Kategori arşivi: Pano-Yorum

Yirmidört Sene Önce Esad Coşan Hoca Ne demişti ?

Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, kaleme aldığı analizde 2001 yılında Avusturalya’da hayatını kaybeden Prof. Dr. Esad Coşan’ın 24 yıl önce söylediklerini hatırlattı. İşte Tan’ın o analizi:
28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut “şimdilik” bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uyguladığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları..

2000’li yılların başında çeşitli evlerin bahçesinde, bodrumunda veya farklı yerlerde füze gibi yerlerden cesetleri çıkarılanlar bu kapsamda infaz edilen insanlardı.. Domuz bağı ile boğularak öldürülenler bu kapsamda can verenlerdi. Bunların bazıları “Kürtçü” bazıları “Bölücü” bazıları da “İslamcı” yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler. Ama ortak yönleri, yasakçı, vesayetçi düzen açısından tehlikeli görülüyor olmalarıydı.

Bu infaz listelerinde adı bulunanların bazıları, durumdan haberdar oldukları için yurt dışına gittiler. Yurt dışına gidenlerden biri de Prof. Dr. Esad Coşan’dı. Yurt dışına giderek hem İslami hizmetlerini devam ettirmek hem de darbeci düzenin hışmından uzaklaşmak istemişti. Ama yasakçı düzenin planı yurt dışında da işlemeye devam etti. Esad Hoca yaşadığı Avustralya’da 4 Şubat 2001 tarihinde Sidney yakınlarındaki Dubbo şehrinde trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetle ortadan kaldırıldı.

Türkiye’deki vesayet sisteminin esas sahibi olan küresel güç, Esad Coşan’ı Avustralya’da bile bulup ortadan kaldırırken, 1999 yılında Türkiye’de güçlü bir başka “İslami hareket” görünen yapının başını kendi ülkesine davet ederek devasa bir çiftlik tahsis ediyor ve fevkalade bir koruma ve himaye altına alıyordu. Söz konusu bu hareket oradan aldığı destek ve himaye ile daha da büyütülecek, sadece Türkiye’nin değil tüm İslam dünyasının içine Truva atı gibi yerleştirilecek ve vakti gelince de kullanılacaktı.

Nitekim 17 Aralık 2013 tarihi ile birlikte bu Truva atı harekete geçti, darbe girişiminde bulundu. Gecikmiş de olsa hükümetin ve halkın feraseti ile oyun bozuldu. Planlar ters tepti. Vesayet düzeninin savaşçıları bir kere daha yenildiler. Bu girişimin nasıl olduğunu zaten hepimiz görerek yaşadık. Bu analizde bundan sonraki kısmı Prof. Esad Coşan’ın bundan tam 24 sene önce 5 Mayıs 1990 tarihinde söylediklerine bırakmak istiyoruz. “Hocamız” “şeyhimiz” “gavsımız” diyerek aklını, mantığını, ruhunu, parasını, ahiretini, kayıtsız şartsız ve İslam’a da aykırı olarak başkalarına teslim etmiş olanların dikkatine sunuyoruz.

5 Mayıs 1990 sohbetinde şöyle diyordu Prof. Esad Coşan:

“İslam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır!.. Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.”

“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler… Hem de kendisi takip etmez… Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”

“Herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez. Sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar!.. Götürüyor, olmadık yere bağlıyor… Mü’min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!..”

“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın!.. Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!..”

“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hale gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım?.. Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. “Tek lider, vazgeçilmez insan…” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.”

“Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!..”

“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını –hain bir kimseyi– koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.”

“Müsaadeli, ağabeyli, bilmemneli hizmet olmaz… Tâbî olmayın kimseye!.. Bana da tabi olmayın!.. Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, “Sen bu adamlarına şöyle yap!” derler. İslâm’a, Allah’ın emrine tabi olun!.. Allah’ın dinine hizmet edin!.. Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun!.. O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!.. “Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın” diyorlar.

“Herbiriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama, senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da iş birliği yap!.. Yapmıyorsa, silkele at be!.. Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?.. Beni sırtında taşımak zorunda mısın?.. Kimse kimseye hürriyetini vermesin!.. Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah’a kul olur.

“Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”

 

Kanalahaber/Alper TAN

08.05.2014

Operasyonun öteki yüzü

Operasyonun ayrıntıları yavaş yavaş belli oluyor. Ağaoğlu’ndan Taş Yapı’ya, Halk Bankası’ndan Ebru Gündeş’in kocasına, oradan siyasilere uzanan bir sanık listesi..

İlk bakışta kel alaka bir liste. Ama işin ayrıntılarına inince başka bir fotoğraf çıkıyor ortaya..

Daha önce sormuştum, sen kim oluyorsun da yeni bir kanal projesi ile Montreux’u tartışmaya açıyorsun. Sen kim oluyorsun da bağımsız Nükleer ve Uzay teknolojileri peşinde koşuyor, Ruslarla, Çinlilerle iş tutuyorsun.

Sen kim oluyorsun da Barzani’yle anlaşıp Musul petrollerini Türkiye’ye akıtmaya kalıyorsun.

Buralar onların sömürgesi ya, efendilerden izin almadan olur mu öyle şeyler.. Bizler de beyaz efendilerin Tom amcalarıyız, iyi eğitim görmüş halayıklar..

Sen kim oluyorsun da kurulu dünya düzenine karşı çıkıyor, “dünya beş’ten büyüktür” diye insanların fikirlerine tehlikeli zehirli fikirler yayıyorsun. Sen kim oluyorsun da, 110 ülkede 7 milyar dolar dağıtıyorsun..

Sen kim oluyorsun da Alman hava yollarını zarara sokarak İstanbul’u dünyanın en büyük hava aktarma merkezi yapmak için İstanbul’a 3. bir hava alanı yapmaya kalkıyorsun..

Zararına da olsa, 110 noktaya uçarken, maksadın ne senin kardeşim..

İslam birliği sana mı kalmış, Laik bir ülkesin sen, otur oturduğun yerde..

Koca BM, AB, ABD varken sana ne oluyor da, Somali’ye gidiyorsun, Afrika’da büyük elçilikler açıyorsun, maksadın ne senin.. Şanghay’a katılmak ne demek! Ne demek istiyorsun..

3. köprü, otomotiv, Boraks ve daha bilmem neler.. 110 ülkeden öğrenci alacak ve 110 ülkeye öğrenci göndereceksin, yanına bırakırlar mı, Mevlana senin neyine.. Hollandalı papaz Erasmus dururken. Erasmus’a karşı Mevlana! Yerler mi?

Birileri, Türkiye’nin laik İslamcı bakış açısını, Türkiye’yi rol model olarak kullanarak dünyaya pazarlamaya çalışacak, bunun için milyarlarca dolar harcanacak, sen kalkıp, Dünyadaki İslam halklarını batının kontrolü dışında yeni bir medeniyetin ihya ve inşası için işbirliğine çağıracaksın.. Affetmezler!

Ankara’da birileri büyük hayaller kuruyor.. Buna bir “dur” demek gerekiyordu. Ve uluslararası sistem bu kez derin bir mutabakat sonucu, bürokratik oligarşi içindeki işbirlikçileri ile, paralel devlet yapılanması üzerinden, emniyetteki “iyi çocuklar”ı kullanarak, eklemlenmiş kanun teknisyenlerinin rol alacağı bir kurgusal süreç sonucu iktidara ayar verecekti.. Ancak Gezi’yle başlayan süreç, dersaneler konusu ile bazı derin planların eşiğinde olduğumuzun işaretlerini veriyordu. Seçim öncesi düğmeye bastılar..

Benim, dün derin devletin söz dinlemeyen çocuklarına karşı yapılan operasyona karşı çıkarken, zihniyet ve bazı uygulamalar dışında benim TSK ile temel bir sorunum yoktu. Bu gün de cemaatle, kripto ilişkiler içindeki çevrelerin hesapları dışında, fikri ayrılıklar dışında benim bu arkadaşlarla sorunum yok. Aslında dün kimle sorun yaşadı isem, bu gün de yine aynı kadroların operasyonel güçleri ile benzer sorunlar yaşıyorum. Sorun yaşadığım kişilerin, elbiselerinin renginin laci mi, haki mi olduğu, ya da erkeklerinin, bıyıkları ya da başlarının örtülü olup olmadıkları beni çok da ilgilendirmiyor.. “Beyaz Türkler”le de işim yok, “Green Jön Türkler”le de!

Siz önce şu habere bakın: Amerikan Hazine Bakanlığı Terör ve Mali İstihbarattan Sorumlu Müsteşarı David Cohen İstanbul’a geldi. Cohen Halkbank konusundaki rahatsızlığı ile biliniyor. Bu ziyaret önemli.. Sen kim oluyorsun da bölgeden ülkeye gelen paralara kapı açıyorsun. Paranın gideceği yer belli, İsviçre, Londra ne güne duyuyor.. Avrupa’nın Of Shoreleri niye var, Hadi sizin dinciler de Dubai’ye gitsin, sana ne oluyor Ankara! İşte kendini dünya derin devletinin komiseri zanneden bir zat gelir seni hesaba çeker..

İran’a ambargonun kaldırılma sebeplerinden birinin de bu operasyonla ilgili olduğunu biliyor mu idiniz.. Halk Bankası’nın İran ve Irak’la ticaretteki kilit rolünü, son olarak balkanlardaki banka alma girişimlerini, Musul petrollerinin Türkiye’ye akıtılmasında üsleneceği rolü, bir de Halk Bankası, Vakıflar ve Ziraat Bankalarının yakında 3 yeni faizsiz finans kuruluşunu hayata geçirmek için hazırlık yaptığını biliyor mu idiniz? Kamudaki fonlardan, Ziraat Bankası üzerinden köylü, ziraat ve hayvancılık kesimi, Halk Bankası üzerinden KOBİ’ler ve esnaf, Vakıflar Bankası üzerinden diyanet, Vakıflar ve dini vakıfların tasarrufları fonlanabilecek ya da fon kaynaklı destek programlarından yararlanabilecekler…

Kara parayı soruşturmak isteyenler İsrail’e gitsinler.. Cemaat de bunu fazla kurcalamasın. Sonra “cer”lerde toplanan paraların, nasıl muhasebeleştirildiği ve kimler üzerinden nerelere nasıl transfer edildiği soruşturulmaya başlanırsa, yazık olur.. Birileri Avrupa’da, Afrika’da, Asya’da ve Amerika’daki bazı şaibeli kişilerle ve örgütlerle kurulan ortaklıklarına da bu vesile ile dikkat etsin. Başkalarının gözünde çöp arayanlar, önce kendileri bir aynaya bakmalı..

Selam ve dua ile..

Abdurrahman Dilipak / Yeni Akit

Ruşen Çakır’dan çarpıcı analiz

Cemaat hükümete düzenlediği yolsuzluk operasyonu ile kendi ayağına mı sıktı? Vatan yazarı Ruşen Çakır’dan çarpıcı analiz.

Cemaat ile Hükümet arasındaki dershaneler ile başlayan savaş yolsuzluk ve görevden alma fırtınasına döndü.

Cemaat hükümeti ‘yolsuzluk’la vurmaya çalışırken, hükümette ‘paralel devlet’ dediği hizmet hareketinin elemanları devletten atıyor.

Peki bu savaşın sonu ne olur?
Cemaatin hamlesi kendi ayağına sıkmak mıydı?

OPERASYON YEMEMEK İÇİN Mİ?

Vatan yazarı Ruşen Çakır, son tabloyu yorumladı ve “Cemaat denizin ortasında gemileri yaktı” diyerek durumu özetledi. Peki ama Cemaat neden böyle bir adım attı. Bu noktada Ahmet Şık’ın bir sözüne önem atfediyor Çakır…

Şık’ın iddiasına göre “Kendisine yönelik örgüt davasını bilen cemaat, operasyonu öne aldı. Cemaat, hırsızlığı ortaya çıkarınca bize örgüt muamelesi yapıyorlar” diyecek.

BU OPERASYON GÜLEN’DEN HABERSİZ DEĞİL

İşte Çakır’ın analizi ile ne oluyor sorusunun cevabı;

Topyekûn savaş Görüldüğü gibi, hükümetin cemaate sınırlı bir cevap mı vereceği, yoksa topyekûn savaş konseptiyle mi hareket edeceği sorusu hayati bir önem taşıyor. İkinci şıkkın, yani topyekûn savaş stratejisinin öne çıkması kimseyi şaşırtmasın, zira 17 Aralıkla cemaatin hükümete karşı böyle bir stratejinin startını verdiğini gördük. Hükümete yönelik böylesine yıpratıcı bir operasyonun Fethullah Gülen’den habersiz yapılması ihtimalinin çok yüksek olmadığı kanısındayım; anladığım kadarıyla Başbakan dâhil hükümet çevreleri de benzer bir görüşte.

CEMAAT DAVAYI BİLDİĞİ İÇİN OPERASYONU ÖNE ALDI

İkinci hayati bir soru, karar vermesi hâlinde hükümetin böyle bir stratejiyi hayata geçirmesine elverişli bir zemine sahip olup olmadığıdır. Şurası kesin: 17 Aralık operasyonunun ardından cemaate karşı atılacak her adım, hükümetin yolsuzluğu örtme çabası olarak görülüp gösterilecek.

Bu açıdan Ahmet Şık’ın 32. Gün’deki “Kendisine yönelik örgüt davasını bilen cemaat, operasyonu öne aldı. Cemaat, hırsızlığı ortaya çıkarınca bize örgüt muamelesi yapıyorlar” diyecek” sözlerini önemsemek lazım.

CEMAAT YALNIZLAŞIYOR

Cemaatin yalnızlaşması Tekrar “zemin” konusuna dönecek olursak, hükümetin Türkiye’deki muhafazakâr kesimin çoğunluğunu, cemaate karşı topyekûn bir stratejiye ikna etmekte fazla zorlanacağını düşünmüyorum. Zira Gülen’in Mavi Marmara olayındaki tutumu, MİT krizi gibi AKP hükümetini zor durumda bırakan her adımı, cemaatin ülkenin diğer dindar kesiminin büyük kısmıyla arasının açılmasına sebep oldu. Tam da yerel seçimler öncesine denk gelen ve AKP’de şimdiden ölümcül yaralara yol açan 17 Aralık operasyonuyla birlikte cemaatin sadece AKP ile değil İslami kesimin ciddi bir bölümüyle de bağlarım koparttığını söyleyebiliriz. Gülen hareketinin Türkiye’de yalnızlaşması onun küresel plandaki değerinin aşınmasına da neden olabilir.

DENİZİN ORTASINDA GEMİ YAKILIR MI?

Kuşkusuz operasyonla ortaya atılan yolsuzluk iddialarını İslami kesimde açıktan savunacak, hoş görecek veya önemsiz gösterecek kimse ortaya çıkmayacaktır ancak bu şokun etkisiyle AKP’nin yerel seçimlerden yenik çıkması ve buna bağlı olarak iktidarı kaybetme sürecinin başlaması ihtimalinin hemen herkesi endişelendirdiği de açıktır.
Aklıma Rasim Özdenören’in, Mısır tartışmaları sırasında yazdığı “Bu ateş hepimizi yakar” yazısı ve oradaki son cümle geliyor: “Gemiler sahile çıktıktan sonra yakılır, denizin ortasındayken değil. Unutmayalım…” Fethullah Gülen’in bunu nasıl olup da unutmuş olduğunu samimi olarak anlayabilmiş değilim.

SON DURUM

Bitirirken: Dün, “Hükümet ağır yaralı, cemaat sapasağlam ayakta” demiştik ama bu geçici bir durum. Çünkü hükümet ve cemaatin birbirlerini giderek tırmanan bir şiddetle tükettikleri ve buna bağlı olarak hiçbir tarafın sapasağlam ayakta kalmaya mecalinin kalmayacağı bir sürecin içinden geçiyoruz.

İsrail Adına Kendi Hükümetine Başkaldıranlar

İsrail adına kendi hükümetlerine başkaldıran, hükümete borçlu oldukları nüfuzlarını hükümete karşı tepe tepe kullanan, Erdoğan’ın altını oymaya kalkışanlar elbette uzaklaştırılacaktır.
Hakan ALBAYRAK yazdı:

AK Parti Hükümeti yol boyunca Gülen Cemaati ile birlikte yürüdü ve bundan hiç gocunmadı. Kadrolarını oluştururken Cemaat’e ziyadesiyle itibar etti (öyle ki bazı kurumlar Cemaat’le anılır oldu), asla ayrımcılık yapmadı. Bilakis, hükümetin ayrımcılık yapmadan yoldaş edindiği Cemaat mensuplarından bazıları, bulundukları kurumları cemaat şubesine dönüştürme hevesine kapıldılar ve Cemaat mensubu olmayan kardeşlerine karşı ayrımcı uygulamalarda bulundular. Fevkalade kirli yöntemlerle ‘rakiplerini’ nasıl tasfiye ettiklerine dair hikâyelerin bini bir para.

‘Her yerde biz olacağız, sadece biz!’ ve ‘Hep bizim dediğimiz olacak, sadece bizim dediğimiz!’ anlayışıyla hareket ederek önlerine çıkan herkesi ezip geçmeye ahdeden bu kadrolar, benimsedikleri siyasete mugayir tavırlar sergileyen ve istedikleri kıvama getiremedikleri MİT Müsteşarı Fidan’a, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na ve bilhassa Başbakan Erdoğan’a uzun zamandır diş biliyorlar. Bunu saklama gereğini de duymuyorlar. Niye diş bilediklerini de alenen anlatıyorlar. Mesela, resmi yayın organları olan ve uluslararası sisteme selam çakmaya yarayan Today’s Zaman gazetesinde Erdoğan’ın nasıl devrilebileceği üzerine zihin jimnastiği yapıyor ve hükümetle yollarını ayıran hususların en başında İsrail’le ilişkilerin yer aldığını, bu ilişkileri bozan hükümete tavır koyduklarını ilan ediyorlar.

Fethullah Gülen’in, İsrail’i Gazze’de ve hatta uluslararası sularda meşru otorite olarak gördüğü malum. İsrail’i memnun etmek için kendi din kardeşlerini bozuk para gibi harcamaktan tereddüt etmediği ve O’nun izinden giden “abiler”in cemaat evlerinde gençleri Mavi Marmara’ya karşı kışkırttıkları da malum. İsrail’in hedef gösterdiği Hakan Fidan’ı basın ve bürokrasideki cemaat kadrolarının nasıl topa tuttuğu da malum. Bunlara ‘Hükümetle kavgamız İsrail’le ilişkilerin bozulmasıyla başladı’ itirafı da eklenince, Gülen Cemaati liderliğinin ‘beşinci kol’ faaliyeti içinde olduğu ve polis yahut yargı teşkilatlarındaki kadrolarını İsrail milisi gibi kullandığı şüphesi ister istemez doğuyor. (İran’la ticaret ve Kürdistan petrolleri parası nedeniyle İsrail ile ABD’nin düşman ilan ettiği Halkbank’a düzenlenen operasyonda elde edilen bazı gizli bilgilerin bu kadrolar tarafından uluslararası sistem ağalarına servis edilebileceği endişesi maalesef yerinde bir endişe.)

Cemaat kadrolarının bürokrasideki tahakküm kavgaları rahatsızlık veriyordu, fakat Erdoğan bunu bir kopuş sebebi olarak görmedi. Fidan’a taarruz ettiklerinde bile, böğrüne hançer saplandığı hissine rağmen, itidalini korudu. O kadrolarla ve genel olarak Cemaat ile aralarındaki meseleleri tatlıya bağlayabileceklerini düşünerek, tepkisini çok sınırlı tuttu. O süreçte bile tatlı jestlerde bulundu onlara. Türkçe Olimpiyatları’nda bir konuşma yapması istendiğinde ‘Siz benim yoldaşıma savaş açtınız, onu üzerinden bana saldırdınız, sizinle işim olmaz!’ demedi, ‘Hay hay’ dedi. Oradaki konuşmasında Gülen’in çektiği sıla hasretine üzüldüğünü ifade etti “Bitsin bu hasret” dedi. Ne var ki Cemaat liderliği bu iyi niyete aynıyla mukabele etmedi. Gülen “Türkiye’ye ne zaman döneceğine bu fakir karar verir” diyerek, tevazu kılıfı içinde ‘racon kesti’. Sonra dershane tartışmasındaki akıl almaz saldırganlık… Erdoğan, Fidan meselesi gibi hayati derecede önemli bir meselede bile itidalini koruyabilmişti; onlar ise dershane meselesinde itidalin i’sine dahî yanaşmayıp topyekûn savaş naraları attılar. Bizzat Fethullah Gülen, cemaat mensuplarına hitaben yaptığı bir konuşmada “Firavun aleyhinizde ise Karun aleyhinizde ise isabetli bir yolda yürüyorsunuz” diyerek, Erdoğan’a “Firavun” ve “Karun” yaftalarını yapıştırdı. Tartışmayı böylelikle bizzat kendisi topyekûn savaş boyutuna taşıdı.

Erdoğan, sık sık, üslubunu kontrol edememekle, Kasımpaşalı olması hasebiyle delikanlılık raconu kesmekten hiç kendini alamamakla suçlanır; ama, “Firavun” ve “Karun” tahriki bile Erdoğan’ı kontrolden çıkaramadı. Fethullah Gülen ve hakaret kampanyası başlatan cemaati karşısında efendiliğini yine bozmadı. Cemaatin tertemiz tabanının hatırına, bugün dahî bozmuyor. Ama bugün gelinen noktada, “O kadrolarla yola devam edebilmek için gayret göstermeye devam edelim” diyecek hali kalmadı.

İsrail adına kendi hükümetlerine başkaldıran, hükümete borçlu oldukları nüfuzlarını hükümete karşı tepe tepe kullanan, dostluk ve vefadan başka bir şeyini görmedikleri Erdoğan’ın altını oymaya kalkışan ve ne yazık ki bu tavırlarından vazgeçebilecekleri ümidini hiç ama hiç vermeyen kadrolar, devletin stratejik noktalarından elbette uzaklaştırılacaktır.

STAR GAZETE

 

Lufthansa ve Gezi ruhu

Masumane bir çevre hareketi olarak ilan edilen Taksim-Gezi eylemlerinin arkasından kim bilir daha neler çıkacak?
Taksim’de makyajlanıp Dolmabahçe’de Başbakanlık ofisini işgale yönelen eylem darbeci değil de ne kadar çevreciyse, Lufthansa’nın kararı da o kadar ekonomik.
Gerçi, Taksim ve çevresinde de çok yüksek oranda şiddet içeren eylem gerçekleşmişti. 200’den fazla araç yakılırken bir kısım medyanın inanılmaz yalan haberleri ve İngilizce twitler çevreci eylemin perde arkasına da ışık tutmuştu.
Taksim Platformu’nun isteklerine bakınca da perde arkası bazı gerçeklerin, perde önüne geçtiğini görmüştük: Kanal İstanbul olmayacak, üçüncü köprü yapılamayacak ve yeni havaalanı inşa edilmeyecekti…
Çevreci Gezi Parkı eylemcileri milli ekonomik çıkarları sabote eder noktaya gelmişlerdi. Zaten Türkiye’de başarılamayan hareket sadece bir ay sonra Mısır’da başarılmıştı. En azından prova Türkiye’de yapılmıştı. Hatta sonraki aylarda İtalya’da da göstericiler sokaklarda büyük projeleri protesto ederken “biz bunları bir yerden biliyoruz” demedik bile.
Gezide gezenler nerelere dokunduklarını son Lufthansa kararında bir kez daha görebilirler. Gezinin yalancı medyasının on yıldır “ha battı ha batacak” diye yazıp durduğu Türk Hava Yolları’ndan bahsediyorum.
Hani panzerlerde kimyasal ilaç kullanılıyor diye feryat eden yalancı medyadan. Milleti galeyana getirmek için çırpınan medyadan…
Lufthansa Almanya-Türkiye uçuşlarında her geçen yıl pazarını THY’ye kaptırıyor. Önce ortaklık girişimleri ile konumunu korumaya çalıştı; olmadı.
Zaten transit uçuşların merkezi olan Frankfurt havaalanı da yakında 130 milyon yolcuya hizmet verecek İstanbul yeni havaalanına pazarını kaptırmak durumunda. Nasıl olmasın ki; İstanbul transit uçuşlarda 3 saatlik avantaj sağlıyor. Ve Taksim Platformu yeni havaalanına hayır demişti.
Lufthansa ortak mil kararını askıya aldı. Artık uçuş millerinin sadece yüzde 25’i yazılacaktı. Der Spiegel, Lufthansa’nın yolcu kaptırdığı için THY ile iş birliğinden pişman olduğunu yazdı. Spiegel’e göre THY ideal ortak olmaktan çıkmış Lufthansa için ciddi rakip konumuna gelmişti.
İşin bir sonraki adımı zaten Frankfurt havaalanının sorunuydu. Ve Lufthansa mart ayından sonra THY ile ortak uçuşları da askıya alacağını ilan etti.
Almanya ortaklı medyanın on yıldır içeriden yıkamadığı THY’yi şimdi de dışarıdan yıkmaya çalışanlar eklendi. Hem içeriden hem dışarıdan yıkılmak istenen THY’nin yeni dönemdeki sınavını açıkçası ben de çok merak ediyorum.
Ve son bir not: Bir şirket bu kadar saldırıya uğruyor ve bu kadar hızlı büyüyorsa özel sektör neden bu büyümeye ayak uyduramıyor? Veya uydu yapan Türkiye neden otomobil yapamıyor?
İbrahim Kahveci/Türkiye Gazetesi

MİT,hangi ülkelerin kimyasını bozdu

Takvim Gazetesi Yazarı Ergün Diler  çok farklı bilgileri açıklamaya devam ediyor. Kozmik Sohbet adlı makalesinde MİT’in yaptıgı operasyonları ile  kimleri çılgına çevirdiğini yazdı .

Çok az ortalarda görünen dostumdan bir türlü haber çıkmayınca geçtiğimiz gün EMRE’ye “Nerede acaba?” diye sordum…
Bizim Emre de net cevap veremedi! “Ama ulaşmaya çalışırım” dedi…
Telaş içinde bir sağa bir sola koşuştururken Emre mutlu haberi dün verdi! Bizim Karanlıklar Prensi “Soruları yollayın gerisini merak etmeyin!” demiş!
Hemen soruları sıraladık! Aradan bir-iki saat geçmemişti ki cevaplar geldi! Emre de ben de şaşırdık! Hiç böyle hızlı davranmazdı! Cevapları okuyunca yine DIŞARIDA onu bekleyen bir maceraya soyunduğunu anladık!
Bakalım kısa zamana sığan görüşmeyi siz beğenecek misiniz?
Çünkü ulaşılması ve konuşulması hiç de kolay olmayan birini kısa bir süre de olsa buraya taşımak çok önemli…
Sonuçta kimsenin yapamadığı bir şey!
Neyse sözü dostumuza bırakalım…
İşte o konuşma!
* Çin’le olan yakınlaşma nedir?
Hava savunma sistemi için CPMIEC’le anlaşma yapıldı… Bu çok önemli bir adım. Türkiye’nin kararlılığı dünyaya gösterildi! Ankara bu atakla “İstersem dünyanın dengesini değiştiririm!” dedi.
Bununla elimiz çok güçlendi!
* Nasıl yani?
Ortadoğu, Afrika ve Suriye konusunda artık top Türkiye’nin ayağında! İstediği kaleye gol atar! Önümüzü kesmeye çalışanlara büyük ders verildi! Çinliler’e yaklaşarak elimizin ne kadar güçlü olduğu ortaya çıktı! Blöf yaptığımızı sandılar!
Yanıldılar! Ama istediğimizi aldık!
* Ne aldık?
Bakarsın Çinliler’le yapılan anlaşma yakında iptal edilip bir başka model izlenir! Bilinmez! Çıkarımız neyse o olur!
İptal eden de yol değiştiren de biz oluruz!
* Neden böyle bir yol izlendi?
Bizim için en önemli projelerden biri F-35 savaş uçağı… Bazı ülkeler bunu alıp üretimine soyunmak istedi. Biz de Çinli şirket ile “Öyle mi!” dedik!
F-35’leri, aklımızı verip biz üreteceğiz! Yazılımı da TÜRK MALI olacak! Bu projeyi bizden çalmak isteyenler Çinliler’le yapılan anlaşmayla dizlerinin üzerine çöktü!
* Ne güzel haberler veriyorsunuz!
Dur, daha bitmedi! Uçak gemisinin alt yapı çalışmaları bitti! Çok yakında üretime geçiliyor! Hem de nükleer yakıtla çalışacak. Uçak gemileri F-35’lerle dolacak. İşte ondan sonra Afrika ve Ortadoğu’da en güçlü ülke Türkiye olacak.
Nükleer santrallere bir de bu gözle bak. Karşı çıkanları o gözle bir kez daha incele.
* Sanki son zamanlarda ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’den doğan bir sorun varmış gibi duruyor!
John Kerry’ye Amerikalılar bile güvenmez. Çünkü dost sohbetlerinde bile söylediği yalanları unutur. Sadece eşi onu sever. O da çok hasta. Beyaz Saray’da en önemli kişi Joe Biden. Amerikan politikalarını o belirliyor.
* Obama peki?
Bazen Başkan Obama elindeki gücün farkına varamıyor! Ufak tefek hataları yapmasının nedeni bu!
* Suriye ne olacak?
Ortada kanayan bir yara!
Suriye konusunda 2 aylık süreç çok önemli. Bu süreçte Maliki, Türkiye’ye gelecek. Erdoğan da, Moskova ve Tahran’ı ziyaret edecek. Esad’ın neden gitmesi gerektiğini bir kez daha anlatacak.
Eli bu kez çok daha güçlü. Detayları, dikkatli bir araştırma sonucunda görürsün. Eğer bu 3 görüşme sonrasında Esad gitmezse, maalesef o zaman hiç istemediğimiz halde devreye biz gireceğiz.
* Nasıl gireceğiz ki?
Sen detayları yazdın! Şam’da Ulusal Güvenlik Merkezi havaya uçtuğunda ortalık toz dumandı! Bu Esad için çok ciddi uyarıydı! Ama anlamadı! Şimdi en yakınında patlama olursa şaşırma! Belki de en sadık adamı, “Bu ülkeye çok zarar verdiniz” diyerek onu infaz edecek. Bekle biraz!
* Sarıgül olayı nedir?
CHP bilmeden askeri zayıflatmak için çaba gösteriyor! Ordu inanılmaz projelerin içine girmişken onlar büyük fotoğrafı göremiyor!
İşlerine de gelmiyor açıkçası! Sarıgül iyice ortaya çıkacak ve inanılmaz yayınlar başlayacak!
DIŞ BASIN büyük gürültü yapacak ve içerisi de alıp kullanacak! Gezi’deki yayınların bir benzeri Sarıgül için hazırlanıyor! Her şeyden haberimiz var!
Asıl o zaman YABANCI parmağı ortaya çıkacak! İyi izle!
* MİT’i kendi haline bıraktılar galiba?
Yok nerede! Hakan Fidan ülke için çok önemli! Erdoğan’dan sonra kapladığı alan çok önemli! Bilmiyorum ama yakında bir iftira kampanyası ile karşılaşabilir! Gerçek olmayan ses kayıtları bile çıkabilir! Çünkü rahatsızlık verdiği çok ülke var! Dünyanın her noktasında Türk istihbaratı var. Hem de çok güçlü. Yabancılar “Bu kadar hatasız saha ajanları görmedik” diye dert yanıyorlar!

* Fidan çok mu rahatsızlık veriyor?
Fidan’ın daha önce görev yaptığı kurum ABD’ye yerleşti! Oregon’da yaşayan Kızılderililer’e su projesi gerçekleştirdi! İhtiyacı onun eski kurumu karşılayacak! Bu ilk bakışta sıradan bir olay gibi görünebilir ama Kızılderililer, ABD’de gizli bir yapıya sahipler. Bunu Amerikalılar bile çözemedi. Onlara verilen haklar sayesinde Amerika’ya girildi. Yapılan anlaşma da 100 yıllık.
* Necdet Özel Paşa ile ilgili bilmediğimiz ne var?
Fidan’la ilgili yöntemin bir benzeri PAŞA için kullanılıyor! Şu anda hapiste olan birçok asker, kendilerini bu duruma düşüren generallere çok kızgın. Bazıları Özel’e bunları anlattı. Ancak yardım istemediler. Ama bir grup da PAŞA yardım edemeyeceği halde ısrarla yardım istiyor! Amaç Paşa’yı ordunun gözünde itibarsızlaştırmak! Anlayacağın hapiste de görevlerini yapıyorlar!
* Barzani meselesi?
Kartlarımızı o kadar iyi kullandık ki…
Kimseye ihtiyacımız kalmadı! Eğer işler istediğimiz gibi giderse 10 yıl sonra, yani 2023’te, ne Amerika ne Rusya bize sormadan bölgede adım atabilir! Şimdi içerideki savaşın nedeni de bu! İngiltere ve Avrupa bu kadar güçlü bir Türkiye’ye alışık değiller ve hiç istemiyorlar!
* Dinleme krizi nedir? Amerika bizi de dinledi mi?
Bizi dinlememeleri mümkün değil!
Dinlediler! Ancak biz de dinledik! Ya elimizde çok ama çok önemli kayıtlar varsa! Üstüne basarak söylüyorum, ya çok ama çok özel kayıtlar varsa! * * Bu ne demek?
Kimse bize dinlemeyle falan gelemez demek! Kimse karanlık dosyalarla önümüze çıkamaz demek! Türkiye eski Türkiye değil! Gücümüzü dünya biliyor, yalnız muhalefet ve baronlar bilmiyor!
Biliyor da işlerine gelmiyor!
* Avrupa dediniz!
Komik şeyler yaşıyoruz!
* Nasıl? Bir örnek…
Almanya bizim casus uydumuzu izlemek için özel bir uydu gönderdi.
Bu dünyada ilk kez yaşandı. Başka bir örneği yok! İçerisi bilmiyor ama dünya ile uğraşıyoruz! Yaptıklarımız senin sütununa sığmaz! Ama inan adamların kimyası bozuldu! Bunu insanlar nasıl görmüyor ve anlamıyor!

Ergün Diler/Takvim

Rahatsızlık,Türkiye’nin Dik Durma Çabasından..

Türkiye’nin kendisini savunmak için, Çin’den füze almak ve ortaklaşa füze yapmak üzere bir anlaşma yapması üzerine, -tabiatiyle- Amerika başta olmak üzere, NATO çevrelerinden gelen açıklamalar, bu projenin Türkiye ile NATO arasındaki ilişkileri yokuşa süreceğini gösteriyor. Çünkü, Türkiye, NATO üyesi olduğuna göre, savunması da, NATO’dan ayrı planlanamaz.

Bu gerekçe, ilk planda doğru gibi gözükebilir de..

Ama, daha da ilginç olan, NATO ile Türkiye arasında esen bu bu soğuk rüzgârların yan etkilerinin de ortaya çıkıvermesi..

Bunların en başında İsrail rejiminin Dışişleri Bakan Yard. Ayalon’un ‘Türkiye NATO’dan atılmalıdır..’  görüşünü ortaya atması geliyor..

Halbuki, İsrail rejimi, NATO üyesi de değil.. Öyle bir rejimin, Türkiye’nin NATO’dan atılmasını istemesi ‘dışardan gazel okumak’  gibi değerlendirilebilir. Ama, bu aynı zamanda, NATO’nun bütün mes’elelerinin ve genel stratejisi ve siyaset planlamasının sadece Amerika tarafından değil, onun yapışık kardeşi durumundaki İsrail rejimi tarafından da dikkatle takib edildiğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Mâlûmun ilâmı..

Arkasından, MİT Musteşarı Hakan Fidan’ın iki-üç yıl öncelerde, İsrail rejimi tarafından  resmen suçlanışından sonra, Amerikan yahudilerinin çıkardığı bir gazetede, Jewiss Press gazetesinde hedef tahtasına konulması merhalesine gelindi. Ki, geçmişte, Türkiye’nin dışarıya yansıyan simaları olarak, C.Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ve bir de dışardaki diplomatları dış merkezlerde eleştiri konusu olabilirdi; ama, istihbarat biriminin, yani tamamen iç bürokrasiyle ilgili bir birimin başında olan bir ismin böylesine hedef tahtasına konulması, herhalde ilk kez oluyor. Demek ki, Türkiye’ye NATO odaklarından dikte edilenin dışında işler yapılmaya, geçmişe göre nisbeten bağımsız hareket eden bir istihbarat birimini devreye sokulmaya başlanabilmiştir.  Budur, rahatsızlık konusu..

NATO’dan yükselen eleştirileri, Rusya Lideri Putin’in, ‘Türkiye’nin Rusya ile daha yakın ilişkiler içinde olmasının daha faydalı olacağı’  şeklindeki sözleri takib etti.

Gelişmelerin, bir daha hatırlattığı gerçek şuydu:

Dışsiyaset, adı üstünde, dış etkenlerin hâkim olduğu bir alandır. Sadece ideallerinizi gözetirseniz, yolunuz üzerindeki hendeklere düşmek kaçınılmaz olabilir. ‘İdeali iste, realiteyi gör..’ prensibine göre hareket etmek gerekliliği, hele de dışsiyaset için daha bir geçerlidir.

*

Türkiye, NATO dünyası ile böyle bir çekişme noktasına durup dururken mi veya nasıl geldi?

Türkiye’nin Çin’den füze almak istemesi ve Çin’le ortak füze yapımı projesi açıktır ki, NATO’nun silah sistematiğine uymayan silahların NATO üyesi bir ülkenin ordusunda yer alması gibi bir uyumsuzluğu beraberinde getirecektir. Halbuki, NATO’nun patronu Amerika olduğundan, NATO ordularının silahlarının Amerikan silah sistematiğine göre şekillenmesi öngörülmüştü. Bu önkabule aykırı davranıldığında ise, herşeyden önce, sanayiinin temelini silah sanayiine dayamış olan Amerikan emperyalizmi elbette rahatsız olacaktı.

Tayyîb Erdoğan ise, zâhiren mâkul gibi gözüken NATO kaynaklı itirazlara karşı, ‘biz NATO üyesi ülkelerin ordularının silah envanterlerinde, NATO sistematiğinde bulunmayan silahların olduğunu yakînen biliyoruz..’ diyordu, özetle. Bu, tabiî idi de..

Çünkü, geçmişte, Soğuk Savaş döneminin iki kutublu dünyasında NATO karşısındaki Varşova Paktı üyesi olan bir çok ülke şimdi NATO üyesi olmuş bulunmakta.. Ama, onların silahları, hâlâ da geçmişteki Sovyet Rusya’nın silah sistematiğine göre şekillenmiştir.

Türkiye de, almak istediği Çin füzeleri için, bu örnekleri göstermekte..

Ama, asıl önemlisi, Türkiye’nin bu noktaya niçin ve nasıl geldiği hususudur.

Türkiye ile Suriye rejimlerinin ilişkileri, 2000’li yılların başına kadar 70-80 sene, sadece soğuk değil, düşmanca idi..

Suriye Buhranı patlak verince.. Ve de, Türkiye ile Suriye rejimlerinin arası, önce soğudu, sonra da husûmet derecesinde yeni bir merhaleye gelince.. Suriye’nin oldukça güçlü bir Rus füze savunma sistemine sahib olduğu hatırlandı..

İki ülke rejiminin arası soğudukça, ‘Türkiye’ye de bir saldırı olur mu?’ suali gündeme geldi.

Pekiy, böyle bir durum olursa, NATO ne yapabilirdi?

Üyesi olan Türkiye’yi savunur muydu NATO?

NATO Andlaşması’nın 4-5’nci maddelerinde, ‘üyelerin herhangi birisi bir dış saldırıya uğradığında, NATO o saldırıya karşı bütünüyle o üyenin savunmasına koşar..’ deniliyordu, özetle.. Hattâ, öylesine ki, B. Amerika’nın dışardan değil, kendi içinden ve sırf iç güvenlik zaaflarından dolayı uğradığı 11 Eylûl 2001 Saldırıları sonrasında, Amerikan Hükûmeti, bu iç saldırıyı bile, bir dışsaldırı gibi gösterip, NATO ülkelerinin herbirisinin kendi yanında yer alması gerektiğini NATO üyelerine dayatma yoluyla kabul ettirmişti.

Ama, şimdi, Suriye Buhranı’nda Türkiye’ye bir saldırı olursa, NATO ne yapacaktı, üyesi olan Türkiye’yi koruyacak mıydı?

İşte o zaman NATO ve onun patronu B. Amerika tarafından yapılan açıklamalar, ortada bir kararsızlığın ve hattâ ‘ipe un serme’ halinin sergilendiğini gösteriyordu. Öyle bir saldırı olursa, NATO Konseyi’nin toplanıp istişarelerden  sonra, neler yapılabileceği konusunda gerekli karar alınacaktı..

Halbuki, NATO, 11 Eylûl 2001 Saldırıları’yla direkt bir ilgisinin hiç bir delili ortaya konulamamışken, Amerika’nın Afganistan’a saldırımasına da destek vermişti, Irak’a saldırmasına da..

Ama, Irak konusunda Türkiye bir fire vermişti..

*

USA emperyalizmi, Türkiye’yi cezalandırmayı unutmayacaktı..

Evet,  Türkiye, Meclisi, 1 Mart 2003 Tezkeresi’ni reddederek, Amerika’nın Irak’ı işgaline müdahalesine ve işgaline katılmayacağına karar verince.. Beklenmiyen bir durum meydana gelmiş, NATO’da Amerika’ya ‘hayır’ diyebilen bir kabul edilemez irade ortaya çıkmıştı!.

O zaman USA emperyalizminin sözcüsü durumundaki New York Times gazetesi, Türkiye Meclisi’nin o kararının hemen ertesinde, başyazarı Wiliam Saphire’in kaleminden  ‘Affet, ama unutma!.’  başlığı ile yayımladığı başyazıda, o günün şartları ve hassasiyeti açısından Türkiye’nin bu ‘suç’unun affedilmesini, ama, unutulmamasını; yeri geldiğinde faturasının ödetilmesi gerektiğini açıkça dile getirmişti.

Hatırlayalım, Irak’a saldırının planlandığı 2002 yılı yazında, dönemin TC. başbakanı Ecevit, ‘Amerika bizim müttefikimizdir, biz onun iddialarının doğruluğuna güveniriz..’ diyerek, 11 Eylûl Saldırıları’nda Saddam Irakı’nın dahlinin olduğu ve ayrıca kitle imha silahları sahibi bulunduğuna dair iddialar dolayısiyle cezalandırılmasına  yeşil ışık yakmıştı..

Ama, Ecevit Hükûmeti, 3 Kasım 2002’de, seçim yenilgisiyle sona ermiş ve Erdoğan’ın lideri olduğu AK Parti, bütün beklentileri alt-üst ederek, tek başına iktidara gelmişti.

Ama, AK Parti’nin lideri olan Tayyîb Erdoğan kanunî yasaklar dolayısiyle henüz Meclis’de m.vekili bile olmadığından, Abdullah Gül başbakan olmuş ve, Ecevit Hükûmeti’nin Irak’a müdahale etmesi halinde, Amerika’yla işbirliği yapılacağına dair vaadlerini, bir ateş topu halinde avucunda bulmuştu. Yine de, Türkiye Meclisi 1 Mart Tezkeresi’ni reddediyordu.

Bu ağır bir durumdu. Çünkü, Amerika’ya daha önceden sözverilmişti.. Nitekim, Meclis bu  tezkereyi reddettiği zaman, Ecevit, ‘Amerika’ya verilen sözlerin yerine getirilmemesinin bedeli ağır olur..’ derken, eski Cumhurbaşkanı Demirel de, ‘Abdullah Gül Hükûmeti’nin derhal istifa etmesi gerektiğini’ söylüyor; Amerika’nın hışmından korkuluyordu.. Tayyîb Erdoğan ise, ‘Biz elimizden geleni yaptık ama, nasıl ki, Amerikan Kongresi (Meclisi) önüne gelen her tasarıyı kabul etmeyebiliyorsa, bizim Meclisimiz de aynı şekilde kullanmıştır  yetkisini..’  diye geçiştirmeye çalışıyordu, ortaya çıkan sıkıntılı durumu..

Ama, Amerikalılar bu reddin, gerçekte, ‘iyi bir teşkilatçı olan Tayyîb Erdoğan’ın ince bir planlamasınının sonucu olduğunu’ uzun yıllar, defalarca açıkça dile getirecekler ve Irak’da işlerin istedikleri gibi gitmemesini, Kuzey’den müdahale edememelerine, bunun da  Türkiye’nin izin vermemesi dolayısiyle böyle olduğuna bağlıyacaklardı.

*

Tabiatiyle, Amerika, o hassas anda, Türkiye’yle daha sert bir sürtüşmeye girmemiş gibi görünmüştü, ama, ‘ihanete uğradığı’nı düşünerek, gereken cezalandırmayı da unutmamış ve Bağdad’da oluşturulan yeni Hükûmet’in Türkiye’yle ilişkilerini istediği gibi yönlendirdiği gibi; kuzeyde, Irak Kürdistanı’nda Barzanî liderliğinde oluşturduğu ‘Bölgesel Kürdistan Hükûmeti’nin sınırları içinde olan Kandil Dağları’nı da o Bölgesel Hükûmet’in kontrolü dışında tutup, o mıntıkayı PKK’nın merkez karargah üssü haline getirtmişti. Ki, o bölge, hâlâ, o statüde ve Türkiye için bir çıbanbaşı olarak durmakta.. Türkiye, elbette Amerika’nın izniyle ve hatâ onun AVACS’larının verdiği bilgilere göre o dağlara karşı, yıllarca hava akınları yaptı ama, aynı bilgiler Amerika ve İsrail aracılığıyla karşı tarafa da verildiğinden, hiç bir netice alamadı, boş dağlar yıllarca bombalandı-durdu..

Evet, Amerikan emperyalizmi affetmiş gibi gözükmüş, ama unutmamıştı..

*

Ve devreye bir de Suriye Buhranı girince.. Türkiye, Beşşar Esed rejimine, 4-5 ay kadar, karşı karşıya kaldığı iç buhranhı atlatması için neler yapması gerektiğine dair tavsiyeler yaptıysa da, bunlar netice vermemiş ve Baasçı Esed rejimi, şehirlere, yerleşim birimlerine ve sivil halk kitlelerinin üzerine hava bombardımanlarıyla ölüm yağdırmaya başlayınca ipler kopmuştu. Bunu fırsat bilen NATO dünyası, Türkiye’yi Suriye’ye bir saldırı için yüreklendirdiyse de, Türkiye gaz’a da gelmemiş ve sadece Suriye’den ülkesine sığınan yüzbinlerce sivil insana kapılarını açmakla ve korkunç şekilde kan dökmekten çekinmeyen Baas rejimine karşı olan muhaliflere psikolojik destek vermekle yetinmişti.

Ancak, Suriye tarafında, bütün ülkeye yayılan iç-savaşta atılan bazı mermiler, Türkiye sınırına da ulaşmaya başlayınca.. Türkiye, bir saldırıya uğraması halinde NATO’nun nasıl bir tavır takınacağını öğrenmek istiyordu.. Çünkü, ortada fiilen ciddî bir güven bunalımı vardı..

NATO, Türkiye’nin bir saldırıya uğraması halinde, ânında ve yerinde karşılık vermek yerine, nasıl bir tepki vereceğini karara bağlıyacak, o zamana kadar da birçok şey alt-üst olabilecekti..

Türkiye bir bakıma, NATO’yu test etmek istercesine, Suriye’den kendisine gelebilecek muhtemel bir füze saldırısına karşı Patriot Savunma sistemi istiyordu.. Uzuun müzakerelerden sonra, NATO, bu isteği kabul etti ve Suriye sınırına Patriot sistemi yerleştirmeye karar verdi.

Ancak, bu sistemin yerleştirilmesi bile 2,5 ay sürdü..

Dahası, Avrupa’daki NATO Başkomutanı olan Amerikalı general, yerleştirilen bu Patriot sistemlerinin kısa menzilli füzeleri yakalayabileceğini, uzun menzilli füzeleri ise, asla yakalayamıyacağını açıklıyordu. Yani, Türkiye, Afganistan ve diğer yerlerde NATO’nun emrine hemen koşacak, ama, NATO, Türkiye’nin saldırıya uğraması halinde, durumu değerlendirip, ona göre bir tavır takınacaktı.

Türkiye’yi Çin’le füze alımı ve ortak füze yapımı üzerinde anlaşma imzalamaya zorlayan durum bu idi.

*

Pekiy, Çin’e ne kadar güvenilir?  

Ancak, bu noktada unutulmaması gereken bir diğer nokta var.

Çin, Türkiye ile yapacağı bir anlaşmayı, Amerika’nın baskısı üzerine bozmayacak mıdır?

Bu hususta, Çin’in de, Rusya’nın da anlaşmalarına bağlılık noktasında Amerika’dan ve emperyalist dünyanın diğer ülkelerinden daha iyi durumda olmadığı unutulmamalıdır.

Hatırlayalım, İran’ın güneydeki Bûşehr kentinde kurulmakta olan nükleer reaktörün yapımı 30 yıl boyunca yılan hikayesine dönüşmüş, sadece Japonya değil, Rusya da Amerika’nın baskısı üzerine, milyarlarca dolar harcanan o tesisleri yarıda bırakmışlardı.

Çin’in de, NATO ve Amerikan baskısı üzerine yarınlarda geri adım atmıyacağını kimse garanti edemez.

 

Bu vesileyle bir ilginç örneği burada tekrarlamak yerinde olsa gerek..

1980-88 arasındaki İran – Irak Savaşı yıllarında,  Saddam Huseyn zorlandıkça.. Körfez’in güneyindeki  Bahreyn, Kuveyt gibi küçücük şeyhlikler, uluslararası hukuk açısından devlet statüsünde olmanın imkanını kullanıyorlar ve bağımsız devletler olarak Amerika’yla savunma işbirliği anlaşmaları yapıyorlardı. Bunun üzerine, Amerika da, 80 kadar savaş gemisinden oluşan bir filoyu İran Körfezi’ne göndermeye karar vermişti.

İran ise, bu körfezin bölge ülkeleri arasındaki bir iç sular olduğunu belirtip, buna şiddetle karşıydı.

Ama, Amerika donanmasını oraya göndermeye kararlı gözüküyordu.

Bunun üzerine, İran da Amerikan savaş gemilerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye kalkışması halinde vurulacağını açıklamıştı. belirtmişti..

Bunun için de, Çin’in ünlü silkworm / ipekböceği’  füzeleri satın alınmış ve bunlar Hürmüz Boğazı’nın İran tarafındaki yamaçlarda, oyuklara yerleştirilmişti.

1987 yılında Amerikan gemileri Körfez’e girmeye başladığında ise.. Bu füzeler ateşlenmişti.

Amerikan savaş gemileri Körfez sularına gark olacaktı..

Ama, (o dönemde yazılıp çizilenlere göre) atılan ilk füze, havada parçalanmıştı.. İkincisi, üçüncüsü de..  Ve o zaman mes’elenin içinde bir oyun olduğu anlaşılmıştı. Üstelik, Amerika tarafından bir karşı füze filan da atılmamıştı.

Sonra anlaşılmıştı ki, Amerika Çin’e baskı yapınca, Çin, füzelerini İran’a satarken, onların nasıl etkisiz hale getirileceğinin bilgisini de Amerikalılara vermişti. Buna göre, Amerikan savaş gemilerinin güvertelerine küçücük düzenekler yerleştirilecek ve füze atıldığı radarla görüldüğü anda, hemen o düzeneklerden gökyüzüne, yüzlerce çivi, metal parçası fırlatılacaktı. O ipekböceği füzelerinin elektronik gözleri metallerin üzerine gittiğinden, havada onlara çarpınca parçalanıyordu.

İran, kendi füzelerini bizzat yapması gerektiğini bu acı denemelerden sonra öğrenmişti.

Şimdi, Çin, Türkiye’ye, ânında müdahale imkanı sağlayan füzeler verecek..

Ama, Türkiye şimdi benzer bir oyuna getirilmeyecek midir? Türkiye herhalde bu ihtimali önlemek için, sözkonusu füzeleri sadece satın almakla yetinmeyip, bunun teknolojisini de öğrenmek ve Türkiye’de de üretmek için bir anlaşma yapıyor.

Bu da, NATO ve Amerika tarafından da kabul edilebilecek bir durum değil.. Çünkü, Çin silah teknolojisi, NATO silah sistematiğine aykırı.. Bu da, NATO bünyesinde bir gedik açılmasına yol açabilirmiş..

Tayyîb Erdoğan iç ve dışsiyasette ‘dikleşmemek değil, dik durmak’ prensibini esas aldıklarını söylüyor, ama, dik duruşun bile, Amerikan emperyalizmince bir dikleşme olarak değerlendirileceğini de unutmamak gerekir.

Bu gelişmelerin, Türkiye’nin 1953’lerde Sovyet Rusya tehdidi üzerine, üyeliğine zorla sürüklendiği NATO’dan hayırlısıyla çıkması gibi bir netice getirmesi temennisiyle..

Kolay değil, ama, olmayacak şey de değil..

Selahaddin E. Çakırgil/haksoz

Gizli koalisyon!

Özal dönemi, hatırı sayılır bir değişim getirse de virajın tamamen dönüldüğü dönem 2002 seçimleriydi. Eski masanın ne kadar oyuncusu varsa, taşlarını toplayıp gitti! Yeni oyuncu Erdoğan’dı!
Ancak yasaklıydı!
Yasağı kalkıp siyasete RESMEN döndükten sonra ülke hem rotasını hem irtifasını değiştirdi. Hiç söylenmese de BARONLARIN kontrolündeki Türkiye’de başka bir sayfa açıldı.
Bir başka BOYUTA geçmek için Cumhuriyet tarihinin en büyük mücadelesi başladı.
Erdoğan bu işe gönül veren bir liderdi!
Kendi kurduğu parti içinde bile öyle sanıldığı gibi yüzde yüz desteğe sahip değildi!
Elbette her dediği oluyordu, elbette istikamet şaşmıyordu ama bütün bunlar çalışılarak, geçirilen uykusuz gecelerin sonucuydu!
Cumhuriyetin DNA’sını, yani genetiğini meydana getiren güç, Londra ve Musevi sermayesinin koalisyonuyla oluşmuştu! Çok basit ilkeleri vardı!
Devletin ismi Türkiye de olsa kurallar ne yazık ki dışarıda belirleniyordu! Kimlerle dost olacağımızdan, ticari ilişkilerimize kadar her şey, CHATHAM HOUSE’larda pişiriliyordu! İngilizler, Musevi aklıyla oluşturulan bu organizasyonlarla dünyaya şekil veriyordu! En azından elinin altında kalması gereken ülkelerin sıçramasını engelliyordu! Türkiye bunların başında geliyordu! Bu ülke hiçbir zaman Türkler’e bırakılmayacak kadar değerliydi!
Ülkeyi yönetmek için ortaya çıkanlar, bunların sözlerinin dışına çıkamazdı! Başka bir ittifak arayamazdı!
Böyle bir maceraya girişen ya darbeyle ya ekonomik krizle yerle bir olurdu!
Zaten bunun örnekleri biz de fazlasıyla mevcuttu!
Ülkenin KODLARINI belirleyen AKIL, Ortadoğu’dan ve diğer kimliklerden uzak durmamızı sağladı! BATI’ya giden ancak bir türlü ulaşamayan bir toprak parçasıydık! Anlamsız yolculukta kimse çıkıp da “Yahu alınmayacağımız bir kulübün kapısında neden bekliyoruz?” diye sormayı akıl edemiyordu…
Bu soruyu soracak olan da iktidara gelemiyordu!
Gelemezdi de! Çünkü gökdelenler, bankalar, madenler, altın, elmas, demir-çelik, ulaşım ve telekomünikasyon gibi dünya devleri, birkaç MUSEVİ ailenindi! ZENGİNLİĞİN sınırı olmadığı için hiç kimse çıkıp da bunları karşısına alamıyordu! Gazeteci KARİYERİNİ, siyasetçi GELECEĞİNİ, iş adamı PARASINI düşünüp mücadele etmektense bunlar tarafından kurulan CAMİALARA girmek için can atıyordu!
İnanın açıklanmasa da İsrail’in hakkını, Türkiye’den çok daha fazla düşünen insanlar gördü bu ülke! Kraliçe’ye kusursuz saygı ve bağlılık sunan devlet adamlarına tanık oldu bu topraklar!
Sakın bunlar eskide kaldı sanmayın!
Hepsi eskisinden çok daha canlı olarak ortada! Bağlılıkları daha artmış olarak üstelik…
Neden mi?
Erdoğan’ı götürmek için!
Bakın üniversiteler, ünlü şirketler, danışmanlık ofisleri, siyasi partiler, kulüpler, enerji devleri, reklamcılık sektörü gibi ülkenin baş tacı ettiği bütün oluşumlar neredeyse ERDOĞAN’a karşı!
Yabancı ortaklığı ya da partnerliği bulunan hemen hemen bütün hareketler, BAŞBAKAN’ı istemiyor!
İsim yazmıyorum…
Ama Erdoğan’ın kapısında 2.5 saat bekletilen isim ve arkasındaki güç kenetlenmiş durumda!
Anadolu’dan gelip İstanbul’da büyüyen birinin, ülkenin DNA’sıyla oynamasına izin vermek istemiyorlar! Çıldırdıkları konu bu!
Onların iktidarları LONDRA’dan gelecek MUSEVİ bağlantılı haberlerde!
Bu hem PARA hem de İKTİDAR demek! Ülke, onlar için “ellerinde tuttukları” yerdir!
Memleketin çocuğu birbiriyle savaşmış, Kore’ye gidip can vermiş, ya da Kıbrıs’ta şehit olmuş hiç önemi yok!
Günümüze kadar yaşanan dalgalanmaların tümü, ipi dışarıda olan ve isimlerini sayamadığım bu insanlar yüzünden oldu.
Bu ülkenin okullarında okuyup Musevi BARONU, “egemen” saymak benim anlayabileceğim bir şey değil!
Aslında Musevi ailelerin “imzalarını” bilmediğimiz için ne Türkiye’yi ne de dünyayı anlayabildik! Ağrı Dağı’nın eteklerindeki bir muhtarla ilgili GOOGLE’da bilgi bulmak bile mümkün olurken ve sıradan insanların hayatlarına ulaşmak çok kolayken, ROTHSCHILDLER için hiçbir detaya ulaşamazsınız…
Yapmanız gereken, bunlara ait dev şirketlerin neler olduğunu bulmak ve para hareketlerini an be an takip etmektir!
Türkiye düne kadar bunu yapamadı!
Bu işe kafa yoran insan çok azdı!
Bu nedenle ne Dünya Bankası’nı, ne IMF’yi, ne Chathamhouse’leri, ne sigorta şirketlerini, ne büyük vakıfları anlayamadık!
En önemlisi SİYASETİN bu adamlar için yapıldığını fark edemedik!
Geride kalan 60 yılda PARANIN akışını kestiremedik, masonik ilişkilerle ORDU’ya yapılan sızıntıyı durduramadık! Seçkinlerin takılmadan ilerlerken ANADOLU çocuklarının geride kaldığını bir türlü çözemedik! Ülkede hala bazı önemli üniversitelerin REKTÖRLERİ ile CEO’ları, siyasetçiler, bürokratlar, gazete sahipleri, holding patronları MERKEZ olarak bunları görüyor!
Tam olarak biat etmiş durumdalar!
Erdoğan’ın olağanüstü performansı nedeniyle geri çekilmiş görünüyorlar!
Gerçekte öyle bir şey yok! Fırsat kolluyorlar!
Seçimler yaklaştıkça KOALİSYON giderek belirginleşiyor!
Erdoğan’ı götürmek tek hedefleri…
Ya partiyi bölerek, ya da muhalefeti ve bazı İslami grupları toplayacak bir hareket başlatarak!
CHP de MHP de işin içinde olacak bunu iyi bilin!
Kimse bu oluşumun dışında kalamaz!
Ya Erdoğan ANADOLU’yu arkasına alıp galip gelecek ya da düne kadar yöneten GİZLİ GÜÇ yine işin başına geçecek!
Erdoğan için el sıkışmış durumdalar!
Köşk’e asla çıkarmamak için YEMİNLERİ var!
Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar zorlandılar!
Erdoğan beklediklerinden çok daha dayanıklı ve güçlü çıktı! Cesaretle üzerlerine giden tek o oldu!
Ama onlar da YALILARDA, TEKNELERDE toplantılara aralıksız devam ediyorlar!
Bazıları MALTA’da, bazıları Amerika’da, bazıları da BOĞAZ’da bir araya geliyor!
Gündem ERDOĞAN!
Partinin içindeki elleri de hiç boş durmuyor!
Düğmeye basıldığında, içeriden de vurmak istiyorlar!
Sözleştiler!

NOT: Boğaz sakinleri Amerika’da ittifak arayınca Başbakan Erdoğan da uzun menzilli füze savunma sistemini Çin’e verdi! Satranç böyle oynanır!

Ergün Diler/Takvim

Yeşil, iki başbakan ölünce ortaya çıkacak

Mahmut Yıldırım gerçeği

Uzun süredir “Kod Adı Yeşil” kitabından sonra, özellikle Rotahaber yazılarımın başından bugüne bilinçli olarak Mahmut Yıldırım yazısı kaleme almadım.

Ama yanı sıra, ara ara birçok basın kuruluşu ve canlı yayınlarda bu şahısla ilgili sorular tarafıma hep soruldu ve sorulmaya da devam ediyor.

Yıllar önce oldukça kapsamlı bir çalışma olan “Kod Adı Yeşil” kitabını çıkarmış olmam, bu güne kadar bu şahısla ilgili söylediğim şeylerin isabetli olmasında oldukça etkisi var. Dahası canlı yayınlarda dâhil konu gündeme geldiğinde ısrarla yaşıyor olduğunu net ifadelerle söyleyen ilk ve tek gazeteciyim.

Bu yazıma sürekli şahsıma sorulan bu soruyla başlamak istiyorum.

Evet, Mahmut Yıldırım yaşıyor!..

Ama yıllarca bu konuyla ilgili yaptığım araştırmalar yaşıyor olmasından ziyade sistem içerisindeki rolü, bağlı bulunduğu insanlarla gayri resmi ilişkileri, kimlerin ne için ve nasıl kullandığı tarafıyla daha çok ilgilendim.

Bunu neden söyledim?

Evet, medya yıllardır Mahmut Yıldırım’ı arıyor ama bulamıyor. Bulamamasının en büyük nedenlerinden bir tanesi de saklı yada kaçak bir hayat yaşamıyor olması. Sadece kenarda duruyor!

Medya ise ona kaçakmış ve saklıymış muamelesi yapıp, dahası yanlış yerde, yanlış şeyler arıyor ve dolayısıyla bulamıyor…

Hatırlarsanız aynı medya eski itirafçı İbrahim Babat’ı gözünün önünde ve izleye izleye hapisten çıktıktan sonra Suriye’ye apar topar gönderilmesine seyirci kalmıştı, hatta gönderildiğinden bile çok sonraları haberdar oldu.

Bir başka örnek;

Mehmet Ali Ağca cezaevinden çıkmıştı, çıktığı andan itibaren büyük bir basın ordusu ablukaya almasına rağmen ortadan kaybolmuştu. Tüm medya mensupları dört koldan Ağca’nın kaldığı yeri arayıp, Ağca’ya ulaşmaya çalışıyordu, ama Ağca çıkmıştı ve dışarıdaydı!

Beşinci gün Kadıköy’de kaldığı evde, 7. günde de Sultanahmet meydanında hediyelik eşya satan ve çay içilecek yerlerin olduğu yerde, tabir yerindeyse İstanbul’un göbeğinde saatlerce bir araya gelmiştim ama meslektaşlarım hala ısrarla Mehmet Ali Ağca’yı arıyordu.

Bir araya gelişimi de fotoğraflamıştım bolca…

Örneklerden de görüldüğü üzere aramaktan kastımızın ne olduğu çok önemlidir. Mahmut Yıldırım olayında da yıllarca aynı karmaşa yaşanmaktadır. Yıllarca sadece iki adet vesikalık resimle aranan insan, aynı zamanda arayan departmanlar tarafından kullanılmıştı!..

Yıllarca TSK’nın istihbarat departmanı tarafından kullanılıp, bir çok üst rütbeli tarafından, bir çok üstü örtülü işlerde kullanılmıştı. Varlığı ve yaptıkları bir çok insan tarafından ülkenin önemli birimlerini yönetmiş devletliler tarafından uzun uzun hazırladıkları aktarılmıştı, fakat o hala aranıyordu!

Yıllarca nerelerde olduğunu, kimlerin kontrolünde yaşamasına devam ettiğini sağlam kaynaklarımdan gelen bilgiler ışığında yazarak söylediklerim ülkemin İstihbarat birimleri, yöneticiler tarafından verilen ifadelerle doğrulanmasına rağmen hala aranıyordu!

Ergenekon örgütünden artakalan, yargılanmayan bazı meslekte yada mesleğini bırakmış olan kişiler hala kendisini koruyup kollamaktadır.

Evet ağırlıkta Türkiye içerisindedir.

Ve hatta sandığımızın ötesinde oldukça rahat bir şekilde ülke topraklarında yaşamaktadır!

Hatta ara ara başka şehirlerde eş-dost tarafından misafir edilip ağırlandığı,

Hatta geçtiğimiz günlerde (20 gün kadar önce) Kayseri’de 3 gün misafir olduğu kaynaklarımdan gelen bilgiler arasındadır!!

Hatta artık o kadar genç olmadığı için birkaç sağlık probleminin olduğu yine gelen bilgiler arasındadır!!

Hatta geçtiğimiz aylarda uzunca bir süre Ankara’da kaldığı!

Yani demek istediğim, dışarıdan bir gazeteci tüm bu periyotları takip edip öğreniyor ve biliyor,

Sayın Korkut Eken en son verdiği ifadede net bir şekilde yaşadığını söylüyor, ama herkes Mahmut Yıldırım’ı arıyor!!

Ve hatta hatırlarsanız geçtiğimiz haftalardaki bir yazımda, Cem Ersever’le birlikte öldürüldüğü iddia edilen itirafçı Mustafa Deniz ve Suriyeli Nevval Boz’un ölmediklerini iddia edip tüm kamuoyuna mezarlarının nerede olduğunu adeta bağırırcasına sormuştum!

Ama hiçbir basın kuruluşu ya da araştırmacı muhabir tarafından üzerine gidilmedi, çünkü söylediklerim henüz fark edilmedi ve görülmedi. Tıpkı yıllar önce “Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği” kitabımda yayınladığım JİTEM belgeleri geniş bir yankı uyandırıp bir çok mecrada haber olmasına rağmen ancak 12 yıl sonra fark edildi. Yine aynı kitapta sayfalarca devlet içi örgütlenmeyi, Ergenekon yapılanmasını, Veli Küçük gerçeklerini sayfalar dolusu yazmama rağmen 12 yıl sonra fark edilip kullanılmaya başlamıştı.

“Kod Adı Yeşil” kitabını 12 yıl önce yazıp, Mahmut Yıldırım gerçeğini, tüm yaşamını sayfalarca anlatmıştım ama, yıllar sonra fark edilmişti…

O nedenle Mahmut Yıldırım’ı fark etme ve algılama sorunu çözüldüğünde zaten aramamıza gerek yok… Çünkü yanı başımızda…

Mahmut Yıldırım’ı ortaya çıkarmaktan öte onun bir dönemin aydınlatıcı ve çözüm noktası olduğunu oldukça iyi fark etmemiz lazım ve o hassasiyetle aramamız gerekir.

Mahmut Yıldırım’ın üzerine araştırmadan, bilmeden üretip attığımız suçlamaların perde arkasındaki gerçeklerine ulaşmak, hem yargısız infazı önlemiş olacak, hem de böylesi insanlarda birikmiş olan gerçek bilgilerle bir dönemi daha doğru yargılamış olacağız, o bir dönemde asıl yargılanmaktan yırtıp, kendilerini deşifre etmemeyi başarmış adamlarla tanışıp, Mahmut Yıldırım’a bu gerçeklerle bakmış olacağız…

O nedenle Mahmut Yıldırım’ı bulup yargı önüne çıkarmaktan öte, bulup yok etmek yerine, onu doğru kullanıp, var olan bilgilere zarar getirmeden ulaşmayı tercih etmeliyiz!..

Tüm bunları bu hassasiyetle yazmamın en ana gerekçesi, o kişilerdeki bilgi ve birikimlerin en önemli şeyler olduğuna inanmamdır…

Sonuç olarak 80’li, 90’lı yıllar çok hassasiyetle masaya yatırılmalı, çünkü siyahın topluma yıllarca beyaz olarak gösterildiği ve bunda da başarılı olunduğu yıllardır. Yani aslında aranmayan bir adamın başka pisliklerin ortaya çıkmaması adına arıyoruz dendiği yıllardır. Ve bu tür haberlerin basına bilinçli servis edildiği yıllardır.

Basında aranıyor dediğimiz adamı ararken aynı anda aradığımız adamı kullanmaya ve iş vermeye devam ettiğimiz yıllardır 80’li ve 90’lı yıllar!!

Evet Mahmut Yıldırım bir dönemin en önemli aktörlerindendir… Ve ortaya çıkıp anlattıklarıyla aklımızın, hafızamızın alamayacağı gerçeklerle bizi karşı karşıya getirecek birkaç adamdan birisidir…

Öyle ortaya atıldığı gibi sıradan bir tetikçi değil, devletsel işleyişin en üst noktalardan nasıl zaafa uğratıldığının da en güçlü tanıklarından bir tanesidir…

Ve dikkat ederseniz birileri gibi düşman ülkelere sığınıp kaçak hayat yaşayıp ülkesine karşı faaliyetler yürütmeye, devam eden Ergenekon örgüt yapılanmasının taşeronluğunu yapmak yerine ülkesinde yaşamaya devam ediyor olması başka gerçeklerin en büyük habercisi aslında görmesini bilene!!

Peki, bulunacak mı Mahmut Yıldırım?

Ergenekon yapılanması tamamen kontrol altına alındığında, ve Mahmut Yıldırım’ın aktif çalıştığı dönemde başbakanlık yapmış birkaç zatın vefatıyla, yada kendi rızalarıyla çıkıp gerçekleri itiraf edip anlattıklarında ancak ortaya çıkacağına inanıyorum!!

Dikkat ederseniz bulunur demedim! Ortaya çıkabilir dedim!!..

Çetin AGAŞE / Rotahaber
agasecetin@hotmail.com

Baronların gazabı Terim’e yöneldi

Galatasaray, daha doğrusu Başkan Ünal Aysal, iki yıl üst üste takımı şampiyon yapan, Avrupa’da beklenmediği ölçüde yukarılara çıkaran ve sene başında da EMIRATES‘i kazanan ligde de namağlup ilerleyen Fatih Terim’i gönderdi…
Herkes bir şeyler söylüyor!
Doğal!
Çünkü konu basına yansıdığından daha derin ve geniş…
Neden böyle söylüyorum?
Çünkü FUTBOL HİÇBİR ZAMAN SADECE FUTBOL değildir!
Açalım…
Aysal’dan ilerleyelim…
1941’de İstanbul’da doğdu.
1960’ta Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. İlginçtir liseyi bitirir bitirmez çalışma hayatına atıldı!
Yüksek öğrenimini İsviçre-Neuchatel Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yaptı.
RAM Dış Ticaret şirketinde işe başladı! Daha sonra 1974’te Unite International’i kurdu. Bu şirkette ilk 10 yıllık dönemde, demir çelik ve sanayi mamulleri satışı yaptı. 1984’te petrolün yanı sıra, elektrik üretimi ve anahtar teslim santral inşa ve finansmanı projelerinde ihtisaslaştı.
Turizmden enerjiye kadar geniş bir yelpazede at koşturdu!
Çok yönlü bir işadamı olarak biliniyordu! Ciddi bir serveti de vardı! Arkada bıraktığı FLU alanlarda yok değildi! HAYALİ İHRACATTAN dolayı başı çok ağrıyacak gibi olmuş ancak, GİZLİ bir el olayı kapatmıştı!
Belki de aldığı bu RİSK, uluslararası alanda güven ve ilişki ağını akla getiriyordu! Kim bilir!
Ünal Aysal ismi başkanlık için dillendirilse de bir türlü hayata geçmiyordu! Görünen o ki uygun ortam bulunamıyordu!
Adnan Polat, hizmet ederek bu ortamı sağladı! Çökmek üzere olan Ali Sami Yen’in yerine hükümeti ikna ederek şimdiki modern ARENA’yı kulübe armağan ettirdi! Haklı olarak görkemli bir açılış istedi! Öyle de oldu! Ama o gece Başbakan Erdoğan’dan stadın yapımında büyük emeği bulunan Erdoğan Bayraktar’a kadar AK Partili kim varsa hem küfür yiyor hem de ölesiye yuhalanıyordu! Tepki aslında Galatasaray Başkanı Adnan Polat’aydı! “Neden bu adamları Galatasaray’ın mabedine getirdi” diye!
Bu hata(!) Polat’ın sonu oldu!
“Onun boynunu koparırım!” diyen TORPİL düğmeye bastı! Ünal Aysal’ı yanına alıp BAŞKANLIK görevi için ikna etti! Mali tablo gerekçe gösterilerek POLAT gitti!
Erdoğan’a yaklaşmanın cezasını koltuktan indirilerek ödedi!
Herkesin gözlerinin önünde bir SARAY darbesi yaşandı!
TORPİL’in istediği Ünal Aysal artık Galatasaray’ın Başkanıydı!
Hem de 2998 rekor oyla! İşlem tamamdı! TORPİL ilk adımı atmış sıra ikinci adımdaydı! O da Fatih Terim’di! Hocanın karizması ve başarısı ortadaydı! Bir de CAMİA tarafından da çok sevilirdi! TORPİL de dahil olmak üzere ismini duyan kimse yüzünü ekşitmezdi! Terim, TORPİL ve yanındaki güç tarafından daha önce de göreve getirilmişti!
Hatırlayın! İtalya, Suriye’yi terk eden Öcalan’ı misafir ettiği zaman Türkiye ve Avrupa’daki milyonlarca Türk, İtalyan mallarına BOYKOT başlatmıştı!
Ankara ve Roma arasındaki hat çökmüş İtalyan sermayesi şaşırmıştı! Tam bu arada AGNELLİ Ailesi TORPİL’lerden yardım istedi! Krizi aşmanın en akıllıca yollarından biri Terim’in o heyecanlı tavırlarıyla dünya markası bir İtalyan takımını çalıştırmasıydı! O da oldu! Terim, Milan’ın başına geçti! Çok uzun sürmese de geçti! Fiorentina’dan sonra İtalya’da bir sayfa daha açmıştı! Fatih Hoca “Nasıl kariyer yapılır?” diye İstanbul’a konferansa geldiğinde bir güç “Ne kariyeri! Onu sana ben yaptırdım” dercesine hocayı görevden alıyordu! Ve Terim bunu telefonda öğreniyordu!
Belli ki görev tamamdı!
Neyse…
Aysal görev gelir gelmez Terim’le yollarını birleştirdi!
Her şey mükemmel başlamıştı!
Transferler, yeni stad, camianın heyecanı bir BEŞİKTAŞLI olarak beni bile heyecanlandırıyordu!
Ülke ŞİKE ile uğraşırken bir önceki yıl düşme tehlikesi yaşayan CİMBOM rahat şampiyon oldu! Ardından bir yıl daha! Ancak ilk şampiyonluk çok ilginçti! Çünkü son maç KADIKÖY’deydi! Fener yarıştan kopmuş ve Saracoğlu’ndaki tablo herkesin cevabını merak ettiği soruydu!
Maç berabere bitti ve Galatasaray şampiyonluğunu ilan etti! Ancak ortalık karıştı şampiyonluk kupasının verilmesi tehlikeye girdi! İşte kader ağlarını burada örmeye başladı! Fatih Terim kendisine olan güvenle BAŞBAKAN ERDOĞAN’ı arayıp “Efendim kupamızı burada kaldırmak istiyoruz. Yardımcı olun” ricasında bulundu! İsteği yerine geldi. 2 saat gecikmeli de olsa Sarı-Kırmızılılar kupayı kaldırdılar!
AYSAL kenarda kalmış büyük bir krizi TERİM çözmüştü!
İşte bu an TERİM’in üstünün çizildiği andı!
Hem Aysal, hem onu getiren güç aynı fikirdeydi! Yani Adnan Polat’ın kulübün menfaati için bile olsa Erdoğan’a yanaşması nasıl affedilmediyse, Terim de kurtulamayacaktı! Ortada büyük bir başarı olduğu için sadece ZAMAN gerekliydi! Yani kum saati o zaman akmaya başladı!
Terim’in Erdoğan’la olan her teması, camiayı ayağa kaldırdı!
Sadece kimse bunları söylemedi!
Söyleyemezdi!
Bu ayın başında Terim’in, Erdoğan için çekilen USTANIN HİKAYESİ belgeselinde ” Böyle bir Başbakan ülkemiz için büyük şans. Bu kadar sporu seven ve bu kadar destek veren bir başbakan çok önemli. Yaklaşımı, sağladığı imkanlar da harika…” sözleri bardağı taşıran son damla oldu!
Hayatı boyunca sınıf ve oymak başkanlığı yapan ve bu nedenle lakabı TORPİL’e çıkan İNAN KIRAÇ olanlara sessiz kalamazdı! Aysal’ı göreve getirirken “Artık kulüp başkanlarımız ön plana çıkmayacak. Profesyoneller işi götürecek” diyen TORPİL‘in sözleri havada kalıyordu!
Kendisiyle çelişiyordu! Çünkü Terim başarılı oldukça Ba şkan Aysal “ELEMAN!” diye sahneye çıkıyordu! Bir kenarda oturması söylenen Aysal nedense hiç geri planda durmuyordu!
Fatih Hoca camianın bir evladı da olsa ilk kez DERİN GALATASARAY’la karşılaşıyordu!
Maalesef karşılaştığınızda telafisi olmuyordu!
Çünkü İnan Kıraçlar, Selahattin Beyazıtlar öyle kolay lokma değildi!
Başkan falan dinlemezdi!
Gazetelerin yazdıkları her şey doğru olmakla birlikte sadece DETAYDI!
Futbol sadece futbol değildi!
Terim bunu çok yakışıksız bir şekilde gönderilerek öğrendi!
Gitmeyi hak edecek bir şey yapmamıştı! Matematik yalan söylemezdi!
Rasyonel hiçbir gerekçe gösterilmeden gidişinin arkasında başka nedenler olmalıydı!
Acaba ne vardı?
Aysal’ın, seçildikten hemen sonra az sayıda kişiyle yaptığı bir kahvaltıda “Benim Türkiye’de işim yok! Gidip Başbakan’ın kapısında beklemem!” demesinin etkisi var mıydı?
Galiba bu sorunun cevabını Galatasaray camiası vermeli!
Çünkü cevap onlarda!
Sonuçta ben bir BEŞİKTAŞLIYIM!

Ergün Diler/takvim