldi: “Senin neyi merak ettiğini biliyorum! Belki yardımım olur.”
Sonuna koyduğu GÜLÜCÜKLE şifreyi kırmıştım! Heyecanlandım! Her yerde bulunacak biri değildi!
Hemen numarayı çevirdim.
Açmadı! “Ben seni arayacağım” diye ikinci bir mesaj geldi. Tam okuyacakken başka bir telefondan beni istediğini öğrendim. Şaşırdım. Koşarak gittim.
Gazetenin başka bir köşesindeydim! “Not defterimi açtım. Ben sordum o cevapladı!
Bence ortaya keyifli bir sohbet çıktı!
Her yerde bulunamayacak bir DOST, her yerde bulunamayacak şeyler söyledi! PUZZLE’ın parçalarını birleştirdi!
Bakalım keyif alacak mısınız!
Yaklaşık iki ay önce Kasım’ın ortalarında bana ne söylediğinizi hatırlıyor musunuz?
O nedenle mesaj yolladım!
Hatırlamasam rahatsız etmezdim!
Bugünü anlatıyor yani?
Elbette! “Suriye konusunda önümüzdeki 2 aylık dönem çok önemli. Bu süreçte Maliki, Türkiye’ye gelecek. Erdoğan da Moskova’yı ziyaret edecek. Esad’ın neden gitmesi gerektiğini bir kez daha anlatacak. Eli bu kez çok daha güçlü. Eğer bu 3 görüşme sonrasında Esad gitmezse, maalesef o zaman hiç istemediğimiz halde devreye biz gireceğiz” demiştim!
Evet!
Esad için ilk ciddi uyarı Şam’da havaya uçan Ulusal Güvenlik Merkezi’ydi! Bunu anlamadı! Üstesinden geleceğini sandı! Arkasındaki güçler onu buna inandırdı!
Ben de sana iki ay önce “Belki en sadık adamı ‘Bu ülkeye çok zarar verdiniz!’ diyerek onu infaz edecek.
Bekle biraz!” demiştim!
Çok net hatırlıyorum!
Tamam! İşte o gün geldi ve gereği yapıldı!
Ben havaya uçacak sonucu çıkarmıştım inanın!
Yok, dünya değişti! KARAKTER suikastları moda! Nasıl Bizim Başbakanımıza saldırıyorlarsa, biz de aynısını yapıyoruz! Esad ölse kahraman olur! Türkiye de suçlu! Biz daha ŞIK olanını yaptık! Yanında taşıdığı ve sonuna kadar güvendiği 6 isimden BİRİNİ yanımıza aldık! Hep onlar yanımızdakileri alacak değil ya!
Kim bu Sezar!
Aslında görevi başka! Fotoğrafçı değil! Ama bütün belgeleri masasına getirecek kadar etkili biri! Bu şahıs Türkiye’ye ve bize çok güvendi!
Düğmeye basıldı!
Ne zaman? Önceki gün mü?
Hayır, çok oldu!
Ne zaman peki?
Aralık ayının başında, Erdoğan yanına aldığı bir heyetle KATAR’a günübirlik bir ziyaret yaptı! Hatırladın mı?
Tabii Yanında MİT Müsteşarı Hakan Fidan da vardı! Kim bilir, belki o gün masaya bu da gelmiştir!
Bunlar da konuşulmuştur!
İlgiyi kuramadım!
O ziyaretten bir gün sonra KATAR‘ın tuttuğu ÖZEL HEYET bu ALBÜM için çalışmaya başladı!
Yani belki Erdoğan döndükten hemen sonra düğmeye basılmış olabilir!
Neden çıkıp bunu açıklamıyorsunuz?
Neden ortada biz olalım! İçeriden ve dışarıdan bizi TERÖRİST ülke olarak göstermeye çalışanlar varken neden ateşe elimizi sokalım…
Neden Katar ve İngiltere peki?
Suriye’de herkes var ama son söz İNGİLTERE‘nin! Esad doğrudan oraya bağlı. Nasıl içerideki birbirine benzemeyen İTTİFAK emri Londra’dan alıyorsa, Esad da aynı merkeze bağlı! İngilizler’i “Hayır!” diyemeyeceği bir silahla etkisiz kılmak şarttı! Maalesef 11 bin masum insanın işkence çekerek cansız düşmüş bedenleri KANIT oldu! Şimdi isterlerse “DİKTATÖR!” diye Erdoğan’a seslenmeye devam etsinler!
İşin merkezindeyiz yani?
Kuşkun olmasın! Bak orada 1500’e yakın örgüt var! Hepsiyle konuşan tek ülke Türkiye ve MİT! Her yerdeyiz!
Bunu bildikleri için bizi kışkırtıp hataya zorladılar! Biz ise sakin ve akılla giderek onları İLETİŞİMLE, yani reddedilmeyecek fotoğraflarla vurduk!
Şimdi göz doktoru Esad ve Kraliçe düşünsün!
Dosyayı hangi büro hazırladı?
Fotoğraflar, Yugoslavya ve Sierra Leone’de bu alanlarda görev yapmış Sir Desmond de Silva, Sir Geoffrey Nice ve Profesör David Crane adlı 3 eski savcı tarafından incelendi.
Özellikle SIR SILVA Kraliçe’nin yakın adamıydı! Hukuk konusunda büyük hizmetleri oldu! NICE de öyle!
Zaten Carter-Ruck and Co. şirketi bu nedenle seçildi! Kraliçe adamlarıyla sarsılacaktı! Öyle de oldu!
CHP için ne dersiniz?
Londra’dan emir aldıkları artık SIR değil! Esad’a destek olmaktan başka seçenekleri yoktu! Kemal Bey de üstüne düşeni yaptı! Katliama imza atan birine destek olup, Türkmenler’i korumaya alan Ankara’ya karşı durdu!
Tablo bu! CHP’nin kime çalıştığı şimdi bir kez daha düşünülsün!
BARONLARA hoş görünmek adına devletten ve milletten uzaklaştılar!
Yanıldılar!
Peki son günlerdeki Erdoğan’ı merkeze alan saldırılar için ne dersiniz?
O konu mu!
Evet!
Daha devlet inan bir şey yapmadı!
Onlar her şeyi bildiklerini ve arşivlediklerini sanıyorlar! Bir tek kroşede yıkılıp giderler! Bunun altını çiz lütfen! Tek kroşe!
Nasıl yani? Şimdi söylemem doğru değil! Bir iki gün içinde bir şeyler çıkacak bekle!
Devletle savaş öyle olmaz! Madem meydana çıktın, başına ne gelirse eyvallah diyeceksin!
Çok merak ettim!
Bekle! Çok az! Bak! Devlette üç kişi vardır! Birine görev verilir! Diğeri görev verileni izler! Üçüncü isim ise ikisini izleyip rapor eder!
Denklem budur! Bunlar zincirin kendilerinde, yani ikinci kişilerde bittiğini sandılar!
Yanılgı
bu! Burası Türkiye Cumhuriyeti Devleti! Ve burada her şey NOT edilir! Zamanı geldiğinde gereği yapılır!
Duruma hakimsiniz?
Elbette! Mesela Esad göz doktoruydu ama burnunun dibini göremedi! Görebilseydi yanı başındaki TÜRKLERLE tanışacaktı!

Ergün Diler/Takvim

AK Parti Avcılar Belediye Başkan Adayı Bayram Şenocak

AK Parti Avcılar Belediye Başkan Adayı Bayram Şenocak’ın adaylığı çerçevesinde İstanbul  3. Bölge’nin milletvekillerine,  seçim oylarına bir bakış:

Adalet ve Kalkınma Partisi, AK PARTİ İstanbul’un ilçelerinden Avcılar’da Avcılar İlçe Başkanı Bayram ŞENOCAK’ı aday gösterdi.

AK Parti Avcılar İlçe Başkanlığı siyasette önemli bir kaldırım taşı. Bayram Şenocak, uzun soluklu olacağı şüphesiz siyasi hayatında Dr. Mehmet Müezzinoğlu’nun izinden giderse ileride Bakanlık koltuğuna dahi oturabilir.

Avcıları seçim sonuçları ile değerlendirdiğimizde;

2009 yerel seçimlerinde seçime katılma oranının yüzde 80.97

Avcılar’da yerel seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Mustafa Değirmenci partisinin önünde bir oy alarak ipi göğüslemişti. MHP’nin yerel seçimde % 5, genel seçimde bölgede % 10’a yakın oy aldığı göz önünde bulundurulduğunda, Adalet Ve Kalkınma Partisi’nin adayının işinin zorlu bir yarışa çıktığı açıkça görülüyor.

Bilindiği üzere 2009 seçimlerinde CHP adayı Mustafa Değirmenci % 48,5 oranında oy alırken; AK Parti adayı Cafer Sezgin % 37,4 oranında oy aldı. MHP adayının oyu ise % 5,3 oranında idi.

Bölgenin anayasa referandumunda evet oyu % 45,47, hayır oyu, % 54,53 olarak gerçekleşmiştir.

2011 Genel seçimlerindeki oy dağılımı ise ilk 3 partiye göre şöyledir.

AK Parti: % 42,56

CHP: % 40,11

MHP:  % 9,78

2011 genel seçimlerde Avcılar’ın da yer aldığı 3. Bölge’de AK PARTİ 15 Milletvekili, Cumhuriyet Halk Partisi 9 Milletvekili, Milliyetçi Hareket Partisi 3  Milletvekili, bağımsız olarak da 1 Milletvekili olmak üzere 25 Milletvekili Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmeye hak kazanmıştır. Bu milletvekillerinin isimleri şöyledir:

ADALET ve KALKINMA PARTİSİ AK PARTİ

Abdülkadir Aksu

Bülent Turan

Enver Yılmaz

Feyzullah Kıyıklık

Gülay Dalyan

Hakan Şükür

Halide İncekara

Harun Karaca

Mehmet Doğan Kubat

Mehmet Muş

Mustafa Şentop

Nureddin Nebati

Ömer Dinçer

Tülay Kaynarca

Ünal Kaçır

BAĞIMSIZ

Abdullah Levent Tüzel

CUMHURİYET HALK PARTİSİ  CHP

Ali Özgündüz

Binnaz Toprak

Erdoğan Toprak

Faik Tunay

Ferit Mevlüt Aslanoğlu

Osman Oktay Ekşi

Sabahat Akkıray

Süleyman Çelebi

Umut Oran

MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ MHP

Atila Kaya

Mehmet Taytak

Meral Akşener

 

 

İstanbul 3. Bölge ihtiva ettiği milletvekilleri açısından günümüzde yaşanmakta olan dalgalı süreçte önemli bir bölge, bu anlamda da Avcılar ilçesi önemli bir seçim arenasıdır.

AK Parti Avcılar İlçe Başkanı Bayram Şenocak’ın böylesi bir arenada ringe çıkması, siyasete bilenmesi açısından önemli.

Avcılar İlçe Başkanlığı’nın web sitesinde de görüleceği üzere İstanbul 3. Bölge Milletvekili Hakan Şükür’ün bölgeye yakin ilgisi müşahede edilebiliyor.

Bölge milletvekilleri arasında AK Parti’nin Silivri İlçe Başkanı Tülay Kaynarca’da bulunmaktadır. Türkiye’nin geldiği konjonktürde yaşanmakta olan süreçte kimi kitle oylarının adres değiştirmesi bölgeyi nasıl etkileyeceği merak konusu olmaktadır.

Özetle Bayram ŞENOCAK’a  Belediye Başkanlığı yarışında başarılar diliyoruz.

 

DEDEKORKUT EVLİYAOĞLU

Mahya Yayınları Medeniyet ve Hadis üzerine iki kitap

Mahya Yayınları kitap kapağı ile muazzam bir ufuk açıyor

Mahya Yayınları kitabiyat literatürüne vakıf çevrelerin dikkatle takip ettiği bir kitap evi. Malik  Bin Nebi’nin Medeniyet kavramı üzerine hazırladığı kitabı, müellif hakkında bir çok makalesi bulunan Dr. Bedran Bin Lahsen çalışmış. Kitabın Türkçesini ise Prof. Dr. Robert Frager’in meşhur eseri;  Kalp,  Nefs  ve Ruh kitabını da dilimize kazandıran İbrahim Kapaklıkaya tercüme etmiş.

Medeniyet adlı çalışma kavramın Sosya –Entelektüel temelleri üzerine CİVİL olma manasının mahiyetini Mehmet Akif Ersoy’un “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” tanımlamasına hapsolmaktan kurtardığı gibi, toplum olmanın gerekleri üzerine feylesofça yaklaşımlar ve tahliller getiriyor.

Pek kolay hazmedilesi bir kitap olmamakla birlikte, sosyal bilimler alanında var olmak isteyenlerin mutlaka mütalaa etmeleri gereken bir eser.

Kitap muhtevasındaki kavramlara ; sizi müellifi Malik Bin Nebi’nin mahir üslubundan hiç bir şey kaybetmeksizin  Dr. Bedran Bin Lahsen’in titiz çalışması ve sanki eseri kendisi kaleme almışçasına İbrahim Kapaklıkaya’nın güzel çevirisi ile açıklık getiriyor.

Mahya Yayınları’ndan çıkan diğer bir eser ise, Pakistan ekolünden Dr. Israr Ahmed Han’ın Hadis kitabı.

Kitabı şöyle bir incelemek istediğinizde kapağındaki hat ve tespih püsküllerini andıran Hadis yazılarının üst üste istiflenmiş olması dikkatinizi çekiyor.

Kriterlerin yeniden tanımlaması başlığı altında sunulan eserdeki bu kapak çalışmasında en üstteki Hadis yazısının püskülleri yok.

Okura içeriğin ne anlatmak istediği arifane bir çalışma ile 11 Hadis yazısının bir tanesinin farklılaştırılması ile gösteriliyor.

Bu kitabın da çevirisi İbrahim Kapaklıkaya, bu anlamda başka söze gerek yok. Ama içeriğini iyice bir tahlil ettikten sonra kapağına hürmeten tekrar bir yazı paylaşacağız.

 

MAHYA YAYINLARI:

www.mahyayayincilik.com.tr

Telf: 0212 / 441 16 47

 

DEDEKORKUT EVLİYAOĞLU / NETPANO. COM

 

Mustafa Ekici ve dedemin nasırlı elleri

Türk edebiyatında kıpırdanmalar, heyecan verici metinler, uzuun bir otobüs yolculuğunda camdan dışarıyı seyrederken Erdem Beyazıt’ın dizelerine nakşedilmiş hayaller, Nazan Bekiroğlu’nun kaleminde, Ayşe Sevim Günay’ın şiirlerinde vücut buluyor derken Mustafa Ekici ve kalemine gönlünden, engin hayat tecrübesinden akan satırları, ağıtlar, mesnevi meşrep neşveler içeren lirik üslubu ile tanıştım. Daha doğrusu onu tanıyan yakın bir dostumun referansı ile aşina oldum.

Kimi evliya kendin bilmez, ama meczuplardan da addedilmezmiş. Ekici’nin de üslubu aynen böyle. Dedemin o nasırlı ellerini hatırladım, yazılarını okurken.

Dedem, memlekete gittiğimizde tüy bitmemiş yanaklarımı sıvazlar, güneşten yanmış yüzünü öperken, ellerimi kenetleyen avuçlarındaki nasır izleri biraz canımı acıtırdı.

Tarlayı sularken toprağı elleri ile avuçlayarak akan suya yol vermesi, parmaklarını bir tırmık gibi kullanarak yoncalar arasındaki taşları ayırması, papatesleri sökerken yumruk haline alan elinin o gücünü uzaktan bile hissetmek, koca koca sarı kızları ipe dizercesine peşinden otlağa götürüp akşam döndüklerinde de onları sağması dedemin ellerinden gelen işlerdi.

Dedemin ellerinde bir gün küçuk bir kuzu gördüm. Ancak ellerine sığıyordu. Annesi samanlıktan çıkıp da öte geçeye, suluğa giderken yolcu otobüsü çarpınca öksüz kalmıştı.

Nereden bulmuşsa bir biberon almış, o nasırlı, hayatın ilmik ilmik işlendiği hoyrat ellerinden akan muazzam şefkatle küçük kuzuyu besliyordu.

Sonra bana verdi kuzuyu, tatil boyunca baktım, oynadım, koştuk…

Mustafa Ekici’nin kalemi de dedemin elleri gibi, hayat var, şiir var; okuduğunuzda,

kaleminin akışına kendinizi teslim ettiğinizde ÖKSÜZ olmadığınızı anlıyorsunuz.

Türk edebiyatının öksüz kalmadığını,

Öksüz kalmak istemediğinizde bakmayın ellerindeki nasır izlerine,

Anadolu Ajansı İstanbul Bölge Müdürü olarak ifa ettiği başarılı çalışmasının yanında Tohma çayı kadar çağlayıcı…

www.haber10.com  sitesinde kimi zaman yazılarını bulmanız mümkün.

Edebiyatımızda popülizme çokça girmeyen saklı kalmış, tanınması gereken kalemlerden,

“EV” başlıklı yazısı yok mu, bir okuyun, ÖKSÜZ olmadığınıza şükredin.

EV yazısı Mustafa Ekici’nin www.haber10.com sitesinde 16 Nisan 2012 tarihinde yayınlanmış yazısıdır.

Küçüktüm, çok önemliydim o yüzden, basittim, dokunulmazdım.

Bir çatık kaşa, ters bir bakışa yaktım yolumu,

Çektim gittim…

12 yaşındaydım, bu günhiçbir anlam taşımayan ve aklımda da hiçbir izi kalmamış olan sebeplerden ötürü evden kaçtım. Onyıllar sonra Kabe’yi gördüğümde hissettiklerimin bu evden kaçış hatırasının içimde estirdiği duygulara çok benzediğini fark ettim. Bu mahrem anıyı ve Ev’e dönüş anında yaşadıklarımı sizlere bu vesile ile anlatıyorum.

Çünkü gerçekte insanın yapıp ettikleri, işleyip dokudukları işte bu akılda iz bile bırakmayan önemsiz şeylerdir. .

Gittiğim anneydi, terk ettiğim Ev’di, huzurdu, akşam sıcak çorba, gece yumuşacık yataktı,

Başa değen el, içe işleyen sevgiydi yaktığım..

Gittim evet, günlerce gittim,

Şehirden gittim, köyden gittim,

İnsanın en soğuk en ürperten yayına değdim defalarca,

Bir sabah, dört günlükaçlığın karnıma gümlediği bir sabah,

Daha güneş doğmamışken, üşümek nasıldır size anlatacak kelimelerim yoktur inanın,

Buhur buhur ekmek kokusunun peşi sıra bir fırına göz koydum,

Bir saate yakın bir zaman boyunca kendimi o fırıncıdan bir parçaekmek istemeye iknaya uğraştım, başardığımda içimi kirleten şeyin ne olduğunu bu yaşa erdim hala anlamadım,

Nasıl ürkek bir çocuktum, nasıl kırılgan,

Adamın beni süzen gözlerine asla bakamadım, sadeceekmek istedim, yarım ekmek,

Ve elime değen sıcaklığın içimde estirdiği hayvanca şehveti başkaları görecek diye nasıl utandığımı… adam bu ekmeği istemekleona ne büyük bir lütufta bulunduğumu anlamamış olacak ki para bekledi elini uzatarak,

Bundan sonrası dilimi şerha şerha yaran dişlerimin baskısı idi, ağzım kan ile doldu, kısık bir sesle yok diyebildim sadece ve bırakıp çıktım. O iki adımlık mesafeyi nasıl aşabildim anlatamam, gözlerim doldu, ağzımdaki kanı yuttum ve ilk köşe duvarın dibine çömelip dakikalarca ağladım, oysa o ekmeği isteyecek onursuzluğa nasıl inebildiğimi asla bilemeyecek o adam.

Çekip gittim yine, karnımı su ile doldurarak, bu kez şehirden kasabadan köyden gitmek yetmedi,

insandan gittim,

Sadece su ile doldurulan karın ile sonbaharın gece soğuğuna birde yabanın, karanlığın, insanın içini ürperten tabii uğultunun yarattığı korkuyu ekledim. Korkudan içime büzülüp yok olmak istedim, toprağın karnına sindikçe içimdeki ürperti arttı…

Böyle üşüyerek, korkarak, acıkarak ve bekleyerek kaç kez sabah oldu ve kaç kez karanlık…

Ve sonra umudun tükendiği yerden tekrar insana dönüş, köye, kasabaya, bir şeyler isteyecek kadar düşmeye razı olmaya, kabullenmeye…

Yere değecek kadar ağırlaşan bulutlu bir akşam, bağını bostanını sulayan bir köylüye acaba beni misafir edebilecekmi diye kısık ve korkmuş sesimle sordum, gururu kurtarmak babından da tabi eğer şehre gidecek bir araba gelmezse, içimden nasıl dualar ettiğimi, o arabanın gelmemesi için nasıl yalvardığımı, ah ama uzaktan kaldırdığı tozu bulutlara karışan gürültülü minibüs çıkageldi ve gururu kurtarmak için söylediğim sözün mahkumu olarak bindim o arabaya. İnsanın soğuk yüzündeyim tekrar, sürekli ortalığa söylenmiş gibi duran ama aslında bana söylenen ücret talebi… ayaklarımda ki plastik, tokalı papuçlar toz kir içinde, üstüm başım toz toprak, feci kokan ve açlıktan sürekli başı dönen 12 yaşında bir çocuk, bütün alemin kendisini süzdüğünü, ayıpladığını düşünen bir çocuk bu büyük baskıyı nasıl taşır…

Cami girişindeki ayakkabılık daha güvenli, gece yarısından sonra ne kadar çok insan gelir bu yarım halı kaplı kapı girişlerine, şaşarsınız. Bir şehirde kasabada bu kadar çok evsizin olması Cidden şaşırtıcıdır.

Bir Pazar sabahı şehride kurulan pazarı gezerken avuç büyüklüğünde dolmalık biber çaldım, birde patlıcan, çünkü bunlar insan boyunda çuvallarda satılırdı ve yürürken öylece bir tane alıverirdiniz, ama domates ve diğer sulu ve lezzetli şeyler daha aşağılarda, kasalarda olurdu, eğilip almak gerekirdi ve bu görülme riski taşırdı. İşte günler sonra mideye dolan o dolmalık çiğ biber ve patlıcanın lezzeti nasıl hangi kelime ile tasvir edilebilir ki…

Ev’e dönmek nasıl dağ dağ birikti bilseniz.

Evet ev’e dönmek. Ama işte içimizi kemiren kibir, bizi eşsiz ve tarifsiz olduğumuza ikna eden gurur ile bu nasıl mümkün olabilir ki… eve dönmek sıradan olmak, her kes gibi olmak ve o sıradanlığın içinde biricik olduğumuzu duyumsaya bilme gücü bulabilmektir.

Günler sonra Ev’e gidecek olan yolun başındayım. Bir küçük Anadolu şehrinde her sabah erkenden renk renk minibüs ve otobüsün inip kalktığı otogardayım.

Bir iki gün daha çok üşüyerek ve çok acıkarak, çok da korkarak bu otogarda beni yakalayıp eve götürecek kurtarıcımı bekledim. Öyle herkes olmaz, yakalayınca seni rendice edecek, hırpalayacak biri olmaz, bir munis, şev katli el sahibi lazım. Nerde ise bütün hısım akraba 17 günden beri beni arıyor, bunu biliyorum, ama gözüm her sabah arabalardan inenlerin arasından beni yakalamaya layık birini arıyor. Ve sonunda buluyorum onu. Orta yaşı geçkince, okumuş yazmış, bir uzak akraba, ona yakalanmalıyım, sanki o beni yakalamış gibi olmalı, bütün maharetimi kullanıyorum, son gücümü topluyorum ve o gelirken sanki beni görmüşte önünden kaçıyormuşum gibi yapıyorum, tek bir şansım var, eğer fark edip beni tutamazsa bir daha gururumu yenememekten korkuyorum, ve önü sıra koşmaya başlıyorum, arkamdan gelmekte olduğunu hisedince yere düşüveriyorum, kollarım pıtırlı taşlı zeminde sıyrılıyor ve …..

Başım okşanıyor…

Tatlı sözler ile teselli ediliyorum, yerden kaldırılıp üzerimdeki toz toprak silkeleniyor.

Ve Ev’e gitmek üzere minibüse gidiyoruz….

Bütün bunlar sadece önemsiz detaylar…

Esas mesele Ev’e varmak.

Bir saatlik yol o kadar uzuyor ki…

Ve bir yandan da hiç bitmesin diye o kadar derin bir içtenlikle dua ediyorum ki…

O eve nasıl girilecek.

Anneye, babaya, kardeşe, amcaya, halaya eşe dosta nasıl bakılacak,

İnsanların yüzlerine nasıl bakılacak,

Nasıl derin bir “utanç içindeyim,

Nasıl derin ve taşkın bir sevinç içindeyim,

Haber bizden evvel varıyor mahalleye, Ev’e…

Ev uzaktan görünür görünmez hıçkırıklar boğuluyor,

Başım yerde, gözlerim derinden çağlayan sıcak pınarlar gibi, artık vücudu kontrol etmek ne mümkün,

Eve giriş artık taşkınca bir boşalma gibi,

Utanmanın en derin çukurundayım,

Onursuzluğun en dibinde,

Sevincin zirvesinde,

Affedecekler mi acabasının yarattığı endişe boğacak denli derin,

Kızacaklar mı acabasının yarattığı korku dizlerimi kırıyor sık sık,

ahh Ev’e bir girebilsem…

Ev

Anneydi, huzurdu, akşam sıcak çorba, gece yumuşacık yataktı,

Başa değen el, içe işleyen sevgiydi.

Ve işte ey insan seni evden uzaklaştıran, yabanın o tedirgin edici ürkünçlüğüne savuran şeyler

o ceviz kabuğunu doldurmayan iki çatık kaş kadar önemsiz.

işlediğin bütün günahlar büyük küçük, hepsinin de ceviz kabuğu kadar hükmü var Ev’in dingin ışığında.

Ve şimdi Ev’e dönmek vaktidir tekrar.

 

 

 

 

Sinop İnceburun THY ile uçuşa geçiyor

Türk Hava Yolları THY, global adı ile Turkish Airlines Anadolu’muzun güzide illerini de uçuşa kaldırmaya hazırlanıyor. Bunda en büyük pay yörenin 8 Kasım’da resmen açılışı gerçekleşecek olan MÜSİAD Sinop teşkilatının.

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği Sinop Şubesi’nin çalışkan Sektör Kurulları Başkanı Rasim Cihan Oğuz ve dernek üyesi arkadaşlarınca başlatılan bir çalışma sonucunda Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu beyin bizzat bilgilendiği ve ilgilendiği bir proje gerçekleşiyor. Türk Hava Yolları yeni uçaklarından birisinin adını İNCEBURUN olarak belirlemeyi kararlaştırma yönünde ciddi bir yaklaşım gösteriyor.

Sinop Valisi Hüseyin Avni Köşger’in de yakinen bildiği  proje ile Sinop, 100 bine bile varmayan nüfusuna karşın, THY filosunda İnceburun adlı uçağı ile semaları süslemeye hazırlanıyor.

Konuyu yakinen takip eden bir arkadaşımız, MÜSİAD Sinop Temsilciliğinin oluşumunu dikkatle izleyen Türk Telekom Sinop İl Müdürü Baki Günay’ın da İlin bir uçak ismi ile daha da öne çıkmasında çorbada katkısı olduğunu belirterek “Sinop önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin istihdam düzeyi en üst seviyeye çıkmış insan profilini barındıracak. Bu yönüyle bilinirliliği daha da artacak. THY uçağına İnceburun isminin verilmesi projesi bilinirlik ve Sinop’un turizm geliri başta olmak üzere, artış gösterecektir” değerlendirmesinde bulunuyor.

Bakarsınız Sinop MÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Rasim Cihan Oğuz bey 04 Ekim Cuma günü THY Başkanı Hamdi Topçu ve MÜSİAD Başkanı Nail Olpak ve diğer zevatı İstanbul’da ziyaret eder. Kim bilir!?

Sinop ilinin bu yenilikçi çalışmasını beğeni ile izlemeye devam edeceğiz.

CÜNEYD AKGÜL

Lafta Kalan Milli

Veysel okuldan mezun olduğunda hevesliydi ve güzl hayalleri vardı. Aklında birçok büyük proje vardı. Sadece kendi geleceği için değil ülkenin geleceği için de güzel hayalleri ve projeleri vardı. Hiç zor olmayacağını düşünüyordu.

Bilgi toplumunda lider konumuna yükselmek için zengin yeraltı kaynaklarına, büyük sermayelere ihtiyaç yoktu. Bilgiyi doğru ve iyi idare edersen, özellik bilişim alanında doğru adımlar atarsan küçük özkaynaklarla büyük başarılara imza atmak mümkündü.

Yazılımda yabancı bağımlılığının gelecekte çok daha çetrefil sorunlara yol açacağını biliyordu, onun için yerli çözümlerin desteklenmesi büyük önem arzederdi. Kafasında birçok detayı ile birlikte stratejisi net idi.

Daha mezun olur olmaz yurtdışındaki büyük firmalardan Google’dan, Apple’dan teklifler almıştı ama “Küçük hesaplar peşinden koşmak bana yakışmaz, ben ülkeme faydalı olmak istiyorum” diye düşünmüş ve hemen reddetmişti teklifleri.

Önce güzel bir sunum dosyası hazırladı Veysel. Özellikle hayalindeki projelerin en etkili makama Başbakana ulaştırılması gerekiyordu.

Konuyla ilgili atınması gereken adımları, yasa değişikliklerinin yapılması önemliydi. Sonra kamu kurumlarının konuya bakışı ve bilinçlendirilmesi önemliydi. Devletin destekleyeceği projeleri vardı. Kamu kurumlarının bilişim alanındaki yatırımlarında ana strateji önemliydi. Güvenlik konusunun herkes tarafından çok iyi anlaşılması gerekiyordu. Teknolojinin gelişiminin dünya siyasetinden ve dünya ekonomisinden bağımsız olmadığını anlatması gerekiyordu.

Örneğin veri transferi internet ağlarını meşgul eden en önemli konu ve verileri merkezi bir yerde toplamak maliyeti arttırıcı bir unsurdu.

Buna rağmen verileri merkezi bir data centerda toplayan bulut sistemleri giderek yaygınlaşıyordu. Bu sistemler o kadar kullanıcı dostu ve pratik hale getiriliyordu ki tercih etmemek mümkün değil.

Bunun iki temel kazanımı olacaktı. Birincisi sürekli artan veri transfer ihtiyacı internet bağlantısında kapasite artışını sürekli hale getirecek, bu da servis sağlayıcıların ekonomik olarak sürdürülebilir bir model sunacaktı. Yani 1 GB yetmeyince insanlar daha fazlasına abone olacak, daha fazla ödemeye razı olacaklardı, ekonomi büyüyecekti.

İkinci ve belki de en önemli ama aynı zamanda gizli maksat ise verilerin merkezi bir datacenterda olması veirler üzerinde gerek casusluk, gerekse istatistiki analiz çalışmalarının yapılabilmesinin kolaylığı idi.

Veysel bütün bu fikirlerini Başbakan’a ve Bakanlara ulaştırmak için uzun süre uğraştı. Bürokrasinin o sıkıcı koridorlarında, danışmanlarla, özel kalem müdürleri ile, memurlarla boğuştu ama sonunda pes etti. Kimseyle görüştürmediler. Attığı maillerin, gönderdiği mektupların ve dosyaların yerine ulaşıp ulaşamadığından bile emin olamadı.

Devlet kurumlarından ümidini kesince özel sektörden birkaç kuruma gitti, projelerinden bazılarını anlattı ve birlikte iş yapmayı teklif etti. Yatırım ortaklığı veya birlikte proje üretmek konusunda herkeste bir isteksizlik vardı. Daha doğrusu ya sunulan projelerin kendilerini aştığını söylüyorlar veya yeterince kazanç elde edemeyeceklerini düşünüyorlardı.

Veyselin projeleri bizim ürettiğimiz ve bütün dünyanın kullanacağı projelerdi. Yani gerçekten sahaya inmek istiyordu. Oysa ülkedeki yazılım firmaları kendi küçük köşelerinde oynamayı tercih ediyorlardı.

Bazıları ise sadece para kazanmaya konsantre olmuşlardı. Hiş öyle idealler, milli yazılım filan uğraşacak halleri yoktu.
Ağzını açan “abi bir çocuk telefona hohlayıp parmağıyla yazı yazan bir uygulama yapmış, bilmem kaç yüz milyon dolar kazanmış” diye başlayıp giden konuşmaları dinlemekten bıktı usandı.

Veysel sonunda pes etti. Google Türkiye ofisinde çalışmayı kabul etti. Önce Amerika’ya gitmeyi kabul etmeyeceğini en azından Türkiye topraklarında çalışmayı, hayallerinden vazgeçmeyip sadece ertelemeyi düşünüyordu. Zamanla, toplantılar için gidip geldikçe, çalışmalarını sürdürdükçe ve şirket içinde yükseldikçe fikirleri de değişti.

Şimdi California’daki merkezde çalışıyor. Amerika doğumlu bir hind asıllı ile evlendi. Türkiye’ye karşı bakışı oldukça olumsuz. Hatta türklerle konuşurken kendi akrabaları gibi bile görmüyor “siz Türkler” diye hitap ediyor.

Milliyetçiliğin hiç de matah bir nane olmadığını düşünüyor. İyi olan kazansın.

Tuğrul İnançer’i Oryantalizm havuzunde boğmayın

Hanımefendilerin, hele de milletvekili payesine sahip cinsi latifin Tuğrul Beyin kadınların eş değil zevce olduğuna vurgu yapan sözlerine gösterdikleri tepki akıl alır gibi değil.

Kelli Felli, AK Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi mensubu bayan milletvekillerinin açıklamalarını şaşkınlıkla karşılarken, Hürriyet Gazetesi yazarı Sayın Ahmet Hakan Coşkun beyefendinin Tuğrul İnançer hakkında yazdığı – yazma mahiyetinde söylediklerini okuyunca aile müesseseni bikar olarak vakıf olmadıklarından böyle dedikleri kanaatine vardım.

Ahmet Hakan Coşkun arkadaşımız, AK Parti ve CHP’nin bazı kadın milletvekillerinin; Arapların “Rabbül Beyti” “Evin sahibi, evin rabbi” olarak nitelendirdikleri ZEVCE’leri konumlandırmalarını daha iyi anlamaları gerek. Yoksa oryantalizm temelli günümüz yaşam tarzının getirdiği reflekslerle ZEVCE müessesesini kavramak imkansız.

Konuya biraz da Okzidentalist yaklaşımla eğilelim:

Amerika Birleşik Devletleri, yani Barack Obama’nın ülkesinin önemli gazetelerinden New York Times 25 Aralık 2012 tarihli nüshasında Vincent Dicaro’nun şu sözlerine yer veriyor. “İnsanlar ihtiyaç sahibi, fakir durumda olan, okulunda derslerinden geri kalmış bir çocuğa bakarak soruyorlar ” Yardımcı olmak için ne yapabiliriz? “Amerika Ulusal Babalık İnisiyatifi Başkanı Dicaro “İlk aşamada sorulması gereken: Bu çocuğun ilk aşamada ihtiyacı olan yardım nedir” olmalı. Doğru cevap ta çoğunlukla “Onunla ilgili, ve bağlantılı bir BABA” oluyor. Vincent Dicaro, fakirlir, suç, uyuşturucu ve suç problemlerinin çözümünün de burada olduğunu söylüyor. Amerika’da 15 milyon çocuğun anneleri tarafından büyütülmekte olduğunu, 5 milyon çocuğun da gelişim süreçlerini anneden yoksun geçirdiklerini göz önünde bulundurduğunuzda durumun vahameti ortaya çıkıyor.

 

Avrupa Birliği’nin kalesi Almanya’da da durum farklı değil. Angela Merkel’in Almanyası’nda tek başına ebeveyn rolü üstlenmek durumunda kalan annelerin oranı % 20’lerde. Bu 8,2 milyon çocuklu aile içerisinde 1,6 milyona tekabül ediyor.

 

Alman istatistik kurumunun verilerine göre, küçük yaşta çocuk sahibi ailelerin sayısı 1996 yılına kıyasla, 9,4 milyondan 8,2 milyona düşmüş.

Çocuğunu tek başına yetiştiren 1,6 milyon annenin % 58’i boşanma sonucunda bu duruma düşmüş. 37’si boşanmış iken küçük yaşta çocuk sahibi olmuş. % 6 sı ise dul olarak bu kervana katılmış.

Çocuğunu yalnız büyüten annelerin büyük çoğunluğu 40 – 49 yaş arasında. Çocuklu -evli çiftlerin yaş ortalaması ise 30 – 39 yaş arasında. Almanya’da boşanmalardaki yaş ortalamasının 41,8’de olması da tek başına çocuk büyüten ebeveynleri açıklıyor olsa gerek.

Almanya’da çocuğunu yalnız yetiştiren 1,6 milyon ebeveynin 10’da biri erkek sadece. Özetle Merkel Almanyası’nda 1.440.000 anne tek başına 6 yaşı altı çocuk büyütüyor.

Ve bu annelerin % 50’si ekonomik gelecekleri için büyük kaygı duyuyor.

Özetle sormak isterim. Ahmet Hakan Coşkun bey bilhassa meslek grupları arasında öne çıkmış ihtisas dallarında değgin ailelerde bu yetiye sahip hanımların beyleri ile yollarını ayırma oranı nasıldır dersiniz.

Tuğrul İnançer’i keyfinize ve keyfimize uygun hitaplar içerir formata dönüştürerek dinlemek için yapılan mahalle baskısının içerdiği Oryantalist değerlendirmeler yerine pencereyi başka bir bahçeden açmak gerek.

 

 DEDEKORKUT EVLİYAOĞLU/ NETPANO.COM 

Boşanmalıyım

Melike Hanım huzursuzca oturuyordu karşısında. Sanki bir suçluluk duygusu içinde yada her an kalkıp gitmesi gerekecekmiş gibi koltuğun ucuna ilişmişti.

—  Rahat oturun dedi aile danışmanı.

—  Ben rahatım böyle.

—  Geçen oturumda konuştuklarımızı düşündünüz mü? Hayatınızı olumsuz etkileyen, evliliğinizi çekilmez kılan şeyleri bulup listeleyecektiniz.

—  Evet düşündüm. O kadar çok ki liste yapamadım. Her şey olumsuz, her şey kötü. Kendimi çok kötü hissediyorum. Bu evliliği bitmesi lazım, başka çaresi yok. Saçımı süpürge eder, çalışır çocuğuma bakarım. Sırf çocuğum için katlanmama değmez bu adama.

—  Her şeyin evlilik hayatınızı olumsuz etkilediğini düşünüyorsunuz. Bunlardan en belirgin olanlarından birkaç tane sayın hiç olmazsa.
Melike hanım derin bir iç çekti. Parmaklarını içiçe geçirip avucunu sıktıkça sıktı. Önüne bakıyordu ama gözlerinin nemlendiğini tahmin etmek hiç de zor değildi.

—  Hangisini anlatsam bilmiyorum ki. Biz normal bir aile gibi olamadık hiçbir zaman. Onun annesi önemli, babası önemli, işi önemli, arkadaşları önemli ben hep en son plandayım. Hiçbir şeyde benim fikrimi sormadı. Bir konuda ben de “şöyle yapalım” desem bizim ailede hoş karşılanmaz diyor. Başka bir gün birşey istesem, babam kızar diyor. Madem ki o annesi babasından ayrılamıyor, hala onların etkisinde. Biz neden yeni bir aile olduk, yeni bir yuva açtık?

—  Birincisi bu aile baskısı diyelim o zaman. Başka bir tane söyleyin.
Melike Hanım sözünün kesilmesinden rahatsız olduğunu belli etti ve düşünmeye başladı. Huzursuzca yer değiştirdi ve kucağındaki çantayı yanına bıraktı.

—  Bu anlattığım genel şey bile tek başına geçimsizlik için yetmez mi?

—  Melike Hanım, biz boşanma davasını konuşan bir avukatla müvekkil değiliz. Ben sizin aile danışmanınızım ve bir aile sorununuzu çözmek için görüşüyoruz bunu hatırlatayım öncelikle.

—  Yani işte bu benim yok sayılmam, değersiz olmam ne bileyim işte her şey…

—  Sakin olun ve şunları düşünün. Eşinizin bir kötü alışkanlığı var mı?

—  Yok tabiki de.

—  Size karşı şiddet kullandı mı bugüne kadar.

—  Allah korusun tabii ki olmadı öyle bir şey.

—  Başka bir kadınla ilişkisi olduğundan mı şüpheleniyorsunuz.

—  Asla böyle bir şey yapabileceğine ihtimal vermem. Şüphe uyandıracak bir şey de olmadı zaten. En başta ailesinden çekinir.

—  Peki bir baba olarak çocuğunuza yeterince ilgi gösteriyor mu?

—  İşten vakit bulursa. Bira işe fazla zaman ayırıyor ama evde olduğu zamanın çoğunu çocuğumuzla geçirir.
Konuşmanın seyri Melike Hanımın aleyhine gelişiyordu. Bunu farkedince bir savunma refleksi ile aile danışmanının yeni bir soru sormasına fırsat vermeden cümlesini devam ettirdi.

—  Ama bakın bu adam bana “seni seviyorum” dememek için uğraşıyor sanki. İlk zamanlar böyle değildi. Bana ilgi göstermiyor artık. Beni çirkin buluyor gibi sanki.

—  İlgi azalabilir ama bu sevginin azaldığı anlamına gelmez. Bunları fırsat bulup aranızda konuşmanız gerekiyor. Ama şu temel önyargıdan kurtulmalısınız. Evliliğiniz artık yürümediğini ve boşanmayı düşünecek kadar büyük bir sorununuz olduğunu düşünüyorsunuz. Bu yargıyı baştan koyarsanız yanlışları büyütürsünüz. Sorunlarınız olduğunu söylüyorsunuz, bu normaldir ve olabilir. Bunu konuşarak çözebilirsiniz. Çözebileceğiniz sorunları büyütmek onları çözülemez hale getirebilir.
Evlilik sadece iki kişinin ihtiyacı ile yapılan bir iş değildir. Özellikle bizim kültürümüzde evlilik aynı zamanda iki aile arasında tesis edilen bir hısımlık bağıdır. Bazen bunu gözardı ediyoruz.

Evliliğin yürümesi aynı zamanda kayınbaba, kayınana, diğer hısım ve akrabaların ilişkilerinin devamı anlamına da geliyor. Bazen bu ilişkiler yumağındaki bazı çatlaklar büyütülerek evlilikler bitiriliyor. Bunun doğru olmadığını bilmemiz gerekiyor.

Çocuğunuz da var. Özellikle bir çocuğu annesiz veya babasız büyütmeye kimsenin hakkı yoktur.

Bizim kültürümüzde boşandıktan sonra medenice çocuğu paylaşma kültürü hele hiç yoktur. Taraflardan biri illa ki çocuğa el koymak ve karşı tarafa göstermeme gayreti içinde olur. Veya çocuğu birbirlerine karşı kullanırlar, kışkırtırlar, birbirlerini kötülerler. Bütün bu süreçler çocuklar için kötüdür ve travmatiktir.

Sorunları küçültmeyi, somutlaştırıp listelemeyi onun için istedim. Lütfen daha net ve somut şeyler ortaya koyun. Sorunları bölüp küçültün. Mesela şöyle bir liste yapabilirsiniz:

● Beni sevdiğini söylemiyorsun.
● Bana hiç çiek almadın
● Bayramı annemlerde geçirmek istiyorum.
● Birlikte çok az vakit geçiriyoruz.

Bu listeyi somut ve net hale getirdikten sonra hepsini birlikte değil tek tek konuşup çözmeye çalışın. Madem ki eşiniz işe ve dışarıdaki akrabalık ve dostluk ilişkilerine daha çok vakit ayırıyor. Size ayrılan az zamanı da iyi değerlendirmelisiniz. Her seferinde sadece bir sorunu dile getirip çözerseniz yavaş yavaş düzeltirsiniz durumu.

Sonnot: Aile ilişkisi hassastır. Bizim toplumumuzda iki kişinin arasına birçok kişi girdiği için diyalog zorlaşır. Olabildiğince kimseyi karıştırmadan aile sorunlarını başbaşa çözmeye çalışmak lazımdır. Eşlerden birisinin gözüyle baktığımızda taraf tutuyor gibi görünüyoruz. Bugün erkeğin gözünden gördük. Yarın da kadının gözünden bir örnek vereceğim.

Üç ülkeden Esed’e övgü

Rusya, Çin ve İran, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne katıldığına ilişkin belgeleri BM’ye göndermesini övdü.

 

Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye ülkelerin devlet başkanları, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te bir araya gelmişler. Bişkek’teki zirvede ABD’nin Suriye’ye askeri müdahale konusu ele alınmış. Rusya, Çin ve İran, Suriye’nin kimyasal silahlarını uluslararası denetime açma kararını memnuniyetle karşıladıklarını açıklamışlar.

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin,”Bu adım Şam yönetiminin krizin çözümünü istediğinin ciddi bir kanıtıdır” demişmiş.

Kırgızistan’daki toplantıya gözlemci ülke olarak katılan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de, Suriye’nin Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne katılma kararından övgüyle bahsetmiş. Çin Dışişleri Bakanlığı da, Suriye’nin Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne katılma kararından memnuniyet duyduklarını belirtmiş. İran Cumhurbaşkanı Ruhani ise, “Bu alanda gösterilen bütün çabaları destekliyoruz” demiş. Ne diyelim? Bozacının şahidi şıracı!

Tabii ki savaş hoş bir şey değil. Ama biraz gerçekçi olmak lazım. Detaylarla uğraşırken resmin bütününü gözden kaçırmamak lazım.

 

Sanki halkını topa tutan, füze ve uçaklarla güzelim şehirleri yerle bir eden o değilmiş. Yüzbinin üzerinde vatandaşını öldüren başkasıymış.

 

Milyonlarca sivili yerinden yurdundan edip  yollara düşüren kimdi acaba? Kimyasal silahlarla bebek-çocuk-kadın demeden yığınlarla insanı fare gibi zehirleyen o Esed değil miydi? Şimdi bu cani ortaya çıkmış, elindeki kimyasal silahları BM yetkililerine teslim edeceğini söylüyor. Biz de inanacağız öyle mi? Buna inanmak için hangi mantıki gerekçe var elimizde?

 

Suriye, 1997 tarihli Uluslararası Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne imza atmayan 7 ülke arasında bulunuyor. İsrail, Mısır ve Kuzey Kore de söz konusu sözleşmeyi imzalamayan ülkeler arasında. Bugüne kadar bu sözleşmeyi imzalamayan, yüzlece ton kimyasal silahı alıp depolayan ve yeri geldiğinde gözünü kırpmadan bunu kullanan bir ülke şimdi bu sözleşmeyi imzalayacakmış. Diyelim ki imzaladı. Ya sonra? Sicili bu kadar kabarık bir katil iyi halden beraat edecek. Bu görüşmeler devam ederken hala Suriye’de insanlar ölmeye devam ediyor.

 

Kemal Çiftçi

k.ciftci@gmail.com

ÜNİVERSİTELİ YENİ BİR HAYAT

Üniversitelerde kayıt dönemi başlıyor. Üniversiteye adım atan gençler bugün hayatlarında önemli bir adım atıyorlar. Gençlere birkaç öneride bulunmak istiyorum bugün.

Bu yeni hayat size birçok fırsatlar ve imkanlar sunacak. Birçoğunuz ailenizden farklı bir şehirde, belki ilk defa ayrı bir evde veya yurtta kalacak özgür bir birey olduğunuzun farkına varacaksınız. Çoğu zaman kararlarınızı kendiniz vereceksiniz.

İlk önerim kazandığınız bölüm eğer bir ömür boyu icra edeceğiniz mesleğe karşılık gelmiyorsa, tereddütleriniz varsa hiç kayıt yaptırmadan vazgeçin. İstediğiniz mesleği yapacağıznı bir üniversite okumak için bir yılı kaybetmeyi göze almalısınız. Bir yılı kaybetmek, bir ömrü kaybetmeyi tercih edilebilir.

Zamanı verimli kullanmayı üniversitede öğreneceksiniz. Veya zamanınızı boşa harcamayı. Zamanınızın en geniş olduğu, dikkatli planlarsanız birçok şeyi yapabileceğinizi bilmelisiniz. Bu zamanı en iyi değerlendirebilmek, bol kitap okumak, kültürel faaliyetlere katılmak, sosyal sorumluluk projelerinde yer almak, dernek ve vakıflarda hayır faaliyetlerinde bulunmak için üniversite hayatı kadar müsait başka bir zaman olmayacak hayatınızda.

Arkadaşlıklar kurarken ne kadar dikkatli olursanız o kadar yeridir. Arkadaşlarınız sadece üniversite hayatınız boyuca değil sonrasında da sizinle birlikte devam edecektir. Ya gerçek vefalı arkadaşlar olarak yanınızda olacaklar veya yaşadığınız olumsuz hatıralarla zihninizde silinmeden duracaklar, her fırsatta önünüze engel olarak çıkacaklardır.

Karşı cinsle yapacağınzı arkadaşlıklarınız da olacak elbette. Bu arkadaşlığı “sadece arkadaş” olarak adlandıracaksanız bunu diğer arkadaşlarınızdan habersiz yapmıyorsunuz herhalde. Bazen sadece ikiniz başbaşa geliyorsanız “sadece arkadaş” değilsiniz, kimseyi kandırmayın. Bunun ötesinde bir planınız varsa, “evlilik hazırlığı” olarak düşünüyorsanız bu konuda da ailenizin haberi olmadan birşey yapmayın lütfen. Sağlıklı bir ailenin temelleri sağlam olmalıdır. Aile, deneyerek ve belki de yanılarak kurulacak bir müessese değildir. Kırk kere düşünüp bir kere adım atarak dikkatlice kurulan aileler mezara kadar devame den aşkların da, imrenilen hayatların da temellerini oluşturur.

Üniversiteyi hala öğretmenin anlatacağı bilgileri dinleme, ders çalışıp sınava girme olarak algılıyorsanız lütfen lisede kalan bu eğitim yaklaşımını unutun. Üniversite bilimsel çalışma yapılan, bilimsel eğitim ve öğretim yuvalarıdır/öyle olamlıdır. Olması gereken bu yaklaşımın yerleşmesinde sizin tavrınızın da etkisi olacaktır. Üniversite hocaları da karşılarında ne kadar ciddi öğrenci görürlerse o kadar kendilerini geliştirmek ve değişmek zorunda kalacaklardır. siz lisedeki gibi dersi dinleyip giderseniz hocalar da dersinia nlatıp gider. Bu düzen böyle devam eder.

Siz buraya bilimi öğrenmek, gerektiğinde sorgulamak, gerçeği bulmak üzere bir eğitim almaya geldiniz. Üniversitelerin bilim yuvası olabilmesi için herkese birşeyler düşüyor. Diğerlerini şimdilik bu yazının kapsamı dışında tutarak öğrenci olarak sizin buna ktkınızı vurgulamak istiyorum.

Sorgulayın, anlatılan her şeye gerçek gözüyle bakmayıp gerektiğinde eleştirin. Ama şu unutmamalısınız ki bilimsel bir iddianın (tez/antitez) en temel şartı bir dayanağının olmasıdır. Kaynak göstererek, temel dayanaklar ortaya koyarak siz de fikrinizi belirtmelisiniz.

Ve en önemli tehlike bilimle ideolojiyi sakın karıştırmayın. İdeolojiler vardır ve var olmaya devam edecektir. Sizin de sempatizanı olduğunuz bir ideoloji olabilir. Ama bu ideoloji sizin bilimsel bakışınızı etkilememli. O zaman at gözlüğü ile bakmış olursunuz. İdeolojileren, önyargılardan bağımsız bakmadıkça bilimsel olana erişemezsiniz.

İdeolojik at gözlüklerinin üniversitelerde zaman zaman sebep olduğu anarşi tehlikesini hiç açıklamaya gerek duymuyorum. Bir üniversite öğrencisi fikir tartışmayı tercih eder. Taş atarak, cam kırarak, trafiği engelleyerek, yönetimi bezdirerek fikrini kabul ettirmenin çağdışı olduğunu bilirsiniz herhalde. Eğer fikrinize inanıyor ve taraftar toplayabiliyorsanız sesinizi duyuracak mecraları şimdi eskisinden daha çok ve kolay bulabilirsiniz.

İnternette fikrinizi savunabileceğiniz Facebook, Twitter, Pinterest, Linkedin, change.org, bloglar, özgür sözlükler, pedialar… Birçok yerde fikrinizi savunabilirsiniz. Hatta dergi veya kitap basmak isterseniz şimdi eskisinden daha kolayca bunu yapabilirsiniz. E-Kitap ve E-Dergi’leri hiç masrafsız kendiniz bile oluşturabilirsiniz. Bütün bunları yapın ama birilerinin gazına gelip sokak hareketlerine, anarşiye dönüşen protestolara bulaşmayın. Yukarıda saydıklarımdan hiçbiri eğitim hayatınızın sona ermesine sebep olmaz, sizi geliştirir. Ama sokak gösterilerinde her şey olabiliyor son günlerde. Ve emin olun perde arkasından hiç de sizin gibi düşünmeyen ama sizi kullanan birileri mutlaka vardır. Hangi ideolojiden olursa olsun. Bu böyledir.

Benden size öneri…