Kategori arşivi: Sağlık

Kanser Değil Gereksiz Kemoterapi Öldürür

Bitkilerle tedavi uzmanı Dr. Ümit Aktaş’ın, “Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan kemoterapi tedavileri. Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor…” ifadesini köşesine taşıyan Vatan’dan Mine Şenocaklı, İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar’ın da kemoterapi ile ilgili görüşlerini yazdı: “Kemoterapi insanı öldürebilir. Her hasta için ayrı bir tedavi vardır. Bu iş, hazırgiyim işi değil, terzilik işi…”

İşte Şenocaklı’nın Dizdar ile o röportajı:

Bitkilerle tedavi uzmanı Dr. Ümit Aktaş, “Kanser çağımızın vebası. Ama bana göre kanserden daha büyük bir problem var; kanser hastalarına uygulanan kemoterapi tedavileri. Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor… Çünkü kemoterapi, ‘sitotoksik’ yani hücre öldürücü bir tedavidir. Sadece kanserli hücreleri değil, sağlıklı hücreleri de öldürüyor. Bu yüzden bağışıklık sisteminizi çökertiyor, kilo kaybına sebep oluyor, yani sizi hasta ediyor. Kemoterapi alan hastada bağışıklık sistemi diye bir şey kalmıyor, hasta her türlü hastalığa açık hale geliyor, hatta sık sık zatürre gibi enfeksiyonlara yakalanıyor ve bu enfeksiyonlar kimi zaman hastanın ölmesine sebep oluyor” diye özetliyordu kemoterapi sürecini…

Ve ona göre artık kemoterapinin bilimsel anlamda sorgulanmasının vakti geldi de geçiyordu. Söyleşi boyunca sürdürüyordu iddialarını ve hak vermemek pek elde değildi: “Diyelim ki size kanser teşhisi konuldu, bu kanser hastası olduğunuz anlamına gelmez. Hangi hastalığa yakalanırsanız yakalanın birtakım ortak hastalık belirtileri var. Ağrınız olabilir, ateşiniz olabilir, kilo kaybedebilirsiniz, mideniz bulanabilir, ishal ya da kabız olabilirsiniz… Düşünün ki sizde hiçbir belirti yok. Ama pankreasınızda bir kitle var. Bu sizin hasta olduğunuzu mu gösterir? Hayır, siz kanser hastası değilsiniz! Sadece sizin pankreasınızda bir kitle olduğu teşhisi konulmuş. Henüz bu kitle sizde bir hastalık yapmamış. İleride tabii ki hastalık yapabilir, ama şu anda bir hastalık gelişmemiş. Dolayısıyla öncelikle bir şey yapmadan bu kitlenin izlenmesi gerekiyor. ” Doğru geliyor kulağa da peki ya bugüne kadar öğrendiklerimiz ve hastalara uygulanan tedaviler?.. Ben de sormuştum geçen hafta; “Mesela ‘Kanserden değil, geç kalmaktan korkun ’ deniyor. Bu yüzden de 40 yaş üstü kadınlara her yıl mamografi çektirmeleri öneriliyor. Bu da mı hata?” Hiç düşünmeden yanıt vermişti Aktaş: “İşte benim de üzerinde durduğum konu bu. Diyelim ki memenizde bir kitle bulundu. Peki bu henüz gelişmemiş hastalık için size ne öneriliyor? Bağışıklık sisteminizi mahfedecek kemoterapi!.. Eğer kemoterapi alırsanız, sizde şu yan etkiler gelişecek; kilo kaybedeceksiniz, saçlarınız dökülecek, ki bu en basit etkisi kemoterapinin, sürekli mideniz bulanacak, kusacaksınız, bağışıklık sisteminiz baskılanacak ve tüm hastalıklara açık hale geleceksiniz. Yani sizi hasta eden bir tedaviye başlamış olacaksınız.”

“Her hasta için ayrı bir tedavi uygulanmalı”

Amacımız boşuna acı çeken ve bu acıya rağmen kansere yenilen hastalara ve yakınlarına bazı uyarılarda bulunmaktı… Ve bu uyarılara devam edeceğiz, hem de bu kez bizzat bir onkologla… Çünkü o da biraz akıntıya karşı kürek çekmeyi seven bir doktor. Sürekli sorguluyor, genelgeçer doğruları bile…

Geçen sene iki söyleşi yapmıştım İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar’la… Dizdar çok disiplinli bir eğitim aldığından her konuya birkaç açıdan yaklaşabiliyor ve farklı sonuçlara varabiliyor. Farmakoloji konusunda eğitim almış, kanser biyolojisi ve immünolojisi doktorası var ve radyasyon onkolojisi uzmanı… Ne demek derseniz şöyle diyeyim. Hastalığa tanı koyarken bile tedavisini öngörüyor, hem de tedavinin yan etkileriyle birlikte ve bunu her hastanın özelinde yapabiliyor. İşte bu sebeple içim rahattı ona giderken, kemoterapiyi sorgulayan bir söyleşi yapmıştım, bir de onun görüşünü almak istedim. Taraf olmayacak, ama benim yaptığım söyleşiyi de sorgulayacaktı! Biraz daha içim rahat ayrıldım yanından…

Ama tekrar etmemde yarar var. Bu söyleşiden de ‘kemoterapi yaptırmamalı’ gibi bir sonuç çıkmamalı. Dizdar da tıpkı Aktaş gibi kemoterapinin sorgulanmasını vurguluyor, yoksa bu tedaviye asla tümden karşı çıkmıyor. Başlık aslında yine aynı; “Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor!” Ve Dizdar da aynı uyarıyı yapıyor, “Kemoterapi insanı öldürebilir. Her hasta için ayrı bir tedavi vardır. Bu iş, hazırgiyim işi değil, terzilik işi…”

Sınırsız kemoterapi öldürüyor!

– Amerika’da yapılmış bir araştırmada onkologlara sormuşlar, “Siz kanser olsanız kemoterapi yaptırır mısınız?” diye… Büyük çoğunluk “Hayır yaptırmam” diye yanıtlamış. Peki siz yaptırır mısınız? Diyelim ki chek-up yaptırdınız ve küçük bir kitle bulundu…

Hayır, eğer rastlantıyla bir tümör bulunduysa kemoterapi yaptırmam. Çünkü önce nasıl seyrettiği konusunda bilgi sahibi olmak isterim. İki ay sonra tekrar baktırırım. Bir ay erken olur derim, genelde kendi hekimlik pratiğimden de yola çıkarak…

– İki ay fikir verir mi tümörün büyüp büyümeyeceği konusunda?

Evet…

– İki santim, üç santim de olsa kitle onu izlemekten yana mısınız?

Hayır. Cerrahi olarak erişilebilir bir yerdeyse, saptadığınız anda çıkarılmasına karşı değilim. Bizim nosyonumuz da budur. Orada bir şey saptarsanız bunu bir şekilde çıkartırsınız. Zaten tartışmalı kısım sonrasındaki kısım. Cerrahın hakkını her zaman teslim ediyorum. Yoksa varsayalım ki karaciğerde bir santimlik bir şey saptandı ve net olarak bir şey de söylenemiyor. ‘Bu iyi natürlü bir şey midir kötü natürlü bir şey midir?’ diye… Bunun iki ay sonra ultrasonla büyüyüp büyümediği ya da içinde bir değişiklik olup olmadığını saptamak hasta açısından bir kayba neden olmuyor.

– Büyüme konusunda bir sinyal veriyor iki ay izleme, öyle mi?

Evet. Ama şunu da söyleyeyim; insanoğlu dış dünyaya çok fazla bağlı. Yani sizin saçınızın uzama hızı bile mevsimden etkileniyor. Bir şeyin nasıl seyredeceği kısmını o yüzden olabildiğince kısa sürelerle izlemek daha doğru… Şimdi bir yığın arkadaşımıza bakıyorsunuz işte memesinde küçücük bir şey bulunuyor. O bir şey çıkartılıyor. Tamam, koltukaltına bakıyorsunuz bir şey çıkmıyor. Buna rağmen “Sana dört kür, altı kür kemoterapi yapmamız lazım ama memeyi de koruduğumuz için üzerine de radyoterapi yapmamız lazım” deniyor. Ondan sonra da diyorlar ki sana bir üç yıl, beş yıl da hormon tedavisi vereceğiz. Şimdi bu tedavilerin yan etkilerine baktığımızda tıbbi anlamda hep akut yan etkiler. Yani bulantı, kusma, kilo kaybı, saçların dökülmesi… Bir süre sonra bunların hepsi yerine geliyor. Ama hastanın bunları yerine koyacak rezervleri iyi değilse, iyi olsun diye başlanan bir tedavinin sonucu hiç de iyi olmayabiliyor.

Kemoterapi; ne kadar az, o kadar iyi!

– Peki, hangi durumlarda kemoterapi şart? Ya da şöyle sorayım, kemoterapi hangi durumlarda hayat kurtarıyor?

Kemoterapi ile çok başarılı olduğumuz hastalıklar var, bunları biliyoruz. Lenfomalarda çok başarılıyız. Testis tümörlerinde çok başarılıyız mesela. Hakikaten üstüne çok fazla şey koyuyor. Bir anda olayı sıfıra indirgeyebiliyoruz. Ve hastanın hastalığını tamamen ortadan kaldırabiliyoruz. Burada sorgulanması gereken kısım hep koruma mantığıyla olan kemoterapiler. Kalın bağırsağınızda tümör olduğunu varsayalım, tümörü almışsınız, bakmışsınız lenf düğümlerinde de 20 tane düğümden bir tanesinde kanser var. Koruma maksadıyla kemoterapi yapalım, tamam… Ama ne kadar? Bir kür tamam, iki kür tamam. Eğer 6 ay yapalım derseniz, o zaman durum değişiyor. Altı ayın içinde çünkü 8, 12 kür kemoterapiden bahsediyorsunuz. O zaman kemoterapinin etkileri de bir şekilde kendini göstermeye başlıyor. Çünkü artık hastalık yok ortada, olmayan bir hastalığın hastalık yapma olasılığını tedavi etmeye çalışıyorsunuz.

– Ve belki de o olasılık değil ama kemoterapi hastalık yapabiliyor üstelik…

Evet. Belki de bununla birlikte bir hastalığı da tetikliyorsunuz. Çünkü hastaların seyrine baktığınızda siz bu tedavileri ısrarla sürdürdüğünüzde bir süre sonra damarlarında pıhtılaşma sorunu ortaya çıkmaya başlıyor. Bu kural kadar net… Bu sefer emboli oluşmaya başlıyor. Bu sefer kan sulandırıcı vermek zorunda kalıyorsunuz hastaya. Hep aslında mantık aynı… Bu yüzden kemoterapinin sorgulanması gerekiyor.

Kemoterapi sürecinin sorgulanması lazım!

– Dr. Ümit Aktaş, “Kanser değil, gereksiz kemoterapi öldürüyor” dedi. Siz ne diyorsunuz hocam?

Doğru. Ben önüme gelen hastaları biliyorum. Gördükleri tedavinin hastalarda ne gibi değişiklikler yaptığını izliyorum. Hastaların bir kısmının tedaviden fayda gördüğünü, önemli bir kısmının ise tedavinin uzatılması durumunda en azından ciddi sorunlarla karşılaşmaya başladığını biliyorum. Çünkü gerçekten de gereksiz yere kemoterapi yapılabiliyor. Daha geçen hafta bir telefon geldi, hasta 80 yaşında. “Acilen kemoterapiye başlayalım” diye bir talepte bulunmuşlar.

– Kim bulunmuş?

Bir özel hastane. “Nasıl acilen kemoterapi?” diye sordukları zaman, “Yapmak lazım, eğer yapılmazsa hasta ancak şu kadar yaşar” demişler. 80 yaşındaki bir hastanın kemoterapiyi kaldırıp kaldıramayacağı meselesi bir soru işaretidir. Bu işin bir yüzü. İkinci yüzünde şu var; siz kemoterapi yaptığınız zaman, bu kemoterapinin fayda verip vermediğini neye göre söylüyorsunuz, bu da çok önemli. Çünkü doktorların çoğu, hastaya baktıkları zaman onun hastalık durumuyla değil, tümör çapının küçülüp küçülmediği üzerinden bir yoruma gidiyorlar. Fakat esas olan hastanın genel durumudur. Evet, çoğu hastanın vücudunda tümör bulunmaktadır, ama bu tümörün geleceğinin ne olup ne olmayacağı konusu herhangi bir şekilde tartışılmamaktadır. Oysa önemli olan, o insanda hastalık olup olmadığıdır.

– Yani o tümörün varlığının o insanda hastalık yapıp yapmadığıdır… Doğru mu?

Kesinlikle. Tamam hastada bir sorun var, bu bir şekilde saptanmış… Mesela hasta doktora “Benim ayağım ağrıyor” diye başvuruyor. Doktor ondan birtakım tetkikleri istiyor. Bunların içerisinde performans kriteri de vardır. Çünkü doktor performansla para kazanıyor. Hastaneden bu performansının karşılığında bir ücret alıyor. O zaman ne oluyor? “Sen git bir gastroskopi yaptır”, “Sen git bir de kolonoskopi yaptır” derken, en sonunda adamın ayak ağrısıyla hiç ilgisi olmayan bir yerinde bir tümör bulunuyor. Şimdi bu tümöral oluşumu siz hastalık olarak mı kabul edeceksiniz, yoksa rastlantıyla yakaladığınız bir şey olarak mı kabul edeceksiniz? Birinci tartışılması gereken konu bu.

– Peki burada ne yapmak, nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Birincisi o tümör o insanda bir hastalık yarattı mı, ona bakmak gerekiyor. İkincisi; biz bu tümöre ne kadar müdahale edebiliriz? Üçüncüsü; madem bu adamın hiç şikayeti yok, mevcut olan kitle bu zaman süreci içersinde nasıl bir değişiklik gösterecek, en azından onu iki ay izlemek de gerekebilir. Çünkü her zaman bir şeyin bir şeye dönüşmeyeceğini de biliyoruz.

– Yani bir kitle bulunduğu gibi zarar vermeden de kalabilir yıllarca, öyle mi?

Tabii… O kadar çok hasta var ki bu şekilde karşılaştığım. Çünkü diğer meslektaşlarımız, medikal onkologlar ya da cerrahlar hastanın yaşı ve başka hastalıkları olması nedeniyle bir şey yapılamaz dedikleri için ya da hasta ben vücuduma bıçak değdirmem deyip cerrahi müdahaleyi ve sonrasında yapılacak olan kemoterapiyi reddetmesi nedeniyle bir girişimde bulunulmuyor ve hasta yaşıyor.

– Peki diyelim ki bu hasta kemoterapiyi reddetmedi…

Bir kere şunu baştan söyleyelim; kemoterapi bir zehir tedavisidir. Birtakım bitkiler içinden elde edilmiş, daha yakın geçmişte kimyasal silah olarak da kullanılmış olan bir ilaçtan bahsediyoruz… Siz böyle tehlikeli bir ilacı, dozunu ayarlayıp kanserle tedavi stratejisinin bir parçası olarak kullanıyorsunuz. Dolayısıyla zaten en başından masum bir şeyden bahsetmiyoruz! Siz zehiri doz edilmiş halde veriyorsunuz. Yani bu olmayanı yerine koyma tedavisi gibi bir şey değil. Mesela sizde D vitamini eksikliği vardır, D vitamini verirsiniz, vücudun eksiğini yerine koyarsınız. Bu öyle bir tedavi değil. Dozu iyi ayarlamak gerekiyor. Çünkü aksi halde adam geliyor, bir hastalık tanımlanmış, ama hasta değil, bir sıkıntısı yok. Bakıyorsunuz yaşı da genç. 50 küsur yaşında. Genel fiziksel durum olarak da gayet iyi. Daha birinci kemoterapiyi aldığında darmadağın oluyor, yoğun bakıma düşecek kadar. Bu durumda iki şeyi sorgulayabilirsiniz. Bir, ya verdiğiniz ilacın siz etkisini bilmiyorsunuz, yani bunun olmaması lazım ya da getirilmiş olan ilaç bir muadil, ucuz bir yerden bulunmuş ve saf değil. Bununla birkaç kez karşılaştım.

– Kemoterapi ilacı nasıl saf olmaz?

Kadın gelmiş, meme kanseri için tedavi görüyor. İlk üç kemoterapi hiçbir sıkıntısı yok kadının. Dördüncü kemoterapide dağılıyor. Ne oldu diyoruz, ne değişti? Bakıyorsunuz, o kemoterapi şemasının içindeki ilaçlardan birinin orijinali bulunamamış, uzak diyarlardan getirilmiş bir muadil ilaç kullanılmış. O zaman işin adını başka yere çekmeniz gerekiyor. Demek ki diyorsunuz bu ilacın içinde saf olmayan, birtakım karışık kuruşuk başka şeyler de var. Çünkü ilacı pahalılaştıran şey, saflaştırma işlemidir. Bu işin bir tarafı… İkinci tarafı da şu; siz bu ilaçları uyguladığınız zaman vücudun rezerv savunma mekanizmasının bir kısmını tüketmeye başlıyorsunuz. Ama bir şey daha var; bu gereksiz kemoterapi öldürür lafının arkasındaki aslında vurgu şuraya gitmektedir. Doktorların sınırsız kemoterapi yapmaya çalışmaları… Beş yıl boyunca sürekli kemoterapi görmüş, en sonunda dişleri dökülmüş insanlar görüyorum.

Bir şekilde bize geliyorlar, bilgi almaya çalışıyorlar, biz de yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ama siz bir insanda varsayalım ki tesadüfen iki santimlik bir tümör buluyorsunuz, biz bu iki santimlik tümörü yok edeceğiz. Hasta bakıyorsunuz, normalde herhangi bir şikayeti yok, ama bir tarafında doğrulattığınız bir tümör var. Kemoterapiyi yapıyorsunuz bir şey olmuyor. İkincisini, üçüncüsünü de yapıyorsunuz… Yine tümör öylece duruyor. Ama kemoterapiye devam ediyorsunuz. Çünkü siz bu tümörün büyüyeceğini varsayıyorsunuz. Bu bilimle hiçbir şekilde örtüşmeyen bir şey… Nasıl varsayabiliyorsun? Varsayım üzerinden tıp olmaz ki!

– Orada bırakılırsa belki de vücut onunla mücadele edecek ve tümör hastalık yapmayacak denilebilir mi o zaman?

Tabii ki… Hastanın bir şikayeti yok. Belki vücuda bu şansı tanırsanız hasta bundan kendi şartları içinde de bir şekilde mücadele edebilir. Siz bir şekilde bunu yakalamışsınız, bulmuşsunuz. Bir hastalık formuna dönüşeceğini düşünerek hastaya o iki santimi ortadan kaldırabilmek amacıyla sürekli toksik birtakım maddeler veriyorsunuz. Bu toksik maddeler her seferinde hastanın vücudundan birtakım şeyler alıyor. Bugün modern tıp diye baktığımız alanın, hastalara beslenmeleri konusunda hiçbir şey söyleyemediklerini görüyoruz. Hep sürekli söyledikleri dengeli beslenin, vitamin, mineral, Omega 3 alın. Bu kadar. Başka hiçbir şey söyleyemiyor. Onu da kutu mama satarak karşılamaya çalışıyorlar.

– Kutu mama?

Beslenmesi için kemoterapi gören hastaya mama satıyor. Çünkü ihtiyacı var, normal gıdayı yutamıyor, çiğneyemiyor. Tamam, mamayı verelim ama bu hastanın bir kere normal beslenmesi lazım. Hadi bu da olabilir, bunu da anlayabiliyorum ben. Ama en azından şunu bilmemiz gerekiyor: Verilen her bir tedaviyle hastanın vücudundan eksilen kısım her neyse bunun sağlıklı biçimde yerine konması gerekiyor. Siz bunu yerine koymadığınız takdirde mevcut olanı da zaten zaman içinde yavaş yavaş yemeye başlıyorsunuz…

– Bir örnek verebilir misiniz?

Dört kür kemoterapi yapmışsınız. Tümörün çapında hiçbir değişiklik olmamış, siz bunu ısrarla sekize, 12’ye çıkartmaya çalışıyorsunuz. 80 yaşında bir adamcağız geldi karşıma. Boynunda kocaman bir tümör, lenfoma var. 12 kür kemoterapi yapılmış, hiçbir değişiklik olmamış. Lenfome dediğiniz şeyin iki kür kemoterapiyle silinmesi gerekirdi. Eğer bu iki küre yanıt vermediyse 8 küre, 12 küre de yanıt vermez. Ama hala ısrarla kemoterapi deniliyor. Sonra ne oluyor? Siz sınırsız kemoterapiyle hastanın savunma sistemini, onun hayatta kalmasını sağlayan rezervlerini ortadan kaldırıyorsunuz. Sordum “Niye 12 kür yapıldı?” diye… “Kemoterapiyi koruyucu anlamda yapıyoruz” demişler. Tamam, da nereye kadar koruyoruz bir, neyle koruyoruz iki? Toksik bir şey vererek, zehirleyerek korumaya çalışıyoruz. Peki, bugün için kemoterapi protokolünün hastaların yaşam süresini anlamlı arttırdığına dair, hele metastatik hastalarda çok ciddi bir veri var mı elimizde, hayır yok. Öyleyse niye ısrarla, sınırsız kemoterapi?

Vatan

Elma Yemezseniz Ne Olur ?

İşte elmanın 12 yararı;

1- Halk arasında detoks diye bilinen, detoksifikasyon vücudun kendine zarar veren toksik maddeleri atması anlamına gelir. Elma bu konuda en büyük yardımcılardan biridir. Her gün yeme listesine dahil edilmelidir.

2- Elma kilo vermenize yardımcı olur. İçinde bulunan doğal metabolizma güçlendiriciler vardır. Gıdaları sindirmenize yardımcı olur.

3- Güçlü ve sağlıklı diş etleri için gerekli olan C vitamine sahiptir. Ağzınızda yüksek miktarda tükürük oluşmasını sağlar. Yani elma yemek ağzınız için sağlıklıdır.

4- Bağışıklık sisteminizi güçlendirir. Vücudun daha hızlı yenilenmesine yardımcı olur. Özellikle kırmızı elmada kuersetin denilen bir antioksidan bulunur ki; bedeninize sağlık getirir.

5- Son yapılan çalışmalar, antioksidan içeren meyvelerin göz sorunlarında önlemeye yönelik başarısını bulmuşlardır. Elma gözlerinizi korur ve kataraktın oluşumunu engellemede destek olur.

6- Hemoroidin ne kadar büyük bir sorun olduğunu çekenler bilir. Elma, dışkıyı yumuşatan liflere sahiptir. Tuvalete gitmekte zorlanıyorsanız, elma size yarar sağlar.

7- Yapılan araştırmalar, elmanın beyin fonksiyonları üzerinde önemli etkileri olduğunu gösteriyor. Beyni aktif tutmak için elma yiyin.

8- Parkinson, beyinde oluşan bir hastalıktır ve bilim adamları bu hastalığa zararlı serbest radikallerin neden olduğunu söylüyorlar. Elma beyni koruyarak serbest radikallerle savaşmakta güçlü bir yardımcıdır.

9- Elmanın en büyük yararlarından biri kanserle savaşmasıdır. Pankreas kanseriyle mücadelede %23 riski azalttığı tespit edilmiştir. Elma kabuğunda bulunan maddeler karaciğer, meme, akciğer ve kolon kanseri mücadelede önemli bir yardımcıdır.

10- Ne yazık ki, kötü beslenme sonucu oluşan kolesterol, elma ile oranında düşüş sağlar. LDL kolesterolü düşürebilme özelliğine sahiptir.

11- Kalp sağlığını korumak için büyük destekçilerden biridir. Temiz arterler ve kan akışında sağlık için elma yiyin.

12- Araştırmacılar günde 2 elma yiyen kadınlarda tip2 diyabetin daha az geliştiğini buldular. Şeker hastalığından korunmanın yollarından biri elma yemekten geçiyor.

Ciltinizi Kontrol Ediyormusunuz ?

Cilt kanserleri özellikle erkeklerde en sık rastlanan kanser tipidir. Ülkemizde cilt kanserlerinin sıklığıyla ilgili sağlıklı istatistik veriler yoktur. Cilt 3 tabakadan meydana gelmiştir.

•Epidermis
•Dermis
•Subcutis
Epidermis cildin en üst tabakasıdır. Vücudu dış etkenlerden korur. Su, elektrolit ve ısı kaybını önler. Ortadaki dermis katının hemen üstünde bazal hücreler dizisi,onun da üstünde dikensi hücreler de denen skuamöz hücreler, daha yüzeyde ise granüllü hücrelerin arasında yer alan ve melanosit denen hücreler bulunur. Melanositlerden melanin pigmenti sentezi yapılır. Bu pigment diğer epidermis hücrelerine de geçerek derinin normal rengini verir.

Dermis epidermisin altındadır. Kıl follikülleri, ter ve yağ bezleri,damarlar, sinirler bu kattadır. Subcutis deri altı yağ dokusudur.

Cilt Kanseri Riski Taşıyan Kişiler
Cilt kanserinin esas nedeni genellikle güneşten gelen ultraviole ışınlarıdır.Mor ötesi ışın veren elektrik lambaları ve bronzlaştırıcı suni ışık kaynaklarıda cilt kanserlerine neden olabilir.Ultraviole ışınlarına karşı dünyayı koruyan ozon tabakasının incelmesinin de cilt kanserlerinde ciddi bir artışa neden olduğu bilinen bir gerçektir.

En çok risk altında olanlar.

•Açık tenliler,
•Ciltlerinde kolayca çillenme olanlar,
•Çok fazla sayıda – beni – olanlar ve bunların değişik şekil ve boyutta olması,
•Ailesinde cilt kanseri bulunanlar,
•Açık havada çalışmak ve eğlenmek için çok fazla zaman geçirenler,
•Ekvatora yakın, yüksek rakımlı veya yıl boyunca şiddetli güneş ışığına maruz kalanlar. Bunların dışında,
•Herhangi bir sebeple radyoaktif ışın tedavisi (radyoterapi) uygulamaları
•Uzun yıllar iyileşmeden kalan açık yaralar,
•Katran, zift, arsenik vs. gibi kimyasal karsinojen maddelere kronik şekilde maruz kalma,
•Kronik mikrotravmalara maruz kalma gibi nedenlerle de deri kanserleri gelişebilir.
Kanser Öncesi Deri Bulguları
Aktinik keratozlar özellikle güneş ışınlarına aşırı maruz kalmış açık tenli kişilerin yüz, el sırtı ve kollarında rastlanılan küçük üzerleri pullu lekelerdir. Tedavi edilmezlerde deri kanserine dönebilir. Eğer erken evrede yakalanırsa buz tedavisi ile çıkartılabilir, kemoterapi ilaçları içeren krem veya losyonlar kullanılabilir, kimyasal peeling işlemi, dermabrasyon,laser tedavisi veya klasik cerrahi ile tedavi edilebilir. Güneşten koruyucular aktinik keratoz gelişimini engellerler.

Kanserleşebilen Başka Cilt Tümörü Var mıdır?
Bilinmesi gereken ve sık görülen iki cilt tümörü benler ve keratozlardır. Benler, yoğun pigmentli cilt hücrelerinin kümeleşmesinden oluşur. Bazen ciltten kabarık şekilde, bazen ciltle aynı seviyededir. Bazen doğuştan beri vardır. Bazen de sonradan çıkabilir. Bir çoğunun tehlikesi olmamasına rağmen doğuştan beri var olan geniş ve kıllı dev benler ile değişik renklerde ve sınırları net olarak seçilemeyen benler malign melanomaya dönüşme riski taşırlar.

Benler;

• Kozmetik nedenlerle,
•Giysi ve takılarla sürekli tahriş oluyorlarsa,
•Malign melanomaya dönüşme ihtimalleri nedeniyle cerrahi olarak çıkarılırlar.

Solar veya aktinik keratozlar ise üzerleri pürtüklü veya pullu, kahverengi veya
kırmızı renkte yamalar şeklinde görülen cHt tümörleridir. Genellikle cHdin güneşe maruz kalan bölgelerinde görülürler. Bunların kansere dönüşme ihtimalleri vardır. Kansere dönüşme belirtileri gösterenler cerrahi olarak çıkarılmalıdırlar.

Deri Kanseri Tipleri:
Üç tip deri kanseri bulunmaktadır.

Bazal Hücreli Karsinoma
Bu kanser tipi genellikle deride küçük etli kabarıklık şeklinde sıklıkla yüz, boyun ve el sırtlarında ortaya çıkar. Ara sıra gövdede kırmızı yama tarzı alanlar şeklinde görülebilir. Daha sıklıkla açık tenli kişilerde görülür. Bu kansere yakalanan kişiler açık tenli ve renkli gözlüdür ve güneş yanığına eğilimlidir. Bu tümörler hızlı yayılmazl. 1-2 cm boyutuna ulaşmaları için aylar yıllar gerekir. Tedavi edilmezse; kanserli alan kanamaya başlar, üzeri kabuklanır. Zaman zaman iyileşip, zaman zaman tekrarlama özelliği gösterir. Bu kanser tipi nadiren metastaz (diğer organlara sıçrama) yapmasına rağmen, derinin altındaki kemiğe yayılabilir ve kanserli dokunun yakınındaki dokuları harap edebilir.

Squamöz Hücreli Karsinoma
Bu deri kanseri deri de kabarıklıklar veya kırmızı kabuklu yaralar şeklinde ortaya çıkabilir. Squamöz hücreli Karsinoma açık tenli kişilerde en sık görülen ikinci kanser türüdür.Tipik olarak kulak, yüz, dudak ve ağızda görülür. Nadiren esmer kişilerde de görülebilir. Büyük kitleler oluşturabilir. Bazal hücreli karsinomanın tersine diğer organlara yayılabilir. Erken yakalandığında tedavi oranı yüksektir. Bazal hücreli karsinoma ve Squamöz hücreli karsinomada tedavi başarısı % 95 dir.

Melanom
Bütün deri kanserleri içinde en öldürücü olanıdır. Bazal hücreli ve squamöz hücreli karsinoma da olduğu gibi melanomda da erken tanı tedavi şansını arttırır.

Melanom melanin denen pigmenti (deriye rengini veren madde) üreten melanosit dediğimiz hücrelerde başlar. Melanin derimizin rengini verir ve güneşten kısmi olarak korur. Melanom hücreleri melanin üretmeye devam eder ve bu nedenle kanser alanı kahverengi veya siyahtır.Fakat melanom beyaz ve kırmızı da olabilir.

Melanom yayılma özelliği gösterdiğinden muhakkak tedavi edilmelidir. Melanom dikkat çekmeden hızla büyüyebilir. Genellikle bir ben olarak veya kahve renkli bir benin üzerinde veya yakınında ortaya çıkar. Vücudunuzdaki benlerin yerleşimi ve şeklinden haberdar olmalısınız ki, bunlar üzerinde olan değişiklikleri ve yeni ben çıkışını fark edebilesiniz. Yapabileceğiniz en önemli adım benlerinizde herhangi bir değişiklik saptadığınızda hemen bir Dermatoloji uzmanına muayene olmanızdır. Bu sayede derinizdeki melanom tedavi edilebilir aşamada iken yakalanmış olur. Aşırı güneşe maruz kalmaktan, özellikle güneş yanıklarından kaçınma açık tenli kişilerde melanomdan korunmanın en iyi yoludur. Melanomun kalıtsal özelliği de vardır. Ailesinde melanom olan kişilerin riski daha fazladır. Sıra dışı beni olanlar, çok sayıda beni olanlar melanom açısından yüksek riske sahiptir.

Koyu renkli tene sahip olmak melanoma olma riskini ortadan kaldırmaz. Esmer kişilerde de özellikle avuç içi, ayak tabanı, tırnak yatağı ve ağızda melanoma gelişebilir.

Melanom şüphesi oluşturabilecek bulgular: kabuklanma, kanama, sızıntı, üzerinde kabarma, etrafındaki deriye doğru çıkıntı gösterme, kaşıntı, hassasiyet ve ağrı hissedilmesidir.

Cilt Kanserlerine Nasıl Tanı Konulur?
Deri biyopsisi kanserin tanısını koydurur. Erken tanı ve cerrahi tedavi şansını arttırır.
Dermatoloji uzmanları kanseri erken yakalayabilmek için kişisel cilt muayenesinin önemine dikkat çekmektedir.
Derinizdeki çiller, benler ve koyu renkli alanları büyüklük, şekil ve renk değişikliği açısından gözlemleyin. Herhangi bir değişiklik saptadığınızda Dermatoloji Uzmanına başvurunuz.

Melanoma ait Bulgular

Asimetri – Benin bir tarafının diğer tarafından farklı olması. Benin ortasından hayali bir çizgi çiziniz. Benin her iki yanı aynı büyüklük ve aynı şekilde mi? Melanomda genellikle asimetri vardır.

Sınır Düzensizliği – Melanomun sınırı veya kenarı genellikle pürüzlü, çentikli veya bulanıktır.

Renk – İyi huylu benler herhangi bir renkte olabilir, fakat genellikle tek renklidir. Melanom ise sıklıkla birden fazla rengi içinde barındırır.

Büyüklük – İyi huylu benler küçük kalırken melanom büyümeye devam eder. Genellikle 6 milimetreden büyüktür çaptadır.

Kendinizin yapacağı periyodik muayene melanom ve diğer deri kanserlerinden korunmak için en güçlü silahtır. Melanom ancak erken yakalandığında tedavi edilebilir. Aşağıda belirtilen sırayı takip ederek hiç bir yeri atlamadan tüm deri muayenenizi kendiniz yapabilirsiniz. Kendi deri muayenenizi yapmak için bir boy bir de el aynasına ve ışıklı bir odaya ihtiyacınız vardır.

Cilt Kanseri Tedavisi Nasıl Yapılır
Tedavi kanserin tipine, büyüme evresine, yerleşim yerine göre değişmektedir.

Eğer kanser küçük ise işlem ayaktan, lokal anestezi altında kolayca yapılabilir. Bu küçük ve az tehlikeli tiplerde kazıma (küretaj) veya elektrik akımı ile kanser hücrelerini yoketme (dessikasyon) işlemleri de yapılabilir. Ancak bu metodların tedavi açısından güvenilirliği az, iz bırakma ve deformasyon yapma ihtimalleri fazladır.

Kanser büyükse, lenf nodlarına veya vücudun başka bir bölgesine yayılmış sa büyük cerrahi işlemlere ihtiyaç duyulabilir.
Cilt kanserlerinde muhtemel diğer tedavi seçenekleri kriyoterapi (kanser hücrelerinin dondurularak tahrip edilmesi), radyoterapi (ışın tedavisi), kemoterapi (antikanser ilaçların verilmesi)’dir.

Tedaviye başlamadan önce bu yöntemleri doktorunuzla beraber değerlendirmeli ve aşağıdaki sorulara cevaplar aramalısınız.

•Tümörün yok edilmesi açısından hangi tedavi yöntemi daha güvenlidir?
•Hangi seçenek size daha uygundur?
•Sizdeki kanser tipi için ne kadar etkilidir?
•Olası riskleri ve yan etkileri nelerdir?
•Beklediğiniz fonksiyonel ve kozmetik sonuçlar ne kadar elde edilebilir?
Nüksedebilir mi? Nüksetmesi engellenebilir mi?
Cilt kanserleri nüksedebilir. Ancak nüks riskini azaltmak veya ortaya çıkabilecek nüksün riskini azaltmak mümkündür. Bunun için:

•Doktorunuzun çağırdığı kontrollere düzenli olarak uyunuz.
•Yaz aylarında özellikle de saat 11.00-15.00 arası saatlerde güneşe maruz kalmaktan kaçınınız. Ultraviole ışınlarının su ve buluttan geçip, kum ve kardan yansıyabileceğini unutmayınız.
•Dışarda uzun süre kalmanız gerekiyorsa geniş kenarlı şapkalar ve uzun kollu elbiseler giyiniz.
•Açıkta kalan cilt bölümleri için en az 15 güneş koruma faktörlü kremler kullanınız.
•Yüzdükten ve terledikten sonra da düzenli aralıklarla bu kremleri kullanmaya devam ediniz.
•Son olarak cildinizi düzenli olarak siz de muayene ediniz. Eğer herhangi bir şüpheniz varsa en kısa sürede plastik cerrahınıza başvurunuz.

Pakistan Deprem Yaralarını Sarıyor

Arkadaşımız Necmettin Çakmak Pakistan izlenimlerini sizin için yazdı. Kavruk yüzlü bir adam Adı Pervez…taksicilik yapıyor. Bizim gibi çat pat İngilizcesi var. Türk olduğumuzu öğrenince “Great Brother” diyor. gözlerinin içi gülüyor.

Kudretten mi yoksa son depremden mi bilinmez daha bir daha bir koyulaşmış, daha bir çukurlaşmış göz çeperi. Kavruk yüzlü bir adam. Adı Pervez…taksicilik yapıyor. Bizim gibi çat pat İngilizcesi var. Türk olduğumuzu öğrenince “Great Brother” diyor. Gözlerinin içi gülüyor. Kudretten mi yoksa son depremden mi bilinmez daha bir daha bir koyulaşmış, daha bir çukurlaşmış göz çeperi.
Pakistan’a gelişimizin ikinci günündeyiz… Heyetten ayrıldık. Kendi başımızın çaresine bakmak ve süslü kamyonları, kerpiç evleri, kirli ayaklı çocuklarıyla öteki Pakistan’ı tanımak istiyoruz. Çünkü kaldığımız Otel İslamabad’ın en büyük ve en lüks oteli Marriot hotel..
Otelin bulunduğu bölgede, doğal olarak Pakistan’ın en zenginlerinin oturduğu bölge. Kamu binaları, diplomatik temsilcilikler ve zengin işadamlarının bahçeli lüks villalarıyla kaplı. Geniş caddeler, yeşil parklar, etkileyici kaldırımlar ve su havuzları. Pakistan’a buradan bakınca kendinizi dünyanın en gelişmiş en müreffeh ülkesinde olduğunuzu zannedebilirsiniz. Depremin yıkıcı izinden, ölümcül sessizliğinden en ufak bir işaret yok. Hatta bu bölgede taksi şoförlerinden, kaldırımları süpürenlerden ve büyükelçilikleri bekleyen polislerden başka Pakistanlı görmek bile zor. Yemek için girdiğimiz “Cafe Lazeez” deki masaların kimliği bunu doğrulayacak nitelikte. Çünkü hemen tamamı sarışın, mavi gözlü..üç beşte zenci. İngiliz ya da Amerikalı olmalılar..Pakistanlı olmadıkları kesin!

BİZDE FUTBOL PAKİSTAN’DA KRİKET

Bu yüzden Pervez işimize çok yarayacak…Bize gerçek Pakistan’ı O gösterecek. Yol boyunca ilerliyoruz. “R”leri yuvarlayan peltek diliyle arada bir, bir şeyler söylüyor. Cevap vermiyoruz. Çünkü gözümüz yol boyunca “kriket oynayan” gençlere takılmış durumda. Pakistan’da en önemli spor faaliyeti kriket. Zaten dünyada en çok iki ülkede meşhur, İngiltere ve Pakistan. Dünyanın en ünlü kriketçilerinden biride İmran Han. Pakistan Kriket takımının eski kaptanı..Pakistan’da eski İngiliz sömürgesi olarak bu sporu devralmış. Nerede boş bir arsa görseniz üzerinde mutlaka kriket oynayan gençler vardır. Bir zamanlar Kriketiyle Pakistan halkının gururu olduğunu bildiğimiz İmran Han şimdi Pakistan’daki İslamcı muhalefetin en önemli ismi haline gelmiş. Halk belki eskisinden daha fazla seviyor. Bizim Pervez’de öyle.. Yine çat pat İngilizceyle anlaşıyoruz: “İmran Han, çok müslüman oldu” diyor. Öyleki bizden bir hafta önce Pakisan’a gelen ABD Başkanı Bush’un ziyaretini protesto etmek için hazırlanan muhalif gösterinin öncülüğünü üstlenmiş. Ancak tam Bush’un geleceği gün Pakistan polisi tarafından tutuklanmış.

Pervez’in bizim “uno” benzeri küçük arabasının penceresinden gördüğümüz manzara şimdi çok farklı. İslamabad’ın fakir yüzü. Duvarları dökük tek katlı evler, üstleri başları kir pas içinde çocuklar ve gençler… Tıklım tıklım dolu otobüsler…insanın genzini yakan keskin bir baharat kokusu.. Bu görüntüsüyle gizemli Uzakdoğu’nun giriş kapısı olmaktan çok uzak. Ama yinede sizi çeken ve oldukça derinden gelen dingin bir çağrıyı yüreğinizde hissediyorsunuz. Olur olmadık çalan araba kornaları bile bu mistik ritmi duymanızı engelleyemiyor.

SANAT ESERİ DEĞİL ALTI ÜSTÜ KAMYON

Ama otobüsler, kamyonlar farklı.. Onlar bir masaldan, ya da küçük bir çocuğun boyama kitabından çıkmış gibiler. Bu halleriyle size gerçekten çok farklı bir dünyada olduğunuzu hissettiriyor. Bütün kamyonlar, otobüsler, triportörler (üç tekerlekli küçük kamyonetler) rengârenk işlemelerle süslü. Sadece şoförün yolu görebileceği kadar küçük bir boşluk var. Kalan her yer resimler, aynalar, kumaşlar, boyalar, incik boncuklarla kaplı. Zaten bir kamyondan ziyade sana eseri edasıyla hareket ediyorlar. Karar vermekte zorlanıyorsunuz, acaba kamyon mu değerli yoksa üzerindeki süsler mi? Pervez’e soruyoruz.. Bir kamyon alındıktan ancak 2 ya da 3 ay sonra trafiğe çıkabiliyormuş. Bu süre kamyonun üzerindeki süsleri tamamlamak için kullanılıyormuş. Orta halli bir kamyonun fiyatı da yine modeli ve üzerindeki süsüne göre 10-15 bin dolar arası değişiyormuş. Artık güzelliklerini farkında olduklarından olsa gerek korna basa basa gidiyorlar. Gerçekten ilginç. Pakistan’ın hangi şehrine giderseniz gidin, korna sesi duymadan geçirdiğiniz bir dakika bile olamaz. Pakistan’da çalan kornaların yüzde biri herhangi bir Batı ülkesinde olsa yeni bir “11 Eylül Saldırısı” oluyor sanılır. Trafik ve araç konusunda şunu da ekleyelim, Pakistan’da trafik soldan işliyor. Bütün eski İngiliz sömürgelerinde olduğu gibi..bu yüzden trafiğin sağdan işlediği bir ülke mensubu olarak bizler, arabaların aslında üzerimize gelmediğini ve kendi yollarında gittiğini ancak ikinci günün sonunda anlayabildik.
Neyse en iyisi Pervez’i taksisinde bırakıp baştan başlayalım…

AKHTAR JAMAL YA DA AKTAR CEMAL

Sadece havada 6 saat süren uzun bir yolculuktan sonra Pakistan’a geldik. Akşam ilk program otelde. Türk Kızılayı ile Pakistan Kızılayı arasında “rehabilitasyon dönemi”ne ilişkin mutabakat zapkı imzalanacak. İmza töreniyle birlikte heyetin onuruna verilen yemekte var. Yemek masasında yanımıza bir Pakistanlı gazeteci düşüyor. Akhtar Jamal. Pakistan Basın Ajansı PPA’dan. Harika bir Türkçe’ye sahip.. Zaten uzun süre Türkiye’de Ankara’da görev yapmış. Konuşkan biri.. Bütün Pakistanlılar gibi Türkiye hayranlığı gözlerinden okunuyor. Çünkü Ankara’yı konuşurken tıpkı taksici Pervez gibi esmer gözlerinin içi parlıyor. Bizde iyi Türkçe bilen bir gazeteciye rastlamanın bir lütuf olduğunu düşünerek merak ettiğimiz bütün soruları soruyoruz. Zaten önümüze gelen yemeklerle pek ilgilenmemiz mümkün değil. Pakistan yemekleri Türk damak zevkinin çok ötesinde bir baharat kültürüne sahip. Tatlılarında bile baharatın tadını hissediyorsunuz. Bu yüzden öyle pek iştahlı yiyemiyorsunuz. Tabii bu bize has bir yargı. Baharatlı yiyeceklerden hoşlanan birisi için Pakistan bulunmaz bir yer olabilir.
İki gazeteci bir araya gelince ilk iş siyaset konuşmak oluyor sanırım. Kural karşınızdaki gazeteci Pakistanlı olduğunda da değişmiyormuş. Çünkü birden bire kendimizi Pakistan’daki siyasi durumu konuşurken buluyoruz. Akhtar Jamal’ın (Aslında sanırım Aktar Cemal demeliyiz. Ama Jamal daha egzantirik görünüyor) Pakistan’daki son durumla ilgili değerlendirmeleri önemli. O’da taksici Pervez gibi sözü İmran Han’a getiriyor. İmran Han’ın arıtk çok Müslüman ve dindar birisi olduğunu vurguluyor. Öyleki İmran Khan Pakistan’daki İslami muhalefetin öncülüğüne oynamaya başlamış. İmran Khan bir dönem İngiliz Sosyetesi’nin tanınmış isimlerindendi. Yanlış hatırlamıyorsak günlerinin büyük bölümünü de İngiltere de geçirirdi. Zaten ilk eşi İngiltere’nin en zengin ailerinden Goldsmithlerin kızı Jesmina Goldsmith’ti. Daha sonra boşandılar. Bunları yazmamızın nedeni aynı İmran Khan’ın şimdi Tehrik’i İnsaf Partisi’nin Lideri olarak Pakistan’daki İslamcı muhalefeti organize ediyor olması. İlginç ayrıntılar olarak not ediyoruz.

İKİ İLGİNÇ RÖPORTAJDA ELİMİZDE PATLADI

Çok açık söylemese de Akhtar’ın konuşmalarından Devlet Başkanı Pervez Müşerref’in halk nezdinde pek sevilmediğini anlıyoruz. İbre belli ki İmran Khan’dan yana dönmüş. Çünkü Akhtar Jamal biz sormadığımız halde, “Pakistanlılar İmran Khan’ı şimdi çok seviyor” diyor. Ve ilginç bir teklifte bulunuyor: “İsterseniz sizi O’nunla görüştürebilirim”. Bu beklenmedik teklifi hemen kabul ediyoruz. Gündemimizde olmadığı halde İmran Khan’la bir röportaj yapma fikri gerçekten harikaydı. Özellikle bir hafta önce Bush’un Pakistan ziyaretinde “tedbiren!” tutuklanan İmrah Khan’la sıcağı sıcağına bir röportaj hiç fena olmazdı. Akhtar’la bu konuda anlaştık. O gece hemen İmran Khan’la görüşecek ve sabah bize röportajın saati hakkında bilgi verecekti. Hatta tercümeyide Akhtar yapacaktı. Ama röportajın gerçekleşebilmesi için sadece bir günümüz vardı.. Çünkü bizim Sabah 7.30’da Keşmir Bölgesi’nin başkenti Muzafferabad’a geçmemiz gerekiyordu. ve Muzafferabad dönüşümüz akşam saatlerinde mümkün olacaktı. Jamal’ın söylediğine göre de İmran Khan’ın hem İslamabad’da hem de Karaçi’de olmak üzere iki ayrı evi vardı. Röportajın gerçekleşmesi O gün islamabad’da olmasına bağlıydı. Sonuçta röportaj gerçekleşmedi. Akşam kaldığımız otele gelen Jamal, İmran Han’ın gündüz İslamabad da olduğunu ancak akşam bir toplantı için Karaçi’ye geçtiğini söyledi. Görüşme talebimizi İmrah KHan’a iletmiş O da bundan çok memnun olmuştu. Jamal’ın dediğine göre o da görüşme konusunda büyük bir heyecan duymuştu. Ama bunun için Karaçi dönüşünü beklemek gerekiyordu. Bu da mümkün değildi. İmran Khan’ın Karaçi’den döneceği gün bizim Türkiye’ye geri dönüşün yolunu tutacağımız gündü.
İmran Khan röportajımız boşa çıkmıştı. Ama haydan gelen huya gider diye teselli etmiştik kendinizi. Çünkü zaten hesapta yoktu. Oysa daha Türkiye’den hareket etmeden günler önce planladığımız bir röportaj vardı. “Hamid Mir” röportajı. Hamid Mir Pakistanlı ünlü gazeteci. Ünlü çünkü 11 Eylül olayları sonrası Usame bin Ladin’le görüşmeyi başaran tek gazeteci. Ladin’le bir çok kez görüşen ve Ladin’in hayatını kitap haline getiren bir isim. Zaman zaman gündeme gelen Ladin’in Pakistan’da yaşadığı iddiaları da dikkate alındığında Ladin’i son gören ve onu en yakından tanıyan bir gazeteciyle yapılacak röportaj önemli bir şey olacaktı bizim için. Ama bir kere işler ters gitmeye görsün. İki günü yollarda geçen dört günlük yoğun bir programa böyle bir röportajı sığdırmayı başaramadık. Zaman yetersiz kaldı.

“DAĞLAR YERİNDEN SÖKÜLDÜĞÜ ZAMAN…”

Bu iki hayal kırıklığından sonra kendimizi dağlara taşlara vurmanın vaktidir. İslamabad için Pakistan’ın Ankarası denebilir. Pakistan’ın diğer şehirlerine göre çok daha derli toplu düzenli. Özellikle kamu binalarının yer aldığı bölge geniş caddeleri düzenli parklarıyla gerçekten Ankara’yı andırıyor. Federal yönetimin başkenti ve bütün başkentler gibi biraz soğuk yüzlü. İslamabad Ankara ise, O zaman 10 milyon nüfuslu Karaçi’yi de hareketliliği ve yoğun toplumsal yaşamıyla İstanbul’a benzetebiliriz. Ama biz şu an Azad Keşmir bölgesinin başkenti Muzafferabad’dayız. Ve Muzafferabad’ı nereye benzetebileceğimizi bilmiyoruz. Her yer yıkılmış. Son depremin en fazla etkilediği bölge burası. Şehir bu görüntüsüyle bir başkent’ten çok yüzyıllar önce terkedilmiş bir viraneyi andırıyor. Dondurulmuş siyah-beyaz bir film karesi gibi. Dilimize O ayet düşüveriyor..”Zelzele” diyoruz.
“İza Zülziletil arDu Zilzaleha”
“Yer o sarsıntıyla sarsıldığında”
“Ve Kalel İnsanu Ma leha”
“İnsan Buna Ne oluyor dediğinde”…
Sanki “Deprem” kelimesi ne olduğunu anlatmak için yetersiz bir kelimeymiş gibi geliyor. Birbirimize bakıyoruz; “Evet Zelzele!” diyoruz.
Helikopterdeyiz. Bir kısmını Pakistan Hava Kuvvetlerinin, bir kısmını da Libya’nın yardım faaliyetlerinin hızlı yapılması için gönderdiği askeri helikopterlerin içinden bütün manzarayı görebiliyoruz. Dağlar..dağlar.. Birbiri ardına sıralanmış o devasa dağlar. Ama dağlar içinde bir dağ. Özellikle bir dağ..Zelzele’de ortasından yarılmış..
Ve Mürselat süresi geliyor aklımıza;“Dağlar Kökünden Sökülüp Savrulduğu zaman…”
“Kün-Feyekün Kudretinin sahibi”ne dua ediyoruz…”Sen ol dedin mi her şey olur. Dağlar işte böyle yürür..böyle yarılır..Ama bizi kaldıramayacağımız acılarla imtihan etme” diyoruz sessizce.
Havadan terkedilmiş bir viraneyi andıran Muzafferabad’a indikten sonra biraz rahatlıyoruz. Çünkü şehrin sokaklarında inadına bir yaşam inadına bir hareketlilik var. Sokak boyunca dizilmiş seyyar satıcılar, korna çalarak ilerleyen o renk cümbüşü kamyonlar, pencereden sarkmış yolcularıyla tıklım tıklım otobüsler bütün coşkusuyla yaşamı hatırlatıyor.

TÜRKLERLE GÜLEN YÜZLER

Pakistan’ın her yerinde olduğu gibi Muzafferabad’da da Türkiye en sevilen ülke, Türkler en sevilen insanlar. Deprem aradaki sevgiyi daha bir arttırmış, daha bir pekiştirmiş. Deprem’den sonra Pakistan’ın yardımına ilk koşan Türkiye olmuş. Muzafferabad’ın sokakları Türkiye’den gelen yadım kuruluşlarının arabalarıyla dolu. Hepsinin üzerinde Türk bayrağı ve ismi var. Cansuyu’ndan, Deniz Feneri’ne, IHH’dan, Kimse Yok mu’ya hemen her yerde Türk yardım kuruluşlarının bir hizmetine rastlamak mümkün.
Kızılay’ın faaliyetleri insanın gururunu okşuyor. Takdir etmek gerekir ki belki de ilk kez Kızılay adının hakkını veriyor, Pakistan sınavından başarıyla geçiyor. Sadece Muzafferabad’da kurduğu tam teşekküllü hastane bile bunu anlamak için yeterli. Tam 5 milyon dolar harcanarak kurulan hastane’de en ağır ameliyatlardan, en ciddi hastalıklara her türlü tıbbi müdahale yapılabiliyor. Hastaneyi dolaşıyoruz. Eczaneden labarotuvara her şey var. Sadece Kızılay’ın bölgeye yaptığı ayni ve nakdi yardımlar 65 milyon doları buluyor. Hastane önünde muayene sırasının kendisine gelmesini bekleyen Pakistanlıları görüyoruz. Yoksul yüzlerinin arkasına sakladıkları ürkek ama mutlu bir gülümseme var.
Bu çalışmalar gerçekten iki halk arasındaki kardeşlik bağını daha da güçlendirmiş. Sanırız bunu en güzel özetleyen cümle Muzafferabad Belediye Başkanı Zayid Emin Kaşif’in sözleri olsa gerek: “Ben şu anda Muzafferabad Belediye Başkanı olarak söylüyorum. Yakında seçimlerimiz olacak. Ben eminimki şu anda burada bir Türk belediye Başkanlığı’na aday olsa seçimi kesin kazanır”
Yine Kardeş Pakistan’daki Türk sevgisini anlatmak için Tuğgeneral Naim Sadık’ın sözlerini geçemeyiz, “Biz iki devlet tek milletiz”
Pakistan’da Türkler o kadar popüler ki Türkiye’ye ait ne varsa seviliyor. Mesela bunlardan biri de Türk Ekmeği. Türk ekmeği Pakistan’da en popüler yiyecek haline gelmiş. Sadece Muzafferabad’da iki adet Türk fırını var ve ekmekleri kapış kapış tüketiliyor.

MUHAMMED ZAHİD- NEZİDE NİNE-HAN AHMED

Ama bizi en fazla etkileyen yüzlerle Bagh’ta karşılaştık. Muhammed Zahid’in, Nezide Nine’nin, Gül Muhammed’in, Khan Ahmed’in yüzleriyle..
Muhammed Zahid’i elinde koltuk değneğiyle yürürken gördük. Sırtı bize dönüktü. Sanki bir daha geri dönmek istemiyormuş gibi yürüyordu. Belki de bize öyle geldi. Arkasından yetiştik. “Selamunaleykum” dedik..durdu. Gücünü koltuk değneğine verip sağlam ayağının üzerinde döndü. Çenesinin altına toplanmış seyrek sakallarıyla ilk bakışta 30 yaşında gösteriyor. Konuştukça daha 20’sinden yeni gün aldığını anlıyoruz. Deprem sadece evleri değil yüzleride yıkmış. “Aleykümselam” diyor Türk olduğumuzu anlayınca. Bacağını depremde kaybetmiş, ailesiyle birlikte. Zaten işsizmiş. Sağlamken bile iş bulamazken, şimdi tek bacağıyla nasıl iş bulabileceğini düşünüyor. Sanki bize gitmekle-kalmak, ölmekle-yaşamak arasındaki fark Muhammed Zahid’in yüzüymüş gibi geliyor.
Nezide Nine’yi tek odalı çelik evin kapısında otururken gördük. Dizlerini bükmüş öylesine bakıyordu etrafa. Çok günler görüp geçirmenin verdiği güven var üzerinde. Bununda gelip geçeğinden hiç şüphesi yok. Gözleri “neler geçmedi ki!” der gibi bakıyor. Ve yüzü öylesine derin çizgilerle kaplı ki…hangisinin son depremde olduğunu anlamak imkansız.
Yanına çömeliyoruz.. O’nunla aramızda sadece tek kelimelik bir diyalog geçiyor..”Selamunaleykum” – “Aleykumselam”
Allah’ım bu suskunluk ne kadar çok şey anlatıyor.
Ama gerçekten bazen bir kısacık bakış, bir küçücük tebessüm o kadar çok şey anlatırki..Üzerine tarih yazarsınız!..Tarih denen şey Nezide ninenin yüzüymüş gibi geliyor..
Ve iki yaşlı..Plastik iki sandalyenin üzerinde..onlara bakınca “yoksulluğun huzuru bu olsa” diyor insan. her şeyinizi kaybettiğiniz bir yoksulluk. Ama kaybettiklerinize döğünmek yerine size bağışlanana şükrediyorsunuz. Ve yüzlerine bakınca anlıyorsunuz “Şükür” ne büyük nimet. Yoksullar ama mutlular. Kaybedecek bir şeyi kalmamanın mutluluğu. Muhammed olanla çat pat anlaşıyoruz.. İlla içeriye çağırıyor. Kahve ikram etmek için..Öyle candan ki reddetmemiz halinde belli ki çok üzülecek. İçeri giriyoruz. Küçücük odada Pervane oluyor. Odanın bir kenarı iki katlı bir ranza ile kaplı. Tam karşısında küçük bir tüp ve birkaç çanak birkaç bardak..Aslında acelemiz var. Çünkü acele etmezsek bizi getiren Helikopteri kaçıracağız. Baharat kokusu kahveye de sinmiş. Ama bu kahvenin 40 değil 80 yıllık hatırı var. Taa Kurtuluş savaşına dayanan 80 yıllık bir kardeşliğin hatırı… Hatır-gönül denen şey Muhammed amcanın yüzüymüş gibi geliyor.

ÇOCUK HER YERDE ÇOCUK

Hayat akıp gidiyor.. bazen aynı enstantane’nin aynı fotoğraf karesinin içine öyle hayatlar sığıyor ki şaşıp kalıyorsunuz.. İşte çocuklar…Bütün acılara rağmen geleceğe gülerek bakabilen bir tek onlar var. İşte üç dört tanesi Çadırkent’in ortasına kurulmuş küçük salıncakta dönüyor da dönüyor. Bir başka çocuk ninesinin kucağında.. Ama en cıvıltılı sesler çadırkent’te kurulu okulun önünden geliyor. En güzel elbiselerini giymişler..Belliki Türkiye’li çocuk kardeşlerinin gönderdiği elbiseler. Merak etmeyin.
En az bizim çocuklarımızda durduğu kadar güzel duruyor üzerlerinde. En küçüğüne yaklaşıyoruz..resim çekmek için..gözleri düşüyor. Utanıyor..belki ürküyor..başını okşuyoruz. Rahatlasın diye..Beklenmedik bir çeviklikle başını kaldırıyor..”Aleykumselam” diyor. Sonra tekrar öne eğiyor.
Ya Rab! bir kelime bu kadar mı etkileyici, bu kadar mı anlamlı olur.
Depremin en çok vurduğu Keşmir bölgesinin başkenti Muzafferabad’ı ve Bagh’ı geride bırakarak helikopterlerle tekrar İslamamad’a dönüyoruz. Dönüşte helikopterdeki herkes gidiştekine göre biraz daha tedirgin. Çünkü helikopterlerimize binmeden hemen önce aynı güzergah üzerinde Kızılhaç’a ait bir helikopterin düştüğü haberi geldi. Ama bu tedirginlik bile geçtiğimiz güzergahtaki sıra dağların ihtişamının üzerimizde bıraktığı etkiyi azaltamıyor. Manzara o kadar etkileyiciki helikopterdeki hiç kimse ihtişamlı dağlara ve birer kartal yuvası gibi dağların en tepesine kurulmuş evlere bakmaktan birbiriyle konuşmuyor.

MÜŞERREF’LE GÖRÜŞME

Yeniden İslamabad’dayız. Otelin lobisinde Kızılay Başkanı Tekin Küçükali ile sohbet ediyoruz. Az önce Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’le basına kapalı bir görüşme yaptılar. Bize Pervez Müşerref’i ağlatan resmi anlatıyor. Kızılay Başkanı Küçükali Pervez’e yanında getirdiği küçük bir bileziği kendi elleriyle veriyor. Çünkü bileziğin hikayesi oldukça dokunaklı. Bilezik Türkiye’den bir çocuğa ait. Çocuk Kendisine doğumunda hediye edilen bu anlamlı bileziği Pakistanlı kardeşleri için bağışlıyor. Bileziği alan ve hikayesini dinleyen pervez müşerref çocuğun resmini görünce gözlerinin yaşarmasına engel olamıyor. Ve bu anlamlı hediyeye, kendisinin de 1974 Kıbrıs çıkartmasında Albay rütbesinde olduğunu ve Kıbrıs çıkartmasında görev almak için gönüllü listesine ilk yazılan asker olduğunu anlatarak karşılık veriyor.

VE BİR HUKKA MACERASI

Artık Cumhurbaşkanı Pervez’den, İslamabad’ın en büyük ve en geniş bulvarı olan “Atatürk Bulvarı’nda” bıraktığımız Taksici Pervez’in yanına dönmenin zamanı. Çünkü Pervez bugün bize “Hukka” içirecek..Minik taksisiyle zengin İslamabad’dan çıkıp yeniden “öteki” yüzüne doğru sürüyor. Çok fazla gitmiyoruz. Sanki tecrid edilmek istenmiş gibi etrafı duvarlarla çevrilmiş izbe bir bölgeye geliyoruz. Sıvaları dökülmüş duvarın kapı yerine açılmış boşluğundan içeri giriyoruz. Önümüzde Pervez var. O olmasa içeri girmeye ceraset etmemiz mümkün değil. İlk girişte yeşil çuhası çoktan delik deşik olmuş bir bilardo masasının başındaki üç beş gençle karşılaşıyoruz. Biz onlara, onlar bize ürkek gözlerle bakıyoruz..gerçekten burası çok farklı bir yer. Yoksulluğun ötesinde insanın korkutan, ürperten bir havası var. Ama Pervez’e güveniyoruz.iki kişinin yan yana zor yürüdüğü ara yollardan geçerek küçük bir alana geliyoruz. Önümüze düşen biri bizi gözlerinin feri sönmüş, avurtları çökmüş bir yaşlının yanına götürüyor. Nargile çekiyor. Şimdi anlıyoruz biz nargileyi tarif ettikçe Pervez’in neden ikide bir “Hukka Hukka” dediğini. Burada nargileye Hukka deniyor.
Ama yine de ortada bir yanlış anlama olmalı. Çünkü her ne kadar içilen şey bizim nargileye benzese de içiminin hiç alakası yok. Bir kere ortada bizim tömbeki dediğimiz tütünü göremiyoruz. Tütünü soruyoruz. “Hukka”yı çeken ama ağzından hiç duman çıkmayan yaşlı adam küçük bir keseyi açıyor..İçindekini gösteriyor. Tütün yaprağına hiç benzemiyor..Daha çok tohumu andırıyor. Birbirimize bakıyoruz. Bunun tütün değil Haşhaş ya da esrar tohumu olabileceğine yönelik endişemiz artıyor. Pervez’e oradan hemen ayrılmak istediğimizi söylüyoruz. Birer resim aldıktan sonra yavaş adımlarla girdiğimiz bu yerden koşar adımlarla ayrılıyoruz. İçimizdeki ürperti ancak Pervez’in minik taksisinin minik koltuklarına kurulunca duruluyor.

FAYSAL CAMİİ VE ZİYA ÜL HAK

İslamabad’da başından beri görmeyi planladığımız iki yeri söylüyoruz Pervez’e. Kral Faysal Camii ve Ziyaül Hak’ın türbesi..Ziya Ül Hak Pakistan eski Devlet Başkanlarından..Uçağının havada infilak etmesiyle hayatını kaybetmişti. Türkiye de en sevilen devlet adamlarından biriydi. Ölümünde CIA’nın Mossad’ın suikastı olduğu iddiası hep gündeme geldi.
Kral Faysal Camii ise sadece İslamabad’ın değil Asya’nın en büyük mabedlerinden biri. Klasik kubbeli camilerin dışında değişik bir mimari yapısı var. Ve bu önemli eserin mimarı da bir Türk..Ankara’nın eski belediye başkanlarından mimar Vedat Dalokay.
Amacımız Faysal Camii’nde namaz kılıp, rahmetli Ziya ül Hak’ın mezarı başında ruhuna bir fatiha okuyarak Pakistan seyahatimizi noktalamak. Çünkü kardeş ülkeye veda böyle çok daha anlamlı olacak.
Bu gezi gelirken belki sadece bir Pakistan seyahatiydi. Ama dönüşümüz iki dostun ayrılığı olacak. Sadece Pakistan’ı değil, kısa sürede 40 yıllık dost gibi birbirimize alıştığımız Pervez’i de geride bırakacağız.
Helalleşip ayrılırken, “Zindabad Pakistan” dedik.
Güldü..Kornasına bastı:
“Yaşasın Türkiye” diye karşılık verdi…

NECMETTİN ÇAKMAK

Kanada Hakkında sorun Söyleyelim

Kanada`ya nasil gidilir, kimler gocmenlik basvurusu yapabilir, Kanada`da hayat nasil, bu ve bunun gibi kafaniza takilan her turlu sorunuza artik yanit bulmaniz cok kolay…

Daha onceleri sitemizde Kanada`ya ait her turlu sorunuzun cevaplandigi ozel bir bolumumuz vardi, fakat bazi sebeplerden dolayi bu bolumu kaldirmistik.

Son donemde artan yogun istek uzerine uzun yillardir Kanada`da yasamakta olan arkadasimiz Kursad Atagun yeniden bu gorevi ustlenerek sorularinizi kosesinden cevaplayacak…

Kanada`ya gitmek ve orada yeni bir dunya kurmak isteyen insanlarimizin kafalarina takilan her turlu soruya cevap verilecek bu interaktif kosede bundan boyle her turlu sorununuzu e-mail

katagun@hotmail.com

yoluyla bize ulastirabilirsiniz…

Kanseri Uzak Tutmanın 9 Yolu

Gelecekle ilgili tahminleriyle ünlenen bilim adamı Raymond Kurzweil, “Muhteşem Yolculuk” kitabında 2030’a kadar tüm hastalıkların çaresinin bulunacağını savunuyor. Kurzweil’e göre aşağıdaki tavsiyelerle kanserden uzak durabilirsiniz!

Dünyada 2004 yılında her saatte 150 kişiye kanser teşhisi kondu. Eğer erkekseniz kanser olma riskiniz yüzde 50. Kadınlar arasında ise bu oran 3’te bir olarak gösteriliyor. Uzmanlara göre kanser vakalarının yüzde 77’si 55 yaş üzeri kişilerde görülüyor. Ancak kanser kendiliğinden, sürpriz bir şekilde ortaya çıkmıyor.

Çocukluktan itibaren kişinin yaşadığı yer, yedikleri, ne kadar hareket ettiği, kısacası yaşam tarzıyla ilgili her şey kansere davetiye çıkarıyor. Kanser vücuttaki sağlıklı hücrelerin, serbest radikaller adı verilen kimyasallar tarafından saldırıya uğraması ve “bozulmasıyla” ortaya çıkıyor. Bu serbest radikallerin miktarını da radyasyon, toksik atıklar, sigara dumanı, kızartılmış yiyecekler, fazla stres artırıyor. Raymond Kurzweil’in kanserin önüne geçmek için verdiği bazı tavsiyeler şöyle:

1. Kahvaltıdan önce sebze suyu için

Her sabah kahvaltıdan önce ya da kahvaltı yerine taze sebzelerle hazırladığınız sebze suyunu için. Bu hem günlük sebze ihtiyacınızın yarısını karşılamış olur hem de vücudu temizler, güne hazırlar.

2. Akdeniz diyeti uygulayın

Araştırmalar az miktarda kırmızı et ve ekmek, bol bol balık, sebze ve meyve içeren Akdeniz diyetinin kanser riskini yüzde 24 azalttığını gördü. Diyetin önemli bir özelliği de tereyağ ve margarin yerine zeytinyağının kullanılması.

3. Beyaz şeytandan uzak durun
Kanserli hücreler şekerle beslenir. Öyle ki doktorlar vücuda glikoz vererek kanseri ararlar. Dolayısıyla fazla şeker tüketmek hem serbest radikallerin sayısını artırarak kanserli hücre oluşumuna yol açar hem de bunların büyümesine ön ayak olur.

4. Haftada 150 dakika egzersiz yapın

Tüm araştırmalar egzersiz yapmanın kanser riskini azalttığını kanıtlıyor. Çünkü hareket sırasında salgılanan antioksidanlar serbest radikallerle savaşıyor. Amerikan Kanser Derneği yetişkinlerin haftada 150 dakika spor yapmasını tavsiye ediyor. Bu sürenin bir kısmını meditasyona ayırın.

5. Kimyasallardan uzak durun

Gıdaları böceklerden korumak için kullanılan ilaçlar kanserin en önemli nedenlerinden biri haline geldi. Bunlar kanser riskini yüzde 70’e kadar artırabiliyor. Meyve sebzelerin yenmeden önce duru suyla çok iyi yıkanması ve tarlalara yakın yerlerde yaşayanların dikkatli olması gerekiyor.

6. Kilo vermek zorundasınız

Fazla kilolu olmanın başlı başına kanser nedeni olduğunu unutmayın. ABD’de 900 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırma, kanserden ölümlerin kadınlarda yüzde 20’sinin, erkeklerde ise yüzde 14’ünün direkt olarak fazla kiloyla ilgili olduğunu gösterdi.

7. Sigara dumanına maruz kalmayın

Sigaranın zararları anlatmakla bitmiyor. Ancak başta akciğer ve gırtlak kanseri olmak üzere kanserin ana nedenlerinden biri olduğunu unutmayın. Sigara dumanına maruz kalmak bile riski artırır.

8. C vitamini hayat kurtarıyor

C vitamini kanseri hem önlemekte hem de tedavi etmekte büyük önem taşıyor. Özellikle selenyumla birlikte alındığında kanserli hale gelmek üzere olan hücreleri durdurabiliyor. C vitamini ve bir çeşit mineral olan selenyum antioksidan etkileriyle serbest radikallerle savaşıyor ve kanser tedavisine yardımcı oluyorlar. Hergün meyve sebzelerle ya da tablet yoluyla mutlaka C vitamini alın.

9. Q10 kanserle savaşın yakıtı

Antioksidanlar kanserli hücrelerle savaşırken büyük “stres” altına giriyorlar. Q10 enzimi ise antioksidanlara enerji vererek kansere karşı mücadeleye yardımcı oluyor. Nitekim meme kanseri olan kadınlarda Q10 miktarının düştüğü görülüyor. Tablet halinde alacağınız Q10, kanserle mücadeleye yardımcı olur.

25 yıl sonra hayatımız nasıl olacak?

Raymond Kurzweil’in gelecekle ilgili, 18 kişilik ekibinin bulgularına dayanarak yaptığı tahminler şöyle:

* Virtual reality (sanal gerçek) çok gelişecek. 2008’e kadar dünyanan öbür ucundaki kişilerle aynı masada oturur gibi toplantı yapabileceğiz.

* Masalarda modem veya bilgisayar olmayacak. Daha 2010 yılına gelmeden bu kalabalıktan kurtulacağız. Önce daha küçük cihazlar sonra beyne yerleştirilen cipler kullanılacak.

* Nanoteknoloji sayesinde beynimizin kapasitesi artacak ve birçok bilgi yüklenebilecek. Mesela bir binaya baktığımızda gözümüzün önüne bu binayla ilgili tüm bilgiler gelecek.

* Fotoğraflar, resimler direkt olarak retinalarımıza kaydedilecek.

* Yapay zeka geliştikçe bizlerle sıradan bir insanmış gibi konuşabilen robotlar artacak. Bunlar günlük hayatın birer parçası haline gelecek.

* Nanoteknoloji sayesinde dünyadaki enerji açığı kapanacak. Bugünkü büyük güneş panellerinin yaptığı işi çok daha ucuza çalışan ve kolaylıkla kullanılabilen mini paneller yapacak.

* Klonloma sayesinde fabrikalarda hayvan olmadan et üretilecek ve açlık sorununun önüne geçilecek.

Kanser aşısı geliyor

Eczacılık şirket leri iki çeşit kanser aşısı üzerinde çalışıyor. Bunlardan birincisi kanseri önlemeye, diğeri ise tümör oluştuktan sonra tedavi etmeye yönelik… Mesela Merck firması kanserlerin 4’te üçüne neden olduğu düşünülen bir virüse karşı aşı hazırlıyor. İnsanların lenf ve meme kanseri için de aşılanabileceği tahmin ediliyor. Bazı şirketler ise bağışıklık sistemini, kanserli hücre oluşur oluşmaz alarma geçirecek bir aşı geliştirmeye çalışıyor. Ancak su çiçeği aşısına benzer bir sistemin geliştirilmesinin en az 30 yıl alacağı tahmin ediliyor.

Eminönünde Bir Fransız Hapishanesi

Görkemli bina, Eminönü Belediyesi burayı kültür merkezi yapana kadar içene kapanık bir şekilde yaşadı. Yapılan restorasyon sonucu burnu kırık bir adamım Yunan heykellerindeki burna sahip olması gibi bir mucize oldu. Bir zamanların kasvetli hapishanesi, atların yuvası ve evsizlerin sığınağı olan bina kültürel etkinliklerin merkezi oldu.

Hapishanenin avlusu ise ayrıca güzel. Sanki hapishane avlusu değil iki kaçak sevgilinin buluşma yeriymiş gibi. Ortadaki şadırvandan etrafa su sesi yayılıyor, ağaçların verdiği serinlik insanı yaz aylarında olduğunu unutturuyor

1800’lü yıllarda inşa edilen Fransız Hapishanesi Haziran ayında kültür merkezi haline getirildi. Önceden Fransız mahkumların gün saydığı hapishanede artık kültürel etkinlikler düzenleniyor

Ayşe Sevim

Osmanlı Devleti 16.yy’da henüz çocukları büyümemiş bir anneye benziyor. Huzurlu ve mutlu bir yüzü var. Çocuklarının hepsi annelerinin dizlerinin dibinde oyun oynuyor. Hiçbiri ona isyan etmeyi aklına getirmiyor, artık onunla olmak istemediğini, kendi kaderlerini kendilerinin çizmek istediğini söylemiyor. Ama ileride bu olacak. İleride bu çocuklar büyüyecek ve Osmanlı Devleti’nin mutlu yüzüne bitmez tükenmez istekleriyle derin çizgiler kazacaklar. II. Selim işte bu mutlu zamanlarda hükümdar olan ve aynı zamanda ilk hataları yapan padişah. Kanuni zamanında en yükseğe çıkan Osmanlı İmparatorluğu oğlu II.Selim zamanında bu çok uzun merdiveni aşağıya doğru inmeye başladı. Mesela ticari canlılık getirmesi için Fransızlar’a verilen kapitülasyonlar bu dönemde genişletildi. Fransızlar’a ve daha sonra da başka yabancı devletlere büyük imkanlar sunan bu haklar 1914 yılında Osmanlı’nın I.Dünya Savaşı’na girmesine kadar artarak devam etti. İmtiyazlar yabancılara adli ve ticari kolaylıklar sağlıyordu. Aynı devletin uyruğu olan yabancılar kendi konsoloslarının uygulayacağı kendi ülkelerinin kanunlarına bağlıydılar. Böylece kapitülasyonlara göre yabancıların işledikleri suç Osmanlı mahkemelerinde ve Osmanlı kanunlarına göre değil kendi kanunlarına göre oluyordu. Fransız hükümeti suçlu bulduğu Osmanlı topraklarındaki tüccarların mahkumiyeti için bir hapishane inşa etti.

Fransız Hapishanesi ayakta

Eminönü’nün Kadırga semtinde 1850- 1900 yılları arasında inşa edilen Fransız Hapishanesi hala ayakta. Şu anda Eminönü Belediyesi tarafından “Ali Müfit Gürtuna Kültür Merkezi”ne çevrildi Fransız Hapishanesi. Bir zamanlar Fransız mahkumların parmaklıklarından baktığı, avlusunda vakit geçirmek için volta attığı, belki de memleketlerindeki sevgililerini, evlerini düşündükleri bu bina şimdi pek çok kültür severin dimağına güzellikler işleyecek. Fransız Hapishanesi’nin kültür merkezi olana dek başından geçen olaylara baktığımızda binanın sadece hapishane olarak kullanılmadığını görüyoruz. I. Dünya Savaşı çıkınca savaşa giren Osmanlı Devleti kapitülasyonları kaldırdığını ilan etmiş ve burada yabancılara ait binalara el koymuştu. Böylece Fransız Hapishanesi de diğer pek çok bina gibi Osmanlı Devleti’ne geçti. Osmanlı Devleti burayı uzun yıllar Valilik Ahırı olarak kullandı. Böylece mahkumların gezdiği avluda atlar ve seyisler dolaşmaya başladı. Cumhuriyetin ilanıyla hapishanenin kaderi yeniden değişti. Atlarla seyislerin yerini ne yazık ki bu dönemde neyin aldığı tam olarak bilinmiyor. Binanın sadece çeşitli amaçlarla kullanıldığı tarihi kayıtlara düşülmüş. İlerleyen zaman içinde bina gözden düştü ve terk edildi. 1980’lerde Fen İşleri Müdürlüğüne bağlı olarak kullanılan bina bir müddet sonra terk edildi. Evsizler, kimsesizler gelip bir zamanlar burada evlerini özleyen mahkumların yattıkları yeri kendilerine yuva yaptılar. Görkemli bina, Eminönü Belediyesi burayı kültür merkezi yapana kadar içene kapanık bir şekilde yaşadı. Yapılan restorasyon sonucu burnu kırık bir adamım Yunan heykellerindeki burna sahip olması gibi bir mucize oldu. Bir zamanların kasvetli hapishanesi, atların yuvası ve evsizlerin sığınağı olan bina kültürel etkinliklerin merkezi oldu.

Hamamı olan kültür merkezi

Binanın 400 metrekare zemine oturumlu 800 metrekare normal katı ve 300 metrekarede terası var. Eskiden kullanılan 20 oda, yemek salonu, mutfağı, hamamı artık başka amaçlarla kullanılıyor. Bunların yerine konferans salonu, tiyatro salonu, sergi salonu, müzik odası, resim odası,iki adet misafir odası (Bu arada misafirhane odalarında banyo ve tuvaletin de olduğunu belirtelim) ve pek çok birim açılmış durumda. Ama hamam aynen muhafaza ediliyor. Bir kültür merkezinde hamamla karşılaşmak insanı oldukça şaşırtıyor tabii. Gidip musluklara, duvarlardaki mermerlere dokunuyorum. Mermerlerde evsizlerin, seyislerin, mahkumların yansımasını görecekmişim gibi geliyor bana. Ama onlar buranın yeni misafirlerine gözükmek istiyorlar anlaşılan. Hapishanenin avlusu ise ayrıca güzel. Sanki hapishane avlusu değil iki kaçak sevgilinin buluşma yeriymiş gibi. Ortadaki şadırvandan etrafa su sesi yayılıyor, ağaçların verdiği serinlik insanı yaz aylarında olduğunu unutturuyor.

Önümüzdeki sezonla birlikte yani eylül ayından itibaren çini, ebru, hat, müzik, tiyatro vs derslerin verileceği sürekli sergilerin konferansların olacağı kültür merkezi şimdiden yoğun ilgi göreceğe benziyor.

Eşki Eminönü Belediye Başkanı Lütfi Kibiroğlu “Ali Müfit Gürtuna Kültür Merkezi” hakkında şunları söyledi,

Kültür Merkezi’nin 26 Haziranda açılışı oldu. Çok güzel bir açılış gerçekleşti Kültür Bakanı İstemihan Talay, İstanbul Valisi Erol Çakır, Büyük Şehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, açılışta bulundular. Oldukça kalabalık geçen açılışta Fuat Başer’in talebelerinin gerçekleştiği bir ebru sergisi de oldu. Kültür merkezimizin en büyük özelliklerinden biri sur içindeki en büyük kültür merkezi oluşu. Eylül ayından itibaren burada çok çeşitli kurslar verilecek. Hat, tezhip, minyatür, ud, kanun, ney ve benzeri sanat dalları öğretilecek. Şu anda öğrencilerden ücret almama düşüncemiz var yada öğrencilerin kurslara devamını sağlamak için sembolik bir ücret alacağız. Eylül ayıyla birlikte bu kursların yanı sıra her ay iki sergi açılacak, her hafta bir konferans yada toplantı olacak. Ayda bir kez sempozyum yapılacak. Yine şiir geceleri olacak. Şairleri çağıracağız, gelen şair hem kendisini hem de şiirini dinleyicilere anlatacak. Sanatın her dalı işlenecek bu binada. Binanın hikayesine gelince büyük şehir belediyesi burayı 1998’lerde harap bir vaziyette alıyor ve restore ediyor. 657 milyarlık bir yatırım yapılıyor binaya ve bina Eminönü belediyesine teslim ediyor. Bu binayı Kültür merkezi olarak kullanma fikri Eminönü belediyesine ait. Fransız Hapishanesi’nin aslında çok taliplisi vardı. Büyük Şehir Senfoni Orkestrası, CCR yani, Şehir Tiyatroları büyük şehir belediyesinin muhtelif müdürleri, daire başkanlıkları da istiyordu binayı. Tabii mekanın Eminönü’nde olması bizim almamızı öncelikle etkiledi ve kültür merkezi olarak kullanılması uygun görüldü.

Burası Kahire…

Bir süre önce Mısır`a giden arkadaşımız Necmettin Çakmak Sizin için mısır izlenimlerini yazdı.

Kahire Mısır`ın başkenti olmasının yanında Afrika kıtasının da en büyük şehirlerinden. Nüfusu, 18 milyona kadar çıktığı söyleniyor. Gündüz ve gece her yerden insanlar çıkıyor karşınıza.

Bir başka dünya aslında Kahire. Zaten buraya gelenler ya burayı çok seviyor bir kez daha gelmek istiyor, ya da nefret edip bir daha uğramıyorlar. Kahire`de gezecek ve yapacak çok şey var. Bir yanda binlerce turist akın akın buraya akarken, bir yanda yıllardan bu yana değişmeyen şehir…

Kahire Havalimanı’a iner inmez, dünyada çok az havalimanında karşılaşacağınız bir manzara sizi bekliyor. Körüklerden çıkar çıkmaz banka şubeleri. Bunların burada ne işi var diye düşünürken, biraz sonra nedenini anlıyorsunuz.

Ülkeye giriş için vize almadıysanız, bu bankalara kişi başına 15 dolar yatırarak vize alabiliyorsunuz. Bu iyi bir kolaylık gibi gözükse de, bu bankaların vize için hazırlanan özel pulu sattıklarını size kimse söylemiyor. Paranızı verip vize pulunu alıyorsunuz. Yine ilginç bir şekilde pulu kendiniz pasaporta yapıştırıyor ve pasaport bankoları önünde sıraya giriyorsunuz. Sıra size gelince görevli polisler hemen işleminizi yapıyorlar ve pasaportuna el koyup, sizi sıra sonuna gönderiyorlar. Hatta ‘sıra dışına çıkın orada oturun’ diyorlar. Şaşırıyorsunuz. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Ama yorulmayın. Amaçları, pul alarak vize alanları bilgisayara geçirmek ve isimlerini kontrol etmek. Ama bunu size kimse söylemiyor.

Sıra sonunda, oturarak bir müddet bekliyorsunuz. Sonra bir polis gelip elindeki pasaportları isimleri okuyarak dağıtıyor.

Sabırla bekleyin. Çünkü özellikle Mısır`da aceleye hiç gerek yok. Öyle acele edip de işinizi bir an önce bitirmeye kalkmayın. Daha çok dikkat çekiyorsunuz. O zaman da görevliler, “Bu adam niye acele ediyor. Demek ki sakladığı bir şey var” diyerek sizinle özel olarak ilgileniyor.

Pasaportu kaptıktan sonra, bulduğunuz boş kapılardan içeri girin. Tekrar sıraya girmeyin çünkü sizin işiniz bitti. Valiziniz varsa onu alın. Yoksa sağ tarafta bulunan gümrük bölümüne gidin. Burada yeşil ve kırmızı hatlar var. Her yerde olduğu gibi. Ama nereye girerseniz girin sizi mutlaka kontrol ediyorlar. Özellikle de çantanızda video kamera varsa özel ilgi gösteriyorlar. Bunu pasaportunuza yazmak istiyorlar. Çünkü ülkede 10`larca yıldır en tehlikeli maddelerden biri video kamera.

Nil onlar için hayat

Kahire`de gün, çöl sessizliğiyle doğuyor sabaha. Önce köylü kadınlar `güneş ekmek`lerini hazırlamaya başlıyor çoluk çocuğuna. Fellahlar rızklarını toplamaya çıkıyor Nil`in sularıyla bereketlenen tarlalarında. Nil her sabah olduğu gibi ekmek dağıtmaya başlıyor yine insanlara. Balıkçı tekneleri, yolcu tekneleri bir bir bırakıyorlar kendilerini gittiği her yeri yeşile boyayan bu sihirli suyun kucağına. Nil bizim için ne kadar rüyaysa, onlar için işte o kadar hayat, Mısırlıların damarlarına akıyor adeta. Kana kana içilen su oluyor Nil buralarda.

Dünyanın en uzun nehirlerinden Nil, Mısır’ın ortasından geçen, halka yaşam ve geçim sağlayan bir kaynak. Üzerinde 14 köprü, 3 ada var. Tüm sanayileşmeye rağmen hâlâ tertemiz ve yeşil. Nil’de gezinti Kahire seyahatinin olmazsa olmazlarından. İki alternatif var: “Felluka” adındaki beyaz yelkenli teknelerle ya da ‘Nile Cruise’da akşam yemeği ve geleneksel Mısır gecesi eşliğinde Nil gezintisi yapılabilir. O Nil ki çöle hayat veriyor. Bize de ferahlık huzur vermez mi acep? Aman yarabbi! O ne muhteşem bir güzellik. İnsan; Tales`in

“Bütün hayatın ve canlıların başlangıcı sudur” sözünü, Nil`de gezerken daha iyi anlıyor. Bembeyaz çölde, yemyeşil ve ılık bir nefes, işte Nil bu. Onun geçtiği heryerde hayat var, onun olmadığı yer ise çöl… Sizi temin ederim ki, sırf Nil`de bir saatlik motor turu için Mısır`a gelmeye değer.

Mısır, tarih boyunca bilinen en eski uygarlıklardan biri. Sivilleşmiş, yerleşik düzene geçip kentleşmiş coğrafyaların en eskilerinden. Mısır denildiğinde ilk akla gelenler ise piramitler, çöl ve develer. Bir Mısırlıya göre ülkesi önce Nil Nehri demektir. Çünkü, Nil, onlar için asırlardır hayat iksiridir, vazgeçilmezdir. Öyle ki, geniş topraklara sahip Mısır’da hayat yalnızca Nil çevresinde dönüyor. Geçim kaynakları, zevkler, inançlar Nil ile çakışıyor bir noktada.

Mısır`ı Mısır yapan başka özellikler de var. Tarih kokulu coğrafyalar ziyaret edilirken hissedilen şey ‘zamansızlık’tır. Zamandan sıyrılır kişi. Renkler, sesler, yüzler geçmişe dönmüştür. Gezilen yöre bir masal diyarıymış gibi içine alır modern zaman seyyahını.

“Yavaş yavaş Hasan Şaş”

Türkler burada çok seviliyor. Mısır`da en ünlü Türk ise Hasan Şaş. Öyle ki Türk olduğunuz öğrenilir öğrenilmez “Yavaş yavaş Hasan Şaş” tezahüratı yapılıyor. Kahire’de ilk gün Han el Halil Çarşısı’nın yolunu tuttum.
1382 yılında Memluk Sultanı Berkuk`un at bakıcısı tarafından kervansaray olarak inşa ettirilen ve Osmanlı döneminde bir ticaret merkezine dönüştürülen bu çarşı bizim Kapalı Çarşı’ya benziyor. Burada dar sokaklardaki küçücük dükkanlarda, her türlü hediyelik eşyayı bulmak mümkün. Satıcıların tümü Arapça ve İngilizce hariç en az bir dil biliyor. Ağır baharat, yemek kokuları ve sıcakta bunalmışken, Türk olduğunuzu anladıklarında sıcacık yaklaşımları yüzlerde tebessüm oluşturuyor. Eski Mısır’a dair tüm simgeleri, kişileri bilseler de söz konusu bilgileri yalnızca ticari maksatla kullanıyorlar; taştan hediyelik piramitler, sfenksler, firavun heykelleri satarak. El Halil Çarşısı’nda oldukça uygun fiyatlara altın, gümüş, mercan, turkuaz gibi mücevherler mevcut. Zaten Mısır’ın genelinde taşlar, altın ve deri çok ucuz.

Kahire caddeleri F1 pistlerini andırıyor

Kahire`de havaalanından çıkar çıkmaz dikkati ilk olarak trafik ve trafikte seyreden araçlar çekiyor. Araçların çoğu hurdadan çıkmış gibi. Farları bulunmayan, camları kapanmayan, tamponları iple bağlanmış, kapı tutacakları sökülmüş birçok araç var Kahire yollarında.

Ancak tüm bu dış görüntüye inat birçok aracın içi bir vitrin gibi süslü. Şoförlerin çılgınlığı ise trafiğin tuzu biberi. Trafik kurallarının işlemediği Kahire’nin caddeleri F1 pistlerini kıskandırıyor. İsteyen istediği şeride girip, çıkıyor. Trafik ışığı ve yol çizgisi yok.

Trafik kazaları nedeniyle yaralanan ya da hayatlarını kaybedenlerin “zayiat” olarak nitelendirildiği şehirde en kolay para kazanma yolu da trafik polisi olmak. Bütün gün oturuyorlar ve varlıklarını hissetmeniz için iyi bir gözlemci olmak zorundasınız. Şaşırtıcı olan ise tüm bu olumsuz tabloya rağmen, Kahire’de kaza oranı çok düşük. Büyük çoğunluğunda ya hasardan ya da gereksiz olduğunu düşündüklerinden çıkartmış olabilecekleri dikiz aynası eksikliği de dikkatimi çeken bir başka olguydu. Bu arada şunu da öğrendim ki, o da “cana geleceğine mala gelsin” anlayışının hakim oluşuydu. Bir de yollardaki kalabalıklar vardı. Her sabah milyonlar sokaklara dökülüyor, neredeyse omuz omuza, bir yandan diğer yana koşturuyorlardı. Binlerce yüz, iyisinden kötüsüne çeşit çeşit koku, gülme, bağırma ve konuşmanın oluşturduğu ses cümbüşü… Ve onların üstünde yeryüzünün tüm renklerinden oluşan giysiler. Tüm bunlar, insanı başka bir boyuta taşıyan, hoş bir sersemliğe sürükleyen, kendinden geçiren görüntü ve ses karmaşasına neden oluyordu. Bu karmaşanın içinde ilgimi en çok siyah-beyaz taksiler çekti. Ve mevcut taksimetreler çalışmıyordu. Şoförler yerli halka ve turistlere ayrı tarifeler uyguluyorlardı.

El Ezher’den yükselen Allah-u Ekber sesleri

Türkiye sevilen bir ülke Mısırlılar için… Kölemenler (Memlûkîler) günlerini de, ardından gelen Kavalalı Mehmet Ali Paşa günlerini de Türkler`in kendilerini yönettiği dönemler olarak biliyor Mısırlılar. Her üç kişiden en az biri, “Benim atalarım Türk`tü” diye övünen insanlar buralılar. Türkiye`nin ülkedeki temsilî varlığı da büyük devletlerle eşdeğerde; en kalabalık büyükelçiliklerden biri bizimki, yeri ve görkemi de ona göre… Labirent benzeri sokakları arşınlamaktan yorulunca, yine çarşı kadar ünlü El Fis Hawi adlı nargile kahvehanesine oturduk. İşte burası M. Akif Ersoy`un Mısır`daki yıllarında oturduğu, nargile içtiği, şiirlerini yazdığı tarihi bir kahvehane. Gözler Akif`i nargilelerin dumanlarında, marpuçlarında aradı ve hüzünlendik! İçi büyük boy aynalarla kaplı bu asırlık kahvede, naneli çayımı yudumlarken, Mısırlı yazar Necib Mahfuz`un, bunca gürültüye kafasını takmadan, kelimeleri peşpeşe nasıl dizdiğini de düşündüm. Sokaklarda mutmain yüzler seline kapılmış gidiyorken şehrin gölgeli, buğulu havası yerini birden bire mor günbatımına bırakıveriyor. İşte o anda kulağınıza yanık, tanıdık bir ses ulaşıyor: Ezan sesi! El Ezher Camii`nden yükselen `Allah-u Ekber` sesi hatırlatır zamanı insanlara. Kübik yapıları, köşeli minareleriyle Mısır camileri, Mısırlı Müslümanları tempolu bir okumayla `selah`a çağırıyor. Size bir anda Kahire’de; aynı dinin ve ortak tarihin birleştirdiği dost ve kardeş ülke Mısır’da olduğunuzu hatırlatıveriyor!

10. yüzyılda Fatımiler`in kurduğu El Ezher Cami ve Üniversitesi, Mısır`ın en önemli kültür merkezlerinin arasında yer alıyordu ve almaya devam ediyor. Bir zamanlar Türkiye’den binlerce öğrenciye evsahipliği yapan bu külliye, şimdi sadece 200 kadar Türk öğrenciyi ağırlıyor. YÖK’ün despotik uygulamaları sonucunda denkliği kabul edilmeyen bu üniversite biz Türkler için mahzuniyetin ifadesi olsa da İslam Dünyası için bir Oxford olmayı sürdürüyor. El Ezher yabancıları bünyesine çekerken, Mısırlı gençler ise dünya devlerinin okulları tarafından paylaşılamıyor.

Camide namazı eda ettikten sonra tekrar çıktığım sokaklarda her köşede bir seyyar arabada, pide içinde fasulye ezmesi satılıyordu. Kahve önlerinde oturanlar nargileye dalmışlardı. Kasaplar etlerini, dükkanların önüne gerdikleri iplere asmışlardı. Onların hemen yanında, leğen içinde, temizlenmiş işkembe ile paça satılıyordu. Bir kadın, sepet sepet hurmaların ardında müşteri bekliyordu. “Ayş” denen pide yığınlarının önünde oturan kadınlar, “buyurun, buyurun” diyerek beni çağırıyordu.

Derken, tekrar ezan sesiyle içinde bulunduğumuz egzotik atmosferden sıyrılıyoruz. Han Halil ve El Ezher’le aynı bölgede bulunan İmam Hüseyin Camii ve türbesine gidiyoruz. Peygamber Efendimiz’in (A.S) mübarek torunlarından olan Hz. Hüseyin’in (Ra) kafasının defnedildiği türbe ile iç içe bulunan camide yatsı namazını eda ediyoruz. Bu arada türbede dua eden, ağlayan onlaraca insan.

Putların sergilendiği müze

Piramitlerden sonra Mısır Tarihi Eserler Müzesini ziyaret ediyoruz. Buraya Firavunlar müzesi demek daha doğru olacaktır. 2 kat ve 40-50 civarında odadan oluşan bu müzede, putun her çeşidini bulabilirsiniz. Ağaçtan, mermerden, taştan onlarca çeşit heykel, bütün Mısır Firavunlarının heykelleri ve mermerlerden oyulmuş, üzerinde resim kabartılmış tabutları.

Ayrıca o dönemde kullanılan her türlü ev eşyası, takı, gerdanlık, keser, kaşık vb. ev aletleri, ok, yay, hayvan figürlü sedyeler, saray malzemeleri, altından tapınak maketleri, hayvan kabartmaları ve daha yüzlerce çeşit tarihi eser. Şimdi de İslam Eserleri Müzesi… Mısır`da hüküm sürmüş bütün İslam devletlerinin Kur`an-ı Kerimler, çeşitli sanat eserleri ve kılıç vb. savaş aletlerinin yanı sıra, tahta oymacılık eserleri, mihrap, ahşap tavan ve daha birçok süsleme eserleri… Firavunların kalıntılarından sonra, İslam eserlerini görmek, doğrusu iman aydınlığı veriyor ruhlarımıza…

Piramitlerin mesajı neydi?

Kahire’de ikinci gün yoğun bir program bizi bekliyordu. Rotamız Giza bölgesi. Dünyanın yedi harikasından biri olan bu bölge Kahire’nin ve Nil’in batı kıyısında kalıyor. Bir vadi içerisinde bulunan ve yıllardır birçok gezginin Mısır seyahati için ilk sebep olduğu piramitler bu bölgede bulunuyor. Bugün bunca teknolojik imkana rağmen, pramitlerin bir benzeri yapılamıyor. İnsan aklı, çölün ortasında, 800 km. uzaktan getirilmek sureti ile, her biri 10 ila 15 ton arasında değişen, sadece birisinde 2,5 milyon taşın üst üste konulması ile 300 yılda meydana getirilmiş devasa yapıtın sırrını hâlâ çözebilmiş değil.

Ülkenin farklı bölgelerinde 110 piramit var. En meşhurları ise herkesin bildiği gibi Keops, Kefren ve Mikerinos. Bu piramitler isimlerini mumyalarına yataklık ettikleri firavunlardan almış. Keops ve Kefren tüm dünyanın tanıdığı “tarihi ve kültürel markalar” niteliğinde. Özellikle Keops devasa bir yapı. Her biri 10—15 ton ağırlığındaki 2 milyon 500 bin blok taşın üst üste yerleştirilmesiyle ve 100 bin işçi tarafından 30 yılda tamamlanmış. Ama bu piramitlerin bir anlamı, bir iddiası,bir mesajı olmalı diye düşünüyoruz. Bu, Firavunların tam bir güç gösterisi; acaba, “Yer tanrısı benim, gök tanrısına, yaptırdığım bu merdivenlerle ulaşmak, onu yok etmek istiyorum, ona isyan ediyorum. En büyük benim” mi denmek isteniyor? Hz. Musa`nın Allah`la konuştuğu Turi Sina`yı görmesekte, anlatılanlara itimatla, Piramitlerin sanki bu dağlara nispet yapıldığı kanaati doğuyor bizde. Allah (C.C.), kulunu (Hz. Musa`yı), konuşmak üzere, iki ihtişamı mukayese edebilmesi için, Turi Sina`ya çağırıyor. O taşların taşınmasında hayatını kaybeden, belki de yüz binlerce işçi/köle anısına, tüm mazlumlara Allah`ın bir ibret, cesaret müjdesi: “Ey zalimler biliniz ki hiçbiriniz zulumde ve isyanda Firavunları geçemeyeceksiniz. Onu ise, kekeme ve yetim bir çocuk olan Hz. Musa yeryüzünden sildi. Zalimler için yaşasın cehennem!…

Tarihin en önemli medeniyetlerinden birinin doğduğu ve izlerini taşımaya devam eden bu topraklar her sene tam 5 milyon turisti ağırlıyor. Ne var ki, bu devasa yapıları toz ve kir içinde gezmek zorundasınız…

Ölüler şehrinde yaşayan diriler

Müzeden çıktıktan sonra Peygamberimizin torunu, Hz. Ali’nin kızı Seyyide Zeynep Camii’ne gidiyoruz. Çift şeritli yolların refüjlerinde, ağaç gölgesinde, bazıları sere serpe uzanmış yatıyor, bazıları seyyar satıcılık yapıyor, hatta saçını kestiriyor yüzlerce insan.

Yol boyunca Enver Sedat’ın öldürüldüğü tören alanı, sol tarafımızda Ezher Üniversitesi’nin fakülte ve hastanelerini görüyoruz. Yol boyunca boz sarıya boyanmış ve çatısız binalar dikkatimizi çekiyor. Meğerse, evlerin çatısının olmamasının sebebi hükümetin çatı vergisi almasıymış. Garip bir uygulama! Ancak, biz Türklerin Türkiye’de asfalt vergisi ödediği düşünülünce aslında bu uygulamayı çok da garipsememek lazım.

Yine savaş sonrası harabeyi andıran, duvarları kalın yüzlerce evden oluşan garip yerleri soruyorum rehberimize; “Buralar mezar evlerdir. Kahire’de üç milyon kişi bu evlerde yaşar. Bu evlerin altları mahsendir ve o mahzenlere ailenin ölülerini koyarlar. Çürüyünce, kalan kemiklerini de bahçe gibi yerlere gömerler…” diyor. İtiraf etmeli ki, tüylerimiz diken diken oluyor.

Nasır döneminde oturma izin verilmiş

Ölüler Şehri mezar evlerden oluşan genişçe bir bölge. Mezarlıklar; kapısı, penceresi olan ve odalardan oluşan evler biçiminde yapılmış. Tek katlı evler görünümündeki mezarlıklar da, yakınlarını kaybeden Kahirelilerin bir süre yaşadığı anlatılıyor. Aile fertlerinden biri vefat edince o aile kendilerine ait olan mezarevinin alt katına defin işlemini gerçekleştiriyormuş. Definden sonra üst kata çıkan yakın akrabalar bir süre burada yaşayarak taziyeleri kabul ediyor. Bu gelenek halen sürmesine karşın Kahire çok fazla göç alan bir şehir olduğu için de zamanla yoksul göçmenler bu mezar evlerde yaşamaya başlamış. Toprağın altına ölülerin gömüldüğü, içinde ise insanların yaşadığı evleriyle “Ölüler Şehri” Kahire’nin keşmekeşine nazaran her zaman sessiz. Adeta, yaşayan kimse yok.

Aslında biz oraya gitmeden epey uyarılmıştık. Çünkü gerek burada yaşayan aileler gerekse Mısır hükümeti bu bölgenin haber yapılmasını istemiyor. Çünkü, milyonların burada yaşadığının duyulması Mısır için sorun olabiliyor. Libya Lideri Muammer Kaddafi bir dönem Mısır’la araları bozulduğunda bu evleri gündeme getirmiş, Mısır hükümetini ayıplamak için “siz insanları mezarda yatırıyorsunuz” demişti.

Yüksek duvarlarla çevrili, sokakları, çölden kopup gelen kumlarla örtülü bu semtte yoksul kesim, ölülerle içiçe yaşıyorlar. Yarısı mezar olan evlerin önüne oturmuş kadınlar, yoksul giysileri içinde koşturan çocuklar, fotoğraf çektiğimde “bahşiş” nidalarıyla etrafımı çevirenler, üstüste yığılmış çöpler, buradaki yaşamın bir bakışta gözüme çarpan görüntüleriydi.

Başkent Kahire’nin Kadim Kahire (Eski Kahire) bölgesinde bulunan Ölüler Şehri’ne Mısır’ın 2. Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır döneminde, kırsal kesimlerden gelenler için oturum izni verilir. İsrail savaşlarının ardından Mısır’ın iskan politikasındaki belirsizlikler, Ölüler Şehri’ne göçü hızlandırır. Tarihi eser niteliğindeki mezar evler tek kat ve iki odadan oluşuyor.

Mezarlar çoğu kez evin bahçesinde, ya da bir odasında bulunuyor. Mezar evlerde yaşayan halk, çoğu kez bir odada yaşamak zorunda. Memluklular’ın ihtişamlı birer sanat eseri olarak bıraktıkları türbe ve ev tipi bahçeli mezarlar sadece Mısır’da bulunuyor.

“Burada yaşamak çok normal”

1960’lı yıllardan itibaren mezarlarla iç içe yaşamaya başlayan halk, mezar evlerde yaşamaktan ötürü herhangi bir korku duymadığını belirtiyor. Ölüler Şehri’nde 7 yıldan beri yaşayan Osman İbrahim (70) evinin içinde mezar olmadığını söylüyor, fakat yaşadığı yer bir mezar ev. Evinin bahçesinde bir mezar bulunan ve tek odalı bir yerde yaşayan 3 çocuk annesi Ayşe Halime (40) ise, “Burada yaşamak çok normal, hiçbir korkum yok” diyor. Mısır’da halk 3 sınıfa ayrılmış. Kahire ve İskenderiye gibi büyük şehirlerde yaşayan eğitim seviyeleri ve maaşları yüksek kentli insanlar. Nil kıyısına yerleşmiş, tarımla ya da el sanatlarıyla uğraşan köylüler. Çölde yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan bedeviler. 76 milyonluk nüfusun yarıdan fazlası ise Nil Deltası’nda yaşıyor.

Türk gençlerini kuşatma altına alan pop kültürü Mısırlı gençleri de tesir altına almış. Caddelerde arabaların içinden yükselen yüksek volümlü yabancı müzikler bunun en bariz göstergesi. Mısır’da da bizdeki gibi popstar türü yarışma programları düzenleniyor.

Elveda Nil, elveda Mısır!

Bizler Kahire ile sınırlı olan proğram dolayısıyla İskenderiye başta olmak üzere Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen Hz. Musa’nın (a.s.) beldesi Sina Dağı gibi önemli olan beldeleri göremedik. Ancak, anlatılanlar bizi en kısa zamanda buralara tekrar sürükleyecek gibi gözüküyor.

Evet sırada Kavalalı Mehmet Ali Paşa kalesi, cami ve türbesinden oluşan muhteşem bir eserler manzumesi var. Kale, Selahattin Eyyübi zamanında başlanıp, Kavalalı Mehmet Ali Paşa zamanında tamamlanmış devasa bir yapı… Yirmi cüneyh verip giriyoruz. Türbenin hemen yanında şu an müze olan Mehmet Ali Paşa’nın konağı var. Konak da konak yani. İlk günkü ihtişamı ile karşılıyor sizi. Sağlı sollu, o zamandan kalma halılar, koltuklar, ev eşyaları karşınızda, Kavalalı oturmuş (maket) nargile içiyor, 6 arkadaşı ile birlikte adeta mumyalanmış.

Sonra çalışma odasına giriyorsunuz. Çalışma masaları divan meclisi toplantı yerleri… Alınan kararları merak etmeye fırsat kalmıyor; kapıyı çıkınca 1.5 m. çapında, üstü demir parmaklıklarla örtülü bir kuyu görüyoruz. Bir de öğreniyoruz ki, orası M. Ali Paşa’nın Tolunoğullarının üst düzey yöneticilerini öldürüp attırdığı, Nil’den getirilen bir su kanalı imiş!… Eh ne diyelim, şimdi herkes gibi o da onlarda yüce divandalar!… Mısır Milli Askeri Müfrezesi var. M. Ali Paşa’dan, Enver Sedat’a, Hüsnü Mübarek’e gelinceye kadar bütün üst düzey başkan ve askeri erkan, Osmanlı, Memluklu, Selçuklu ve daha birçok askeri kıyafet ve silah numuneleri capcanlı; sanki askeri geçit yapıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camii klasik Osmanlı mimarisinin ileri türünün Kahire’de ki belirgin temsilcisi. Caminin konumu, tam kubbe ve yarım kubbelerin yapısı, ana gövde ile uyumu, minarelerin yapısı diğer tarihi Mısır yapılarına göre daha bir uyum içinde ve zerafeti haiz geldi bize. Tabii bunda İstanbul’daki göz alışkanlığının etkisini de unutmamak gerekiyor. Mehmet Ali Paşa Külliyesi’nin hemen yanındaki El Nasır Muhammed İbni Kallavî Camii de bize çok entersan geldi. Caminin bizatihi kendisi üstü açık. Açık hava camii adını verdik. Mihrabın üzerinde bir küçük kubbe, bizim camilerin son cemaat mahalli revakları gibi, cami duvarlarının iç tarafında iki metre genişliğinde revakları ve onların iç sütunları var. Ortanın üstü açık ve boş. Görevliye ana kubbe var idi de sonradan yıkılmış mı, diye soruyoruz, orjinalinin böyle olduğunu söylüyor. Entersan olan, revakları kapatan küçük kubbelerin iç sütunlarının her biri bir dönem medeniyeti temsil etmekteymiş. Cami miladi 1400 yapımı, şu roma sütunu, şu Fatımî sütunu, şu Endülüs sütunu, şu Selçuklu-Osmanlı (ilkdönem galiba) sütunu diye sütunları gösterdi.

Bu arada, Kahire Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci ile tanışıyoruz. Türk olduğumuzu öğrendikten sonra bize “Muhterem Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı tanır mısınız, biz onu çok severiz” diyor. Bu sözleri, hem zaman, hem de bulunduğumuz mekan açısından, -ki Hz. Musa’nın yolunda yürüyorduk- son derece manidardı!…

Turi Sina’ya çıkıp Rabbimize yakarmak

Bizler Kahire ile sınırlı olan proğram dolayısıyla İskenderiye başta olmak üzere Sina Dağı gibi önemli olan bölgeleri göremedik. Ancak, anlatılanlar bizi en kısa zamanda buralara tekrar sürükleyecek gibi gözüküyor. Eminim ki, sizlerde böyle düşüneceksiniz. Kısaca özetleyecek olursak, Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de “İncire, zeytine ve kutsal Sina Dağı’na, kutsal beldeye yemin olsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık” şeklinde taltif ettiği Hz. Musa’nın beldesi Turi Sina’ya yol alırken, güzergah boyunca uzun çöl yolunda “Elhamdulillah, Subhanallah, Allahuekber” gibi bazı tesbihat tabelaları konmuş. Hz. Musa’nın Allah’la buluştuğu o tepe noktaya, ne pahasına olursa olsun ulaşmak, güneşin o muhteşem doğuşu ve nasıl dağları farklı farklı renklere boyadığı seyredebilmek ve “Ya Rab ne olacak bu ümmetin hali, ne olacak benim ülkemin hali” diye haykırmak, Tûri Sina’dan inerken, Hz. Şuayp’in (as) koyunlarını otlattığı yerleri, Hz. Yakup’un (as) yaşadığı makamı Yakup’u, Salih (as)’nin makamını ziyaret etmek inşallah sizlere ve bizlere nasib olur.

Deveye binmek bedava! İnmek parayla!

Mısır, ekonomi ve sosyal hayat açısından Türkiye’nin 1970’li yıllarını yaşıyor. Halk genelde dindar. Kur’an-ı Kerim her yerde okunuyor, dinleniyor. Çok çalışkan değiller, haftanın 4 günü zaten tatil. Perşembe Cuma resmi, Cumartesi Pazar ticari tatil. Geri kalan günlerde 10,00-10,30’dan önce, zaten her taraf kapalı. Varın gelişmeyi siz düşünün. Sanayi yok denecek kadar az. İki gelir kaynağı var: Petrol ve turizm. Petrol tarafını bilmem, ama turizmde amatörler. Tarihi mirası hoyratça harcıyorlar, kalite, bakım yetersiz. Alışveriş yaparken, çok dikkatli olun. Size ne söylerlerse söylesinler, hemen pazarlığa başlayın. Pazarlık alışverişin olmazsa olmaz kuralı burada. Ama insan bir süre sonra bunalıyor. Yine de keyfini çıkarın! Bahşiş: Mısır’da belki de en çok duyacağınız kelime bu. Yol sormak için birine yanaştığınızda bile sizden bahşiş isteyecek haldeler. Piramitlerin bulunduğu Giza bölgesinde develere ya da atlara binmek isteyenlere; binmek bedeva, inmek ise parayla. İnmenin bedeli ise 25 dolar.

Seyyide Nefise; alime, hadisçi bir hanım

Ölüler Şehri’nden ayrıldıktan sonra asıl ziyaret noktamız olan Seyyide Nefise (ra) Camiine geliyoruz. Seyyide Nefise Peygamberimizin torunu, alime, hadisçi bir hanım. Ölümünden birkaç ay önce buraya mezar kazdırıp, günlerce içinde yatmış… Cami bakımsız… Adeta ümmetin bu günkü dağınık, başsız, tembel duruşunu anlatıyor. Mübarek bir şahsiyet olan Seyyide Nefise (ra) ilgili bir kıssa var ki insanın tüyleri diken diken oluyor: “Kahire yakınlarında dört kızıyla yaşayan dul bir kadın vardı. Çoluk çocuk bir hafta iplik eğiriyorlar, iplikleri pazarda yirmi dirheme satıyorlar, on dirhemiyle yeniden iplik için pamuk alıyorlar, on dirhemiyle de geçiniyorlardı.

Bir gün kadın bir haftadan beri eğirdikleri iplikleri bohçaya koyar, bohçasını koluna takar ve pazara satmaya götürür. Fakat yolda ne olduysa olur; bir kartal havadan hışımla iner, kadının kolundaki bohçayı kaptığı gibi gözden kaybolur!

Kadın bir müddet çaresizlik içinde kartalın peşinden koşar. Fakat elinden bir şey gelmez, bir köşeye çöküp ağlamaya başlar. Bir haftalık çalıştıkları boşa gitmiştir. Garip kadın günlerce sızlanır. Nihâyet bir gün feyiz almak için Seyyide Nefise Hazretlerine gider. Durumu ona da anlatır. Seyyide Nefise Hazretleri sadece, “Sabret bakalım, sabret!” der.

On dakika ya geçer, ya geçmez; Seyyide Nefise Hazretlerinin yanına heyecanla genç bir hanım girer.

“Seyyide anne,” der, “Sana öyle bir şey anlatacağım ki inanamayacaksın!”

Seyyide Nefise Hazretleri, “Anlat kızım!” der. “Biliyorsun, beyim gemicidir. İskenderiye açıklarında seyrederlerken teknenin tahtaları oynuyor, ambara su girmeye başlıyor. Ellerinde azıcık pamuk ipliği olsa katrana bulayıp kalafat yapacaklar, ama derya ortasında pamuk ipini nerede bulsunlar?

“Arkadaşları çaresizlikten çırpınıyor, ama kocam ümidini hiç kaybetmiyor. Ellerini açıyor ve ‘Ya Rabbi’ diyor, ‘Seyyide Nefise Hazretleri hürmetine bize yardım eyle!’ diye duâ ediyor.

“Az sonra ne oluyor, biliyor musunuz? Bir kartal geliyor ve güverteye bir bohça bırakıyor. Bohçayı açıyorlar. Bir de ne görsünler; bir bohça dolusu ip! Allah nelere kâdir Seyyide anne! İpi kalafat yapıp kurtuluyorlar.” Genç kadın sonra elini koynuna atıyor ve bir kese çıkararak, “Seyyide anne!” diyor, “Kocam bu 500 dirhemi fakir fukaraya, ihtiyacı olanlara ve hak sahiplerine dağıtmanız için size gönderdi. N’olur kabul edin, bizi sevindirin!”

Seyyide Nefise Hazretleri gemicinin hanımını uğurlayınca para kesesini iplikçi kadının önüne koyuyor.

“İşte paran!” diyor, “Yirmi dirhemlik ipi beş yüz dirheme satacağın aklına gelir miydi?”

Zonguldak Türkiye’nin Lokomotifi

Bu ay Zonguldak’tayız. İsmi grizu faciaları ile anılan ve maden işçilerinin gün ışığı görmeksizin hayatlarını yeraltında yaşadığı Karadeniz kıyılarındaki güzel şehirde.

Binlerce yıl boyunca Anadolu’dan geçen onca uygarlığa, kültüre, savaşa, istilâya karşın anayollar üzerinde olmaması nedeni ile küçük bir liman olarak 19. yy a kadar varlığını sürdürmüştür. Fakat bu anayollara uzak olması kömürün bulunması ve sanayinin bölgeye gelmesi ile artık bir dezavantaj halini almıştır.

Merhabalar… Bu ay Zonguldak’tayız. İsmi grizu faciaları ile anılan ve maden işçilerinin gün ışığı görmeksizin hayatlarını yeraltında yaşadığı Karadeniz kıyılarındaki güzel şehirde. Hâlbuki öyle harikaları var ki bu kentin sadece bunlar ile anılmasının uğradığı çok büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Karadeniz’in batı kıyısında hem yakın hem uzak hem yeşil hem mavi insanının emeği ile abideleştiği gece gündüz demeden Türkiye’nin sanayisi ve enerjisi için çalışan ve hakkında söylenecek çok fazla şey bulunan Zonguldak tarihi boyunca hak ettiği öneme nedense sahip olamamıştır bir türlü.
Aslında her ne kadar Zonguldak’ın tarihi taşkömürünün 1830 yılında bölgedeki varlığı keşfedildikten sonra hareketlenmeye başlamış olsa da bu zamanının küçük kıyı kasabasının tarihi antik dönemlere kadar inmekte dahası bu devirden günümüze ulaşan birkaç antik yapının yanı sıra bütün dünyaca bilinen birkaç mitolojik öyküye de konu olmuştur. Gün batımında mendireğe karşı oturup da dalga sesleri ve ormanlarından gelen yaprak hışırtıları arasında size anlatacağı pek çok hikâyesi bulunmaktadır.
Zonguldak isminin kaynağı ise çeşitli söylencelere dayandırılmaktadır. Sazlık ve kamışlık anlamına gelen zongalıktan, sıtmanın titremesini tarifen zonklamaktan ve bir başka rivayete göre de, sisli bir havada gemisiyle buraya giren kaptanın sis kalktıktan sonra burası zongalıkmış demesinden, semer otu’na (kemer otu, kındıra otu) zongura denmesinden, Zonguldak adının verildiği söylenmektedir.
Bunun yanı sıra kentin adının, “Sandraka / Sandrake” adıyla bilinen yerleşim, adını Sandra Çayından aldığı ve bir başka görüşe göre ise; Göldağı’nın nirengi noktası alınması sonucu, Göldağı kesimi veya bölgesi anlamına gelen “ Zone Ghuel Dagh” ın Türkçe okunuşundan geldiği söylenmektedir.
Binlerce yıl boyunca Anadolu’dan geçen onca uygarlığa, kültüre, savaşa, istilâya karşın anayollar üzerinde olmaması nedeni ile küçük bir liman olarak 19. yy a kadar varlığını sürdürmüştür. Fakat bu anayollara uzak olması kömürün bulunması ve sanayinin bölgeye gelmesi ile artık bir dezavantaj halini almıştır. Aslında bu dev işgücü her ne kadarda burada bulunsa da Zonguldak’a asıl can verecek olan kesinlikle yaylalarının ve kıyılarının turizme açılması olacaktır. Çünkü daha yeni yeni kazılmaya ve restore edilmeye başlayan ören yerlerinde toprağın altı eşsiz tarih ve turizm zenginlikleri ile doludur.
Bugün Zonguldak’daki önemli bazı eserleri saymak gerekirse,
mezarlar, lahitler, sütunlar ve Çeştepe mevkiindeki tümülüs, Bozhane Camisi, Halil Paşa Camisi, Kırmanlı Camisi, Molla Halil Camisi, Ali Molla Camisi, İskele Cami, Ağa Cami, Hacı Eşref ve Akarca Mescitleri, Kayabaşı Ziyaretgâhı, Aktaş Şeyhi Türbesi, Seyit Nasrullah Efendi Türbesi, Keşif Tepedeki (Çeştepe) Demirci Dede, Kentteki Kuştepe ve kıyıdaki Mersin Dede yatırları, Hacı Mehmet Çeşme ve Murtaza Mahallesi Çeşmesi yanında, on sekiz sivil mimarlık örneği yapı Karadeniz Ereğli’deki tarihi kültürel değerdedir. Cehennem ağzı mağaralarının bulunduğu yer Acheron ören yeri olarak geçmektedir. Bölgede ayrıca Helenistik sur kalıntıları Bizans zamanından kalma Ereğli kalesi. Herakles (Herkül) Sarayı Su Tesisleri Çettepe Fener Kulesi Bizans Sarnıcı Kalıntıları Bizans zamanından günümüze ulaşabilen kalıntılardır. Ereğli’de gösteriler yapan ve orada ölen eski Mısırlı pandomim sanatçısı Krispos’un anısına yapılan mezara ziyaretçiler tarafından görülebilmektedir.
Filyos Kalesi
Burada bulunan kalenin temelleri ve kalıntılar Filyos çayının denize kavuştuğu bölgede inşa edilmiş olan Filyos antik kentine aittir.
Şehrin uzak tarihinden günümüze doğru yaklaştıkça bugün onu Zonguldak yapan olayları ve hayatı öğrenmeye başlıyoruz. Zonguldak tarihi demek Türkiye’nin kömür ve sanayi tarihi demektir. Kent başlarken de yine bir hikâye anlatmaya başlıyor;
II. Mahmut zamanında bir türlü yapılamayan sanayi devrimine geçebilmek için askerliğini yapıp memleketine dönen her gence kömür tanıtılıp yurdunda bunu bulursa büyük para ödülleri vaat edilmiştir. Kdz. Ereğli’nin Kestaneci köyünden olan Uzun Mehmet askerlik iznini kullanmak üzere köyüne gelir. Askerdeyken gördüğü kömürü yöresinde aramaya başlar. Buğday öğütmek için gittiği değirmenin su kanallarında yuvarlanan siyah taşları görür ve bunları değirmen ateşine atarak yanıp yanmadığını dener. Karataşın yandığını görünce hem kendi hem de yöresinin yazgısını değiştirecek yanartaşları çuvallayıp ihsanını almak üzere İstanbul’a hareket eder. Saraydan ihsanını (5000 kuruşluk ödül ve ölünceye dek 500 kuruş aylık) aldıktan sonra, kendisini kıskanan ve ödülünü çalmak isteyen Kaymakamı Müstelzim Hacı İsmail Ağa tarafından kahvesine zehir katılarak öldürülür. Uzun Mehmet, kömürle, Zonguldak’la özdeşleşmiş; adına anıt, park yaptırılmış, kimi üretim tesislerine ismi verilmiş ve ülkemiz yeraltı işçiliğinin simgesi olmuş bir isimdir. Bundan sonra artık bir kıyı kasabası olmayan şehir Türkiye Cumhuriyetinde il olarak ilan edilen ilk yerleşim yeri olacak kadar hızla büyümüştür. Bölgede kömürün bulunduğu haberi ile sayısız yabancı kömür şirketleri kurulmaya başlanır. Ve bölgeye zenginlik ve refah sağlayacak bu mucizevî keşiften sonra maalesef işler tersine dönerek bölgedeki halk yabancıların emri altında toprağından kömür çıkarmaya başlar. Millî mücadele döneminde bu durum pek çok zorluk çıkartmış ama fazla gecikmeden Beycuma müftüsü Hüseyin Efendi ile Zonguldak müftüsü İbrahim Efendi yerleşim yerlerini dolaşarak halkı kuva-yı milliye için kazanmaya çalışırken, Bartın müftüsü Rıfat Efendi de kendi yöresinde millî kurtuluş için çalışmaya başlamıştır Ayrıca Devrek kadısı ve müftüsü Abdullah Sabri Efendi ile Hacı Osman (yeşilbaş) Efendi milli hareketi benimsetmek için mücadele verir. Bu kutsal çabalar sonunda 1921 yılında Fransız işgali yok edilerek başarı sağlanır. Ardından Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü önderliğinde madenlerin en verimli ve kazançlı şekilde Türkiye Cumhuriyeti tarafından işletilebilmesi için çalışmalara başlanır, 26 Ağustos 1931 tarihinde Atatürk Ertuğrul yatı ile Zonguldak’ı ziyaret etmiştir.
Zonguldak bugün Türkiye için en önemli işletmeleri barındırmaktadır. Sağladıkları iş ve ürettikleri kömür ve enerji ile bu en önemli kurumları hakkında biraz bilgi verelim;
TTK (daha önceki ismiyle Ereğli Kömürleri İşletmesi – EKİ ) , bölgenin ekonomik ve sosyal kalkınmasında itici güç olmuştur. Yarattığı istihdam kapasitesi ve yan sektörler ile Zonguldak ve bölge illerinde (özellikle Bartın ve Karabük) yaratılan katma değerin temel belirleyicisi ve kaynağını teşkil etmiştir. Zonguldak`ın tarihsel gelişimi içinde TTK, endüstri, ulaşım, enerji, haberleşme, ticaret ve altyapı donanımlarının gerçekleştirilmesini bizzat üstlenmiştir. Beş üretim müessesesi, bulundukları bölgede endüstriyel gelişmeyle birlikte kentleşmenin de yolunu açmışlar, ekonomik ve sosyal kalkınma bu bağlamda hız kazanmıştır.
Türkiye`nin 3 temel demir çelik fabrikasından 2 tanesi salt hammadde kaynağına yakınlık dolayısıyla bölge sınırları içinde kurulmuştur. Bugün 3.3 milyon tonluk yassı çelik üretim kapasitesiyle ülke gereksinimini yüzde 60`ını karşılayan ERDEMİR ve 1.1 milyon tonluk uzun mamul üretim kapasitesiyle ülke ihtiyacının yüzde 15`ini karşılayan KARDEMİR` in varlık nedenleri de TTK`dır. TTK`nın ülke enerji talebinin karşılanmasında rolü büyük olmuştur. EKİ bünyesinde kurulan ÇATES`de üretilen elektrik enerjisi, enerji nakil hatlarıyla iletilerek, İstanbul, Kocaeli ve Sakarya başta olmak üzere, ülkemizde endüstrileşme tohumlarının atıldığı ve bugün de ekonomimizin itici gücü olan Marmara Bölgesinin o zamanki ihtiyacı karşılanmıştır.
TTK; ilimizin ve bölgenin kalkınmasında, karayolları ve demiryolları yapımından liman işletmesine, maden makineleri imalatından altyapı yatırımlarına kadar geniş bir yelpazede projeler gerçekleştirmiş ve salt taşkömürü üretim değeri ile sınırlı olmayan, hesaplanamayacak devâsa katma değerler yaratmıştır. Bu süreç, hâlâ azımsanmayacak oranlarda devam etmektedir. Bugünün Zonguldak`ının yaratılmasında, sözü edilen bölge ve illerin bugünlere gelmesinde TTK `nın etkinliğinin tarihte hak ettiği yeri alması gerekmektedir. Türkiye Taşkömürü Kurumunda 2003 yılı sonu itibariyle yaklaşık; 14.700 kişi istihdam edilmektedir. Kurumun 2003 yılı Taşkömürü üretimi 2 milyon 8 bin ton olarak gerçekleşmiştir.
Türkiye’nin sanayisi ve kalkınması için gün yüzü görmeden yerin altında çalışan kent halkı ve şehrin emeği kuşkusuz kutsaldır. Ve ülkemizin en güzel doğal köşelerinden birine sahip harika bir coğrafyada yaşamaktadırlar. Başta da söylediğim gibi hem yakın hem uzak hem yeşil hem mavi kendi halinde kendi derdinde tarihi ile hikâyeleri ile neden bu kadar gözden ayrı kalmış ki dedirten bir tatil alternatifi olarak zihinlerde yer almasını ve turizm yatırımları ile hak ettiği tanıtıma ve övgüler fazlası ile en kısa zamanda ulaşmasını diliyorum.

İşte Beyni Çalıştıran Besinler

Bazı yiyecekleri daha fazla yiyerek hafıza, algılama yeteneği ve dikkati artırıp, daha hızlı düşünebilmenin mümkün olduğunu biliyormusunuz ?

Bazı yiyecekleri daha fazla yiyerek hafıza, algılama yeteneği ve dikkati artırıp, daha hızlı düşünebilmenin mümkün olduğunu belirten uzmanlar, sınavlara hazırlanan öğrencilerin beyinlerinin daha iyi çalışması için zencefil, kimyon, havuç, ceviz, fındık, fıstık, lahana, karides gibi besinleri almalarını öneriyor.
Diyetisyen Ferin Batman, yaptığı açıklamada, yaklaşan sınav günleri öncesinde, ilköğretim ve liselerin son sınıflarında okuyan öğrenciler için “beynin daha iyi çalışmasına yardımcı olacak yiyecekler” hakkında bilgi verdi.
Batman, öğrencilerin sınavlar için son hazırlıklarını yaptıklarını, ancak pek çoğunun, “konsantre olamamaktan, öğrendiklerini çabucak unutmaktan, dikkatini veremeyip aynı sayfayı tekrar tekrar okuduklarından” yakındıklarını söyledi.
Vücudun küçük bir bölümünü oluşturan beynin, yiyeceklerle alınan enerjinin yüzde 20’sini harcadığını, beynin, kanın taşıdığı oksijen ve glikozla beslendiğini kaydeden Ferin Batman, “Araştırmalar, belirli yiyecekleri daha fazla yiyerek hafızanızı, algılama yeteneğinizi, dikkatinizi artırıp, daha hızlı düşünebileceğinizi gösteriyor” diye konuştu.

ODAKLANMA İÇİN CEVİZ, FINDIK

Batman, bir konuya “odaklanma” için ceviz, fındık, ıstık, soğan ve karides gibi yiyeceklerin yenmesini önerdi. Batman, şunları söyledi:
“Ceviz, fındık, fıstık gibi yiyecekler konferanslarda, konserlerde, uzun araba yolculuklarında, sinirleri kuvvetlendirirken, beyindeki haber alma maddelerinin oluşumunu hareketlendirirler.
Soğan, aşırı yıpranmaya, fiziksel yorgunluğa karşı kanı sulandırır, beyin oksijeni daha iyi alır.
Karides, beyin besinidir. Vücuda önemli omega 3 yağ asitleri sağlar. Dikkat verme süresini daha uzatır.”

STRESSİZ ÖĞRENME İÇİN LAHANA

Öğrenmenin artırılması için çeşitli önerilerde bulunan Batman, şunları kaydetti:
“Lahana, tiroit bezlerinin aktivitesini yavaşlattığı için daha stressiz öğrenmeyi sağlar. Stresin getirdiği atıştırma krizlerinde, düşük kalorisi sayesinde bol bol çiğ olarak yenebilir.
Limon- Portakal, C vitamininden dolayı canlandırır, algılama yeteneğini artırır. Çalışma ve sınav öncesi, limonata veya portakal suyu için.
Yaban mersini, beynin kanla daha iyi beslenmesi için, uzun süreli bir öğrenmede ideal bir meyvedir.”

EZBER İÇİN HAVUÇ

Hafızayı güçlendirmek için de havuç, ananas, avokado, zencefil, kimyon gibi yiyecek ve baharatların tüketilmesini isteyen Ferin Batman, bu besinlerin yararlarını şöyle anlattı:
“Havuç, beyin metabolizmasını canlandırarak, hatırlama yeteneğini arttırır, bir şey ezberlerken bir küçük tabak sıvı yağlı havuç salatası yiyin.
Uzun bir metin ezberleyebilmek için fazla miktarda C vitaminine ihtiyaç vardır. Ananas bunu sağlar, ayrıca önemli bir element olan mangan içerir.
Avokado, kısa süreli hafıza içindir. Fazla miktarda yağ asidi içerir. Çalışırken yarım avokado yeterlidir.”

YENİ FİKİRLER ÜRETMEK İÇİN ZENCEFİL

Yaratıcılığın geliştirilmesi için zencefil yenmesini öneren Batman, zencefilin içerdiği maddelerin beynin yeni fikirler üretmesini sağladığını söyledi. Batman, “Zencefil alındığı zaman kan sulandığı için vücutta daha serbest akar, beyin oksijenle beslenir” diye konuştu.
Kimyonun da içerdiği uçucu yağların bütün sinir sistemini uyardığını söyleyen Ferin Batman, “Aniden bir fikre, bir buluşa ihtiyacı olan kimyon çayı içmelidir. Çay, bir fincana iki tatlı kaşığı dolusu kimyon eklenerek yapılabilir” dedi.

MUTLULUK

Ferin Batman, küçük bir kase çileğin, stresi gidererek mutluluk verdiğini, muzun da “serotonin” maddesi içerdiği için mutluluk verdiğini kaydetti. Batman, kırmızı biberdeki aroma maddelerinin de vücudun mutluluk hormonu salgılanmasına neden olduğunu belirterek, çiğ ve acı olan kırmızı biberin en etkilisi olduğunu bildirdi.

SINAV ÖNCESİ STRESE KARŞI

Batman, sınav öncesi strese karşı da öğrencileri uyararak, “Gerginken yenmek istenen çikolata, hamur işi, tatlı gibi besinler, kola, kahve gibi içecekler çok miktarda şeker ve kafein içerdikleri için sinirleri bozar. Doğru bir beslenme, stresli zamanların üstesinden gelmemizde bize yardımcı olacaktır” diye konuştu.
Bunun için yanlış alışkanlıkların değiştirilmesini isteyen Batman, öğrencilere şu beslenme önerisinde bulundu:
“-Kahvaltı etmeden güne başlamayın. Sabahları vücudun ve beynin enerji deposu boştur. Bu nedenle sinirli ve dikkatsiz olunabilir. Okul çocukları ile yapılan bir araştırmada iyi bir kahvaltı edenlerin daha verimli oldukları ortaya çıkmıştır. Kahvaltıda karbonhidrat ile protein doğru bir karışımdır. Örneğin, kepek veya çavdar ekmeği ile peynir veya yulaf ezmesi ile meyve veya yoğurt, süt yenebilir.

STRESE KARŞI BALIK

-Stres, vitaminlere ve minerallere olan ihtiyacı arttırır. Önemli anti-stres maddeleri mineral olarak kalsiyum (süt ürünlerinde, yeşil sebzelerde) ve magnezyumdur (kepek, çavdar, baklagiller, bal kabağı ve ayçiçeği çekirdeği). B vitaminleri grubu aynı zamanda sinir vitaminleri olarak adlandırılır. B vitaminleri ette, balıkta, kepek çavdar ürünlerinde ve koyu yeşil sebzelerde bulunur. Haftada en az 2 kez balık tüketilmelidir.
-Çikolatayı seyrek, meyveyi sık yiyin. Arada bir az miktarlarda çikolata yenmesi stresi azaltır ama fazla yendiğinde kan şekeri önce artar, sonra hemen düşer. Sonuçta yorgunluk ve tatlılara karşı istek ortaya çıkar. Buna karşılık meyve veya kepek, çavdar ürünleri organizma tarafından daha yavaş enerjiye dönüştürülür, kan şekerinin dengesi bozulmaz.
-Yemekleri küçük porsiyonlarda, sık yiyin. Birden aşırı miktarda ve yağlı yemekler uykunuzu getirir. Enerjinizi uzun süre korumak ve aynı düzeyde tutmak için günde en az 6 öğün ve az miktarlarda yenmelidir.
-Kahveyi ve kolayı azaltın. Sabahları bir iki fincan kahve uyku sersemliğinizi gidermede yardımcı olur. Fazlası ise kalp çarpıntısına, huzursuzluğa, geç saatlerde de uykusuzluğa, korku ve endişeye neden olur. Kolalı içeceklerde bol miktarda kafein içerir. Alkol ise ertesi sabah unutkanlığa neden olur.”