Kategori arşivi: Ropörtaj

Cemaat kaybedecek

Dini grup değil siyasi güç Ayşe Böhürler’in röportajı Konda Araştırma Şirketi ortaklarından Tarhan Erdem ve Bekir Ağırdır 30 Mart seçim sonuçlarını en doğru bilen ve yorumlayan isimler arasındaydı. Türkiye’nin meselelerini yakından izleyen ve sol siyaset kökenli bu iki aydın isim, seçim öncesini ve sonrasını Ayşe Böhürler’e değerlendirdi. Ortak başlayan söyleşi ağırlıklı olarak Bekir Ağırdır ile devam etti. Röportajda Ak Parti neden kazandı, muhalefet bloğu neden kaybetti sorusu kadar seçmen ‘Kimlik siyasetinden neden vazgeçmedi’ sorusuna cevap arandı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri kadar Kürt siyaseti de söyleşinin konusu oldu. Ak Parti-Cemaat kavgasını nasıl yorumladınız? Cemaat-Ak Parti diye kodlanan kavganın da bu yeniyi belirlemek ya da yeninin temel paradigmalarını tarif etmek üzere bir kavga olarak görüyorum. 16 ayda, neredeyse ülkeyi yöneten siyasi kadrolar, yerel ve ulusal bürokrasi değişmiş olacak. Yeni oluşan kadrolar yeni bir yapı tanımlayacak. Bu yapı ya küresel dinamiklere ve bizim toplumsal ve siyasal taleplerimize de uygun olacak. Ya da daha içine kapanık olacak. Biz meseleyi sadece ekonomik kalkınma ve rakamlardan ibaret tuttuk ama yaşam kalitesinin başka boyutları da var. O yüzden de 40 yıldır hiçbir toplumsal sorunu siyaset marifetiyle çözemiyoruz. Çünkü bu yapı da izin vermiyor. O yüzden bu kavgayı sadece Cemaat ve Ak Parti olarak görmüyorum. Gözüken aktör onlar ama her iki tarafta da çok farklı aktörler var.

BİÇİMLENDİRME ÇABASI

Hedefte yalnızca Ak Parti olmayabilir, geniş baktığınız zaman bütün siyaseti biçimlemek de olabilir. İlla demiyorum ki filmlerdeki gibi bir masanın etrafına 7 kişilik, baronlar vs. var ama bugünün hayatı daha karmaşık ve dinamik bir harekete geçince arkasından bir sürü dinamik harekete geçiyor. Herkes o yeni Türkiye’nin parametrelerinde rol oynamak istiyor. Ben dershaneler diye başlamış olan süreci Tayyip Bey kendisinden sonraki Ak Parti’nin çerçevelerini çiziyor diye baktım. Ortada sadece Ak Parti’yi değil her partiyi biçimlendirme çabası var. Cemaat Ak Parti çatışmasının kazanımları ne oldu? Cemaatin sadece dindarlıktan ibaret olmadığının görülmesini sağladı. Sadece safiyane dini motiflerle hareket edilmediğinin görülmesi, dindar kesime, laiklik tanımı başka türlü konuşulamaz mı sorusunu sordurabilirse bu bir kazanım olur. Bu taraftakiler için de neydi? Monoblog bir kütle olarak görüyorlardı iktidarı, bütün bunlar şeriatçı vs… Bugün Bey’in söylediği cümleler 5 sene önce bu insanların söylediği şeylerdi. ‘Erdoğan sandığımız gibi irticacı değilmiş, icraatı sadece din motifli değilmiş’ deme imkanı yaratılabilirse, bu kavganın içinde kendini sorgulama imkanı üretilebi- lirse yaratıcı yıkım olabilir.

CEMAAT MEŞRUİYETİNİ GÜÇ ARAYIŞINDAN ALIYOR

Peki bu denklemde Cemaat nasıl konumlanacak? Cemaatin problemi daha büyük. Şimdiye kadar meşruiyetini sami- miyetten ve din gibi safiyane bir amaç uğruna yapıyor oluşundan üretiyordu. Halbuki bu kavgada aldığı pozisyon ve aradığı güç siyasi. Bu, şimdiye kadar ördükleri hikayenin tümünün inkarı demek. İlk kez dindarlar da gördü ki cemaat meşruiyetini dini inancından, halisane duygularından değil, siyasi güç arayışından alıyormuş, hedefi varmış. Dolayısıyla cemaatin daha problemli bir konumda olduğunu düşünüyorum. İkincisi de sadece ülke hayrına değilmiş, başka ülkelerle ilişkileri hep başka amaçlar taşıyormuş. Sorular var ortada. Cemaat hep Peygamber yolunda hizmet dedi. E peki, niçin başka ülkelerde başka ittifaklar arıyor?

NEDEN KAVGAYA GİRİYOR?

‘Neden siyasi meşruiyeti olan bir güçle, devletin merkeziyle bir kavgaya veya pazarlığa giriyor?’ sorusunun cevabını vermesi gerekir. Bugün cemaat geçici mevziler kazanıyor olabilir. Üç bakan daha istifa ettirebilir ama uzun vadede topluma ve dünyaya kendini anlatmakta çok zorlanacağı, kaybedenin cemaat olacağı yönünde bir kanaatim var. Ya da cemaat de kendi içinde bu tartışmayı üretebilir. Geri çekilebilir, o ilk tanımladığı hikayeye uygun bir harekete dönüşür. Ya da siya- sileşir, parti kurar. Ama aynen devam edemez. Ya geriye doğru çekilecek ya da başka bir siyasi alanda meşru bir kimlik edinecek. Diyelim ki parti kurdular… Hemen kısa vadede bir sonuç üretmez. Yani hemen 2015 seçimlerine dönük bir sonuç üretmez. Demokratik bakış yok Seçim öncesi yaşanan kavgayı nasıl tanımlıyorsunuz? Kavganın iki boyutu var. Bir tanesi, yeninin nasıl olacağı kavgası. Bir tanesi de yeniyi tümden reddedenler. Bir de tabi daha arada uzlaşma arayan bir zihniyet. Diyelim devlet mekanizmasını bürokraside kabullendik. Ancak mevcut güvenlikçi sert politikalarla işin sürdürülemeyeceği ortada, çatışan güçlerin hiçbirisinde demokratik bakış yok. Asker, eskiden olduğu kadar güçlü olmayabilir ama merkezi kurumlarda güvenlikçi bakışlar ağırlığını artırıyor. Sorun şu ki bu krizleri, bugünün hayatına yetmeyen bir sistemde yaşıyor olduğumuz için, 1-2-4 ay sonra başka bir mesele etrafında yine kriz yaşanmış olacak. Mesele sistemin yetersizliği. Bu kriz bir yandan da devletin, yönetimin, hukukun bugünkü hayata ve ihtiyaçlara yetmemesinden kaynaklanıyor. Belirleyici Erdoğan Peki, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde neler olacak? Seçimden önce; Ak Parti % 40’ın altında kalırsa başka, %40-45 arasında olursa başka, %45’in üzerindeyse başka bir durum diye yazmıştım. Şimdi %45’in üstünde kaldığına göre birincisi, artık şunu kabul etmeliyiz ki cumhurbaşkanlığı seçiminin başat aktörü Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’dır. Yani cumhurbaşkanlığı seçiminin gidişatını onun kararı belirleyecek. Kendisi olmak ister mi istemez mi ayrı tartışma ama Ak Parti kararı belirleyecek. Ve burada çok özel bir ittifak üretmesi de gerekmiyor.

İLK TURDA YÜZDE

50 İki turlu bir seçim olduğu için, birinci turda seçilmese bile doğal hayatın doğal ittifakları üzerinden bile % 50’yi aşacak görünüyor gösterdiği aday. Ama bir yandan da şu seçimden sonra yaşananlara bakınca da cumhurbaşkanlığı seçimine kadar da, 17 Aralık’ta başlamış olan gerilimli sürecin devam edeceği görülüyor. Burada sadece bizim partilerimizin değil, Batı’nın da Amerika’nın da yeniden durum değerlendirmesi yapacağını sanıyorum. Herkes de herhalde şu tespitten yola çıkacak; ‘Evet, Ak Parti belirleyici’. Dolayısıyla eğer Ak Parti’nin adayının seçilmesini istemiyorsanız bu yalnızca 17 Aralık’tan beri süren tape yayınlamak, görüntü sızdırmak gibi yöntemlerle halledilebilir bir mesele değil.

TÜRKİYE İÇİN BİR İLK

İkincisi cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye’de siyasi tarihimiz için ilk deneme olacak. İlk kez cumhurbaşkanını halk oyuyla seçmiş olacağız. Ben, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bittiği günden itibaren üç partide de ciddi bir değişim dinamiğinin çalışmaya başlayacağını düşünüyorum. Bu tartışma Ak Parti’de de %45-46’lık oy nedeniyle cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasına kalmış oldu. Muhalefetin üzerine etkisi ne olur? Muhalefet, Ak Parti’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın gösterdiği adayın gücünü- ben Tayyip Erdoğan’ın aday olmayı planladığını düşünüyorum- bozmak istiyorsa söylenecek şey ‘Tayyip Erdoğan’ı çıkarttıralım, çıkarttırmayalım’ dilinden olduğu sürece bir ittifak üretemez. Çünkü o zaman MHP seçmeninin bir kısmı Ak Parti’ye doğru kayabilir.

İKİ TÜRLÜ SENARYO VAR

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ana belirleyicisi de Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan olacak. Orada iki tür senaryo olabilir. Birincisi, Tayyip Bey cumhurbaşkanı olmak istiyorsa, muhtemelen de seçilir, önemli olan partinin yani hükümetin başkanının kim olacağı ve o genel başkana bağlı olarak da partinin yönetiminde ve ideolojisinde bir değişiklik olup olmayacağıdır. İkinci seçenek de Tayyip Bey üç dönem özelliğini kaldırır, devam eder. Başka bir aday çıkarırlar. Seçmen kimlikler üzerinden oy verdi 30 Mart’ta seçmen hangi partiye ne dedi? Her şeyden önce bu seçimlerin belirleyici iki unsuru var; kutuplaşma ve seçmen. Seçmen ne yerel sorunlar ne de adaylar üzerinden tercihte bulundu. Kutuplaşmanın da bir sonucu olarak tercihini bunların dışında kimlikler üzerinden yaptı. Dolayısıyla da kendi kimliğine daha yakın duran kesimi desteklemiş oldu. İktidarı nasıl analiz ettiniz? Ak Parti’nin seçmeni az da olsa iktidara yönelik eleştirel pozisyonunu artırdı. Ülkenin sorunlarını kim çözer, başbakan kim olsun gibi konulardan baktığınızda ise Ak Parti seçmeninin %95’i partisiyle ilişkisinde son derece hoşnut ve özgüveni yüksek görünüyordu. Bu oranlar CHP’de ise yarı yarıya. CHP seçmeninin % 55’i partisinden memnun bir şekilde oy veriyor olsa da yarıya yakını son derece eleştirel bir pozisyondan partisine bakıyor. 17 Aralık sonrasında bu oran bir miktar CHP için arttı. Ak Parti’deki bu % 95’lik güven bir miktar geriledi. Dolayıyla bu yolsuzluk meselesi hiç etkili olmadı diye- meyiz. Ama bunun yanısıra aynı seçmen, yolsuzluk meselesi dışında bir operasyon ya da komplo ol- duğunu düşünüyor. Sebepleri nedir? Çünkü muhalefet, siyasi gündemi ve tartışmaları yönetme kapasitesine ve belirleme gücüne sahip değil. Gündemi ve zemini sonuç olarak Ak Parti ve Erdoğan belirliyor ama muhalefet yine de başka türden tartışmalar açarak bunu yapabilirdi. Muhalefet meseleyi çok kategorik bir muhalefete indirgedi. Her konuya bir Ak Parti ya da Tayyip Erdoğan eleştirisinden baktı. Ülkenin ihtiyaç ve talepleri es geçildi. CHP bu topluma güven veremedi Muhalefetin başka kusuru yok muydu? Muhalefet hem kavgacı hem çözümün dışında tutuyor kendisini. Bu da seçmene bir biçimde yansıyor. Muhalefetin bir başka eksikliği, tartışmayı sürekli olarak cumhurbaşkanlığı, laiklik, anayasa gibi soyut yerlerden sürdürmesi. Hâlbuki CHP’nin de MHP’nin de Ak Parti’ye göre görece eksikliklerinden bir tanesi, örgütlerinin ve faaliyetlerinin gündelik hayattan ve sokaktan kopmuş olması. Gündelik hayatta yok olmak, onlarda giderek kendi içlerine doğru büzülen ve kapatan bir süreç olarak çalışıyor. O zaman da mesele soyut tartışmalara ya da niyet okumalara kilitleniyor. Kişiselleştirilmiş bir siyasi kavga diyebilir miyiz? Aslında her partinin bir ‘Türkiyelileşme’ ihtiyacı var, sadece BDP’nin değil. İş ‘Hangi doğru en doğru?’ kavgasına dönüştüğü zaman çözüm üretemiyoruz. Çünkü şöyle bir sorun var, Ak Parti % 45 oy aldı, bir kez daha iktidarını perçinledi ama bunun ürettiği paradoksal bir durum var. O da şu, Ak Parti bir yandan böyle bir kimlik ve gerilim üzerine oturtunca her şeyi yüksek oy desteğini sürdürecek görünüyor. Ama bir yandan da karşı kutbu köpürten bir başka süreç çalışıyor olduğu için, tek taraflı değil. Öte yandan da yaşamın içinde veya siyaset zemininde sürtünme kat sayısı artıyor. Bu da bizim selametimize değil. Muhalefet sorunu kendinde değil de halkta görüyor… Evet ama bu doğru değil. Seçmen önce hanenin dirlik düzenliği yani geçimi, çocukların eğitim ihtiyacı, hane halkının sağlık ihtiyacı ve güvenlik ihtiyacına bakar. Ancak bu dört unsur var ve sağlamsa hayat tarzımız, ideolojimiz, kimliğimiz çalışmaya başlıyor. 40 yıl doğru dürüst bir şey yapılmamış bir ülkede, sebepleri için ister konjonktür, ister dünya, ister sıcak pazar imkânı, ne derseniz deyin Ak Parti’nin heybesinde azımsanmayacak bir artı puan var. Bunu yok sayamayız. Ak Parti burada heybesinde bir artı puan taşıyor. Halbuki CHP’nin yaptığı bir şey yok ortada. Heybesinde artı veya eksi bir şey yok . Topluma bir güven vermiş de değil. Liderler istedi diye taban birleşmez Cemaat- CHP ittifakında gördüğümüz gibi… Evet. 2007 seçimlerinden önceydi, Erkan Mumcu’yla Mehmet Ağar; Doğru Yol ve ANAP. O zaman da anlatmaya çalıştık. Çünkü 20 yıldır birbirine küfreden iki alt küme birdenbire, iki kişi el sıkıştı diye geçmişi unutur mu? Mesela bir gerilimde MHP tabanının bir kısmı Ak Parti’ye doğru kayar. Dolayısıyla siyasi aktörlerin, kim kimle birleşirse % 50 alır gibi bir siyasi okuma yapması yanlış. O yüzden böyle bir ittifak arayışına gerek olduğunu sanmıyorum. Birinci turda değilse de ikinci turda Ak Parti adayı seçilir. Cumhurbaşkanının yetkilerinin bu hali korunur mu? Böyle bir ihtimal var. Yasa yapma gücü Ak Parti’nin elinde olduğu için Erdoğan’ın ya da Ak Parti’nin ihtiyaç duyacağı değişiklikleri yapma yetkisi de mevcut olacaktır. Fiili yarı-başkanlığa geçiş olabilir. Asıl soru kim başbakan olacak sorusudur. Seçim öncesi yaşananları içim sistem krizi demiştiniz. Türkiye’nin devlet ve yönetim yapısı, hukuki tanımı yargı da dahil, bugünün hayatına yetmiyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal sorunların çözümüne de yetmiyor. Sorun çözme kapasitesi yok bu yapının.

Kaynak: YENİ ŞAFAK

Taşgetiren: Camia harakiri yapıyor

RÖPORTAJ: HÜSEYİN KULAOĞLU – 17 Aralık kirli operasyonunun ardından Fetullah Gülen grubuna ait gazete, dergi ve radyodaki görevini bırakan Gazeteci-Yazar Ahmet Taşgetiren, gazetemize konuştu. Fetullah Gülen grubunun Amerika ve İsrail politikaları ile paralel duruş sergilediğine dikkat çeken Taşgetiren ile 17 Aralık operasyonunu, Gülen grubunu ve bundan sonra neler olabileceğini konuştuk…

17 Aralık sürecini yaşıyoruz. 17 Aralık denilince ne anlamamız gerekiyor. 17 Aralık’ın geçmişi var mı?

– Bir süredir AK Parti ile Camia arasında bir problem var. Bu problemin belki de ilk ortaya çıktığı hadise 7 Şubat 2012 MİT krizidir. Daha sonra dershanelerin kapatılma hadisesi bunu takip etti. 17 Aralık’ta ise “yolsuzluk” görüntüsü altında Hükümet’e karşı bir emniyet ve yargı operasyonu yapıldı. Hükümet, operasyonu bir “yolsuzluk” operasyonu değil, kendisine yönelik yürütülen bir “yok etme” operasyonu olarak gördü.

AK Parti ile Camia arasında mücadele şu anda hangi seviyede bulunuyor?

– Hükümet her geçen gün karşısındaki yapının dış ayakları da bulunan tehlikeli bir yapı olduğunu peyderpey gözlemliyor. Ortada dinî bir cemaat hüviyetindeki bir yapının değil, birtakım uluslararası ilişkileri de olan bir yapının bulunduğu kanaatine varıyor ve mücadeleyi de ona göre sürdürüyor. Belki toplumumuz hâlâ o Camia’ya dinî nitelikleriyle baktığı için bir kısmı Başbakan’ın söylemlerinin sert olduğunu düşünebiliyor ama Başbakan’ın baktığı yerden bakıldığında, içeride, dışarıda birtakım bağlantıları bulunan ve Türkiye’ye karşı yürütülen savaşın bir ayağı haline gelen bir yapı algılaması var. Hükümet ona yönelik de bir mücadele stratejisi sürdürüyor. Dolayısıyla uluslararası boyutları da olan bir mücadelenin sürdüğünü söylemek mümkündür.

17 Aralık operasyonunun uluslararası boyutları olduğunu söylüyorsunuz. Peki, bu uluslararası boyutlar kimlerdir?

– AK Parti Hükümeti’nin 12 yılda Türkiye’yi; Ortadoğu’da, İslâm coğrafyasında ve dünyada getirdiği bir nokta var. Bunu yaparken bu coğrafyayla, Türkiye ile ilgili birtakım hesapları bulunan uluslararası odakların ayağına bastığını söylemek mümkün.

Biliyorsunuz Davos’taki “one minute” olayından beri İsrail’le yaşanan bir gerilim var. Ardından Mavi Marmara meselesi… İsrail ile ilgili bu konuda dikkat çekilmesi gereken nokta MİT’in başına Hakan Fidan’ın getirilmesinin ardından ilk tepkinin İsrail’den gelmesidir. İsrail, Hakan Fidan’a, böyle bir şey söz konusu değil ama “İran yanlısı” yaklaşımında bulunurken, maalesef Camia da başından beri bu yaklaşımı paylaşan bir tavır sergiledi. Hakan Fidan’a yönelik başından beri “İran yanlısı” diye bir kampanya el altından devam etti.

7 Şubat da o süreç içerisinde gerçekleşen bir olaydır. Camia yine el altından hükümette bazı çevrelerin “İran yanlısı” bir tutum içerisinde olduğunu ve Mut’a nikâhı, büyülenme gibi temaları devreye soktu ve bu devam ediyor. Bütün bunlar, yaşananların uluslararası boyutunu ortaya koyuyor.

Cemaat’in bir İran düşmanlığı söz konusu… Bu düşmanlığın temelinde ne yatıyor?

– Eskiden beri tarih içinde İran ve Osmanlı karşıtlığı akar gelir ama Kasr-ı Şirin anlaşmasından beri Türkiye ile çatışmamış, sınırlar aynı duruyor. Türkiye de İran’la çatışmak gibi bir şeyi zaten istemiyor. Yani komşu bir ülke… Türkiye sadece AK Parti iktidarı döneminde değil, Demirel dönemlerinde de bunu istemedi.

Şimdi Camia, İran konusunu neden hükümetin boynuna dolamak istiyor? Burada paralellik var. İsrail ve Amerika ile paralellik var. Camia şimdi niye o noktaya geldi? Cemaatin problemi Amerika’nın ve İsrail’in paralelinde güç kullanmasıdır. Kullandıkları malzeme de son derece sakat… Neyi kullanıyorsunuz? Mut’a’yı kullanıyorsunuz. Tayyip Erdoğan’a büyü yapıldığını alttan alta işliyorlar. Bunun akılla izahı mümkün değil. Amerika yarın İran ile anlaşırsa Camia, Amerika’ya karşı Türkiye’dekine benzer paralel bir bayrak açar mı? “Obama da bir Mut’a nikâhı yaptı” derler mi?..

CAMİA, PARALEL GÖRÜNTÜ VERİYOR

17 Aralık operasyonunda Camia işbirlikçi mi, kukla mı, operasyonu yöneten mi, yoksa piyon mu?

– Görüntü, çok sağlıklı bir görüntü değil. Paralel görüntüler veriliyor. Amerika’nın rezervlerine paralel, İsrail’in Türkiye politikalarına paralel, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik duruşlarına paralel duruş sergileniyor.

Bir dinî Camia olduğunuzu ifade ediyorsunuz ama siyasi misyon yürütüyorsunuz. Yani Türkiye’deki o Camia’nın tabanıyla değer farkı bulunan bir siyasi partiye, Cumhuriyet Halk Partisi’ne adeta yardımcı oluyorsunuz. Bu misyonun gerçekten sağlıklı bir misyon olmadığı açıktır. Bu yüzden Camia’nın kendisi “Ben neyim, Türkiye’de neye tekabül ediyorum. Türkiye’nin dış politikasında neye tekabül ediyorum?” diye sorması ve buna kendisinin teşhis koyması gerekir.

Ahmet Taşgetiren olarak bu zamana kadar camia ile aranız nasıldı?..

– Bu süreç başladığında durduğum yer ile Camia’nın çizgisi arasında farklar oluştuğunu gördüm. Daha çok kardeşçe bir çözüm bulunması istikametinde uyarılarım oldu. Bir süre sonra içinde bulunduğum medya organlarında savaş dili kızıştı. O zaman ben yazılarımda ve konuşmalarımda yazı yazdığım gazetenin yayın yönetimini eleştirmem gerekiyordu. Bunu sık sık yapmam gerekiyordu. Bu durum hoş olmayacak diye ayrılmayı tercih ettim.
Şu anda Camia’nın kaybedeceğini düşünüyorum. Dinî bir zeminden yola çıkan, sosyal birtakım hizmet üniteleri kuran, eğitim ve yardım yapan bir yapıya, uluslararası boyutu da olan bir savaşın yükünü yüklerlerse, bunun altından kolay kalkamazlar. Nitekim bana göre aradan geçen zamanda Camia’da bu ciddi zararın görüldüğü kanaatindeyim.

Saygınlığı noktasında çok ciddi aşınmalar yaşanıyor. Camia’nın tabanında çok ciddi kafa karışıklığı var. Ben hâlâ Camia’nın çok yanlış yolda olduğunu, yani bir tür kendi kendini yok etme girişimi olan harakiri yaptığını düşünüyorum.

BU YAPIYI ORTAYA ÇIKARMAK, DEVLET İÇİN OLMAZSA OLMAZ

Sözde Selam Terör Örgütü üzerinden binlerce kişiyi dinlemişler. MİT Müsteşarından tutun da, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın kriptolu telefonları bile dinlenmiş. Bu dinleme olaylarını nasıl görmek gerekiyor?

– Bu durum istihbarat bağlamında ciddi bir çalışma yapan organizasyonu ortaya çıkarıyor. Tabiî bu dinlemeler neticesinde elde edilen bilgilerin nerede tutulduğu önemlidir. Kime servis edildi? Dış bağlantıları var mı? Yani işin içine polis girmiş, yargının bir kısmı girmiş. Dolayısıyla içeride yapılan bir çalışma ve dış boyutları hangi nitelikte?.. Gerçekten neler dinlendi, onu da bilmiyoruz.

Devlet olarak iletişim güvenliğini sağlamadığımız zaman bu devletin güvenliği açısından da son derece büyük bir tehlikedir. Onun için bu yapıyı ortaya çıkarmak, devlet güvenliği açısından olmazsa olmaz bir şeydir. Ülke güvenliği açısından vahim bir durum söz konusu…

‘SON 12 YILDA HİÇ OLMADIĞI KADAR ÖZGÜRÜZ’

Fetullah Gülen, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, yazdığı mektupta, Gülen grubu biterse, öteki cemaatlerin de biteceği iddia ediliyor ve bunun üzerinden Cemaat evlerinde de propaganda yapıyorlar. Bu propagandayı nasıl yorumluyorsunuz?

– Şimdi diğer cemaatlerde, “Siz ne yapıyorsunuz?” sorusu ortaya çıktı. Dindar toplum kesimlerine Tayyip Erdoğan ve AK Parti aleyhtarlığı yapıyorlar ama bu tutmaz. AK Parti, son 12 yılda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde dindar kesimlere asla görmediği kadar geniş bir özgürlük ve hizmet alanı açtı. İnsanlar bunu görüyor ve Camia şu anda diğer dindar toplum kesimlerinden önemli ölçüde ayrışmış ve yalnızlaşmış durumda. Bunu görmemek mümkün değil.

‘HÜKUMET BU YAPININ PEŞİNİ BIRAKMAMALI’

AK Parti ve Cemaat çatışması olarak algılanan 17 Aralık operasyonunun gidişatı nasıl olur?

– Gerilimin Türkiye’ye zarar verdiğini, ekonomiyi sıkıntıya soktuğunu görüyoruz. 30 Mart seçimlerinde sonuçta millet kararını ortaya koyacak. Yani en azından Camia kendisine daha fazla zarar vermeden kendi alanlarına çekilir. Umarım Camia, bağlılarına bu büyük savaş yükünü taşıtmaya devam etmez ama; tabiî Hükümet bu içerideki paralel yapının peşini bırakır mı? Ben zannetmiyorum.

Peki hükümetin, bu yapının peşini bırakması gerekir mi?

– Bırakmaması gerek. Bu yapı birçok devlet kurumuna yerleşmiş. Hassas bir sürecin içindeyiz. Bu süreçte Camia hakkında karar verici olan Fetullah Hoca, “AK Parti ya da biz gibi” bir duygunun içine girmemesi gerekir. Bu süreç AK Parti’ye de kaybettirebilir ama; en çok kaybı Cemaat görür.

‘NEDEN BU KARARI VERDİĞİMİ DÜŞÜNSÜNLER’

Cemaat’in yayın organları olan Bugün gazetesi, Aksiyon dergisi ve Burç FM’den ayrıldıktan sonra tepki aldınız mı?

– Mailler alıyorum. Camia’da 6-7 yıldır yazıyordum, Burç FM’de programlara katılıyordum, Anadolu’da Hizmet Camiası’nın konferanslarında davetli olarak konuşmalar yapıyordum. Camia’dan birçok tanıdığım insan var, onlar da beni tanıyorlar. Yani bir tepkiye yönelmekten önce Ahmet Taşgetiren’in neden böyle bir tavır koyduğunun üzerinde düşünmeleri gerekir.

Bu süreçte hükümetin kaybetmesini istemiyorum. Camia’nın kaybetmesini de istemiyorum. Çünkü bunun her ikisinin de Müslümanların ortak ürünü olduğunu düşünüyorum ama Hükümeti yok etme girişimini de kabul etmek mümkün değil. Hükümeti yok etmenize kim sevinir? Amerika’da birtakım odaklar sevinir, İsrail sevinir, Türkiye’deki bazı çevreler sevinir. Sonuçta bu ülkenin insanları sevinmez. Siz nasıl Amerika’yı, İsrail’i veya Türkiye’nin büyümesinden rahatsız olan birtakım çevreleri sevindiren bir eylemin içerisinde oluyorsunuz? Bunu izah etmek mümkün değil.

‘OPERASYONEL YÖNÜ ÖNE ÇIKMIŞ BİR YAPI VAR’

Daha önce hiç Fetullah Gülen’le bir araya gelip yüz yüze sohbet ettiniz mi?

– Tabiî ki. Türkiye’deyken de ziyaretlerimiz ve görüşmelerimiz oldu. Prensilvanya’dayken de görüşmelerimiz oldu.

Fetullah Gülen bir camianın lideri olarak biliniyordu ama telefon görüşmelerinde birçok işadamıyla işbirliği içerisinde olduğu, Uganda’daki Petrol Rafinerisi’nden Çin’deki büyük işe kadar bir ticaret ağını yönettiği fark edildi. Siz bu ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Şimdi Fetullah Gülen bir hoca, bir âlim. İslâmî ilimler alanında çalışmış bir insan. Benim gözlemlediğim, kendi hayatında da İslâmî hassasiyetleri gözeten bir insan. Yani şunu da biliyordum, sade bir din adamı, vaizden ibaret değil. Hem Türkiye’de olsun, hem dünyanın birçok ülkesinde insana yönelik yatırımları, uluslararası ölçekte yatırımları var. Bunlara yönelik benim olumlu değerlendirmelerim olmuştur. Hâlâ o çerçevede kalmış olsa buna ilişkin değerlendirmelerim farklı olur.

Fakat son gelinen noktada, Ergenekon ve Balyoz gibi davaların ardından emniyette ve yargıda özel bir yapılanmanın olduğu ortaya çıktı. Gelinen noktada artık emniyette, normal devlet hiyerarşisi dışında bir yerden yönlendirilen yapı olduğunu, bu yapının Hükümete bile operasyon hazırlayacak bir nitelik arz ettiğini gördük. Böyle düşününce o zaman bu yapının geçmişte yaşanan bazı hadiselerde bizim aklımıza gelmeyen bazı olumsuz işlere el atmış olabileceği ihtimali de gündeme geldi. Bu yapı Gülen Hoca’ya bağlı…

Şimdi ortada sadece dinî bir yapı yok. Hatta dinî hüviyeti geri planda kalmış, operasyonel yönü öne çıkmış yapı bulunuyor. Bir tür transformasyon yaşanıyor

Akit

Tapeleri sızdıran tesbit edildi

BAŞBAKAN Yardımcısı Beşir Atalay, kamuoyunda büyük yankı uyandıran dinleme kayıtlarını sızdıranların saptandığını belirterek, “Bu kadar kararı veren, o adliye, o yargı, bunları izleyen emniyet, İstihbarat, MİT, TİB bunların hepsi şu anda mercek altında ve hepsi inceleniyor. Bütün bunların hesabı sorulacak” dedi.

Kanal 7 televizyonunda, kendisine yönelik ‘İrancı’ iddialarına da 11-12 yıldır İran’a hiç gitmediğini söyleyerek yanıt veren Atalay, şunları söyledi:

KORKU MERKEZİ

Şu günlerde bakıyorsunuz, dinlemeler, şantajlar yani burası bir korku merkezi, karanlık bir merkez. Bu bir sadece paralel yapı olayı değil. Dışarısı, içerisi hepsi birleşmiş. Özellikle 2011’in 2’nci yarısından itibaren, 2012-2013’te sayıları artık milyonun üzerine çıkan dinlemeler var. Bütün bunlar görülecek, bütün bunların hesabı sorulacak. Yurtdışına çıkan var, burada olan var, hepsi çalışılıyor, hepsi hemen hemen tespit edildi, bütün bunlar yürüyor.  (Yeni ses kayıtlarının geleceği iddiaları üzerine) Ses kayıtlarının hiçbir kıymeti kalmadı. Onları yapacaklar varsa görecekleri de vardır. Ne ortaya çıkarmak istiyorsa herkes çıkarsın, hiçbir şeyden endişemiz de korkumuz da yok.

DOSYALAR KAPANMAZ

(Yolsuzluk iddiaları) Hiçbir dosya kapanmaz ama adaletli yargı sürecinde eğer yanlış yapan varsa cezasını görür, eğer bunlar komploysa onlar da ortaya çıkmış olur. Bütün bunlar yargının elinde inceden inceye dokunacak, eğer hata yapan varsa cezasını da görecek. Bundan hiç kimsenin tereddütü olmasın. Yanlışın, haramın, adaletsizliğin arkasında asla durmayız.

ERGENEKON DAVASI REZALET

(Ergenekon tahliyeleri) Tahliyeler bir beraat değil, sadece tutuksuz yargılanma, yani dava devam ediyor. Onların mahkemede aldıkları cezalar belli, bu temyize gidecek ve ondan sonra kesinleşecek, herkes cezasını çekecek. Davanın açıldığı 2007 yılından beri eklemelerle giderek karmaşık ve kim suçlu, kim suçsuz ayırt edilemez hale geldi. Aslında o dava kendi başına bir rezalet

Hürriyet

Kardeş katli Osmanlıyı ayakta tuttu

Satır arası…

Türkiye geçen hafta Muhteşem Yüzyıl’da babası Kanuni Sultan Süleyman tarafından boğdurularak öldürülen Şehzade Mustafa’yı konuştu. Osmanlı’da sayısız mersiye, şarkı ve şiire konu olan bu acı olayın beyazperdeye yansımasının ardından Şehzade Mustafa’nın Bursa’daki türbesini ziyarete gidenler bile oldu. Bir dönem dizinin tarih danışmanlığını yapmış olan Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Erhan Afyoncu’ya bu çarpıcı dönemi yorumlattım. Afyoncu Muhteşem Yüzyıl’daki sahnenin birkaç küçük detay dışında tarihte yazılanlarla oldukça uyumlu olduğuna işaret ettiğini de belirtmekte fayda var.

Osmanlı’yı ayakta tutan devşirme ve kardeş katli
-Kanuni Sultan Süleyman’ın babasıyla birlikte dedesini tahttan indirdiğini hatırlatan tarihçi Erhan Afyoncu “Kanuni dedesini tahttan indirmek için babasıyla işbirliği yaptı ve aynı olay kendi başına gelsin istemedi” diyor. Afyoncu’ya göre Osmanlı’nın 600 yıl devam etmesinin iki temel sebebi devşirme sistemi ve kardeş katlinin varlığı.

Muhteşem Yüzyıl’da Şehzade Mustafa’nın öldürülme sahnesi çok konuşuldu. Kaç şehzade bu şekilde boğularak öldürüldü Osmanlı’da?
Toplam sayı saymadım ama öldürülen çok şehzade var. Genelde padişahlar kardeşlerini katlediyorlar tahta çıkmak için. Oğlunu öldüren birkaç padişah var. Bunlardan biri 1. Murad. Oğlu Savcı Bey isyan ediyor, isyan sonucunda öldürülüyor. İkincisi, Sultan Süleyman. İsyan eder diye oğlunu öldürtüyor. Bir de, III. Mehmed oğlunu öldürtüyor. Burada önemli olan şu: Günümüzün değer yargılarıyla geçmişe bakmamak lazım. Günümüzün değer yargıları geçmişin değer yargılarıyla farklıdır. Mesela harem kurumunu veya kardeş katlini bugünün değer yargılarıyla anlayamazsınız. Bir padişahın çok çocuklu ve çok eşli olmasının en önemli sebeplerinden biri kimin kaç yaşına kadar yaşayacağının bilinememesi. Geçmişte Türklerde veraset sistemi yok, devlet başkanı seçemiyorlar. Hanedanın her mensubunun tahta çıkma hakkı var. Bu da ne getiriyor? Kaos. Bunun sonucunda ya isyan ya büyük savaşlar çıkıyor ya da isyan olmadan önce isyan edecek kişiler öldürtülüyor. Sistem bu şekilde devam edebiliyor.

HÜRREM’E CADI DİYORLARDI
Şehzade Mustafa’nın babası tarafından boğdurulmasından beri babasının gerçekten devirmek isteyip istemediği konusunda tartışma devam ediyor tarihçiler arasında. Sizin görüşünüz nedir?
Burada olan bir iktidar mücadelesi. Hürrem Sultan ile Mahidevran Sultan da çocukları adına iktidar mücadelesi yapıyorlar. Şehzade Mustafa Kanuni’nin Mahidevran Sultan’dan olan oğlu. Yaşça büyük olduğu, halk ve asker arasında sevildiği için tahta karşı daha şanslı. O dönemde Hürrem Sultan’ın da 5 oğlu var. Bunlardan ikisi önceden ölüyor ve Hürrem Sultan’ın üç oğlu kalıyor. O dönemde de halk Hürrem’e “Cadı” diyor. Ama şunu anlamak gerek: Hürrem Sultan kendi çocuklarını kurtarmak için yapıyor bu mücadeleyi. Çünkü kaybettiği takdirde kendi çocukları ölecek, bunun başka yolu yok o dönemde.

PADİŞAHI KANDIRIYORLAR
Aslında isyan etmiyor mu Şehzade Mustafa?
Doğrudan bir isyan yok ama babasının ölümünden sonra tahta geçmek için hazırlık yapıyor. Yaptığı bu hazırlık sonucunda taraftar topluyor ve bu da huzursuzluk yaratıyor. En sonunda Kanuni İran ile işbirliği yaptığına ve kendisini tahtan indireceğine inandırılıyor. Darbe yapmaya çalışmıyor, sadece kendini konumlandırmaya çalışıyor. Bu isyana girmez. Kanuni Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa tarafından kandırılıyor. Burada en önemli nokta şu: Kanuni’nin babası Yavuz Sultan Selim, Kanuni’nin dedesini tahtan indirmiş. Kanuni babası dedesini tahtan indirirken babasıyla birlikte işbirliği yapmış.

Yani darbe travması var…
Birlikte darbe yapmışlar, darbeyi biliyor Kanuni. “Kanuni Dimetoka’ya gitmeli” diye laf çıkartılıyor. Dedesi II. Bâyezid da Dimetoka’ya gitmiş, tahtan indirilmiş ve ölmüştü. Bu endişelerle Kanuni Sultan Süleyman oğlunu “asi” olarak kabul ediyor ve öldürtüyor. Çünkü burada daha önce babası Yavuz Sultan Selim’in dedesine yaptığının başına gelmesini istemiyor.
*İnsanların Şehzade Mustafa’nın türbesine gitmeleri gibi durumlar da oldu diziden sonra. Ne düşünüyorsunuz?
Bu aslında iyi, çünkü tarihteki birçok şeyi keşfediyorsunuz. Buradaki en büyük problem tarihimizin zamanında fazla rafine, dört dörtlük anlatılması. Zaaflarıyla anlatılmayınca, bugün olduğu gibi günümüzün değer yargılarıyla geçmişe bakılıyor ve bu pek sağlıklı değil. Kardeş katli çok acı bir hadise. Tasvip edilebilecek bir hadise değil ve İslami hukuk açısından da tartışılan bir husus. Fakat reel politikaya uygun.

Neden?
Çünkü isyan ettikleri takdirde Fetret Devri’nde olduğu gibi on binlerce insan ölüyor. Bir yandan devlet de zaafa uğruyor. Bunu ortadan kaldırmak için devlet kardeş katlini kanunlaştırıyor, olan bir hadiseyi meşrulaştırmış Fatih Sultan Mehmed ve bu Osmanlı’da çok tesir etmiştir. Bakın Osmanlı’nın büyük bir devlet olmasının ve 600 yıl devam etmesinin iki tane sebebi var bana göre: 1) Devşirme sistemi. Devşirme sistemiyle  Türk aristokratlarının gücü dengelenmiş 2) Kardeş katliyle hükümdarın otoritesi tartışılmaz hale getirilmiştir. İslam’da masum bir insanın hayatına son vermek büyük günah ama ulema “Fitne katilden beterdir, yaşadığı takdirde binlerce insan ölecektir deyip” bunu meşru hale getiriyor. Sonuçta bu iki faktör sayesinde Osmanlı’nın uzun devam etmesini sağlamış, diğer Türk devletlerinden ayrılmıştır. Tarihteki diğer Türk devletleri veraset sistemi olmaması nedeniyle ikiye, üçe, dörde bölünürken, Osmanlı Devleti kardeş katli sayesinde bölünmeden  600 yıl devam ediyor. ****

TÜRKLER DEVLETSİZ VAR OLAMIYOR
Devletin bireyden önce gelmesinin altyapısı o döneme dayanıyor galiba…
Tarih boyunca devlet çoğu zaman bireyden önce gelir. Avrupa’da Rönesans’tan itibaren birey ön plana çıkmaya başladı. Ama devletin zaafa uğradığı dönemlerde Avrupa’da da bireyin haklarını kısıtladıklarını görüyoruz. Devlet bizim tarihimizde hep bireyden önce gelmiş. Bunun sebebi şu: Türkler devlet varsa var oluyorlar, devlet yoksa yok oluyorlar. Mesela Yahudilerin devleti yoktu ama 2500 yıl kendilerini muhafaza edebildiler. Türklerde böyle bir şans yok. Türk toplulukları Hindistan’da asırlar boyunca devlet kurdular ama şimdi orada Türk kalmadı. Asya’nın, Afrika’nın birçok yerinde Türkler vardı. Fakat Türkler kendi devletleri ortadan kalktığı takdirde asimile oluyorlar ve karışıyorlar. Yani Türklerin millet olarak var olup, tarihi devamlılıklarını sağlayan en önemli faktör devlet.

ŞEHZADE MUSTAFA’NIN LİDERLİĞİ ZAYIFTI
Afyoncu “Bugün insanlar Şehzade Mustafa mağdur olduğu için üzülüyor ama liderliği zayıf bir şehzadeydi. Yoksa Yavuz Sultan Selim gibi hareket eder ve babasını tahttan indirirdi” görüşünde.

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinin Osmanlı için bir dönüm noktası olduğunu söyleyen insanlar var. Ne dersiniz? Çok önemli bir padişah adayını mı kaybetti Osmanlı?
İnsanlar Şehzade Mustafa mağdur olduğu için üzülüyor ama şehzade Yavuz Sultan Selim gibi üst düzey bir lider değil. Lider özellikleri kuvvetli olsaydı dedesi Yavuz Sultan Selim gibi hareket eder, askeri yanına alır ve babasını tahtan indirirdi. Çünkü “Gitme, öldürüleceksin” diye uyarılıyor. En son çadırına ok atıyorlar “Gitme” diye. Buna  rağmen gidiyor. Demek ki, Şehzade Mustafa’da böyle bir liderlik karakteri yoktu. Lider karar verir ve uygular, sonuna kadar gider, tereddüt etmez. Tereddüt eden her zaman kaybeder çünkü. Doğu toplumları lider özellikli toplumlardır. Bir lider çıkar ve sürükler. Cengiz Han Moğolları, Fatih Sultan Mehmet Osmanlı’yı, son dönemde Atatürk geliyor Milli Mücadeleyi yapıyor ve Türkleri başarıya ulaştırıyor. Liderde zaaf olduğu zaman bu durum bütün topluma ve devlete yansıyor.

 

Kanuni’nin oğlunu öldürttükten sonra hüngür hüngür ağladığı, Kuran okuduğu gibi hikayelerin gerçekliği var mı?
Ben kaynaklarda geçtiğini görmedim. Cenaze Konya Ereğlisi’ne gönderiliyor ve orada cenaze  namazı kılınıyor. Yani orduda bile kıldırtmıyor cenaze namazını. Kanuni cenazeye de katılmıyor. Eğer üzülecek olsa öldürtmez. Bir insan oğlunu öldürtür mü? Onu suçlu gördüğü için öldürtüyor. Hem kendisine hem devlete karşı isyan etmiş birisi olarak görüyor. Bu nedenle bir yumuşama yok.

KANUNİ FAZLA UZUN YAŞADI
Kanuni döneminde daha sonra da Şehzade Bayezid isyan ediyor. Bu huzursuzluğun sebebi nedir?
Buradaki en önemli problemlerden şu. Kanuni çok uzun yaşamıştır. O dönem insan ömrü normalde 50 yaşlarında bitiyor. Normalde Şehzade Mustafa’yı öldürtmeseydi belki de kendi öldüğü zaman Şehzade Mustafa çoktan ölmüş olacaktı. Çünkü 51 yaşında oluyordu babasının ölüm tarihinde. Mesela Kanuni, Şehzade Mustafa’yı öldürttükten sonra 13 yıl sefere çıkamıyor. Niye? Çünkü gut hastası olmuş, yürüyemiyor, ata binemiyor, her yeri şiş içerisindeydi.  O dönemde bu hastalık tam olarak tedavisi de edilemiyordu. Kanuni’nin bu durumundan dolayı padişahlığı tartışılmaya başlanmıştır.

MAGAZİN HABERİ GİBİ GÖRÜLDÜ
Osmanlı’nın en güçlü ve herkesin gözünün üstünde olduğu bir dönemde oğlunu boğdurtan bir padişahın varlığı dışarıda nasıl algılanmış?
Dışarıdan günümüzde merak uyandıran magazin haberleri gibi algılanmış. Avrupa’da “Kanuni oğlunu öldürdü” bir magazin haberi gibi algılanıyor ve tiyatro ve opera eserlerine, kitaplara konu oluyor. Avrupa’da da kardeşini, oğlunu öldürten birçok hükümdar var.

Şehzade Mustafa’nın 7 yaşındaki oğlunun da öldürülmesi biraz aşırı değil mi?
Tam öldürülüp öldürülmediğini bilmiyorauz. Alıp götürmüşler, muhtemelen “Yarın babasının intikamını alır” diye öldürülmüştür diye tahmin ediliyor. Mustafa öldürüldüğü zaman Mustafa’ya üzülenlerin oğlunun arkasında toplanma ihtimali olduğu için bu riske girilmiyor. Ölümünden sonra 1565’e kadar 5 kişinin “Ben Mustafa’yım” diye isyan edip, çevresine binlerce kişi topladığını biliyoruz. Yani bu hadise devleti oldukça tehdit etmiştir daha sonra.

Acıyan lider acınacak hale gelir
Bugün bakınca Kanuni çok acımasız bir padişahmış gibi görünüyor, doğru mu?
Liderlerin hem merhametli, hem acımasız olması lazım. Ama merhamet duygusu ile acıma duygusunu birbirine karıştırmadan hareket etmesi lazım. Lider gerektiği takdirde acımaz. Çünkü acıdığı zaman lider acınacak hale gelir. Mesela Osmanlı tarihinde 1730’daki Patrona İsyanı sırasında III. Ahmet, Kabakçı İsyanı sırasında da III. Selim “Kan dökmeyelim” diye tereddüt etmiştir ve ikisi de tahttan indirilmiştir. Mesela 18. Yüzyılın en başarılı padişahlarından I. Mahmud hiç tereddüt etmemiş, isyan teşebbüslerini çok sert bir şekilde bastırmış ve tahtta kalmıştır.

Hürrem 5 yıl sonra ölüyor
Pargalı ve Şehzade’nin öldürüldüğü sahnelerin dizinin en çok izlenen bölümleri olması bize ne söylüyor?
Ölümler acı bir şey ve her ikisi de normal ölüm değil. Muhtemelen önümüzdeki bölümlerde Hürrem’in ölümü gündeme gelecek. Çünkü Hürrem Mustafa’nın ölümünden 5 sene sonra ölüyor. Ama o eceliyle ölüm olduğu için bu kadar dikkat çekeceğini tahmin etmiyorum. Bir de Şehzade Mustafa’nın ölümü geçmişte de kabullenilememiş bir ölüm zaten. O dönemin şairleri de, halk da, asker de kabul etmemiş. O dönemde kabullenilmemiş ölümün bu dönemde kabullenilmemesi de normal. Bir de tarihi kusursuz hale getirmeye çalışırsanız insanlar olumsuzlukları gördüğü zaman güvenleri sarsılır.

Ne kastediyorsunuz?
Türkiye’de tarihimizde yapılan maalesef budur. Osmanlı döneminde bile Osmanlı padişahlarına bizim baktığımız gibi kusursuz bakılmıyordu herhalde. Bizden daha eleştireldi Osmanlı toplumu. Asker ve halk padişahın yolunu kesiyordu, tepki koyuyordu. Bizde ise “Bunlar kusursuz, her yaptıkları doğru” anlayışı var. Kanuni Sultan Süleyman Türk tarihinin en başarılı devlet adamlarından biridir ama zaafları da vardır. Bunu görmek ve öyle göstermek lazım.
Şenay YILDIZ/Akşam

Türkiye’nin büyümesi Batılıları korkutuyor

Yasemin Devrimi’nin sahibi Tunus geçtiğimiz haftalarda yeni anayasasını hazırladı. Arap Baharı’nın başlangıç noktası olan ülke devrim yapan Ortadoğı ülkeleri içinde istikrarlı giden tek ülke. Sekülerizm ve İslamcılık tartışmaları odağında Türkiye’ye en çok benzeyen Müslüman ülke Tunus’ta Anayasa Meclisi Mali Komitesi de Tunus’taki siyasal çeşitliliğin bir yansıması konumunda. Mali Komite Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Moncef Cheikhrouhou aynı zamanda Paris Üniversitesi Uluslararası finans bölümü öğretim üyesi. Muhaliflerden İlerici Demokratik Parti üyesi Prof. Cheikhrouhou Tunus ekonomisini İslamcı kimliği ile bilinen iktidar partisi en-Nahda ile beraberce demokrasi ve şeffaflık ile ayağa kaldırmaya çalışıyor. İslam ülkelerinin kendi öz kaynaklarına yönelmeleri gerektiğini söyleyen Prof. Cheikhrouhou ile uluslararası finans sistemini ve bu sistemin bölge üzerindeki hesaplarını konuştuk.

Uluslararası finans sistemi oldukça acımasız bir ortam. Doğal rezerv zengini Ortadoğu ve Türkiye çevresinde yaşanan son gelişmeler sisteme dair bir tekelin varlığa işaret ediyor olabilir mi?

Bence öncelikle bölge olarak kendi içimizde almamız gereken önlemler ve kendimizi korumamız gereken dış tehlikeden bahsetmek gerekiyor. Dış tehlikeden başlayacak olursak, dünyada kökten bir değişiklik yaşanıyor. Bu değişiklik 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başladı. Komünizm çöktü, Sovyetler Birliği dağıldı. Ama 1989’da ‘temiz kapitalizm’ de ortadan yok oldu. 1989’dan beri ABD cari açığı giderek artıyor. ABD’de iç tüketim çok fazla ve bu tüketim dışarıdan alınan borçlar, krediler ile yapılıyor. ABD’nin yerinde başka bir ülke olsaydı şu ana kadar IMF çoktan müdahale etmişti ama ABD’ye asla dokunulmadı.

ABD bu kredileri nereden alıyor?

Krediler Japonya’dan, Çin’den ve petrol ihracatçısı Körfez ülkelerinden geliyor. Roosevelt 1945’te ilk kez bölgeyi ziyaret ettiğinde ABD deniz kuvvetlerine ait Quincy gemisinde Körfez’in önde gelenleri ile buluştuğunda Suudi Arabistan’da ARAMCO’nun ve Suudi merkez bankası SAMA’nın kurulmasına öncülük etti. Ama İran dahil, bölgenin tüm emirlerinden, krallarından ABD’yi ekarte etmeme sözü aldı. Musaddık İran’da darbe ile Şah’ı devirdikten hemen sonra ABD’nin tekrar Şah’ı göreve geri getirmesi Batı’nın Ortadoğu’daki bu krallıkları koruyacağının teminatıydı. Bu teminat, petrol gelirlerinin ABD’de toplanmasına vesile oldu.

MEVCUT SİSTEM BİR MEGA CANAVAR

Ancak bahsettiğiniz Körfez-ABD ittifak dengesi de değişiyor. Suudi Arabistan ve ABD arasındaki kayıtsız ittifakın şekli ne olacak?

Bugün sistem yeniden değişiyor. ABD ve Kanada kaya gazını keşfetti. Şu anda Ortadoğu çok endişeli çünkü petrol ihracatçısıülkeler ABD’nin yavaş yavaş bölgeye ilgisinin azalacağını biliyor. Ayrıca önemli bir husus olarak ABD İran’la sorunlarını artık bitirmek istiyor. Artık herkes Ortadoğu’da bir şeylerin değişeceğini anladı. Şu anda Ortadoğu’da petrol etrafında gelişenlerden rahatsız iki oyuncu mevcut: Suudi Arabistan ve İsrail. Bunu görmemiz lazım. Sorunlar ekonomik olduğu kadar siyasi ve askeri. O nedenle korkunç şeyler yaşandığını göreceğiz.

BÜYÜK BEDELLER ÖDEYEBİLİRİZ

O zaman Ortadoğu’da askeri bir savaş kadar finansal bir savaş da var diyebilir miyiz?

2007’de Goldman Sachs kötü finansal enstrümanlar yani altın ve riskli krediler (subprimes) konusunda uyarılar yaptı. Herkes riskli kredilerin her seferinde daha da yüksek fiyata satılan, karşılığı olmayan, çoğunun asla açılmaması gereken, içi boş kutular olduğunu biliyordu. Bu türev balonu giderek büyüdü. Öyle büyüdü ki mesela Kıbrıs, Yunanistan gibi ülkelere tahvil vermek için kullandıkları enstrümanlar bu ülkeleri iflasa sürükledi. Dünyanın gayrisafi hasılası 74 trilyon dolarken bu finansal enstrümanların büyüklüğü 63 trilyon dolar. Bir ülkenin GSYİH’nın tamamını teminat altına alan sigorta şirketleri bu paraları nereden buluyor? Gerçek dışı ve reel ekonomiyle bağı olmayan bir finans sistemi içerisindeyiz. Mevcut finansal sistem Ortadoğu’yu adres gösteren bir mega-canavar. Eğer biz buna karşı bir şey geliştiremezsek çok büyük bedeller öderiz. Bunlar da dış tehlike.

ETKİ ALANINIZ ÇİN’E DEK UZANIYOR

Türkiye ne zaman bölgesinde bazı şeylerin öncüsü olmaya kalksa çeşitli lobilerin direnci ile karşılaşıyor.

Sabırlı bir şekilde etrafımızda, bölgemizde yeniden uzlaşı ortamı yaratmalıyız. Bugün İran’ın imtiyaz sahibi olduğu patent sayısı İsrail’in sahip olduğu patent sayısından 10 kat daha fazla. İsrail’in patent sayısı ise herhangi bir Arap ülkesinin sahip olduğundan 10 kat daha fazla. O zaman neden İran gibi bir ülke ile işbirliği içinde olunmasın? Körfezin sermayesi, İran’ın bilimsel olanakları ve Türkiye’nin sahip olduğu teknolojik alt yapı ve piyasa erişebilirliği ile yeni bir işbirliği oluşturulabilir. Türkiye’nin etki alanı Akdeniz’den Batı Çin’e kadar uzanıyor. İpek Yolu hala canlı ve Türkiye İpek Yolu’nu yeniden yaşatabilir.

AYRI ‘MERKEZ’E GEREK YOK

Bu işbirliği ortak bir finans sistemi gerektiriyor mu?

Altı Körfez ülkesi yıllar önce ortak para birimi için masaya oturdu ancak merkez bankasının nerede olması gerektiği gibi saçma bir konu üzerinden başaramadılar. Bana sorarsanız bu proje de bölge üzerinde çıkar hesabı olanlar tarafından çökertildi. Ama unuttukları bir şey var: Afrika’da, Batı Afrika ülkelerine özel ve Orta Afrika ülkelerine özel olmak üzere iki merkez bankası bulunuyor ve 50 yıldır ortak para birimi kullanıyorlar. Bu ülkeler tek tek her ülkeye ayrı bir merkez bankası gereksinimi olmadığının güzel bir örneğidir.

Ortak para birimi olabileceğine hala inanıyor musunuz?

IMF kendini geliştirebilirse dünyaya tek bir para birimi sunabilir. Benim bu projeye inancım sonsuz ve bunun üzerinde ciddi bir şekilde çalışmalıyız.

‘İslami’ finans değil katılım bankacılığı

Oldukça seküler bir lider olan Bourguiba ile İslami finans üzerine çalışmalar yaptınız. Biraz bahseder misiniz?

Yıllar önce (Habib) Bourguiba’nın direktifiyle Kuzey Afrika’nın ilk İslami bankasını kurdum. Ben bu bankayı 11 yıl çalıştırdım. Ancak yine de bu işte ‘İslami’ kelimesini hiç kullanmadım, ‘katılım bankacılığı’ demeyi tercih ettim. Çünkü bir hata söz konusu olduğunda İslam’ın bundan zarar görmesini istemem. İkinci olarak böyle bir bankanın müşteri kitlesinin sadece Müslümanlardan oluşmasını istemem. Mesela o dönemde Tunuslu Yahudi müşterilerimiz çoktu. Üçüncü olarak ise toplumu bölmek istemeyiz.

O zaman İslami bankacılık deyince neden bir tepki oluyor?

Çünkü bu şekilde bir bankacılık anlayışı bölgenin finans kaynaklarını bölgede tutabilecek tek sistem. İslam ve demokrasi temiz bir felsefeyle bir araya getirildiğinde büyümenin ve hatta neşetin kaynağını oluşturur. Dışarda ‘borç’ denen bir kanser var. Oysa ki faizin temiz olması, karın adil dağıtılması gerekir. Ve biz kültürümüzde, köklerimizde, dinimizde bu işin doğrusu olduğu halde bu kanseri taklit etmeye çalışıyoruz.

TÜRKİYE’DE DARBE OLSA KAHRIMDAN ÖLÜRÜM

Allah Türkiye’ye selamet versin. Türkiye’de birilerinin darbe yapmaya, iktidarı devirmeye çalıştığını ve demokrasiyi yok etmeye çalıştığını biliyoruz. Bir gün uyandığımda Türkiye’ye bir saldırı, bir müdahale ya da bir darbe olduğunu duysam inanın kahrımdan ölürüm.

Viyana’ya dayanırız diye korkuyorlar

Batı finans sistemi kendini temizlemezse giderek fakirleşmeye mahkum, mesela ABD giderek fakirleşiyor. Oysa biz büyümek istiyoruz. Türkiye bize bunun yolunu gösterdi. Türkiye yüzde 9,5 büyümeyi başardıktan sonra Türkiye’nin aleyhinde olmaya başladılar. Batı şu an Türkiye’ye, Başbakan Erdoğan’a çok sert vuruyor. Avrupalılar Türkiye büyüdükçe ‘aman Allah’ım, Müslümanlar tekrar Viyana kapılarına dayandılar’ psikolojisi ile panikliyor. Bazılarına söz anlatabiliyor, beraber çalışabilir uzlaşabiliriz diyorsunuz, bazılarına ise anlatmak mümkün değil.

Bu zehirli finans sisteminden nasıl arınabiliriz?

Mevcut IMF geliştirilebilir ve tüm ülkeleri kapsayacak bir ‘süper-IMF’ modeli oluşturulabilir. Dünyada 57 tane Müslüman ülke var ve bu ülkeler İslam İşbirliği Teşkilatı’nı, İslam Kalkınma Bankası’nı kurdular. Eğer beraberce IMF’de reel ekonomi ve reel finansın temsil edilmesine karar verebilirsek Türkiye, Tunus, Cezayir, Mısır, Körfez ülkeleri Suudi Arabistan IMF’de bu enstrümanların oylanmasını sağlayabilir, dövizimiz gerçekten değerlenebilir. Bu ülkeler bir aradayken IMF’de en az ABD kadar ağırlığı oluyor. Ben ömrü hayatımda bir IMF toplantısı öncesinde ortak bir kararla masaya oturduğumuzu hatırlamıyorum.

 

http://akhbarturkiya.com

Fetullah Gülen ilk kez BBC’ye konuştu

Fethullah Gülen, 16 yıl aradan sonra ilk televizyon mülakatını BBC’ye verdi.

 

Gülen Pensilvanya’daki inziva merkezinde, yolsuzluk operasyonu, Hizmet hareketi, Kürt meselesi, Alevilerle ilişkiler, Mavi Marmara ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e gönderdiği mektup konularında sorularımızı yanıtladı.

 

Fethullah Gülen, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için, “Bir mabeyni hümayun var herhalde zannediyorum çevresinde. Mabeyn, padişahların etrafındaki insanlara deniyordu. Çevresinde zannediyorum meseleleri farklı intikal ettiriyorlar… Bir yönüyle, böyle rahatsız edici şeylere sevk ediyorlar sanıyorum arkadaşı” dedi. Ancak Gülen “İcabında sükût dururuz.” diyerek uzlaşmaya açık olduğu mesajını da verdi.

 

 

Gülen, Kürt sorununun çözümü için Abdullah Öcalan’la ya da “dağdakilerle” müzakereye karşı olmadığını belirtti.

Cami-Cemevi projesi konusunda “Bunun Türkiye’deki Alevi kardeşlerimizle esasen birlik ve beraberlik adına önemli bir şey olduğuna inandık.

Yanılmış olabiliriz burada, insan her şeyinde yanılabilir.” diye konuşan Gülen, Alevilere Diyanet’e tanınan imkânların tanınması gerektiğini vurguladı.

28 Şubat döneminde Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’e Hizmet okullarının gerekirse devredilebileceğini söylediğini belirten Gülen, aynı teklifi Erdoğan hükümetine de yaptığı söyledi ve “Askerler, Çevik Bir, buna cevabı sevap vermediği gibi. 16-17 sene evvel. Bunlar da cevabı sevap vermediler.” dedi.

Gülen, röportajda, 2014 seçimlerindeki olası tutumlarıyla ilgili olarak ise, “Kim hak hukuk karsısında dik duruyorsa, sağlam duruyor ise, kim demokrasiye saygılı ise, çevresi ile iyi geçiniyor ise”- eğer bir şey diyeceksem böyle derim. Onu da diyeyim mi, demeyeyim mi düşüneceğim. Ona oyunuzu verin diyebilirim yani.” şeklinde konuştu.

Güney Yıldız: AK Parti hükümeti Hizmet hareketiyle bağlantılı polislere ve savcılara yönelik bir tasfiye hareketi yürüttüğünü ifade ediyor. Bu sizi endişelendiriyor mu? Devlet içindeki bu tasfiyeler hareketinize ne kadar zarar veriyor?

Her yanlışlık bizi rahatsız edebilir. Ama tasfiyeye tabi tuttukları, tayin ettikleri her kişi cemaatten demek doğru değil.

O insanların içinde zannediyorum sosyal demokratlar var, milliyetçiler var, ulusalcılar var. Ve bir de elimizde değil, “sakın, zinhar, bize karşı sempati duymayın, bizim hizmetimizin içinde, hareketimizin içinde görünmeyin diye ilan vermek gibi bir sorumluluğumuz yok.

Sempati duyabilirler. Başka zaman da ifade ettiğim gibi, şimdi bunların sağa sola savurdukları insanların binde birini tanımam. Mübalağa yapmıyorum burada, çünkü Allah bunun hesabını sorar benden.

Sonradan bu ortaya da çıkabilir, bu insanlar, savcısı, hâkimi, emniyetçisi, yerlerine dönmek istedikleri zaman herhalde orijinlerini ortaya koyacaklardır.

“Ben şu çizgide bir insanım, şöyle düşünüyorum” diyeceklerdir. O zaman biz utanmayacağız, belki başkaları utanacak. Burada kurunun yanında yaşın yanması gibi, Türk atasözüdür bu. Zannediyorum onlar da vicdanlarıyla böyle yüz yüze gelince, kendilerini hesaba çekeceklerdir.

‘Onların hissiyatına göre, düşüncelerine göre hareket etmemek bir cinayet sayılıyor’

BBC: Hizmet hareketinin yaklaşık 50 yıllık tarihinde yaşadığı en zor dönemin bu dönem olduğu fikrine katılıyor musunuz? Geçmişte Said-i Nursi’nin tek parti döneminde yaşadıklarıyla paralellik görüyor musunuz?

Onların hissiyatına göre, düşüncelerine göre hareket etmemek bir cinayet sayılıyor. Bu bizim kabahatimiz olabilir. Bir de inancım o benim; bu yaşadıklarımızı Cenab-ı Allah’ın bizi cezalandırması şeklinde değerlendiriyorum. Siz Bediuzzaman’dan bahsettiniz; o bir yerde diyor ki ‘Ben bunca zaman bana çektirenlerin hikmetini şimdi anlıyorum. Benim suçum Hizmeti Kur’aniyyeyi maddi manevi terakkiyatima alet etmekliğimmiş” der. Oysaki yapılan şeyler sadece Allah rızası için ihlasla yapılmalı. Ve yapılan şeyler insanlığa bir şeyler kazandırmalı. İnsanlık ondan bir şey kazanmalı.

Havada uçmak, suda batmadan gitmek için insan kendisini dine diyanete verirse şayet o da yine ihlasa muhalif bir tavır ve davranış olduğundan dolayı Allah cezalandırır.

Bir ayette denir ki “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” Dosdoğru bir yolda olduğumuzu söylediğimiz halde, adanmışların yolunda yürüdüğümüzü söylediğimiz halde tam öyle adanmışlara yakışır, yaraşır hareket etmediğimiz için Allah tokatlıyor olabilir bizi. Ama bu onların doğru yaptığı anlamına gelmez. Allah onlara da hesabını sorar bu yaptıklarının.

“Yolsuzluk olduğu muhakkak… kimsenin değiştirmeye gücü yetmez”

BBC: Türkiye’deki yolsuzluk operasyonu ve bunun etrafında yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Neresinden başlayayım bilemiyorum da… Bir yolsuzluk olduğu muhakkak. Bunu herkes kabul ediyor. Eskiden avam-havas derlerdi. Halktan, okumuş insanlara, elite kadar herkes hemen meselenin mahiyetini görüyor, biliyor. Değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.

Fakat bir rahatsızlık vardı herhalde, cemaate karşı bir rahatsızlık vardı. Bu vesile ittihaz edildi. Esas o işi yapan hâkimler ve savcılar sağa sola savruldular.

‘Paralel devlet söylemi, yolsuzluğu unutturdu’

O insanlar geriye dönerken herhalde orijinlerini ortaya koyarak döneceklerdir.

Bunların içinde milliyetçilerden insanlar olacaktır, mesela MHP’den insanlar olduğu ortaya çıkacaktır, hâkimden, savcıdan, polisten. Ulusalcılardan insanlar olduğu ortaya çıkacaktır.

Ama meseleyi biraz büyük göstermek, böyle yer yere nüfuz etmiş, her yere sirayet etmiş, tamamen bunların dedikleri gibi, alternatif bir devlet gibi, paralel bir devlet gibi falan, meseleyi gösterme adına, böyle bu savurdukları insanların hepsinin aynı düşünceyi aynı duyguyu paylaştığını iddia ettiler.

‘Hareketi olduğundan büyük gösteriyorlar’

Biraz büyük gösterme, biraz kendi tabanlarını koparma, koparmaya çalışma, harekete karşı rahatsızlıklarını, böyle bir fırsat zuhur edince, ortaya çıkınca, değerlendirme gibi bir şey oldu zannediyorum.

Belki onlar da bir gün nadim olup ağlayacaklar buna, pişmanlıklarını ifade edecekler.

Daha önce de başımıza gelen şeylerden dolayı belki yüz tane insan emaille, “Ne olur hakkınızı helal edin, size karşı haksızlık yaptık” dediler.

Askeri dönemlerde de oldu bu, başka yine böyle herkesi vesayetleri altına almak isteyen insanlar tarafından da oldu.

Tarihi tekerrürler devr-ü daimi içinde hep olageldi bunlar, hususiyle yakın zamanda.

Pişman olanlar olacak, sözlerini tashih etmeye çalışacaklar, fakat şu anda mesele bu istikamette gelişiyor. Bir de medyada da yandaş olanlar var, taraftar olanlar var, onlar da bazı meseleleri çarpıtıyorlar.

‘Türkiye’ye de kaybettiriyor’

Yine ben buradaydım, Haziran fırtınası diyoruz, 1999 yılıydı, medya aynı şeyi yaptı, 7-8 sene o mahkeme devam etti, ondan sonra beraat alındı. Temyiz de tasdik etti onu.

Bu konuyla alakalı burada bir akademisyen esasen bir kitap hazırladı, yazdı. Hatta benim unuttuğum yerleri bile o çok canlı olarak o kitapta ifade etti. Yani o türlü hadiseler hep olageldi. Bu da onlardan bir tanesi.

Bundan sonra da yine olacağa benzer. Ama bu olan şeyler bir yönüyle Türkiye’ye de kaybettiriyor zannediyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nin bakışına, Avrupa Parlamentosu’nun bakışına olumsuz şekilde aksedecektir bunlar.

Çünkü anti-demokratik şeyler yapılıyor. Hukuka aykırı şeyler yapılıyor. Bunu hemen herkes söylüyor şimdilerde.

Ama bu mesele hemen böyle çabuk düzelebilir mi? Yeniden iş rayına oturtulabilir mi?

İnsaflı olmaya bağlı, fakir, ben, birazda rahatsızlığım sebebiyle bu mevzuda, müdafaa sadedinde hiçbir şey söylemedim. Hiç bir şey söylememeye de kararlıyım bu mevzuda.

Belki bazı arkadaşlar sadece hukuki ifade ile tavzihler, tashihler, belki tekzipler yapıyorlar. Kendileri de işin içinde mütalaa edilenler bunu yapıyorlar ama ben o mevzuda bir fikirde bulunmadım, bir mütalaada bulunmadım.

Böyle davranmaya da devam edeceğim. Evet, bir şey konuşmayacağım.

BBC: Hareketinizi “paralel bir devlet” oluşturmakla suçlayan yalnızca Başbakan Erdoğan değil, başka kesimler de bu iddiaları dile getiriyor ve sizin bir çeşit talimatınız olmadıkça yolsuzluk operasyonu gibi bir operasyonun başlamayacağını söylüyorlar.

Bu medyaya da düştü, kendileri de biliyorlar. 8-10 ay evvel Milli İstihbarat haber vermiş. Milli istihbarat, Sayın Başbakan’ın emrinde çalışan bir müsteşarlık, haber vermiş. Bu araştırmalar yapılıyormuş, tespitler yapılmış, şimdiye kadar yapılageldiği şekilde onlar böyle bir operasyonda bulunmuşlar.

Burada bir hususu izah edeyim ben, müsaadenizle.

Bir arkadaşımız geçen gün bir şey anlattı: “Ben bir caddede gidiyordum arabayla, kırmızı ışıkta durdum sonra arkadan gelen, hızlı gelen bir polis arabası benim arabama çarptı, arkadan. Sonra geldi üzerime yürüdü benim. Ne diye durdun ben de geldim çarptım. Ben de ona dedim ki, kırmızı ışıkta durmanın kaldırıldığına dair bir kanun bilmiyordum, ben onun için durdum. Kusura bakmayın yanlış yaptık.”

‘Paralel devlet söylemi, yolsuzluğu unutturuyor’

Böyle rüşvetler, irtikâplar, ihtilaslar, bu mevzuda adam kayırmalar, ihalelere fesat karıştırmalar bunlar şimdiye kadar hep suç sayılıyormuş.

Dolayısıyla, yani kendilerine böyle bir şey verilmiş, siz başkalarının üzerine gidin bu mevzuda, bilmeyerek onlar da, biraz evvel bahsettiğim gibi, gayri mütecanis o yapı, adli yapı, emniyet yapısı, bunların üzerine gitmişler.

Bilememişler yani o mevzuda bunların suç olmaktan çıkarıldığını bilememişler ve yapmışlar bu meseleyi.

Bu onları rahatsız ettiğinden dolayı. Dolayısıyla sadece paralel devlet üzerinde duruldu. Yapılan esasen o mesavi diyebileceğimiz, o kötülükler diyebileceğimiz, rüşvetler, ihaleye fesat karıştırmalar, onlardan hiç bahsedilmiyor yani. Onlar, olağan bir şey gibi gösterilmeye çalışılıyor.

‘Getirdikleri insanları gönderdiler, bunları da gönderirler’

Benden emir almaları mümkün değil yani, Türkiye’de her yerde, her şehirde, nerede böyle bir hadise çıktıysa hemen polisin üzerine, orada savcının üzerine, hâkimin üzerine yürüdüler.

Onları kaldırıp attılar, daha evvel de öyle bir şey yapmışlardı. Bunlar getirdikleri insanlar.

Zannediyorum, bunlar da bir şey yapsalar, bunlar da gider, yine başkalarını getirirler. Bu açıdan, öyle bir karmaşa söz konusu zannediyorum.

Benimle alakası yok bu meselenin. Başka vesilelerle de arz ettiğim gibi, ben o işi yapan insanların, operasyonlara giren insanların binde birini bile tanımıyorum. Bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim.

‘Pişmanlık duymam. Kaderi de tenkit etmem’

BBC: Sıklıkla hareketinizi siyasetten uzak tutma isteğinizden söz ediyorsunuz. Son dönemde giderek siyasi tartışmaların odağı haline gelmesi sürecinde pişmanlık duyduğunuz bir durum ya da hareket oldu mu?

Pişmanlık duymam. Kaderi de tenkit etmem. Onu tenkit sayılacak şeyler aklıma geldiğinde istiğfar eder.

Biraz önce söylediğim mülahazalara bağlayarak Rabbimizle münasebetimizi tam tutamadığımızdan dolayı, Allah başkalarının eliyle cezalandırıyor bizi.

Hadis diye rivayet edilen bir söz var; “Zalim Allah’ın kılıcıdır. Allah onunla intikam alır sonra döner ondan da intikam alır.”

Pişmanlık değil ama bu vesile ile kendimizle yüzleşebiliyorsak.. Hazret-i Ömer’e nispet edilen bir söz var: “Hesap faslı gelmeden kendinizle yüzleşin, hesaplaşın.” Meseleye biraz böyle bakıyorum. Bu, arkadaşlarımızın yaptıkları her şey milimi milimine doğruydu demek değil yani.

BBC: AK Parti iktidarının önemli bir dönemi boyunca, bu parti ile ortak bir zemin bulup, belirli düzeylerde desteklediniz. Daha sonraki dönemde ise Kürt meselesinin çözüm süreci ve Mavi Marmara olayı dolayısıyla İsrail ile ilişkiler üzerinden ayrıştığınız ayrımlara gidildiği değerlendirmeleri yapılıyor.

Hiçbir siyasi partiyle hiçbir zaman bütün bütün aynı çizgide olmadık. Hangi parti olursa olsun, yani bu MHP de olabilir, CHP de olabilir, AK Parti de olabilir, DYP de olabilir, ANAP da olabilir; bu iki parti bugün yok gibi.

Bunların isabetli işlerini, yerinde işlerini desteklemek insani bir vazife gibi geldi bize hep. Nitekim referandumda ben şimdiye kadar hiçbir zaman demediğim bir şeyi dedim. Bu demokratik bir açılımdır. Demokratik bir referandumdur. Bu mevzuda herkes ‘Evet’ demeli.

‘Demokrasi desteğime karşı kıyamet kopardılar’

O hâkimler kurulu, HSYK falan, demokratik bir çerçevede bir şekil almalı.

Evet, bunu burada sadece söylemedim; 20 sene evvel demokrasi geriye dönüşü olmayan bir vetiredir, süreçtir dediğimde, bugün aleyhte yazıp çizen insanlar o zaman da yine kıyamet kopardılar: “Ne demek yani, Müslümanlıkla demokrasinin ne alakası var?” diye. Sonra daha ötesini de dediler onlar. Kendileri daha ötesini dediler, her şey de olabilir dediler.

Bu açıdan böyle aynı çizgiyi paylaşma demek değil. Ama onların makul bir yanları varsa, hukuk adına makul bir yanları varsa, demokratik açıdan makul yanları varsa, millet hizmet etme gibi bir yanları varsa, çevreleriyle iyi münasebet kurma adına pozitif saydığımız bir yanları varsa, bu hususlarda müşterek gibi görünebiliriz, aynı karede görünebiliriz.

Oy vermenin dışında da bizim hiçbir siyasi partiyle alakamız olmadı. Böyle derken belki sempati duyan iki tane insan, kendileri istemişlerdir de iki tane insan girmiştir o partinin içine. Yoksa başka kişiler de yönlendirilebilir.

O partinin omurgasını teşkil ederdi bugün. Çok farklı sesler olabilirdi orada. Ama öyle bir arzumuz olmadı.

‘Kürt meselesinde sürece biz onlardan evvel destek verdik’

İkincisi bu Kürt meselesinde, o sürece biz onlardan evvel destek verdik. Yani, Fakir’in yaptığı şey sadece bir teşviktir, teşvikten ibarettir.

Kendilerine bu mevzuda yazılı bir kısım dokümanlar da arz etmiştim. Yani, oraya, o bölgeye sahip çıkılması lazım. Eğitim adına sahip çıkılması lazım, sağlık adına sahip çıkılması lazım, ilahiyat adına, camilerin imamları müezzinleri adına sahip çıkılması lazım, emniyet teşkilatı adına sahip çıkılması lazım.

Siz sahip çıkmazsanız, şimdiye kadar bir kısım gadre uğradı o insanlar, bu meseleyi büyüterek gelecek nesillere intikal ettirirler. Fakat iltifat edilmedi bu meselelere.

Belki on küsur sene oldu, bu mevzuda biz tekliflerimizi onlardan evvel sunduk. Onlar bu mevzuda bir şey yapmayınca; fakir, bilmiyorum arkadaşların, dostların, muhiblerin, sempatizanların neler yaptığını bilmiyorum.

Ama o bölgede okullar açıldı. Okuma salonları açıldı. Bir yönüyle dağa gitmenin yolu eğitimle kesilmeye çalışıldı. Bunlar yapıldı.

Fakat her nedense karalama adına yine surecin aleyhinde gibi gösterdiler. Katiyyen ve katibeten. Ama, meseleye yaklaşımı keyfiyeti farklıydı. Biz eğitimle çözelim, vifak ve ittifakı temin etmek suretiyle çözelim. Aynı zamanda fakirliği gidermekle oralarda yatırım yapmakla o meseleyi çözelim ve büyük ölçüde de oldu bu.

Sadece Türkiye’nin içinde değil Kuzey Irak’ta da oldu. Bunu yaptılar. Ben gitmedim görmedim ama yapılan şeyler dillere destan denebilecek mahiyette.

Onun orada hareket dedikleri camiaya karşı esasen bir iftira var. Haksız bir tecavüz var, bir saldırı var. O mevzuda da öyle düşündük, öyle olmasını isabetli gördük.

Bütün dünyaya karşı Hz. Mevlana gibi, yani bir ayağımız işin merkezinde, kendi düşünce dünyamızda, mefkuremizde, gayeyi hayalimizde. Bir değer taraftan da bütün insanlığa sevgiyle açılma. Genel felsefemiz bu.

Yakından fakiri tanıyanlar bilirler. Daha sonra devlet o işe sahip çıktı belki ama. Fakat Türkiye’de sağa – sola savrulmuş, atılmış, Ortodokslarla, Ermenilerle defaatle bir araya geldik. Aynı sofrada aynı çanağa kaşık çaldık, onlarla. İlk defa Cenab-ı Hakk’ın lütuf etmesiyle o kapı, arkadaşlarımız, dostlarımız taraftarlarımız tarafından açıldı.

‘İsrail’i milletimize tercih etmiyoruz’

Bazı meselelerde İsrail’le müşterek Orta Doğu projesi falan falan diyorlar. Belki oradaki Haham’la görüşmüşüzdür, 500. Yüzyıl Vakfı’nın Başkanı bir zamanlar Pinto idi, onunla görüşmüşüzdür. İshak Alaton var, samimi.

Hareketin yurt dışında yaptığı şeyleri takdirle karşılayan, hatta burada da bazı problemlerin üzerine giden insanlar. Onlar da yaptıkları bu şeyleri biraz insanî değerlere bağlı olarak yaptılar.

Bu kadar münasebet, buna kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur zannediyorum.

İsrail yanlısı gibi gösterme, tamamen onları kendi milletimize tercih ediyor gibi gösterme, buna dair bir şey yok. Bir insan olarak onları da kabul etme, insanlığın iftihar tablosunun yaptığı gibi kabul etme ayrı mesele.

Mavi Marmara açıklaması

Ama meseleyi Mavi Marmara’ya dayandırıyorlar. Röportajdan son bir iki soru sordular bana, ‘bunu nasıl görüyorsunuz?’. Ben dedim ki: “Keşke diplomasi sonuna kadar kullanılsaydı, kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi. Bunlar değişik problemlere, sosyal problemlere sebebiyet verir, komplikasyonlara sebebiyet verir.”

Burada mesele gazeteye nasıl manşet yaptı bilemiyorum. O Türkiye’de farklı şekilde değerlendirildi. Yani, kendi insanımızın aleyhine başkalarının yanında yerini alma gibi bir şey.

Fakat bir probleme meydan vermemek için esasen öyle bir mülahaza arz ettim.

Bugün de olsa yine aynı şeyi arz ederim. Diplomasi sonuna kadar kullanılmalı bence. Kan dökmeye, insanlara kıymaya, insanları cepheye sürmeye gitmemek lazım. Mülahazamdı. Herhalde o irtibatı da, o iltisaki da biraz o mülahazaya bağlıyorlar.

BBC: Kürt sorunuyla ilgili belki fikirlerinizi daha netleştirmeniz açısından bir soru daha sormak istiyorum. Kürt meselesinin çözümüyle ilgili biz daha önce harekete geçtik, okullar açtık dediniz. Fakat daha sonrasında, o günlerde buna iltifat edilmediğini söylediniz. Fakat daha sonrasında, özellikle son dört beş yılda, birincisi KCK soruşturmaları, ikincisi Oslo görüşmelerinin sızdırılması konusu, daha sonra da bu 7 Şubat’ta MİT’e yönelik yapılan operasyon, bunlar hep size mal edildi. Siz bir mülakatınızda, Kürtçe anadilin tartışılmaması gerektiğini söylediniz. Sizin özellikle karşı olduğunuz şey örgütle yapılan müzakereler konusu mu?

Örgütle müzakere yapılabilir, bir beis görmüyoruz onda. Fakat devletin, itibarı onuru korunarak yapılmalı. Öyle yaparsanız yarın tarih ona, “paralel yapı budur” der.

Yani onlarla görüşürseniz “paralel yapı budur” der. Bir şey diyemem ben ona, yani işte çocuk katili falan dediler, terörist dediler. Devlet de yakalarken zaten bir terörist olarak yakaladı Türkiye’ye getirttirdi. O günkü mahkemeler onu içeriye attı, bu iktidar yoktu o zaman daha evvelkiler içeriye attılar.

Aleyhinde bir şeyimiz olmadı da fakat onları şu anda da aleyhte belli tavırları var.

Ve Türkiye’de ki mevcut idare de zannediyorum gelecekleri adına o bölge insani ile iyi geçinme, şirin geçinme, onların gücünü de arkalarına alma adına o meseleyi de yine cemaat, camia, hareket dedikleri kesime fatura etmek için öyle bir gayret içine girdiler.

‘Öcalan’la ve dağdakilerle görüşmenin karşısında değiliz’

Açıktan açığa ben hiç bir şey söylemedim, fakat bir dönemde terörist ilan ettikleri, müebbet hapse mahkûm ettikleri hatta idamı söz konusu olduğu zannediyorum.

Avrupa Birliği’nin o mevzuda kati bir tavrı olduğundan dolayı böyle bir şeye gidilmedi. Hatta MHP’nin tavrı da oydu, AKP’nin tavrı da belki de oydu geldikten sonra.

Fakat sonra hangi mülahazaya binaen bilemiyorum onlara şirin görünmek suretiyle bölgede, öylede de dersem suizan olabilir seçime matuf bir tavır olabilir yani.

Aslında Türkiye Cumhuriyeti Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abhazasıyla bir millet yani, Anadolu insanı diyoruz, hatta çok defa o tabiri kullanıyoruz.

Birlik ve beraberlik adına, terminolojide bu da çok önemli bir şey ifade ediyor. Ne Oslo görüşmesi, ne PKK’nın adadaki insanıyla görüşme mevzuu, ne dağdakilerle görüşme mevzuu, onun karşısında olmadık.

Fakir’in yine yakın zamanda bir mülakat münasebetiyle, söylediğim dediğim bir şey oldu, “Sulh esastır, anlaşma esastır” dedik. Bunlara saygı duyan insanlar da belki o toplum içinde yüzde 80’dir.

Bunları istemeyen sadece dağdaki insanlardır. İran’ın tesirinde olan insanlar, Suriye’nin tesirinde olan insanlardır. Bunlar rahatsızlık duyuyor, yani Cemil Bayık rahatsızlık duyuyor, Fehman Hüseyin rahatsızlık duyuyordur. İran’daki PJAK’ın içindeki insanlar bunlardan rahatsızlık duyuyorlardır.

Yani ne diye, işte onlar da aynı şeyi söylüyordur: “Asimile etmek istiyorsunuz Kürtleri.” Oysaki fakir, hem dedim, hem de tavsiye ettim, fakirle görüşen insanlara hep, televizyonda Kürtçe dersi verilmesi, onlara bakan öyle bir televizyon kanalının açılması.

Aynı zamanda Kürtçe’nin seçmeli bir ders olarak okullarda okutulması, üniversitelerde okutulması. Yani yapılması gerekli olan bu makul şeylerin hepsi söylendi tarafımızdan. Bunları toplasak belki bir mücellit olur.

Fakat nedense, onlara karşı da, hareketi ve hizmeti böyle kötü göstermek adına, sürecin karşısında gibi hep belli bir kesimde, bir medyada öyle işlendi mesela.

Bizim orada Kürt vatandaşlara karsı yaptığımız şeylerden dolayı Öcalan’ın rahatsızlığı vardı yani okuma salonlarından kültür lokallerinden dağa gitmenin önünü kesme adına, orada ki o fakir insanlara çıkma adına rahatsızlıkları vardı.

Dağın da rahatsızlığı vardı, Suriye’dekilerin, PYD’nin de rahatsızlığı vardı. İran’daki PJAK’ın da rahatsızlığı vardı bu mevzuda.

Dağın yolu kesilmesin istiyorlardı ve milletin, Kürt-Türk birliği ve bütünlüğü adına ve ittifakı adına yapılan şeylerden rahatsızlık duyuyorlardı.

Türk milletine karşı hep böyle kin ve nefret olsun, katiyen uzlaştırıcı barıştırıcı bir şey olmasın rahatsızlığı vardı.

BBC: Seçim dönemi, Türkiye’de olsanız AK Parti için ya da Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyması durumunda Erdoğan için oy kullanır mıydınız?

Hayatımda şimdiye kadar bir kere oy kullanmak nasip oldu. Ya içerdeydim, ya kaçıyordum veya o haklardan mahrum edildiğim dönemdeydim, bir kere oy kullandım. O da merhum Turgut Özal İzmir’den adaylığını koymuştu milletvekilliğine. O zaman Necmettin Erbakan’ın partisinden koymuşlardı.

Bir de benim Edirne’de imamlık yaptığım dönemde, oranın müftüsü olan Yaşar Tunagür önemli bir simaydı. İkisi de İzmir’den adaylıklarını koymuşlardı.

Ben sadece o zaman oy kullandım. Onlar için oyumu kullandım. Sonra nasip olmadı yani. Oy kullanma aleyhinde olmadım. Kullanmama gibi bir şey yapmadım. O demokratik bir haktır. Herkesin de kullanmasını arzu ederim.

Şimdi de ben o mevzuda referandum da olduğu gibi bir şey söyleme niyetinde değilim. O farklı bir şeydi.

Belki bir şey desem şöyle derim, “Kim hak hukuk karsısında dik duruyorsa, sağlam ise, sağlam duruyor ise, kim demokrasiye saygılı ise, çevresi ile iyi geçiniyor ise”- eğer bir şey diyeceksem böyle derim.

Hani onu da diyeyim mi, demeyeyim mi düşüneceğim. Efendim ona oyunuzu verin diyebilirim yani.

Ve bu parti seçme mevzu, insanların o mevzuda ferasetlerine, kiyasetlerine kendi akıllarına ve mantıklarına karşı hakaret sayarım onu. Herkes her şeyi ayan beyan görüyor yani. Tercihte onları birine yönlendirmeye zorlama gibi bir tavrım olmaz.

BBC: Uluslararası düzeyde inançlar arası diyalogdan söz ediyorsunuz ancak Türkiye’de Sünnilerle Aleviler arasında da büyük uçurumlar var. Sizin Cemevi-Cami birlikteliği projesinden ilk söz edişiniz sanırım 1995’li yıllara rastlıyor. Ancak projenin uygulamaya geçirildiği dönemde Alevilerin bazı kesimlerinde güçlü bir asimilasyon kaygısı dile getirildi. Alevilerin bu kaygılarına nasıl cevap verebilirsiniz?

Herkes öyle düşünmüyor zannediyorum. O meseleyi takdirle karşılayan insanlar da var.

Hususiyle Türkiye’deki önemli böyle bilinen Aleviler, Profesör İzzettin Doğan Bey gibi. Onunla eski yıllarda tanıştık görüştük. Ben kendilerini ziyarete gittim evlerine, o bize geldi. Öyle bir meselenin problem olabileceğini bir gün, ta o zamanlar düşündük.

Bunun Türkiye’deki Alevi kardeşlerimizle esasen birlik ve beraberlik adına önemli bir şey olduğuna inandık. Yanılmış olabiliriz burada, insan her şeyinde yanılabilir. Fakat çokları tasvip ettiler bu meseleyi.

Asimilasyon mevzuunu bazıları dillendirdiler. Bu dillendirenler arasında bazen Hazreti Ali’yi tanımayanlar var ki bunlara Ali’siz Aleviler deniyor genelde. Yani “Ali sembolik bir kahraman, bazı şeylere başkaldırmış, bundan dolayı da takdir edilecek bir insan.

Ama Ali Müslümandı, Ali’nin dini düşüncesi şuydu buydu gibi meseleler bunlar bizi çok alakadar etmez” diyenler büyük ölçüde karşı çıktılar.

Zannediyorum bir gün onlar da pişman olacaklar. Cami-Cemevi meselesi katiyen kimsenin kimseyi asimile etmesi gibi bir meseleye binaen yapılmadı.

Ancak, senelerden beri, yani Sünnilere bazı şeyler telkin edildi. Aleviler, hâşâ yamyamlar gibi sizi yiyecekler, Alevilere de öyle telkin edildi, Sünniler sizi yamyam gibi yiyecekler dediler.

Türkiye’de 38’li, 39’lu yıllarda, onlara karşı, Dersim hadisesi münasebetiyle devletin de öyle bir tavrı olduğundan dolayı, o travmayla, bu ortada gezen nesepsiz sözler düşünceler kabul edildi, kabul gördü.

İnsanlar böyle, Cami’de isteyen gider namaz kılar, Cemevi’ne de giderler onlar semah yaparlar. Çıktıkları yerde ortak bir mekânda bazen yemek yerler, çay içerler, bahçede otururlar ve herkes birbirini yemediğini görür orada.

O yeme meselesi şuur altı müktesebat meselesi haline gelmiş yani. Onun rüyaları görülerek oturuluyor kalkılıyor gibi, onu biraz zaman gösterecek.

‘Alevilere Diyanet’e tanınan imkânlar tanınmalı’

Kaldı ki, 15- 20 yıl evvel, o Cami ve Cemevi meselesi zaten olmuş. Türkiye’de bunu medya da verdi. Yani yeni bir şey değil. Ama bu medyatik bir konu oldu, belki onun da faydası vardı.

Eşi yapılabilirdi bunun yani, Ankara’da olduysa bu, İzmir’de de olacaktır, İstanbul’da da olacaktır. Yoğunlukla Alevi vatandaşlarımızın bulunduğu yerlerde olacaktır.

Bunlara Diyanet camiasına tanınan imkânlar da tanınacaktır, yani o mülahazalarla oldu. Dedeler gelsin o işin başına onlara maaş bağlansın.

Onlar kendi değerlerini, orada yaşasın ve temsil etsinler. Sünniler de kendi değerlerini temsil etsinler. O kardeşliği böyle fiilen tesis etmeye matuf bir hamleydi. Kimsenin asimilasyon diye bir düşüncesi yok.

Bir de Alevi, Alevi olunca yani, Hazret-i Ali’ye karşı sempati duyulunca. Bazen, İran esasen, Persler bu meseleye sahip çıktılar. Türkiye’den insanları Kum’a götürdüler.

Türkiye’ye bunlardan dönen insanlar, Türk milletine karşı esasen, içlerinde bazıları bir düşmanlık duymaya başladı. Anadolu’nun Alevi’si başkadır, onlar Şii. Ayrı, ama Türkiye’deki Aleviler, bizim geçmişten bin-iki bin yıllık geleneklerimize saygılı Aleviler bunlar.

Kendilerine göre, ibadet veya işte ayin, Mevlana’nın seması gibi onların da Semahı var. Bunları çok ayrılık sebebi saymamak lazım, bunları saygıyla karşılamak lazım.

Bu vehimlere, paranoyalara gelince, onu zaman gösterecek yani, kimsenin kimseyi asimile etme gibi bir amacının olmadığını zaman gösterecek.

BBC: Hizmet hareketinin amaçlarıyla ilgili, şeffaf olmamasına yönelik bazı iddialar var. Bunu açmak için, sizin nasıl bir Türkiye vizyonunuz var? Türkiye merkezli düşünürsek, sizce Türkiye’nin en acil sorunları neler ve nasıl çözümler öneriyorsunuz?

Belki en acil sorunlar, şu anda da yine gündemdeki yerini koruyan ihtilaflar, iftiraklardır. Bu ta Meşrutiyet yıllarında Büyük İnsan (Said-i Nursi) tarafından söylenmiş.

Yani bizim üç tane rahatsızlığımız var. Bir: manasız, mantıksız, mesnedi olmayan, sağlam blokaja oturmayan, farklı düşünceler, birbirini yemeye matuf düşünceler. Bu bir hastalık, bu hastalığın giderilmesi lazım.

Cami-Cemevi ile giderilecekse onu yapacaksınız, Türk-Kürt meselesinde şayet kendinizi anlatmak suretiyle eğitim faaliyetleriyle, onları başkalarının Türkiye’yi bölmek ve parçalamak isteyen insanların tesirinden kurtarmak suretiyle olacaksa şayet öyle yapacaksınız.

Fakirlik mevzuu, bu da yine, ta o yıllarda, meşrutiyet yıllarında söylenmiş, bunun giderilmesi lazım, bu da bir hastalıktır.

Bir de cehalet mevzuu, bu üç şeye karşı, o Büyük Zat ta o zaman, bir yönüyle bir savaş ilan edilmesini söylemiş.

Bu açıdan, günümüzde de yani o meselenin değişmediği kanaatindeyim, yine ihtilaflar var, yine cehalet var, problem bunlar. Yine fakirlik var. Bir kesim eziliyor ve bütün bunlar değerlendiriliyor, bir manada değerlendiriliyor.

Şimdi misyon olarak, belki şartların ve konjonktürün tesiriyle belki bazı yöntemlerde, bazı argümanları kullanmakta farklılık olabilir. O zamanlar, okuma salonu, kültür lokali, okul düşünülmemiş olabilir.

Ama şimdi günümüzün şartları neyi gerektiriyorsa şayet o istikamette bir şeyler yapma. Bize gelince fakirinki sadece teşvikten ibaret olmuştur.

Rusya çözüldüğü zaman, orada, bizim bir sürü Orta Asya’da soydaşlarımız var. Bizim kökümüz oraya dayanıyor.

Bazılarımız, Özbekistan’dan, bazılarımız Türkmenistan’dan kalkmış gelmişiz. Bu insanlara sahip çıkalım falan dedik. Belki o zaman beş on tane insan gitti. Bu bir süreç oldu artık, sonradan arttıkça arttı hemen sonra dünyanın dört bir yanına, aynı sevgi meşalesiyle, hep hicret etmeler oldu.

Allah’ın izni inayetiyle, bir yönüyle yine Mevlana’nın tuttuğu ışıkla, diyor ki bir mum başka bir diğer mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez. Başkalarına böyle götürebileceğimiz değerlerimiz varsa götürürüz. Alacağımız şeyler varsa onları da alırız. Almaya, vermeye açık bulunuruz, mülahazasıyla.

Bunu çok farklı anlayışta olan insanlar makul buldular, mantıki buldular. Ve öyle kimseler, bu mevzuda, öyle cazip tekliflerde bulundular ki ihtimal vermezsiniz. Bir üniversite de ben yapayım dedi, bir okul da ben yapayım dedi. Böyle bir şey oldu yani.

‘İcabında sükût dururuz’

BBC: Hem Hizmet hareketinden hem de karşı taraftan bazı figürler, Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar gerginliğin durulmayacağını ve Türkiye’de sulhun hâkim olmayacağı anlamında ifadelerde buldular. Siz Türkiye’nin ve Hizmet’in yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz bu anlamda?

Hali hazırdaki bu isyan ruhu, bu kin ve nefret ruhu çabuk bastırılamaz. Bir yönüyle, kırılan onurlar oldu, dokunulan gururlar oldu. Bu birden bire bastırılamaz.

Yeniden her şey böyle endazeden geçirilmiş gibi ahengine getirilemeyebilir. Fakat ümidimi hiç yitirmedim ben, yine olacağına inanıyorum.

O mektup, son mektup meselesi de o istikamette bir şeydi yani, Cumhurbaşkanı’nın gönderdiği bir arkadaş vasıtasıyla. Benim talebeliğinden tanıdığım, Fehmi Bey, siz de bilirsiniz. Onlar da onu tasvip ettiler, Sayın Cumhurbaşkanı da tasvip etti.

Fakat muhatabın cumhurbaşkanı olarak seçilmesi mi, yoksa mektupta öyle işte, karşılıklı, değişik kesimlerin, medyadan değişik kesimlerin birbirlerini, sövüp saymamaları, bu işe bir son verilmesi meselesi mi, Sayın Başbakanı rahatsız etti bu.

Bunu açıktan açığa konuştu, toplantıda konuştu. Toplantıda konuştu. Bir mabeyni hümayun var herhalde zannediyorum çevresinde. Mabeyn, padişahların etrafındaki insanlara deniyordu. Çevresinde zannediyorum meseleleri farklı intikal ettiriyorlar.

Ben hâşâ bir insanda öyle bir dengesizlik, hele paranoya falan var, buna ne kalbim ne de vicdanım, ne de dilim varmaz böyle bir şey söylemeye. Ama bir yönüyle, böyle rahatsız edici şeylere sevk ediyorlar sanıyorum arkadaşı.

Fakat bu fırtınaların dineceğine inancımı hiç kaybetmedim. Allah’ın izni ve inayetiyle. İcabında sükût dururuz.

Yani şuna kadar yolu var: dünyanın, geçen sene 140 ülkesinde falan okullar var dediler, dostluk bağları, dostluk köprüleri atılmış. Türkçe olimpiyatlarda bu mesele baş döndürücü şekilde sergileniyor. Kimse buna hayır demiyor, çok mükemmel bir şey.

‘Çevik Bir gibi bunlara da haber gönderdim’

Yani arzu ederlerse o okulları bile kapatabilirler, devlet kapatabilir, kapatsınlar, ben sadece kapatmayın, sahip çıkın yani, bu öğretmenleri çekin dedim.

Çevik Bir’e de demiştim bunu, bunlara da haber gönderdim defaatle. Siz müdürünü, öğretmenini tayin edin. Bu Türkiye’nin açılımıdır, yani milletimizin değişik dönemlerde, insani değerler adına, böyle açılımları olmuştur. Bu da onlardan bir tanesidir, hatta devlet-i aliye, belki 200 milyon insan vesayetinde bulunduğu dönemde böyle bir şey yapmaya muvaffak olamamış, bu yapılamamıştır.

Şimdilerde belki 160 ülkede fahri konsoloslar gibi, yabancı misyon şefleri gibi insanlar yetişmiş. Hatta önemli, hayati yerlere gelmiş bu insanlar. Bir yönüyle bu şu hakikate de dayandırılıyor.

Dünyanın her yerinde olmazsanız, olmak istediğiniz yerde olamazsınız. Küreselleşen bir dünyada, bunun için bunlar çok önemli, falana falana mal ediyor diye, çekememezlikten dolayı, kapamaya kalkmayın bunları, sahip çıkın.

Sizin olsun yani, o öğretmeni siz tayin edin. Müdürü siz tayin edin. Devam edegelsin. Askerler, Çevik Bir, buna cevabı sevap vermediği gibi. 16-17 sene evvel. Bunlar da cevabı sevap vermediler. Yani açığız.

İnsanlık adına yapılması gerekli şeyler. Kim yaparsa yapsın. Bu meselede ilk defa tohumu atan, bu dostlar taraftarlar, muhipler sempatizanlar olmuştur.

Yine genel felsefemiz, sen tohum at git, onu kim hasat ederse etsin. Kim tımar ederse etsin. Genel düşüncemiz bu. Sadece milletimizin bütün insanlıkla münasebetleri adına, yapılması gerekli olan şeyleri yapmak gibi bir misyonumuz, bir mefkûremiz var.

Mefkûre tabirini Ziya Gökalp terminolojiye soktu. Gaye-i hayalimiz başka biri diyor, Fransızca idealimiz var. Bundan da durulmayacağız. Bunu hep yapmaya çalışacağız. İnsanlık adına, milletimiz adına…


BBC

‘Tır baskınları skandal ötesi’

Sabah‘tan Sevilay Yükselir, Abdurrahman Şimşek ve Yahya Bostan’ın eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı ile yaptığı röportajın ikinci bölümü:
 
Hanefi Avcı: Binlerce insanı dinleyip evrak biriktirdiler ve şantaj malzemesi yaptılar. Baykal ve MHP’lilerin kaset olayı da en net örnek. Emniyet ve istihbarat istese bunları çözerdi. Polis eğer bir olayı çözmek istemiyorsa, o işte parmağı vardır.
 
Bu derin yapıyla mücadelede HSYK yasa değişikliğinin çok kritik bir hamle olduğu söyleniyor.

Kesinlikle doğru! Klasik bir hukuk düzeni yok orada. Bunu halkın görmesi lazım. Ben bizzat yaşadığım hikâyelerden biliyorum. 3 günde işleme konulması gereken evrak 1 ayda işleme konmuyor. Bir hâkimin önüne gitmemesi gereken evrak bir şekilde ayarlanarak onun önüne gidiyor. Dosyadaki evrakla onun önündeki evrakın numaraları birbirinden farklı, tutmuyor. Mesela bir davamda hakim Ömer Diken aynı gün hem mahkeme üyesi hem de mahkeme başkanı görünüyordu. Şikâyet ettim. Hâkim inceledi, “Ben suç görmedim” dedi. Sonra onu (Ali Alçık) Yargıtay üyeliğine terfi ettirdiler. Benim yaptığım başvuru ile başvuru sonucunda verilen ret kararındaki evrak numaraları birbiri ile örtüşmüyor. Bu durum yapılan başvuruların esasına hiç girilmediği ve sonucun önceden belli olduğunu göstermektedir.

‘YENİ SPONSORLARA BAKIN’

Bazı işadamlarına bağış için baskı yapıldığı iddiaları da var.

Fethullah Gülen’in internete düşen ses kayıtlarından -ki bende basından takip ettim – iş adamları ile anormal bir ilişki kurduğu anlaşılıyor. Bu ilişkilerin ortaya çıkması için kayda gerek yok aslında. Türkçe olimpiyatlarının sponsorlarına bakmak yeterli. Ben de birkaç kez gittim o organizasyonlara. O zamanlar sadece cemaat gönüllüsü esnaf ve işadamlarından destek alırlardı. Son dönemlerindeki sponsorlar ise Türkiye’nin devler liginde olan patronlar. Daha önceki sponsorlarına bakın, bir de şimdiki sponsorlarına bakın. Baskı yapılıp yapılmadığını anlarsınız.

Özel hayat ve iletişim özgürlüğü de elden gitti!

O çoktan gitmişti zaten. Binlerce insanı dinleyip, izleyip kaydetti bunlar. Evrak biriktirdiler. Ve sonra bunları şantaj malzemesi yaptılar. Baykal ve MHP’lilerin kaset olayı bu işin bariz bir örneğidir.

‘BAŞBAKAN’I ALDATTILAR’

7 Şubat olmasaydı Başbakan bu yapının farkına varamaz mıydı?
 
Orda bir yanılgı var. Herkes Başbakan’ın bu örgütün farkına 7 Şubat’ta vardığını düşünüyor ama değil. Ondan daha önce oldu bu. Oda TV davasında. Zekeriya Öz’ün niyeti sahte delil üreterek Oda TV davasını Malatya’daki Zirve davasıyla birleştirip sansasyon yaratmaktı. 100 klasör evrak hazırlanmıştı. Bu sayede ayrı bir toplama operasyonu yapılacak ve Diyanet İşleri Başkanlığı ile başka kurumlardan, üniversitelerden ve medyadan onlarca insan tutuklanacaktı. Bu olacak şey değildi. Operasyonu genişletecek, büyük dalgalarla gözaltı operasyonları yapılacaktı. Ancak bunun bilgisi gitti Başbakan’a. Sanırım bu bilgiyi MİT verdi. Başbakan işte orda anladı olayın vehametini ve hemen harekete geçti. Önce İstanbul Emniyeti’nden bu yapının en önemli ismi olarak bilinen Ali Fuat Yılmazer’i aldı görevden sonra Zekeriya Öz’ü. Dananın kuyruğu orada koptu tabii. Bu son sansasyonel operasyonları engellenince hem MİT hem de Başbakan bitti onlar için. Sonrasını biliyorsunuz zaten.7 Şubat darbesi devreye sokuldu ki bana göre korkunç bir saldırıydı. Aslında bu yapıyı bitirmek için 7 Şubat bir şanstı ama Başbakan ile hükümet bu şansı kullanamadı. Orada alenen devletin politikalarına kafa tutan bir suikast söz konusuydu. O gün bugünkü gibi kararlı bir tavır göstermiş olsaydı yine çok daha avantajlı olacaktı devlet. Sanırım cemaate yakın bazı çalışma arkadaşları olayın 7 Şubat’la dondurulacağını söyleyip aldattılar Başbakan’ı.

‘ASKERİN DE İÇİNDELER’

Adana ve Hatay’da MİT’in TIR’ları durdurulup aranıyor. Sizce neler oluyor?

Devletin bir kurumunun yaptığına diğer kurumu mani olamaz. MİT bir şey sevk ediyorsa savcı buna bakamaz. Bu işin şaka kaldırır yanı yok. Bu bir devlet politikasıdır. Devlet isterse silah isterse başka şey nakleder. Eğer devlet bu benim malım bana ait diyorsa orada kimsenin müdahalesi söz konusu olamaz. Adana ve Hatay’da yaşananlar skandal ötesi, Türkiye’nin dış dünyada itibarını sarsamaya dönük bir tutum. Çoğu insan sanıyor ki bunların tek amaçları Türkiye’yle ilgili dünyada teröre yardım ve yataklık eden bir ülke algısı yaratmak. Bir amaçları da Türkiye Devleti’nin istihbaratının nasıl bir zaafiyet içerisinde olduğunu göstermek. Dünyanın bütün gizli servisleri hayretle izliyordur olanı biteni.

Bu durumda bu yapının MİT içerisine de sızmış olduklarını söylemek mümkün mü o zaman!

TIR olayları bu örgütün sadece MİT’te değil aynı zamanda askerde de olduğunu ortaya koyuyor. O TIR’ları durduran polis değil, jandarmadır. Hiç kimse bilmese bile asker devletin milli istihbaratının kontrolünde olan TIR’ları durduramayacağını bilir. Asker bunu bile bile durduruyorsa durup düşünmek lazım.

‘HER YOL MUBAH DİYORLAR’

Mehmet Ali Şahin paralel yapının Yargıtay imamıyla ilgili bir iddia ortaya attı ve konuyla ilgili hukuki işlem başladı. Görev yaptığınız dönemde Yargıtay imamının kim olduğuna ilişkin her hangi bir bilgiye rastladınız mı?

Yargıtay imamının kim olduğunu bilmiyorum. Ancak Yargıtay’a bakan imam Yargıtay’ın içinden değildir. Kurumlara bakan imamlar kurum dışından seçiliyor. Emniyet ve yargıdan farklı değil. Sızan belgeler, durdurulan TIR’lar… Paralel yapının bu kurumlara bakan imamları da var. MİT ve Genelkurmay imamlarının ismini savcıya verdim. Bu imamlar da tıpkı Yargıtay imamı gibi kurum içinden değil kurum dışından.

Sahte delil üretme, haksız tutuklamalar, dezenformasyon… Peki alnımız secdeden kalkmıyor diyen insanlar bu “günah”ları nasıl içselleştiriyor?

Çok doğru bir soru. Bir yandan Allah diyerek bir yandan da bu hukuksuzlukları nasıl içselleştiriyorlar? Nasıl haksız tutuklamalar yapıyorlar. Ve günahsız masum insanları sırf onların karşısında diye içeri tıkıyorlar? Çünkü bunlar meseleye tipik bir örgütçülük anlayışıyla bakıyor ve örgütünün hedefine ulaşması için de her yol mubah anlayışını benimsiyor. Sahte belgeler, atılan iftiralar ve haksız tutuklamalar onlara göre verdikleri savaşın bir parçası. Ve o talimatların kutsal bir yerden geldiğine inanıyorlar.
 
ÖYM’LER İSTEDİĞİNİ ALIP İÇERİ ATTI”
 
Cemaat uygulamaları nasıl bir Türkiye yarattı?

Öyle bir ortam yaratıldı ki herkes “bir numara” yapılmaktan korktu. O güce biat etti. Özel Yetkili Mahkemeler istediğini alıp içeri attı. Burada tabii hükümetinde çok büyük hatası oldu. Özel yetkili savcılıklar ve mahkemelerle çift başlı bir hukuk oluşmasına olanak tanındı. Bu çift başlılığı da paralel yapı çok güzel kullandı. Bu yolla da Türkiye’de resmen bir istibdat yaratıldı. Fiilen ayrı bir paralel hukuk yapısı üretildi. Düşünün… Cemaati eleştirmek suç haline getirildi. Eleştiren herkes bir şekilde bertaraf edildi. Ahmet Şık yayımlanmayan kitaptan cezaevine girdi. Nedim Şener aynı şekilde. Benim durumum zaten ortada. Yazarlar, gazeteciler itibarsızlaştırılarak sindirilmeye çalışıldı. Hal böyle olunca tabii vatandaşın devlete güveni sarsıldı.

ÇÖZÜM SÜRECİ HAYATİ

Birileri vatandaşı arıyor, “Ergenekon’a üye olduğunuza ilişkin dosya hazırlanıyor. Şu kadar para verin” diyor vatandaş kanıyor. Çünkü birilerinin sahte delil üretebileceğine inanıyor. Cemaatin pratikleri devlete güven sarstı.

Bu arada bu yapının çözüm sürecine de bir karşı duruşu olduğu görülüyor. Yorumunuz nedir?

Cemaat bu hükümetin bütün politikalarına karşı. Ben hükümetin iki adımını destekliyorum. Birincisi 17 Aralık operasyonu üzerine başlatılan çalışmalar. İkincisi çözüm süreci. Çözüm süreci bu ülke için çok hayati, çok önemli… Hükümetin çözüm sürecini ileriye götürme konusunda temkinli olduğunu görüyorum bence böyle olmamalı. Hükümet bir an önce çözüm sürecini başarıya ulaştırmak zorunda. Çözüm süreci olmazsa savaş yeniden başlar. Allah korusun. İşte o zaman felaketi olur bu ülkenin!

POLİS İSTESE KASETLERİ ÇÖZERDİ’
 
Deniz Baykal ve MHP’lilere yönelik kaset skandallarının arkasında paralel yapının yattığına işaret eden Hanefi Avcı, “Emniyet’in İstihbarat’ın elindeki imkânları bilerek söylüyorum. Eğer isteseydiler kasetlerin kim ya da kimler tarafından yapıldığını çözerlerdi. Polis eğer bir olayı çözmek istemiyorsa o zaman bu işin içindedir ve parmağı vardır” diyor.
 
POLİSLERDEN, BAĞIŞ DİYE YÜZDE 10 KESİNTİ

Hanefi Avcı: “Emniyet personelinde bu yapıya bağlı polislerin maaşlarından her ay yüzde 10 civarında kesinti yapıldığını tahmin ediyorum. Bu paralar bağış adı altında cemaate aktarılıyor.”

Kurşun Askerler ile Dizayn Operasyonu!

17 ARALIK;  RÜYA ALEMİNİN “KURŞUN ASKERLERİ”

İLE 21.YÜZ YIL DÜNYA DİZAYNI OPERASYONU!

Gezi Parkı olaylarını önceden gördüğünü söyleyen Abdullah Çiftçi ile o günlerde “Gezi Parkı” olayları üzerine bir röportaj yapmıştık. Çiftçi, 17 Aralık Operasyonunu da çok önceden gördüğünü ve çevresini uyardığını söylüyor. Sosyal medya ve iletişim uzmanı Abdullah Çiftçi ile  17 Aralık Operasyonu ile ilgili  bir röportaj yaptık. Çiftçi yine farklı söylemleri ile gündem belirlemeye devam ediyor.

Abdullah bey  Gezi olaylarından bu yana görüşemedik sizinle. Siz 17 Aralık Operasyonunu önceden gördüğünüzü söylemiştiniz.Bu olayı  Ne zaman ve nasıl gördünüz?

Gezi Parkı olaylarından hemen sonra Netpano.com da yayınlanan bir yazımda bu operasyonun devamının geleceğini söylemiştim. Ama başka araç ve yöntemlerle gelecek demiştim. Bu operasyonun olacağını 2013 Ağustos ayında Kabataş’ta bir çay bahçesinde bir kurgu şeklinde arkadaşlarıma anlattım. Yılbaşından önce en az 30 farklı “yolsuzluk” soruşturması dosyası ile halkın “algısını” değiştirme operasyonu yapılacak demiştim. Bunu görmemin nedeni, Gezi Parkı olaylarını tezgahlayanların aklını, niyetlerini okumamdan kaynaklanıyor.

Karşımızda “organize aklı” kullanan bir dünya gücü var. Bu gücün yerinde olsam Başbakan Erdoğan’ı nasıl yıpratırım, hükümetini düşürürüm diye düşündüğünüzde, hükümet hakkında dosya toplayan bilgi ve belge toplayan birilerine taşeronluk işi verilecektir. Deniz Baykal’a kasetle şantaj yapıp CHP’yi dizayn eden,  MHP’ye kasetle şantaj yapıp MHP’yi dizayn eden çete yakalanmış değil…  CHP ve MHP’ye operasyon yapan çeteye görev verildi. Hedef AKP’ye operasyon ve Başbakanı “av”lama..

Gezi Parkı operasyonu ve 17 Aralık Operasyonlarının yapılma amacı nedir?

Dünya yeni bir yüz yıla girdi. 20.yy da oluşturulan uluslar arası kurum ve kuruluşların meşruiyeti sorgulanma aşamasındadır. Birleşmiş Milletler, IMF gibi kurumlar artık  dünyanın sosyal, ekonomik ve siyasal problemlerine çözüm getiremiyor. Fransa’nın, İngiltere’nin, ABD’nin, Rusya’nın nüfusunu topla, İslam ülkeleri nüfusunun yarısı gibi ediyor. Bu ülkeler BM Daimi üyesi, ama İslam ülkelerinin bir temsilcisi yok.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu durumu BM’de dile getiren tek dünya lideridir. Afrika’da yaptığı konuşmalarında “sizi sömürdüler” dedi. Dünyanın sarsılmaz görülen gücüne “one minute” dedi… Ve 21.yy’ın güç dengelerinde “Milli ve Bağımsız bir Türkiye”, sömürgeden kurtarılmış bir İslam alemi dedi… Sonuçta, dünya idaresinden sorumlu küresel finans ağalarının oyunun bozdu. Global Finans ağaları da Başbakanın Kafasını istedi ve bu işi de birilerine taşeron olarak verdi… Şu anda yaşadığımız süreç, aslında Milli olan Başbakanın “av”lanarak kelepçelenip, global finans ağalarına teslim etme operasyonudur.  Bu operasyonları yapan kamu görevlilerinin niyeti bu olmasa da sonuç buraya gider…

Gezi Parkı Operasyonu ile 17 Aralık Operasyonu arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Bir sosyal medya uzmanı olarak, sosyal medyadaki kitlenin davranışlarını izliyorum. Sosyal Medya bireylerinin genelde “aklı gözündedir”. Okumaz, araştırmaz ve düşünmez. Grafik-tasarım ve semboller üzerinden bir “algı oluşturulur”. Gezi olayları öncesinde adım adım, grafik-tasarım ve sembollerle başbakanın “diktatör” olduğu algısı oluşturuluyordu. Yani Başbakan özel hayata müdahale eden bir diktatör gibi lanse edilmek istendi. Özgürlüklerin önündeki engeldi. Bu nedenle son 10 yılda yetişen sanal gençliğe, özgürlüğün önündeki engelin başbakan olduğu algılatıldı. Video ve Internet oyunları ile kötü adamı öldüren, “av”layan sosyal medya gençlerine, aynen bir video oyunundaki gibi başbakanı “av”lama görevi verildi. Gençler, kendilerini bir video oyununda sanarak “özgürlük” için sahaya indi. Gençlerin sahaya inmesi ile meydanı boş bulan öfkeli politik kitleler de sahaya indi. Sonuçta ne olduğunu gördük. Ülke soyuldu… Başbakanı “av”lama işini gençler beceremedi.

Küresel finans ağları, Türkiye’ye ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda diz çöktürmenin önündeki engeli kaldıramadı. Bu işi 21.yy yöntemleri ile değil de 20.yy’daki yöntemler ile çözmek istedi. Bunun için Türkiye’deki kamu kurum ve kuruluşları arasındaki koordine problemleri, yasal boşlukları kullandılar. Sağır sultan bile birilerinin memlekette olan biten her şeyi gelecekte kullanmak üzere “kaydettiğini” biliyordu…

21.yy’ın yöntemleri ile bu iş olmadı, 20.yy yöntemleri devreye kondu derken ne demek istiyorsunuz, biraz açar mısınız?

Dünyayı dizayn eden, yöneten, yönlendiren güçler de sonuçta bir “insan”. Ama “aklı” üst düzeyde kullanan, operasyon yapabilmek için ellerinde imkan olan insanlar. Düşünen, aklını kullanan, neden-sonuç ilişkisini görebilen ve biraz da  dünyada neler olup bittiğini araştıran sıradan bir insan bile küresel finans ağalarının projelerini, oyunlarını görebilir. Küresel finans ağları kendi projelerine çomak sokulamaması için bireyin aklını iptal etmesini, düşünmemesini ister. Bunun için geçen yüzyılda “dini” kullanarak bireylere aklını iptal ettirdi. Bireyin kesin bir “itaat” ve “biat” edeceği kontrollü “liderler, idoller” üretildi… Bu liderler kontrol edilerek kitlelere yön verildi…

İkinci Dünya savaşından sonra, dünyada soğuk savaş döneminde ABD kominizme karşı mücadele için dünyanın değişik yerlerinde “Komünizmle Mücadele Dernekleri” kurdurdu. Güney Korede’de “Komünizmle Mücadele Derneği”ni de kuran Sun Myung Moon, 1954 yılında Moon Tarikatı”, resmi adıyla “Birleştirme Kilisesi” ni kurdu. Bu tarikatın “müritleri”, liderlerinin Allah tarafından seçildiğine inanıyordu. Bu tarikatın amacı önce Hristiyan Cemaatleri birleştirmek idi. Daha sonra Tarikat, “Dinler Arası Diyalog” sloganı ile dünyaya açıldı. Tarikat lideri Sun Myung Moon 1959 yılında ABD’ye göç etti. Türkiye’de de tarikatın temsilciliğini bir süre, ozamanki CHP genel sekreteri Kasım Gülek yapıyor

Moon Tarikatı’nın dünyanın 5 kıtasında okulları var, şirketleri var, gazeteleri var, dergileri var, politikacıları var, işadamları var vs. Bugün itibarı ile 2 milyon civarında da kayıtlı üyesi olduğu söyleniyor. Bu tarikatın CIA tarafından “açık istihbarat” ve “operasyon” amacıyla kurdurulduğu imajı var. Bu tarikat “Budist” dünyası alanında faaliyet göstererek Güney Kore’nin yaklaşık %40’nın Hristiyan olmasını sağlıyor…  Yani, istihbarat kuruluşlarının Budist dünyasında rahat operasyon yapabilecekleri bir zemin…

Bir başka kurdurulan tarikat ise Falun Gong’dur. Yine Budist dünyasına hitap eder, Vatikan ve Soros vakfından destek gördüğü, Çin’in istikrarsızlaştırılması için komünizme karşı mücadele eden bir başka tarikat. Bu tarikatın temel jargonu da “hoşgörü” ve “diyalog”tur. Bu tarikatın da, Medya kuruluşları (TV, Gazete, Dergi), dernekleri, şirketleri, işadamları, politikacıları ve müridleri var.

İspanya’da Hristiyan dünyasında faaliyet göstermek için kurulan/kurdurulan tarikatın adı ise Opis Dei’dir. Kurucusu Madrid’li bir Katolik papazı Josemaia Escriy de Balagar’dır. Opus Dei Tarikatı’ının beş kıtada 500’e yakın üniversite ve Yüksek Okulu ve 200 den fazla koleji var. 600 den fazla dergi ve gazetesi var. Radyoları, TV’leri var. Dünyanın birçok ülkesinde şirketleri, işadamları, politikacıları, gazetecileri var ve her ülkeden sorumlu bir Kardinalleri var. Opis Dei tarikatını İspanya’da diktatör Franco’nun koruduğu kolladığı söylenir.   

Bu tarikatların okulları ABD istihbarat teşkilatları gözetiminde açılır. Asli görevleri, Amerika’nın açıktan girip öğrenci devşiremeyeceği ülkelerde İngilizce eğitim verip, sonra da bu çocukları ABD’ye göndererek ehlileştirmektir… Global finans ağalarının sistemine çomak sokmayacak çocuklar yetiştirmektir.

Global finans ağaları 20 yy’da dünya insanını spor ve sözde tarikatlarla idare etti. İnsanın bu dünyadaki en büyük kaygısı ölümden sonra ne olacağıdır. Ölümden sonrası vaatler için insan aklını ve muhakeme yeteneğini iptal etmeye hazırdır. Oysa yüce yaratıcının insana bahşettiği en güzel özellik “akıl”dır… Bu nedenle bir taş atılırsa, hayvan taşa koşar, insan atana koşar…

İslam dünyasında da geçmişte Allah tarafından “seçildiğini” söyleyen Haşhaşiler, Kadıyaniler gibi değişik “sapık” tarikatlar tarih sahnesine çıkmıştır.  Haşhaşilerin kurucusu Hasan Sabbah’ın, “Tapınak Sövalyeleri” ile görüştüğü tarihi kayırlarda vardır… İslam dünyasını organize etmek için küresel finans ağları, Yahudi bankerler değişik zamanlarda “mehdi” olduğunu iddia eden insanların da piyasaya çıkmasına yardımcı olmuştur.

21.yy’da sosyal medya ile yeni “idoller” üretiliyor. Dünya gençliği  bu idollere Facebook ve Twitter  aracılığı ile linkleniyor.  20 yy’da icazetle kurdulan tarikatlar ve sözde “şeyhler, seçilmişler” lerin yerine yeni “sanal şeyhler” devreye kondu. Sözde tarikat liderlerinin dünya genelinde en fazla beş milyon olan bağımlıları vardı. Ama sosyal medya idollerinin Facebook ve Twitter takipçileri 50 milyonun üzerinde hatta 100 milyonun üzerinde olanda var.

Sizce kendini “seçilmiş” ilan edenlerin “müridleri”nin özellikleri nelerdir?

Öncelikle şunu belirteyim burada, Allah dostu büyüklerin dışındaki özel üretilmiş “seçilmiş”lerden bahsediyorum. Genelde istihbarat örgütleri tarafından kurgulanan ya da sonradan yönlendirilen “tarikatların”   “müridleri”nin %99.9’u ilgili ülkenin en saf en temiz insanlar grubu arasındadır. Samimiyetle, Allah için, “cennet” için mücadele ederler. Dini bir “vicdan” meselesi olarak algılarlar. “Biat” ettikleri için dünyada gelişen sosyal olaylara bireysel yorumlar yapamazlar. Yorumlar en tepeden yapılır. Yapılan yorumlara sorgusuzca “inanılır”.  Yani “aklın” iptali sözkonusudur.

Müslüman Türklerin en belirgin özelliği “Mertlik”tir. Anadolu Coğrafyasında “Alperenlik”, “Cihangirlik”, “Akıncılık” gibi idol kahramanlıklar var. Bunların kim olduğunu dostta, düşmanda bilir. Bu ülkenin “devrimcileri” de özü itibarı ile merttir. Saklamaz kendini. Ama, bu “müridler” takiyye kültürü ile yetiştiriliyor. Oysa takiyye, bu toprakların özüne aykırıdır. Takiyye kültürü ile yetişen bir insan modeli, Allah adına da olsa Emperyalizmle mücadele edemez. Sömürü düzenine başkaldıramaz… Takiyye kültürü ile yetişen insan, “emir kuludur”… Bir komutanın “posta eri”dir.. Söz hakkı yoktur. Verilen talimatları yerine getirir…

Verilen emir, müridlerin herkesi ve gördüğü her şeyi “fişlemesi/kaydetmesi”dir… Bu kayıtlar “üstlere” teslim edilir. Üstler, bunları bir depoda toplar. Depoda bunları analiz edenlerin kimler olduğunu kimse bilmez. Takiyye kültüründe birinin topladığı bilgiler ile kendi vatanlarına, dinlerine, kardeşlerine, Ülkelerine zarar geleceği fikri hiç olmaz… Takiyye kültürü olan insan farkında olmadan kendi ülkesine karşı yabancı servislere “muhbirlik/gammazlık” yapar… Takiyye kültürü ile yetişen insan bir süre sonra kendine yabancılaşır. Eşine yabancılaşır, çocuklarına yabancılaşır. Takiyye bir yaşam biçimi olur…

Bu nedenle takiyye kültürü ile yetişen birinden dost olmaz. Hatır gönül ilişkisi kurulmaz. Anadolu’da “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü meşhurdur. Siyasal parti, düşünce, görüş fark etmeksizin her insanın toplumun farklı kesimleri ile dostluk ilişkisi, hatır gönül ilişkisi vardır. Ama takiyye kültürü ile yetişen biri yukarıdan “emir” geldiğinde anında her şeyi tersine çevirir, siler atar. Hafıza boşaltılır. Sanki paylaştıklarınız, yaşadıklarınız yaşanmamış gibidir.

17 Aralık operasyonunda gördüğümüz, birileri herkesin gözünün içine bakarak dosya toplamış… Tıpta hastalığı önleyici hekimlik vardır.  Burada da Samimi olan zamanında başbakanı uyarır, şu bakanın çocuğu şunu yapıyor, öteki bunu yapıyor der. Önlem alınmasını ister… Ama yapılmadı…

Sizce hocaefendi bu işin neresinde?

Hoca efendinin Türkiye’de ne olup bittiğinden tam olarak haberi olduğunu sanmıyorum. Bir iletişim problemi var. Hoca efendi Türkiye’de olsa, yüz yüze görüşseler belki problem bu kadar büyümezdi… Başbakana karşı yapılan operasyonlarda hoca efendinin talebelerinin adı geçiyor. Basından izliyoruz. Hoca efendi grubu çıkıp bu arkadaşlar bizden değil demeliler.. Aksi halde fatura üzerlerine kalacaktır…

Bir gemide, roket atarla hırsız kovalamak ya “gafilliktir” ya da “hainliktir”… Alnına sinek konan bir adamın alnındaki sineği elinizle de kovabilirsiniz veya silahla da sineği vurabilirsiniz… Bu ülkeye  tilki sokan global finans ağaları  daima kargaya sesin güzel diyerek peyniri  kaptılar… Ama bu kez, tilkinin görevi peyniri kapmak değil kargayı da götürmek!…

Hiç kimse ben kamudaki görevimi yapıyorum diyemez. Ancak aklını iptal etmiş birileri öngörüsüzlük ve vizyonsuzlukla, 5 milyon dolar çalınmış para yakalayayım derken ülkeyi şimdilik 120 milyar dolar zarara sokabilir… Ayrıca bu ülkede, kasetler, videolar, şantajlar havada uçuşurken, suçluluğu ispat edilmemiş kişileri basın yoluyla ifşa ederek ülkenin ekonomik ve siyasal istikrarına suikast yapılamaz… Bu iş çocuk oyuncağı değildir…

Global finans ağlarının İslam dünyası için projeleri ne olabilir?

Yaşadıklarımıza baktığımızda global finans ağları  “halifelik” kartını oynayacaklar…

Kendinizi global finans ağalarının yerine koyarsanız 2 milyarlık İslam dünyasını yönetecek bir proje geliştirmek zorunda olduğunuzu görebilirsiniz. Global Finans ağaları 20. yy’da İslam dünyasını istediği gibi yönetti. Osmanlı’nın yıkılmasından sonra cetvelle sınırlar çizildi. Şimdi 21.yy’dayız ve çatırdamalar başladı. Bu durumda bir yüz yıl daha İslam dünyasını idare etmek için yeni bir projeye ihtiyaç var. Burada iki proje olabilir. Birincisi Sünni/Şia mezhep savaşını kaşımak, canlı tutmak ve sıkça gündeme getirmektir.

Diğeri de halifelik projesidir.  Osmanlı, Şerif Hüseyin’e halifelik sözü verilerek yıkılmıştı. Orada bir Lawrence işi götürmüştü. Burada ise dedeleri Lawrence kadar kişisel becerileri olmasa da Anglo-Sakson’un “ortak aklı” ile Siyonist finansörlerin “organize aklı” sözkonusu…  

O zaman, zamanı gelince askıya alınan halifelik makamı 21.yy’da yeniden askından indiriliyor…  Fahrettin Paşa’nın kendi subayları tarafından eli kolu bağlanarak teslim alınan Kabe için de yeni bir senaryo gündemde…  Global finans ağlarının atadığı “seçilmiş” halife, İslam ülkelerinin “atanmış” temsilcilerinden oluşturulan bir komisyonla Kabe’yi yönetecek.  Yani Kabe yönetimi halifeye verilerek İslam dünyası için Vatikan benzeri bir model geliştirilecek.  Daha sonra dünya asayişi için Papa ve Halife birlikte mesajlar yayınlayacak. Çok daha uzun bir zaman sonra madem aynı Allaha inanıyoruz, hadi kitapları da birleştirelim, dinde reform yapalım gibi düşünceler de gündeme gelecek…

Bu varsayımı nasıl yapıyorsunuz?

Gezi parkı olaylarında yazdığım makalede “Amerikan devletinin yönetiminin belirlenmesinde çok etkili olan  CFR-Dış İlişkiler Konseyi onursal başkanı David Rockefeller “Dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte 1000’e çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir.. Gelecekte devletler, finans sektörü tarafından idare edildiğinde dünyaya barış ve huzur gelecektir…” diyor.  Rockefeller yaptığı bir konuşmada da “Tek dünya devleti”nin kurulması gerektiğini söylüyor..” Böyle bir projeleri var.

Bu projeleri gerçekleştirmek için “sosyal medya”yı kullanıyorlar. Sosyal Medya idollerinin peşine dünya gençlerini takıyorlar. Sosyal Medya idollerinin şarkılarında genelde “all of world” kelimesi sıkça geçer. Tek din, tek dil, tek dünya devletine gençler hazırlanıyor. Moon Tarikatı, Opis Dei, Falun Gong gibi tarikatlara bakarsan hepimiz “kardeşiz” “hoşgörü” “diyalog” kavramları önde. Hepsinde de “dinler arası, kültürler arası diyalog” çalışmaları var. Yani reel dünyada “seçilmiş” “mehdi/Mesih” üretirlerken sosyal medya da “idol” üretiliyor… Dünya insanı hem reelde hem sanalda kıskaca alınıyor…

Sanal dünyada internet, play station ve video oyunları ile gerçeklikten kopartılan gençlerin yanı sıra, üretilmiş tarikat ve cemaatlerde de “rüya” ve “ruhlar” aleminden haberlerle beslenen gerçeklikten kopartılmış bireyler var. Her iki kesimde de mukayese yeteneği bloke ediliyor.

Global finans ağlarının temel hedefi, insanı kontrol etmek, aklı bloke etmek, gruplandırıp yönetmek. Her insana kredi verip borçlandırmak. Her insanın kazancından pay almak.  20 yy’da kurulan dünya para sistemini devam ettirebilmek.

21.yy’da sahnede yeni oyuncular var. Brezilya, Türkiye, Rusya, Çin, Endonezya yükselen ülkeler. Birçok ülke kendi arasında ticarete doları kullanmama eğiliminde. Amerika’da bile birçok düşünür “Amerika’dan sonra ne olur” gibi tartışmalar içerisinde… Dünya, ABD Doları dışında rezerv için yeni bir para birimi peşinde. Henüz ufukta bir çözüm görülmese de bu arayış ve tartışmalar devam ediyor. Kontrollü bir Halifelik makamı bu para savaşında çok önemlidir. Çünkü genelde doğalgaz, petrol, madenler ve değişik hammaddeler İslam ülkelerinde. Halife’nin dünyanın para birimini belirlemede, icazetli fetvası önemli olacak!…

İslam dininde “faiz” haramdır. Global finans ağalarının para sistemi ise faize/tefeciliğe dayalıdır.  “Komşusu açken kendisi tok olan bizden değildir”, Malın 40’ta biri her yıl zekat olarak verilmeli. Sadaka Allah’a verilen borçtur… Fitre vs de gündeme alırsanız, global finans ağalarının sistemi ile İslam dünyasının anlaşması mümkün değildir.  Nitekim global finans ağalarının düzenine Papa bile itiraz etti ve Papalığından oldu.

Tüm interneti dinleyerek kendilerine engel olabilecek herkesi mahkum etmeye çalışan  bu ağalar, İslam dünyasındaki her grubu, her cemaati de izliyorlar… Kendilerine tehlike olabilecek potansiyel her grubun peşine düşerler… Sonuçta,  Sünni İslam’ı dünyaya yayma ve “turtancılık” davasının peşine de düşerler… Dünya liderlerini dinleyen NSA, her lideri dinler…  Global finans ağaları,  Türkiye için kontrollü “Turancılık” davasını ise Rusya ve Çin’e karşı bir koz olarak yedekte tutuyor… Yani, 21. yy dünyanın ekonomik savaşında İslam dünyasının kalbi olan Türkiye/Türkler, hem “Ilımlı İslam” hem de “Turancılık” ideali ile sahada yedek takviye kuvvet olarak bekletiliyor…

Global finans ağaları ekonomisi batan İran’ı ayağa kaldırma peşinde. Bir tarafı “Sünni dünyanın” temsilcisi, diğer tarafı da “Şii dünyanın” temsilcisi olarak sahaya sürüp “mezhep” savaşını yaygınlaştırma düşünceleri de B planı olarak hazırlanıyor…

Osmanlı’da da “diyalog” kavramı vardı. Ama bu farklı cemaatleri bir araya getirerek problemlere çözüm bulma amacını taşıyan “Meclis-i meşayih”tir.

Bu açıklamalar doğrultusunda başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın konumunu nasıl görüyorsunuz?

Şimdi başbakanın neden hedef alındığına yeniden dönersek, sadece ekonomik nedenler olmadığını anlayabiliriz. Komünizm dünyada devlet olarak bitti. Kapitalizmde tıkandı. Bunu Papa 16. Benedict şu sözleri ile tescilledi “Yaşanan ekonomik krizin kapitalist sistemin zayıfların yanında olmadığının açık göstergesi”, “Yeni bir ekonomik model üzerinde çalışılmalı”, “Yüksek kar, sınırsız tüketimin ve sonuçları düşünülmeksizin rekabeti salık veren kapitalist sistemin toplumun en temel ihtiyaçlarına cevap verme konusunda yetersiz kaldı”,”Bu gelişmeler sosyal patlamalara da neden oluyor”… dedi ve sonrasında istifa ettirildi…

Dünya insanına yeni bir ışık gerek. Yeni bir söz gerek. Ekonomik çözülmelerden önce ruhi çözülmeler başladı. Bilgi Çağı’nda insan ruhu ile bağını kaybetti. Global Finans ağaları ise sosyal medya, sözde şeyhlere“müridleştirme”, “Biyokapitalizm”, “Nörokapitalizm” gibi değişik kavramlarla insanı kontrol altına alma peşinde. Uzaktan frekanslar ile insan beynini yönlendirme (Telegram) gibi çalışmalar var. İngiliz bilim adamları bir adım daha ileriye giderek beyindeki hafıza silinerek istenilen başka bir hafızayı yüklemenin mümkün olduğunu söylediler… Yani global finans ağları insana kumpas kurma peşinde…

21.yy dünyasın kurgulandığı bugünlerde Başbakanın dünya insanına yönelik sosyal adalet, hak, hukuk mesajları vermesi, Allah rızası için, Afrika’nın aç çocuklarına, hesapsızca yardım yapılması gerektiğini haykırması,  mevcut düzenin sahiplerini ürküttü. Açlık nedeniyle çocuk ölümlerinin yaşandığı Somali’ye yapılan yardımlar birilerini fena halde tedirgin etti. Sonrasında Somali’de Türklere nasıl saldırı  yapıldığını hep beraber gördük…

Şu anda yapılan yolsuzluk operasyonuna asıl amaç Başbakan mı diyorsunuz?

Evet kesinlikle öyle. Birileri başbakanı yakalayıp kelepçeli bir şekilde faiz lobisine teslim etmek istiyor. Niyetlerini okuduğumda gördüğüm, yolsuzluk dosyalarını başbakana dayayacaklar. İşi bozuk olan halkın gözüne para sayma makinesi ve desteyle dolar balyalarını soktular… Bu fotoğraf ile halkın gözüne hitap ederek bir “algı” oluşturmak istediler. Gazetelerde gördüğünüz fotoğraf, üzerinde çalışılmış bir pozdur. Benim Ağustos ayında arkadaşlara bahsettiğim pozun aynısıdır…

Bu poz sonrasında “vergime sahip çıkıyorum” veya “hırsızları yakalıyoruz” gibi halk hareketlerini organize etme niyetindeler. Bu hareketler başarılı olursa, planları, AKP’ye yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara Belediyelerini kaybettirmek. Sonrasında ise sokak yürüyüşleri devam ettirilerek erken seçim baskısı ile erken seçim yapılmasını sağlamak. Hükümet erken seçime gitmezse kamu kurumlarını çalışamaz hale getirip “orduyu” asayişi sağlamak için  göreve davet edecekler. Asker gelmezse seçimleri bekleyecekler…

Belediyeleri kaybetmiş bir AKP değişik kaset ve şantajlarla yıpratılıp genel seçimlerde yara alacak. Genel seçim sonrasında AKP dışında bir hükümet geldiğinde, Başbakanı önce “Yüce Divan”da yargılatacaklar sonra da faiz lobisine kelepçeli bir şekilde teslim edip, Başbakanı uluslar arası mahkemede “teröre destek veren devlet adımı” ve “kara paracı” olarak mahkum ettirme düşüncesindeler…Basına sızan dava dosyalarında bunların ipuçları var. Yani, global finans ağları kendi yediği herzelikleri becerebilirlerse, ülkenin başbakanına yükleyecekler.

Burada da dünya Müslümanlarına gözdağı verecekler. 21.yy da size umut veren Recep Tayyip Erdoğan’ı işte kelepçeledik diyecekler… Başbakanın “one minute” çıkışı ile oluşan heyacan dalgası, umut dalgası, bir yüz yıl daha mezara gömülmek istenecek…

Sizce bu mümkün mü?

Unutmayalım bu ülkede %60 ile iktidara gelen bir başbakan idam edilmiştir. Bu nedenle milletin başbakanına sahip çıkması gerekir… Selçukludan, Osmanlıya, sonra da Türkiye Cumhuriyetine kadar gelen süreçte bu millet daima sağduyusu ile yapılası gerekeni yapmıştır. Bu milletin çoğunluğunun yaşam seviyesi “Recep İvedik” olsa da, ufku ve hayali 1453’tür…

Ama başbakanın da bu durumu milletin lehine fırsata çevirmesi gerekir. Çevresinde yolsuzluğa bulaşan, milletin üç kuruşuna tenezzül eden, göze hitap edecek şekilde “abdest alıp namaz” kılan tipleri hızlıca temizlemeli. Eskiden kalmış dava arkadaşım dememeli, vefa gösteriyorum dememeli… Gereken ne ise  yapmalı. Bu millet, başbakana oy verirken ruhunun derinlerindeki ses ile karar veriyor… Bu nedenle başbakanın yükü ağırdır… Suriye’den, Libya’ya, Bosna’dan, Ruanda’ya kadar tüm çocukların gözü bu topraklarda… Başbakanın yakınları, eş dost akraba çocukları değildir… Milletin her bir çocuğu başbakanın yakınıdır. Ve ekonomik durumları ortada…

Haçlı seferlerini püskürtmüş, Çanakkale’yi püskürtmüş bu Millet bu saldırıyı da püskürtür… “Müminin ferasetinden korkunuz” ölçüsü çerçevesinde milletin kalbinde, ruhunda çözümün şifreleri var… Sağduyu sahibi bu millet bir başbakan verdi ama bir daha vermez!…

Abdullah Bey verdiğiniz bu farklı bilgiler için teşekkürler.

Netpano.com

”Başbakan’ın evine polis göndermek isteyenler var”

“Başbakan’ın evine polis göndermek isteyen bir yapı var” diyen Taşgetiren operasyonun ardından Cemaat ile CHP ve Doğan Grubu’nun paralel hareket ettiğini öne sürdü.
 
Skyturk360’ta Radikal Gazetesi Yazarı Oral Çalışlar ve Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ocaktan birlikte sundukları “ İki Görüş” programına dün akşam, 17 Aralık operayonu sonrası Bugün Gazetesi’nden istifa eden gazeci-yazar Ahmet Taşgetiren konuk oldu.

Taşgetiren “Bu yapılanma Başbakan’ın kapısına polis gönderelim deselerdi ne olurdu? Bunu yaparlar mıydı? Bu gözükaralığı görüyorsunuz. Onun için de başbakan MİT Müsteşarına yapılanlar bana da yapılabilir diye düşündü”dedi.
 
“MUHAFAZAKAR TABANDA GERİLİM VAR”
 
Cemaatle hükümet arasındaki gerilimi değerlendiren Yazar Ahmet Taşgetiren “Gerilimin orjinalliği muhafazakar bir tabanın içinde yer alan bir grupla iktidar arasında farklı duruşların ortaya çıkmış olmasından kaynaklanıyor” diyerek bunun seçimlere nasıl yansıyacağı konusunu merak ettiğini söyledi.

Türkiye’de yaşanan tartışmaların sistem sorunundan kaynaklandığını ifade eden Taşgetiren, Cemaatle hükümet arasındaki gerilimin tabanda da ayrışmaya neden olduğunu bilerterek “Ak parti iktidarını önemseyen toplum kesiminin Ak Partiye muhalif duran toplum kesimiyle farklılaşması sözkonusu. Yaşananlar sadece siyasi değil toplumsal gerilimi de ifade ediyor. Diğer gruplar cemaatin duruşunu yadırgıyorlar, eleştiriyorlar” dedi.

“TÜRKİYE’DEKİ CEMAATLERDE ŞİDDET BOYUTU YOK”

Türkiye’deki İslami cemaatlerin ve siyasal hareketlerin diğer müslüman ülkelere göre meşru zeminde hareket ettiklerini ve şiddetle ilişkileri olmadığını söyleyen Ahmet Taşgetiren bunun nedenini “ Türkiye hiçbir zaman bağımsızlığını kaybetmemiştir. Bağımsız ülke ile bağımsızlık mücadelesi veren ülkeler arasında farklılıklar oluşuyor. İslam dünyasında yaşananların terör mü yoksa milli kurtuluş hareketleri mi olduğu konusunda tartışmalar var” diyerek açıkladı.

“HİZMET MEDYASI SAVAŞÇI BİR DİL KULLANIYOR”
 

Bugün gazetesinden kovulmadığını, kendi isteğiyle ayrıldığını söyleyen Taşgetiren “ Gazetenin yayın çizgisiyle ciddi bir bakış farkı ortaya çıktı. Hizmet medyası diye nitelenen mecralarda savaşçı bir dil hakim olmaya başladı. Bunu uygun bulmadığımı özel görüşmelerimde söyledim. Gazeteciler Vakfı kurucu üyelerindenim, orada dostlarım var” İfadelerini kullandı.

“HİZMET CAMİASIYLA CHP VE DOĞAN GRUBU NEREDE BULUŞUYOR?”
 

Kılıçdaroğlu’nun Hizmet medyasının birinci sayfalarında tarihte görülmemiş kadar çok yer aldığını belirten Taşgetiren “Son operasyona Hizmet medyasının farklı bir şekilde sahip çıktığı görülüyor. Bunu herkes sorgularken Doğan Medya, CHP sorgulamıyor. Camia ile paralel hareket ediyorlar. Böyle bir monte oluş sözkonusu. Nerede buluşuyorlar? ” dedi.

CHP yakınlaşmasını camianın tabanına anlatamayacağını söylen Taşgetiren “Ak Parti hükümetinin devrilmesini isteyen odaklar var. Camianın tabanında bunun karşılığı yok. CHP ve Doğan Grubuyla problemli olan muhafazakar kesimle de yabancılaşma sözkonusu olur” dedi.

“BAŞBAKAN’IN EVİNE POLİS GÖNDERMEK İSTEYENLER VAR”
 
Türkiye’de sorunlu bir yargı olduğunu söyleyen Taşgetiren Başbakan’ın evine polis göndermek isteyenlerin de olduğunu söyleyerek “Emniyet ve yargı içindeki yapı bir projenin içinde müştereken rol alıyor konuma geliyorsa bu vatandaş için de tehlikelidir. Hiçbir siyasetçi buna gözyummaz. Bu ülkede başbakanlar darbeden kapılarının zili çalındığında haberdar olmuşlardır. Benzer olay burada da yaşandı. Ankara Valisi’nin operasyondan haberi polisler adres sorduğunda oldu. Bu yapılanma Başbakan’ın kapısına polis gönderelim deselerdi ne olurdu? Bunu yaparlar mıydı? Bu gözükaralığı görüyorsunuz. Onun için de başbakan MİT Müsteşarına yapılanlar bana da yapılabilir diye düşündü”

timeturk.com

Ömer Laçiner: İki taraf da açık oynuyor

Ömer Laçiner: Artık Gülen Hareketi’nin dili açıldı. İki taraf da açık oynuyor

Birikim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner, AKP ile Gülen cenmaati arasındaki siyasi çatışmanın MİT krizinden önce başladığını savunarak, “Cemaat ilk defa bu kadar şiddetli bir saldırıyla karşı karşıya. 28 Şubat ile bu dönemin farkı nedir? O dönem dediler ki bu adamların dershanelerini kapatacağız. Burada genel olarak dershane kurumunu kapatmıyorlardı. Cemaat, askere karşı, ‘bunları vereyim size, yenisini açarım’ diye düşünüyordu. Şimdi ise Erdoğan dershane kurumunu kapatıyor. Yani hükümet atağı başlattı, bu birincisi. İkincisi yakın zamanda artık Gülen Hareketi’nin dili açıldı. İki taraf da açık oynuyor. Etrafta bir sürü dedikodu dolanıyor. Erdoğan’ın Gülen’in şahsıyla ilgili olarak “bunlar ülkeye gelsinler hesabını göreceğim” dediği, bu bilginin de Gülen cemaatinin karar noktalarında olduğu söyleniyor” dedi.

Ömer Laçiner’in Taraf gazetesinden Hayko Bağdat‘a verdiği söyleşi şöyle:

 

Bu süreci biraz tarif eder misin bize? Buralara nasıl geldik?

Burada bir cemaat ve hükümet tartışmasından bahsediyoruz. Hükümet derken, AK Parti çekirdeğini oluşturan, Milli Görüş hareketinden gelme bir kadro var. Başından beri AKP’nin karar merkezini tutuyorlar, parti hâlâ bu kadronun inisiyatifinde. Dolayısıyla bu kavga aynı zamanda Milli Görüş’le, şimdi kendine Hizmet adını veren Cemaat’in arasındaki bir mesele, bir kavga.

Aslında, Cemaat-AKP ittifakı, Çankaya savaşının kazanılmasına kadar kesintisiz devam etti.
Ne oldu 2007’de?

2007’de bu askerî vesayet dediğimiz rejim yıkıldı, mağlup edildi. Ondan sonra elde edilmiş olan devletin yeniden dizayn edilmesi dönemi başladı ve paylaşımlar meselesi ortaya çıktı. Siyaseti takip edenler bilirler ki 2007- 2008- 2009’dan beri Cemaat’le AKP’nin Milli Görüş’ten gelen çekirdeği arasında bir mücadele oluyordu, başlamıştı.
Bu kavga o esnada sadece devletin paylaşımı noktasında mıydı?

Başka alanlarda da yani işadamları örgütünde, Ticaret Odası seçimlerinde vs. alttan alta sürüyordu. O zamanlarda da hareketten gelme adamları punduna getirip tasfiye ediyorlardı. Maliye’de, Milli Eğitim’de tasfiyeler yaşandı .
Tasfiye, 7 Şubat MİT krizinden öncesine dayanıyor o zaman.

Çok öncesine dayanıyor.
Taraf gazetesinin yayımladığı fişlemeler meselesi buna işaret ediyor mu?

Tasfiyeyi yapacaksınız, yerlerine adam koyacaksınız, götürdüğünüz adamın da getirdiğiniz adamın da bilgileri lazım size. İktidara gerektiğinde fren yapabilecek olan veya belli bir anda onlardan karşılayamayacağı tavizler koparabilecek olan veya AKP’yi yönlendirebilecek olan bir kadrodan rahatsızlık duydular. Tasfiye için de bilgiye ihtiyacın var. Tabii bunlar el altından yapılan işlerdi. Böyle şeyler yapıldığını iki taraf da biliyordu mutlaka. Biz MİT krizi ortaya çıktığı vakit, sorun o gün çıktı diyebilir miyiz yani?
Diyemez miyiz?

Başbakan Hakan Fidan’ı oraya getirdiği vakit ondan beklediği cemaatçi kadroların teşkilatta fazla olmamasıydı. Tıpkı İdris Naim Şahin’i İçişleri Bakanlığı’na getirdiğinde Gülen’e bağlı kadroların tasfiye edilmesi emrini verdiği gibi. Bir de adliyeden bahsediyoruz. 2010’da HSYK seçimleri oldu. Burada iktidarın tahmin ettiğinin çok ötesinde cemaatçi bir ekibin kurumda yer bulduğu anlaşılıyor. Bu, iktidar açısından rahatsızlık verici bir şey. Fakat çaresi de kısa vadede çok mümkün değil.
Cemaat geçmişte hep konjonktürel davranırdı. Çok dik çıkışlar yapmazdı. İlk defa cemaatin bu kadar yüksek sesli bir kavga verdiğini görüyoruz. Niye?

Cemaat ilk defa bu kadar şiddetli bir saldırıyla karşı karşıya. 28 Şubat ile bu dönemin farkı nedir? O dönem dediler ki bu adamların dershanelerini kapatacağız. Burada genel olarak dershane kurumunu kapatmıyorlardı. Cemaat, askere karşı, ‘bunları vereyim size, yenisini açarım’ diye düşünüyordu. Şimdi ise Erdoğan dershane kurumunu kapatıyor. Yani hükümet atağı başlattı, bu birincisi. İkincisi yakın zamanda artık Gülen Hareketi’nin dili açıldı. İki taraf da açık oynuyor. Etrafta bir sürü dedikodu dolanıyor. Erdoğan’ın Gülen’in şahsıyla ilgili olarak “bunlar ülkeye gelsinler hesabını göreceğim” dediği, bu bilginin de Gülen cemaatinin karar noktalarında olduğu söyleniyor.
Gülen cemaati ne istiyor. Siyasi bir parti kurmaksızın devletin yönetimine mi talip?

Gülen cemaati ne yapıyor? Okul açıyorlar, iş dünyasında iyi işler yapıyorlar, kadro yetiştiriyorlar. Ama bunların hepsinin siyasi bir amacı var. Bu siyasi amaç genellikle dindar dünyalar içinde Hıristiyan dünyasında da var. Mesela İspanya’da olanların Opus Dei olduğunu biliyorum bu da Cizvitlerin teşkilatıdır. Cizvitleri örnek alıyorlar zaten. Dikkat edin misyonerlik faaliyetlerine, iki şey güdülür.
Güdülen iki şey nedir?

Bir, doğrudan doğruya din propagandası yapmaksızın dinin ahlaki taraflarını öne çıkartarak ve eğitime çok önem vererek bir takım kadrolar yetiştirirsiniz. Hedef, sadece devlet değil çok önemli kuruluşları da yönetecekler. Toplumun istikbali için kilit önemde olan bütün kuruluşlara kadrolarınızı yerleştirebilirseniz, aslında iktidarda kim olursa olsun sizden geçecek olan bir uygulama olacak demektir. Siz dolayısıyla gerçek iktidarı tutacaksınız. Türkiye toplumunda gayet ciddi bir algıya sahip olacaklar. Sayısı az fakat etkileme gücü son derece fazla olan, toplumun bütün işlerinin kendisinden döndüğü bir omurga ve bir beyin kuracaksınız. Hesap bu bu hesap.
Buraya kadar anlattığın meşru değil mi? Devlet kadrolarında olunca mevzuat dışında ideolojik mi davranılacak?

Dünyada mesela Fransa’da, İtalya’da polis ve savcılar da dahil sendika üyesidirler. Mesela İtalya’da temiz eller operasyonunu yürüten savcılar açıktan komünist partisinin eğiliminde olan sendikanın üyeleriydi. Fransa’da da sağcı ve solcu polis sendikaları vardır. Bu bilinir yani. Fakat o ülkelerde kamu görevlilerinin bu işe kendi özel siyasi amaçlarını katıp katmadıklarını kontrol eden çok ciddi kurallar geliştirilmiştir. Dışarıdan denetlenmektedir.
Bizde durum nasıl?

Bizde poliste, devletin içinde herhangi bir kişi ve kurumla ilgili bir yolsuzluk veya partizanlık iddiası geldiği vakit meseleyi kurumun kendisi soruşturuyor. Halbuki orada dışarıdan soruşturulur. Yani sivil toplum tarafından, barolardan, gazetecilerden vs. Türkiye’de bunu ölçme şansınız yok. Bir adamın cemaat mensubu olduğunu açıkça deklare etmesi dahi kamu görevlisi olmasına engel değildir aslında. Ama siyasi görüşü bu adamın eylemlerine yansıyor mu? Ölçemiyoruz.
Başlatılan yolsuzluk operasyonu için Başbakan tam da bu durumu işaret ediyor. Bu bürokratlar dış odaklarla bağlantılı bir “cunta” kurmuş deniliyor.

Hükümet her şeye bunu söylüyor. Ne söylerseniz dış kaynaklar, faiz lobisi vs. böyle bir paranoya içindeler. Bunun savunulur bir tarafı yok. Hükümet her zaman için kendi siyasi rakipleri tarafından meşru şekilde devrilme tehdidi altındadır. Muhalefetin hükümet aleyhine kullanabileceği herhangi bir kozu en uygun zamanda kullanmaya çalışması meşrudur. Burada bir kavga var. Hükümet, adliye ve poliste olan cemaat kadrolarının kendileri aleyhine dosyalar hazırladığı bilgisine yeni sahip olduğunu çocuklara söylesin. Ben tahmin ediyorum ki bakanların kendileri ve aileleri hakkında, hatta başbakanın kendisi ve ailesi hakkında soruşturma yapıldığını iki senedir biliyordu. Sorun şu…
Nedir, sorun?

Cesaret edemezler diyorlardı. İki şekilde düşünüyorlardı. Bir; bu adamlar böyle bir şey yaparlarsa AKP çok ağır bir yara alır. Çok ağır bir yara alması demek ortaklaşa paylaşılan iktidarın elde gitmesi demektir. Dolayısıyla cemaat, hepimizin altında kalacağı bir deprem yaratmak istemezler diye baktılar. İki; kendi güçlerine çok güveniyorlardı. Yani bizden korkarlar diye düşünüyorlardı. Ama artık yaranın kanı aktı. Şimdi başka nelerin gelebileceğinden fena halde ürküyorlar.
Hükümetin hamlesinin ne olacağını düşünüyorsun?

Şu anda cemaate çok fazla bir şey yapamazlar.
Karşılıklı olarak bilgi, belge toplanmış, birtakım manevralar öngörülmüş. Cemaati terör örgütü, veya çete ilan etmeye varacak kadar ihtimallerden bahsediliyor.

Valla yaparlar. Ama yüzlerine gözlerine bulaşır. Şimdi sen ne diyeceksin burada? Farz et bir iki tane savcı buldun, dedin ki, bunların aleyhinde soruşturma aç. O savcı davayı açsın. Nasıl yargılayacaksın çeteyi? Aklına bir şey geliyor mu? Gelmez. Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetim kapasitesiyle vasıfları ile ilgili olarak hep yazdık. Dedik ki bu adam iyi bir komutan değil. Bu güne kadar Amerika’nın veya AB’nin ağır desteği olmasaydı direnebilirler miydi acaba bilmiyorum. Askerde bir tabir vardır. İyi ordu ve iyi komutan taarruzda belli olmaz, geri çekilirken yani ordu çok güç durumdayken belli olur.
AKP şu anda ne yaşıyor?

AKP burada bir darbe aldı. Adalet ve Kalkınma Partisi’ne AKePe denmesine kızıyorsun. Biz AK’ız diyorsun. Bu yolsuzluk hikayesi AK sıfatına sürülmüş çok ağır bir leke. Üstelik boşuna sürülmüş ve iftira değil. Şimdi bunun ağırlığını kabul edeceksin. Hükümet bu işler olduğu vakit öyle dış güçler bize komplo yapıyor, bizi devirmeye çalışıyorlar falan demeden “savcılarımız çok ağır, bakanlarımızı teşhir eden bir iddiada bulundular. Biz derhal soruşturmanın selameti için bakanların istifasını istedik. Soruşturma için her şey savcıların emrindedir, yapsınlar” falan diyeceksin. Darbeyi yedin artık. Bu serinkanlılık karşı tarafı belki daha fazla ürkütürdü. Sen şimdi kalkıp orada onlarca polis müdürünü görevden alıyorsun. Bunu tabanına bile anlatamazsın. Bunun artık savunulabilecek bir tarafı yok. İki tane yeni savcı atıyorsun, savcılar arasında bir itilaf çıkarsa ikisinin dediği olacak diyorsun.

 

Medyanın sahiplik yapısı sorunlu

 

Yolsuzluk meselesi karşısında medya nasıl bir sınav veriyor?

Komplo teorileri anlatıyorlar. Dünyanın her yerinde yolsuzlukları savcılardan önce gazeteler ortaya çıkarır. Türkiye’nin medya yapısı, medyanın sahiplik yapısı son derece sorunlu. Bu medya bağımsız medya görevini yapamaz. İş ortağı çünkü, patronların başka yerlerde karları var. Medya ellerinde bir alet. Eğer hükümetle başın belaya girsin istemiyorsan dikkat edeceksin.

 

Bugün de olsa ‘Yetmez ama, Evet’

 

Referandumdaki “Yetmez ama, Evet” pozisyonunun bugünkü tabloda payı olduğu eleştirileri var. Nasıl değerlendiriyorsun?

Ben bugün de aynı şeyi yapardım. Hiç kimse AKP’ye kefil değildi. Türkiye’nin sivilleşmesi mucizeyle olmayacak. Sivilleşme medenileşmeye giden bir adımdır. Atılması gereken zorunlu bir adımdır. Bu adamların muhafazakar olduklarını, sağcı olduklarını, adliye ve emniyet teşkilatını kendi siyasi görüşleri yönünde dizayn edebileceklerini biliyorduk ama bunlar katlanılması gereken şeylerdir. Hiç kimse burada kalkıp AKP’nin yaptığı şeyin Türkiye’deki sorunları tamamen çözeceğini iddia etmedi. Şimdi bize şu mu söyleniyor yani? Değiştirilmeden kalsaydı, daha mı iyiydi demek isteniyor? Cevabın nedir? Hayır kesinlikle katılmıyorum. Biz burada olan eksikliği görüyoruz. Bunun mücadelesini veriyoruz. Şu anda ben AKP’nin veya cemaatin elinde olan yetkiden sorumluysam onlar da o zaman Ergenekon’un sorumluluğundan, Ergenekon’u onaylayan hâkimlerden falan sorumlu olsunlar. Hayır, biz onu da istemiyoruz diyorlar. Ne istiyorsun kardeşim? Referandum tersine neticelenseydi, senin dediğin olsaydı, anayasa değişmeseydi bu yapılar kimin elindeydi? Bunların söylediklerini aptallar söyler yani

Kaynak T24