Kategori arşivi: Tasavvuf /İslam

Cumhuriyet Kurulurken Maneviyat Âleminde Neler Oldu?

İsmail Kara’nın Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye kitabını[1] kapağını ilk gördüğüm anda almağa karar verirken kitabın isminin beni etkilediğini söylemeliyim. Yazarın 1992-1996 yıllarında yayınlanmış gazete yazılarını derleyen bu kitaba ismini veren yazı kitabın en başına konulmuştu ve uzun dipnotu dışarıda bırakılırsa ancak bir kitap sayfası kadar tutan kısacık bir yazı idi. Yazıda söz konusu edilen ve kitaba ismi verilen rüya ise iyice özetlenerek sunulmuştu:

 

II. Abdulhamid döneminde Şeyhülislâmlık’ta görev yapmış Şeyh Rahmi Baba 1930’lu yıllarda şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına davet eder. “Kahriye” okunacak, yani “Ya Kahhâr” zikri çekilerek Mustafa Kemal’in ve rejiminin “kahr u tedmiri” için dua edilecektir. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır.

 

Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görür:

Bir dünya haritası. Ortasında Türkiye. Türkiye toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lakin alçak duvarla çevrili. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözüönünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar.

 

Mustafa Kemal, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimiz’e dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahcup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimiz’e bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek “burayı şuna verin” buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.

 

Şeyh Efendi kan ter içinde uyanır. Düşüncelidir. Niyetiyle rüyası arasında bir müddet gider gelir. (Tasavvuf ve tarikat kültüründe rüya, doğrudan bilgi kaynaklarından biridir). Abdestini alır, namazı cemaatla kılmak için arkadaşlarının yanına gider. Namaz eda edilir, dua biter. Fatiha çekilir. Herkesin kahriye okumaya geçilecek dediği bir anda Şeyh Efendi rüyasını anlatmaya başlar…

 

Rüyayı şöyle yorarlar: Türkiye yemyeşil olduğuna göre bu hayra, İslâm’a alâmettir ve durumun esas itibariyle iyi olduğunu gösterir. Etrafındaki duvarların kalın ve siyah oluşu tedirginlik verici; çünkü siyah küfür işaretidir, fakat alçak oluşları mevcut menfi durumun çok uzak olmayan bir zamanda aşılabileceğini gösteriyor. Gerek Efendimiz’in ona karşı tavrı, gerekse Mustafa Kemal’in duruşu menfi… Fakat Türkiye’yi ona veren Hz. Peygamber olduğuna göre buna karşı çıkamayız.

 

Kahriye okumaktan vazgeçilir ve şeyhler, halifeler memleketlerine dönerler...

 

***

İsmail Kara’nın ifadesine göre bu rüya, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçildiği günün ertesinde Cağaloğlu’nda karşılaştığı ciltçi -ve Sezgin Neşriyat’ın sahibi- Ahmet (Mehmetbaşoğlu) Ağabey isimli bir dervişten nakledilmişti. Yazarın dostu olan râvi, bu rüyayı gören Şeyh Rahmi Efendi’den el alan bir zata mensuptu ve tabii olarak alçak siyah duvarların aşılacağı zamanın gelişini bekliyordu. Turgut Özal’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderi değiştireceğine inandığı anlaşılan derviş, İsmail Kara’ya “Yarın cuma. Cumhuriyet tarihinde ilk defa, cumhurbaşkanlığı forsunu taşıyan bir araba Kocatepe Camii’ne yanaşacak. Siz de göreceksiniz…” diyerek ilahi işaretin tecelli edeceği günün geldiğini hevesle söylemişti.

 

İsmail Kara’nın naklettiği bu rivayet beni de epeyce düşündürdü.

 

Rüya rivayetini nakleden derviş, Turgut Özal’ın ölümünü görmüş müydü? Gördü ise fikri ne yönde değişmişti? Türkiye Cumhuriyeti’nin akıbeti konusunda şimdi ne düşünüyordu? Benim için meçhul olan bu soruları İsmail Kara’nın da dostuna sorup sormadığını bilemezdim.

 

Birgün Ankara’da bir Cuma namazı çıkışında tevafûken karşılaştığım İsmail Kara’ya hemen yıllardır kafamı kurcalayan bu rüyanın sahibi olan Zat ile ilgili, başkaca bir bilgisi olup olmadığını sordum. İsmail Kara, yazdıkları dışında bir ayrıntı bilmediğini ancak nakleden dervişe bakılırsa şeyhin bir Rufai şeyhi olması gerektiğini, sadece rüyayı gören şeyhin bir torununun Diyanet İşleri’nde önemli bir mevkide görev yaptığını öğrendiğini söyledi. ‘İşte o torun ile, görüşülebilirse belki biraz bilgi edinilebilir’di.

 

O gün kısa bir süre sonra Türk tiyatrosunun sıra dışı isimlerinden Ensar Kılıç’ın cenaze namazında, şahsen tanıdığım o torun ile karşılaşacağımı söyleseler, inanmazdım. Torununa “Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye” kitabından söz edip dedesinden rivayet edilen bu rüya hakkında açıklayıcı bir yazı yazmasının, tarihî bir vakıanın anlaşılması için şart olduğunu söyledim. Çünkü, bu kitabı okuyan hemen herkes bu manidâr rüyanın sahibi olan Zat’ı merak ediyordu. Hattâ, bu merakını internet ortamlarında iyi niyetli olarak paylaşanlar da olmuştu.

 

İsmail Kara’nın kitabının ilk yazısı olarak kayda geçirdiği önemli ve anlamlı rüyanın sahibinin kim olduğunun ortaya konulmaması bu rivayeti kolaylıkla “rejimi koruma ve kollama adına uydurulmuş olma” iddiası ile karşı karşıya bırakabilirdi. Bu nedenle bu rüyanın ardına düşmek, kahramanı olan şeyhin kim olduğunu bulmak duygusu –hiç de üzerime vazife olmadığı halde- ilk okuduğumdan itibaren gönlüme takıldı; kaldı. Vardır bir hikmeti…

 

‘Cumhuriyete Manevî Meşruiyet Kazandıran’ Rüyanın Sahibi Kimdi?

 

Aradan epeyce bir süre geçti. Şeyh Rahmi Efendi’nin torunu ile yolumuz -bir başka vesile ile- bir daha kesişti. Yine kendisine dedesinin rüyası hakkında ne yazacağını sordum ve artık kendisi yazmazsa benim bir yazı yazmak zorunda kalacağımı da ilettim. Nihayetinde, bu yazıyı yazmak benim üstümde kaldı; ancak Kara’nın kitabında kayda geçirdiği rüyası anlatılan şeyh efendinin torunu, dedesi ile ilgili şimdiye kadar hiçbir basın-yayın organında paylaşılmamış bazı bilgileri lütfetmek nezaketini gösterdi. (Bu vesile ile bu makaleyi yayınlanmadan önce inceleyip yaptıkları bazı tashihât için kendilerine teşekkürü borç bilirim.)

 

Nakledilen bu manidâr rüyanın sahibi olan zat, Mevlüt Rahmi Efendi isimli bir zat-ı şerif idi. Osmanlı’nın son döneminin, cumhuriyetin de ilk günlerinin maneviyat ehli arasında saymamız gereken bir mürşid-i kâmil idi ve Nakşî-Kadirî icazetine sahibi olmakla beraber Kadirî usulünü öne çıkartan bir meşrebe sahipti.

 

Mevlüt Rahmi Efendi, İstanbul’da medrese eğitimi aldıktan sonra bir süre İstanbul’da çalışmış, daha sonra atandığı Sivas Zara Rüşdiyesi’nde müderrislik yapmıştı. Subay olan babası Mahmud Niyazi Bey’in 93 Harbi’nde Kars cephesinde, ‘Kars Kalesi savunması’ sırasında şehid olmasından sonra, mürşidinin de tavsiyesi ile annesi ve bir kız kardeşi ile ata ocağı Yozgat’a dönecektir. Mevlüt Rahmi Efendi’nin bahsedilen mürşidi kimdir; bilinmiyor. Torununun babasına dayanarak verdiği bilgiye göre kabri, Fatih Sultan Mehmed Han’ın türbesinin kıble kısmındaki hazirede yer alıyordu. Torun bu bilgiyi aktarırken: “Zaman zaman babam gidip kendi babasının mürşidinin kabrini ziyaret eder ve Kur’an okurdu. Çocukluk bu ya, çok da ilgimi çekmemişti, şimdi hangi kabir olduğunu hatırlayamıyorum.” diyor.

 

Rüyamızın kahramanına dönecek olursak Mevlüt Rahmi Efendi’nin kabri, evliliğini de yaptığı Yozgat’ın merkez ilçesine bağlı Türkmensarılar köyündedir. Dedesi iki torunundan birisine kendi ismi olan Rahmi’yi uygun görürken, diğer torununa silsilesine müntesib olduğu pîr Abdulkadir Geylani’ye hürmeten olsa gerek Abdülkadir adını verdirmiştir. Hem Kadirî hem de Nakşî icazeti olduğundan iki tarikatten de yetiştirdiği müridleri olmuştur.

 

Mevlüt Rahmi Efendi’nin şahsî evrakı olan belgelerin bazıları şehir ve ev değişikliği gibi sebeplerle nakledilirken kaybedilmiş, bir kısmı da değerli el yazması kitaplarının bir kısmı sahhaflara satılırken, kitap aralarındaki evrakın alınmasının unutulmasıyla gaybubete karışmıştır, ki varisleri tarafından daha sonraları aranmasına rağmen bu şahsî evrakın bulunamadığı ifade edilmektedir.

 

Mevlüt Rahmi Efendi, ilk dini tahsillerini verdiği oğullarına -yaşadığı sıkıntılar sebebi ile olsa gerek-, devlet kapısında “resmi görev almamalarını” tavsiye etmişse de bir oğlu resmi görev almak zorunda kalmış; müftülük yaparken geçirdiği bir trafik kazası ile ahirete irtihal eylemiştir. Diğer oğlu ise babasının tavsiyesine uyarak, 1986 yılında Hak’ka yürüyene kadar esnaflık yaparken, bazen de fahrî imamlık yapmak zorunda kalmış.

 

1925’de yasaklanan tarikat hayatından sonra Mevlüt Rahmi Efendi’nin dergâhı, pek çok benzeri vakıada olduğu gibi, evi olmuş. Mütevazı köy evinin bitişiğindeki bağımsız misafir odası, dervişleri ve hiç eksik olmayan misafirleri için tahsis edilmiştir ki, bu misafirlerinin de genellikle dışarıdan gelen dervişleri olduğu anlaşılmaktadır. Kahriye okunması için toplanan mekân da burası olmalıdır. Yozgat’ın yakın dönemde tanınmış gönül erlerinden ünlü Nakşî şeyhi Şeyhzade Ahmet (Ergin) Efendi, Mevlüt Rahmi Efendi’nin çağdaşı ve haldaşı imiş.

 

Mevlüt Rahmi Efendi, 1936 yılında olduğu tahmin edilen vefat gününe kadar köyünde ziraat ile meşgul olması yanında ve ilmî yeterliliği nedeniyle Hakk’a yürüyünceye kadar köy camiinin imamlığını da yapmıştır.

 

Mevlüt Rahmi Efendi’nin oğul ve torunları 1959’da Yozgat’tan ayrılarak önce Kırıkkale, ardından Ankara ve nihayet 1964 yılında İstanbul’a taşınırlar. İstanbul’da Mevlüt Rahmi Efendi’nin Kadiri dervişlerinden banka emeklisi Nuri Efendi diye bir şahıs vardır ki halifesi olduğu düşünülebilir. Nuri Efendi’nin İstanbul’a ilk defa geliş sebebi son derece ilginçtir. Tanıdıklarından bazıları “Senin şeyhinin mahdumu İstanbul’da bakkallık yapıyor, üstelik de içki satıyor” demişler. Bu hakikatli derviş, bu söylentiye inanmak istememişse de gidip yerinde görmek ve eğer doğru ise, gereken uyarılarda bulunmak üzere İstanbul’a gelir ve Mevlüt Rahmi Efendi’nin oğlu ve torunlarını bulur.

 

Mevlüt Rahmi Efendi’nin oğlu kendisini denetime gelen dervişe: “Bakkal bu, sattıklarım da bunlardan ibaret. Ben bunca din kitabı okumuş adam, nasıl içki satarım? Ama üzülmeyin, bu dünyada iken cemalinizi görmem gerekiyormuş, Cenab-ı Hak sizi bunun için göndermiş” diyerek gönlünü alır. Böylece ithamların, söylentilerin asılsızlığı da anlaşılır.

 

Mevlüt Rahmi Efendi’nin doğum ve vefat tarihleri -anlaşıldığı gibi- net olarak bilinmemektedir. Torunları vefat tarihini 1936 olarak hatırlamaktadırlar. İsmail Kara’nın naklettiği üzere Kahriye okumak için uzak yerlerden gelen meşayih ve dervişandan bu meclisin iptali kararına itiraz eden çıkmadığı, takdirin tecellisine boyun eğildiği de anlaşılmaktadır. Bu karşı çıkılmayışta Mevlüt Rahmi Efendi’nin ihlâs ve manevî kemâline duyulan saygının etkili olduğu tartışılmazdır.

 

Dergâhların Kapatılması Nasıl ‘Uysalca’ Kabullenildi?

 

677 numaralı ve 30.11.1925 tarihinde kabul edilerek 13.12.1925 tarih ve 243 saylı Resmi gazetede yayınlanan “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” [2] ile resmen kapatılan tekke ve dergâhların faaliyetine son verildiğinde sadece İstanbul’da 400 civarında faal tekke ve dergâh olduğu kaydedilmiştir. Buralarda yaşayan mürşidler, aileleri ve yatılı müridlerin sayısının birkaç bini bulacağı da kolayca anlaşılır. [3] O zamana kadarki hayatları hep tasavvufî bir çerçevede şekillenen bu insan grubunun, ağır bir karar olan men ediliş karşısında çoğunluk itibarıyla baş eğdikleri bilinir. Bu baş eğişte zahirî şartlara direnme iradesine ve gücüne sahip olmayışları yanında, bu yazıda kısmen aydınlığa kavuşan yakın tarihin bilinmeyen, ancak manevî işaretlerle yürüyen daha pek çok olayın yer aldığı düşünülmelidir.

 

Bu sessizce kabullenişte tekkelerin içten içe erozyonunun bu kapatmanın manâ aleminden bir yansıma olarak kabulüne dair rivayetler [4] var ise de bu hükmün genelleştirilemeyeceği de açıktır.

 

Yalova her gelişinde görüşmesi vesilesi ile Mustafa Kemal’in de yakından tanıdığı bir mürşid-i kâmil olan Şeyh Şerafeddin Dağıstanî’nin (ölümü: 15 Ağustos 1936, Yalova) kayda geçen sohbetlerinde beş kez Medine-i Münevvere’ye hicret etmek istese de Hz. Rasûlullah’ın bu hicrete onay vermeyişinin kaydedilmesi bu manevî ilişkilerin bir diğer kayda girmiş örneğidir. [5] Bahsi geçen Şerafeddin Dağıstanî’nin İstiklal Savaşı’nda Yunan ordularının Marmara bölgesindeki katliam ve saldırılarına karşı direnişin odak noktasındaki isimlerden birisi olması ile yeni rejim nezdinde makbul bir isim olması gerekirse birtakım ihbarlar ile çeşitli defalar tutuklanması da yakın tarihin alacakaranlık döneminin cilvelerindendir.[6] Şeyh Şerafeddin Dağıstanî’nin halefi olan yeğeni Abdullah Dağıstanî’nin (ölümü:30 Eylül 1973, Şam) kendisinin vefatı sonrasında Şam’a hicretini vasiyet etmesi ve tarikatının yayılması için orada kuracağı dergâhı ana karargâh olarak kullanmasını işaret etmesi de bilinen bir olgudur.[7]

 

Tasavvuf ehlinin zahiren fazlaca dikkat çeksin çekmesin bütün kararlarını verirken her şeyden önce bu tür manevî işaretlere dikkat ettikleri ehline ayân bir husustur. Bu nedenle İsmail Kara’nın maneviyat ile hareketin anlam ve önemini unutan/unutturulan günümüz insanı için uyarıcı bir etki oluşturan o kısacık yazısı olmasa idi bu yazı da yazılamayacaktı.

 

Vardır bir hikmeti…

 

 

 

——————————————————-

İletişim: atahayati@gmail.com

 

[1]İsmail Kara, Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye, s.9-10, Kitabevi Yay. İstanbul-1998.

 

[2] 677 numaralı ve 30.11.1925 tarihinde kabul edilerek 13.12.1925 tarih ve 243 saylı Resmi gazetede yayınlanan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”un üç maddesinde en önemlisi olan birinci maddesinin yasaklama hükmü şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir (kapatılmıştır). Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir. Alelümum tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur (=yasaktır).”

 

[3] İstanbul’daki dergâhların sayısı ve ait oldukları tasavvuf ekolü hakkında son yıllarda yapılan ciddî çalışmaların sayısında önemli bir artış olmuştur. İlahiyat Fakülteleri akademik kadrosunun büyük katkıda bulunduğu bu çalışmaların ayrıntılı bir örneği için bkz: Erkan Övüç, Mecmua-i Tekâyâların Serencamı ve Yeni Bir Liste Neşri, Tasavvuf dergisi, Sayı: 27, Ocak-Haziran 2011-İstanbul, s. 269-320.

 

[4] Bu rivayetlerden en yaygını mürşidi olan Abdulhakîm Arvasî’den “tekkeler zaten manevî olarak kapatılmıştı” anlamındaki hükmünü nakleden Necip Fazıl’ın “Son Devrin Din Mazlumları” kitabındaki şu sözleridir: (Abdulhakîm Arvasî’nin) tekkelerin kapatılması mevzuunda yakınlarına izhâr ettikleri umumî kıymet hükmü şuydu: “Hükümet tekkeleri değil, boş mekânları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı.”

Yaşar Nuri Öztürk ise bu kabullenişi dergâhının bir yangında kül olması üzerine hamd eden Kuşadalı İbrahim Halvetî’nin (ölümü:1845) İstanbul’daki dergâhının yeniden tamir edilerek ihyasını talep eden müridlerini reddederek “Çok şükür merasimden kurtulduk” dediği günlere, 1800’lerin ilk yarısına kadar geri götürür: Kuşadalı İbrahim Halvetî, bir kaza sonucu yanan tekkesinin yeniden inşaını isteyenlere engel olmuş ve sebep olarak da tekkelerden feyzin kaldırıldığını söylemiştir. “Tekkesi yandığı zaman halîfesi Ahmed Îzzet’e şöyle der: “Keyfine bak İzzet, masivayı yaktın!” (Yaşar Nuri Öztürk, Kuşadalı İbrahim Halvetî, İstanbul-1982)

 

[5] Bu durum Şerafeddin Dağıstanî’nin sohbetlerinde şöylece kayda girmiştir: “Âlemin ahvâline ve âlemi ihata etmiş olan hadsiz-hesapsız zulmet ve fesada bakarak, uhdeme düşen irşad ve ıslah vazifesini icraya, ilim ve kudretimin kafî gelmeyeceğinden, yeis derecesinde kalarak beş defa halk arasından çekilmek ve Medine-i Münevvere’de ihtiyâr-ı mücâveretle Ümmet-i Muhammed’e dua ile imrâr-ı hayat etmek için Cenâb-ı Mefhâr-ı Âlem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’den mezuniyet istedim. Cenâb-ı Resûlullah, kat’iyyen halk arasından çekilmeme razı olmadılar.” (Menâkıb-ı Şerefiyye, (1. Cild) , s. 13-15, Yayına Hazırlayan: Hacı Hasan Burkay, Ankara-1995)

 

[6] Şeyh Şerafeddin Dağıstanî’nin Kurtuluş Savaşı’ndaki hizmetleri ve bu hizmetlerin dönemin T.C. Hükümeti tarafından takdir edilişi ile ilgili belgeler için bkz: Doç. Dr. Hülya Küçük, Kurtuluş Savaşı’nda Bektaşiler, Kitap Yayınevi, İstanbul-2003.

 

[7] Şeyh Şerafeddin Dağıstanî ve halefi Abdullah Dağıstanî hakkında geniş bilgi için bkz: http://www.tasavvuf.info

 

Dr. Hayati Bice/Haber10

Mevlid Kandili (Kutlu Doğum)

Mevlid Kandili Nedir Anlamı bilgi ; İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü’l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye “Mevlid Kandili” denir. 

O’nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti. 

Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O’na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O’nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır. 

Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı “Vesiletün’necat” olan mevlid kitabı O’nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir. 

Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O’nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir. 

Bununla beraber, O’nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O’nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. 
Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.

Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden adeta mâteme bürünmüştü. Göz­yaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi. Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumî yas ilan edilmişti!

Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan “tev­hid” inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruh­ları ve kalpleri kasıp kavurmuştu. Gö­nüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.

İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zâlimin zulüm kamçısı al­tında mazlum inim inim inler hale gelmişti.

Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve simalar mahzundu.

Akıl, ruh ve kalpleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuv­vetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!

İşte, o zât geliyordu!

Dünyanın mânevî şeklini beraberinde getirdiği nurla değiştirecek eşsiz in­san, Allah’ın Son Peygamberi geliyordu!

Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek Hz. Muhammed (a.s.m.) geli­yordu!

O An…
Kâinat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi. Her varlık, ken­disine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana “hoş-âmedî”de bu­lunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.

Tarih: Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi.
Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra.
Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.
Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi. Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti.
Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.), dünyaya gözlerini açtı!
Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi. Kâinat, sevinç ve heyecan için­de adeta, “Doğdu ol saatte Sultan-ı Din Nura garkoldu semâvât-ü zemin” di­ye haykırdı.

O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen “Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.

Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?

Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.

O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp “Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur” dediler.(1)

Bîr Yahudi İleri geleni Mekke’de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
– “Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?” diye sordu.
– “Bilmiyoruz” diye cevap verdiler.
Yahudi, “Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
“Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin’in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var” dedi.

Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. “Bu gece Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular.” haberini aldılar.

Ertesi gün Yahudiye vardılar:
“Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?” dediler.
Yahudi “Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?” dedi.
Onlar, “Öncedir ve ismi Ahmed’dir” dediler. Yahudi, “Beni ona götürün” dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine’nin evine gittiler, içeri girdiler.
Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,

“Ne oldu sana, yazıklar olsun” dediler.

Yahudi, “Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.

“Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir” dedi.(2)

Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..

Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, “Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman ‘Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım’ de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver.”

Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra’daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib’e anlatmıştı.(3)

Aynı gece Hz. Âmine’nin yanında bulunan Osman ibn Âs’ın annesinin gördükleri de şöyle:

“O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük.”

Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:

“Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin”

Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan’a denk gelen gece idi.

Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.

Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)

Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.

Aynı gece Kabe’de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.

Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.

Sava’da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.

Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.

Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah’ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)

İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.

Kaynaklar:
(1)İbn-i Sa’d, Tabakat, 1:60.
(2)A.g.e, 1:162-163.
(3)Taberî Tarihi, 2:125; İbn-i Sa’d, Tabakat, 1:102.
(4)A.g.e., 1:102.
(5)İbn-i Sa’d, Tabakat, 1:102.
(6)Bediüzzaman, Mektûbat,s:161,162

Hikmet’ti Arayanlara Hoca Ahmet Yesevi

 

 Ahmet Hoca Yesevi’nin kısa hayat hikayesini kendi yazmış oldugu Divan-ı Hikmet’teki dörtlükleri ile sunuyoruz.

 

2. Hikmet

  
Ey dostlar, kulak verin söylediğime,
Ne sebepten altmış üçte girdim yere?
Mirâc sırasında Hakk Mustafa ruhumu gördü,
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Hakk Mustafa Cebrâil'den eyledi sual
"Bu nasıl ruh, bedene girmeden buldu kemal?"
Gözü yaşlı, halkın başçısı, bedeni hilal;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Cebrail dedi: "Ümmet işi size tam hak
Göğe çıkıp meleklerden alır ders
Feryadına feryad eder yedi kat gök... "
O sebepten altmış üçte girdim yere

Önce "Elestû birabbikum?" dedi bil Hakk
"Kalu bela" dedi ruhum, aldı ders
Hak Mustafa oğul" dedi bilin mutlak
O sebepten altmış üçte girdim yere

"Evladım" deyip Hakk Mustafa eyledi kelam
Ondan sonra bütün ruhlar eyledi selâm
Rahmet denizi dolup taş, diye yetişti haber
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Rahim içinde belirdim, ses geldi;
"Zikir söyle!" dedi, organlarım titreyiverdi
Ruhum girdi, kemiklerim Allah" dedi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dörtyüz yıldan sonra çıkıp ümmet olacak
Nice yıllar dolaşıp halka yol gösterecek
On dört bin alimler hizmet eyleyecek
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dokuz ay ve dokuz günde yere düştüm;
Dokuz saat duramadım, göğe uçtum;
Arş ve Kürsü derecesini varıp kucakladım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

"İnna fetehna... "yı okuyup anlam sordum;
Işık saldı, kendimden geçip cemal gördüm;
Hocam vurup "Sus'" dedi, bakıp durdum;
  Yaşımı saçıp, çâresiz olup durdum ben işte.

"Ey cahil, gerçek bu!" diye söyledi, bildim;
Ondan sonra çöller gezip Hakk'ı sordum;
Nasip etti, şeytanı tutup bindim;
Kararlı olup, belini basıp ezdim ben işte.

Zikrini tamam eyleyip döndüm divaneye;
Hakk'tan başka birşey demeyip bilmeyene
Mumunu arayıp çırak girdim pervaneye;
Kor ateş olup, kavrulup yanıp söndüm ben işte.

Nam ve nişan hiç kalmadı, "Lâ... -La..." oldum;
Allah zikrini diye diye "...illâ..." oldum;
Halis olup, muhlis olup "...lillah" oldum;
"Fena fillah" makamına geçtim ben işte.

Arş üstünde namaz kılıp dizimi büktüm;
Dileğimi deyip, Hakkâ bakıp yaşımı döktüm;
Yalancı âşık, sahte sufi gördüm, kötüledim
O sebepten altmış ûçte girdim yere.

Candan geçmeden "Hû Hû" demenin hepsi yalan;
Bu arsızdan sormayın sual, yolda kalan;
Hakk'ı bulanın özü gizli, sözü gizli
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Bir yaşımda ruhlar bana pay verdi;
İki yaşta peygamberler gelip gördü;
Üç yaşımda Kırklar gelip halimi sordu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dört yaşımda Hakk Mustafa verdi hurma.
Yol gösterdim, yola girdi, nice günahkar
Nereye varsam Hızır Baba'm bana yoldaş
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Beş yaşımda belimi bağlayıp ibadet eyledim
Nafile oruç tutup âdet eyledim
Gece gűndüz zikrini deyip rahat eyledim
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan
Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden;
İlgimi kesip bütün tanıdık bağlardan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Yedi yaşta Arslan Baba'm arayıp buldu;
Her sırrı görüp perde ile sarıp kapadı
Allah'a hamd olsun, gördüm" dedi, izimi öptü;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Azrail gelip Arslan Baba'mın canını aldı;
Huriler gelip ipek kumaştan kefen eyledi
Yetmişbin melekler toplanıp geldi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Namazını kılıp yerden kaldırdılar
Bir anda cennet içine ulaştırdılar,
Ruhunu alıp "İlliyyin" cennetine girdirdiler
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Allah, Allah yer altında vatan eyledi
Münker-Nekir "Men rabbük?" deyip soru sordu;
Arslan Baba'm İslâm'ından beyan eyledi
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Akıllı isen, erenlere hizmet eyle
Emr-i mâruf kılanları aziz eyle
Nehy-i münker kılanları hürmetli eyle
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Sekizimde sekiz yandan yol açıldı;
"Hikmet söyle!" diye, başlarıma nur saçıldı;
Allah'a hamd olsun, Pir-i kamil mey içirdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Pir-i kamil Hakk Mustafa, şüphesiz bilin;
Nereye varsan, vasfını söyleyip saygı gösterin
Salât-selâm deyip Mustafa ya ümmet olun;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dokuzumda dolanmadım doğru yola;
Teberrük deyip alıp yürüdü elden ele;
Sevinmedim bu sözlere kaçtım çöle;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

On yaşında delikanlı oldun Kul Hoca Ahmed;
Hocalığa bina koyup, eylemeden ibadet;
Hocayım, deyip yolda kalsan, vay ne hasret
O sebepten altmış üçte girdim yere.

 

3. Hikmet

  
Her sabah vakti ses geldi kulağıma
Zikr söyle!" dedi, zikrini söyleyip yürüdüm ben işte.
Aşıksızları gördüm ise, yolda kaldı;
O sebepten aşk dükkanını kurdum ben işte.

Onbirimde rahmet deryası dolup taştı;
"Allah!" dedim, şeytan benden uzak kaçtı;
Hay u heves, ben-bencillik durmayıp göçtü;
On ikide bu sırları gördüm ben işte.

Onüçümde nefsani arzuları ele aldım
Nefs başına yüz bin bela sarıp saldım;
Kibirlenmeyi ayak altında basıp aldım;
Ondördümde toprak gibi oldum ben işte.

On beşimde huri ve gılman karşı geldi;
Başını eğip, el bağlayıp saygı gösterdi
Firdevs adlı cennetinden haberci geldi;
Cemali için hepsini terkettim ben işte.

Onaltımda bütün ruhlar pay verdi;
"Hay hay size müberek olsun"deyip Adem geldi;
"Evladım!" deyip, boynuma sarılıp gönlümü aldı;
On yedimde Türkistan da durdum ben işte.

Onsekizde Kırklar ile şarap içtim;
Zikrini söyleyip, hazır durup göğsümü deştim;
Nasip kıldı, cennet gezip huriler kucakladım;
Hakk Mustafa cemallerini gördüm ben işte.

Ondokuzda yetmiş makam açığa çıkarıldı
Zikrini söyleyip, iç ve dışım temizlendi;
Nereye varsam, Hızır Baba'm hazır oldu;
Gavslargavsı mey içirdi, doydum ben işte.

Yaşım yetti yirmiye, geçtim makam
Allah'a hamd olsun, pir hizmetini eyledim tamam
Dünyadaki kurt ve kuşlar eyledi selâm
O sebepten Hakk'a yakın oldum ben işte.

 Mümin değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin söylediği sözü dinlemiyor
Ayet hâdis, Kur'ân'ı anlamıyor
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm ben işte.

Rivayeti görüp Hakk'la söyleştim ben;
Yüz bin türlü meleklere yüzleştim ben;
O sebepten Hakk'ı söyleyip izleştim ben
Can ve gönlümü O'na feda kıldım ben işte.

Kul Hoca Ahmed yaşın ulaştı yirmi bire
Neyleyeceksin, günahların dağdan ağır;
Kıyamet günü gazap eylese, Rabbim Kadir;
Ey dostlar, nasıl cevap söyleyim ben işte

4. Hikmet

  
Hoş gâipten kulağıma ilham geldi;
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim ben işte.
Bütün ulular toplanıp gelip armağan verdi;
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim ben işte.

Ben yirmiiki yaşta fâni oldum;
Merhem olup gerçek dertliye deva oldum;
Sahte âşık-gerçek aşığa tanık oldum;
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim ben işte.

Ey dostlar, yaşım yetti yirmiüçe
Yalan dava, ibadetlerim tamamı boş
Kıyamet günü neyleyim çıplak, şaşı
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim ben işte.

Ben yirmidörde girdim, Hakk'tan uzak
Ahirete varır olsam, hani hazırlık
Öldüğümde toplanıp vurun yüz bin sopa
O sebepten Hakk â sığınıp geldim ben işte.

Cenazemin arkasından taşlar atın;
Ayağımdan tufup sürüyerek kabre götürün
"Hakk'a kulluk kılmadın"deyip çekiştirip tepin
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim ben işte.

Günah ile yaşım yetti yirmi beşe
Sübhan Rabbim, zikr öğretip göğsümü deş;
Göğsümdeki düğümleri sen kendin çöz;
O sebepten Hakk'â sığınıp geldim ben işte.

Ben yirmialtı yaşta sevda eyledim
Mansurgibi cemal için kavga eyledim
Pirsiz yürüyüp dert ve sıkıntı peyda eyledim
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim ben işte.

Ben yirmiyedi yaşta Pir'i buldum;
Her ne gördüm perde ile sırrı örttüm
Eşiğine yaslanarak izini öptüm;
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim ben işte.

Ben yirmisekiz yaşta âşık oldum
Gece yatmayıp, mihnet çekip sâdık oldum;
Ondan sonra dergâhına lâyık oldum;
O sebepten Hakk'â sığınıp geldim ben işte.

Yirmidokuz yaşa girdim, halim harab
Aşk yolunda olamadım misali toprak
Halim harab bağrım kebab, gözüm dolu yaş
O sebepten Hakk'â sığınıp geldim ben işte.

Otuz yaşta odun eyleyip yandırdılar
Bütün ulular toplanıp dünyayı bıraktırdılar
Vurup, çekiştirip dünya derdini bıraktırdılar
O sebepten Hakk'â sığınıp geldim ben işte.

Kul Hoca Ahmed dünyayı bıraksan, işin biter
Göğsündeki çıkan âhın Arş'a yeter;
Can verirken Hakk Mustafa elini tutar
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim ben işte.

5. Hikmet

  
Birdenbire durduğum yerde bütün ulular
Hakk aşkını gönlüm içine saldı dostlar
Hızır Babam hazır olup lutfederek
Yardım edip, elim tutup aldı dostlar

Otuz birde Hızır Baba'm mey içirdi;
Vücudumdan şeytanı temiz kaçırdı;
Sevdalandım, günahlarımı Hakk affetti
Ondan sonra Hakk yoluna saldı dostlar.

Otuziki yaşda ulaştı Hakktan ferman:
Kulluğa kabul eyledim, olma mahzun
Can verirken vereyim sana iman nuru"
Garip canım mutlu olup güldü dostlar.

Hâlıkımdan haber erişti, şükreden oldum;
Her kim çekiştirdi, belki tepdi, sabreden oldum;
Bu âlemde hiç uyumayıp hazır oldum;
Hayuheves, ben-bencillik gitti dostlar.

Otuzüçte saki olup mey paylaştırdım
Şarap kadehini ele alıp doyasıya içtim;
Ordu hazırlayıp şeytan ile ben vuruştum
 Allah'a hamd olsun, iki nefsim öldü dostlar.

Otuzdörtte âlim olup bilge oldum;
Hikmet söyle!" dedi Rabbim, söyler oldum;
Kırklar ile şarap içtim, yoldaş oldum;
İç ve dışım Hakk nuruna doldu dostlar.

Otuzbeşte mescide girip devran sürdüm
İsteklilere aşk dükkanını dopdolu kurdum;
Eğri yola her kim girdi, çekiştirdim, vurdum;
Aşıklara Hakk'tan müjde ulaştı dostlar.

Otuzaltı yaşta oldum kemal sahibi
Hakk Mustafa gösterdiler bana cemal;
O sebepten göıüm yaşlı, bedenim bükük
Aşk hançeri yürek-bağrımı dildi dostlar.

 Otuzyedi yaşa girdim, uyanmadım;
İnsaf kılıp Allah'â doğru yola koyulmadım
Seher vakti ağlayarak inlemedim;
Tevbe ettim, Rabbim kabul eyledi dostlar.

Otuzsekiz yaşa girdim, ömrüm geçti;
Ağlamayım mı, öleceğim vaktim yakınlaştı;
Ecel gelip kadehini bana tuttu;
Bilmeden kaldım, ömrüm sonu oldu dostlaı.

Otuzdokuz yaşa girdim, kıldım hasret;
Vah ne yazık, geçti ömrüm, hani ibadet
İbadet edenler Hakk karşısında hoş mutlulukta
Kızıl yüzüm ibadet eylemeyip soldu dostlar.

Saç sakalım hep ağardı, gönlüm kara
Mahşer günü rahmet etmesen, halim perişan
Sana açıktır, amelsizim, çoktur günah;
Bütün melekler günahlarımı bildi dostlar.

Pir-i kamil içkisinden damla tattım;
Yol bulayım deyip başım ile geceleri dondum
Allah'a hamd olsun, lutf eyledi, nura battım;
Gönül kuşu Lâmekan'a ulaştı dostlar.

Kıyametin şiddetinden aklım şaşkın
Gönlüm korkmuş, canım yorgun, evim yıkık
Sırat adlı köprüsünden gönlüm paramparça
Aklım gidip, deli olup kaldım dostlar.

Kul Hoca Ahmed, kırka girdin nefsini kır;
Burada ağlayıp âhirette ol tertemiz
İman postu şeriattir, aslı tarikat
Tarikata giren Hakk'tan pay aldı dostlar.

6. Hikmet

  
Yâ İlahım, hamdın ile hikmet söyledim;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.
Tevbe kılıp günahımdan korkup döndüm;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırkbirimde ihlas eyledim, yol bulayım deyip
Erenlerden gördüğüm her sırrı ben örteyim deyip
Pir-i kamil izini alıp ben öpeyim deyip
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırkikimde istekli olup yola girdim;
İhlas eyleyip yalnız Hakk'a gönül verdim;
Arş, Kürsü, Levh'ten geçip Kalem'i gezdim;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırküçümde Hakk'ı arayıp feryad eyledim
Gözyaşımı akıtarak pınar eyledim
Kırlarda gezip kendimi divane eyledim;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırkdördümde muhabbetni pazarında,
Yakamı tutup, ağlayıp yürüdüm gül bahçesinde
Mansur gibi başımı verip aşk dârağacında;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırkbeşimde Sen'den hâcet dileyip geldim;
Tevbe eyledim her iş yaptım hata eyledim
Yâ İlâhım, rahmetini ulu bildim;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırkaltımda zevk ve şevkim dolup taştı;
Rahmetinden damla damladı, Şeytan kaçtı
Hakk'tan ilham arkadaş olup, kapısını açtı;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırkyedimde yedi yönden ilham ulaştı
Sâki olup şarap kadehini Rabbim tuttu
Şeytan gelip nefs ve hevayı kendisi yuttu
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırksekizde aziz candan,sikayetçi oldum;
Günah derdi sakat kıldı hasta oldum
O sebepten Hakk'tan korkup uyumaz oldum
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kırkdokuzda aşkın düştü, tutuşup yandım
Mansur gibi eş ve dosttan kaçıp kayboldum
Türlü türlü cefa değdi, boyun eğdim
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Elli yaşta "Erim"dedim, amelim zayıf;
Kan dökmedim gözlerimden, bağrımı ezip;
Nefsim için yürür idim, it gibi gezip;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

Kul Hoca Ahmed, er olmasan, ölmek iyi;
Kızıl yüzünün kara yerde solması iyi;
Toprak gibi yer altında olman iyi;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.

7. Hikmet

  
"Kul huvallâh, sübhânallâh"ı vird eylesem
Bir ve Var'ım cemalini görür müyûm?
Baştan ayağa hasretinde feryad eylesem,
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

Ellibirde çöller gezip otlar yedim;
Dağlara çıkıp, tâat kılıp gözümü oydum;
Cemalini göremedim, candan doydum;
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

Elliiki yaşta geçtim ev-barktan;
Ev-barkım ne görüne belki candan;
Baştan geçtim, candan geçtim, hem imandan;
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

Elliüçte vahdet şarabından nasip eyledi;
Yoldan azan günahkar idim, yola saldı;
"Allah" dedim, "Lebbeyk!" diyerek elimi aldı
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

Ellidörtte bedenlerimi ağlar eyledim
Mârifetin meydanında dolandım
İsmâil gibi aziz canımı kurban eyledim
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Ellibeşte cemal için dilenci oldum
Kavruldum, yandım, gül gibi ta ki yok oldum
Allah'â hamdolsun cemal arayıp eda oldum
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Ellialtı yaşa ulaştı dertli başım
Tevbe eyledim, akar mı ki gözden yaşım;
Erenlerden nasip almadan taş gönülüm
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Elliyedi yaşta ömrüm yel gibi geçti
Ey dostlar, amelsizim, başım kurudu
Allah â hamd olsun, pir-i kamil elimi tuttu
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Ellisekiz yaşa girdim, ben habersiz
Kahhar Malik'im nefsimi eyle zir ü zeber
Himmet versen, kötü nefsime vursam teber
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Ellidokuz yaşa ulaştım, feryad ve figan
Can verirken cananımı akla, getirmedim
Ne yüz ile sana söyleyeyim, eyle azâd;
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Gözümü yumup tâ açınca erişti altmış
Bel bağlayıp ben eylemedim bir iyi iş;
Gece gündüz gamsız yürüdüm ben, yaz ve kış;
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Altmışbirde pişmanım günahımdan
Ey dostlar, çok korkuyorum İlah'ımdan;
Candan geçip kurtuluş dileyim Allah'ımdan 
 Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Altmışiki yaşta Allah ışık saldı;
Baştan ayağa gafletlerim yok eyledi
Canım, gönlüm, aklım, şuurum "Allah!" dedi
  Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm?

Altmışüçte çağrı geldi; "Kul yere gir!.."
Hem canınım, cananınım, canını ver
Hu kılıcını ele alıp nefsini kır
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

Kul Hoca Ahmed, nefsi teptim, nefsi teptim;
Ondan sonra cananımı arayıp buldum;
Ölmeden önce can vermenin derdini çektim
Bir ve Var'ım, cemalini görür müyüm ?

8. Hikmet

  
Sabah erken pazartesi günü yere girdim
Mustafa ya matem tutup girdim ben işte
Altmışüçte sünnet dedi işitip bildim
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Yer üstünde dostlarım matem tuttu
Bütün alem "Sultanım"deyip nara çekti
Hakk'ı bulan gerçek sufiler kanlar yuttu
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Elveda deyip yer altına adım koydum
Aydın dünyayı haram kılıp Hakkı sevdim
Zikrini söyleyip yalnız olup yalnız yandım
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

"Taha" okuyup akşam ve geceler kaim oldum
Gece namaz gündüzleri oruçlu oldum
Bu hal ile yer altında daim oldum
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Altmış gece altmış gündüz bir kez yemek
Tan atana kadar namaz kılıp bir kez selam
Altmışüçte oldu ömrüm sonunda tamam
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Hakk Mustafa ruhu gelip oldu imam
Bütün varlık yer altında oldu köle
Çok ağladım Hakk Mustafa verdi müjde
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Mirac gecesi "Gözümün nuru evlad... "dedi
Elimi tutup "Ümmetimsin ümmet" dedi
"Sünnetimi sıkı tutasın gönüldaşım"dedi
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

"Kıyamette yol kaybedersen yola salayım
Muhammed deyip susamış olsan elini tutayım
Evladım deyip elini tutup cennete girdireyim..."
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Ey dostlar bu sözü işitip şevkim arttı
"Ümmet" dedi, iç ve dışım nura battı
Nurunu salıp cemalini Hakk gösterdi
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Cemalini görüp ruhum uçup arşa kondu
Musa gibi varlığım tutuştu yandı
Mecnun gibi eş ve dosttan kaçıp saklandı
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Yer altında eziyet çektim çok zorluk
Döşek yastık taştan yapıp çektim sıkıntı
Ey dostlar bu dünyada yok dinlenmek
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Ta zorluk çekmedikçe vuslatı nerede?..
Hizmet kılmadan hal derdi olmaz peyda
Can ve gönlünü kılmadıkça Hakk'a tutkulu
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Yer altına girdim ise kendimden geçtim
Gözümü açınca Mustafa'yı hazır gördüm
İsyan ve cefa eden ümmetlerin halini sordum
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

"Ey evlad benden sorsan hani ümmet,"
"Ümmet" dedi göğsüm dolarak hasret yarası
"Ümmet için çok çekiyorum Hak'dan külfet"
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Ümmetlerimin günahlarını her Cum'â affet
Alıp geleyim ya Muhammed sen bunu ayır
Ta ki ağlayıp secde eyleyim Tanrı ya affet
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Her Cum'a affet ümmetlerin günahını
Alıp geleyim ya Muhammed gör bunu
Ümmetlerin neler kılar Ahmed senin
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Ben melekten utanç duyarım ey ümmetim
Yaratan'dan korkmaz mısın düşük himmetim
Gece yatmadan ibadet etsen hoş devletim
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Yer altına girdim dostlar iradesiz
"Amin" deyiniz âl, ashab ve çehar-yar
Ümmetlerin suçunu bağışla Allah'ım
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

Kul Hoca Ahmed ben ikinci defteri söyledim
İki alem eğlencelerini meye sattım
Ölmeden önce can acısının zehrini tattım
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte

9. Hikmet

  
Ey dostlar hasb-i halimi söyleyeyim
Ne sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim
Gerçek dertliye bu sözümü bildireyim
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

Kabir içinde gece-gündüz ibadet eyledim
Nafile namaz kılıp adet eyledim
Her ne cefa gelse ona dayandım
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

Kabir içinde Mustafa'yı hazır gördüm
Selam verip edep ile şaşırıp kaldım
Asi-cafi ümmetlerinin halini sordum
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

Kabre girmek Rasulullah sünnetleri
İbadet eylemek Hakk Rasulû'nün adetleri
Gariplere rahmet eylemek şefkatleri
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

Ümmet olsan gece-gündüz dinmeden ağla
Bağrın pişip ciğerini deşip yürek dağla
Ecel gelse mertler gibi belini bağla
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

Bir gün senin ömrünün yaprağı sararınca
Ecel gelmeden tevbe eyle ey cahil
Meğer sana rahmet eyleye Azim Yezdan
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

Gerçek dertlinin işidir söz ve icraat
Gözyaşıdır Hakk karşısında niyaz armağanı
Gece-gündüz dinmeden oruç, namaz kıl
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

Ey evlad ümmetlerin derdi örter
Yanlış, noksan günahları dağdan artar
Dini bırakıp dünya malını kendine çeker
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

Kul Hoca Ahmed tekbir deyip sohbete başla
Hay u heves, ben-benliği uzağa gönder
Seherlerde dört dövünüp dinmeden çalış
O sebepten Hakk'tan korkup kabre girdim

II Abdülhamit’in Vasiyet Ettiği Dua

Abdülhamid, hayatının son dakikalarına kadar şuurunu kaybetmemişti. O ânlardaki vasiyeti de harfiyen yerine getirildi. Göğsüne ahidnâme duası, yüzüne Hırka-î Saâdet destimali, tabutun üzerine de siyah Kâbe örtüsü örtüldü.

Göğsüne konulmasını vasiyet ettiği  Ahidname duası önemi nedir

 

ahidname

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkçe Anlamı:“Ey semâvâti ve yeri yaratan, gayb ve şehadet alemlerini bilen Allah’ım! Ey Allah’ım! Bu dünya hayatında senden başka bir ilah olmadığına ahdediyorum. Sen birsin ve ortağın da yoktur. Muhammed (s.a.v.) senin kulun ve Rasûlün’dür. Beni, hiçbir halde nefsimle başbaşa bırakma, Allah’ım! Eğer beni nefsime bırakırsan,şerre yaklaştırır ve hayırdan uzaklaştırır. Ben hiçbir şeyime güvenmiyorum. Ancak Senin yüce rahmetine güveniyorum. Seninle ahdediyorum! Şüphesiz ki Sen va’dinden dönmezsin.”

İbni Mes’ud (r.a.)’dan rivayet edilmiştir:

Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün ashabına şöyle buyurdu: “Sizden biriniz, akşam-sabah Allahü Teâlâ Hazretleri’nin indinde, mükafatı yazılamayacak kadar büyük bir sevabının olmasını ister misiniz?” Ashabı: “Bu nasıl olur? Ya Rasûlallah!” dediler.

Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Akşam-sabah bu duâyı okuduktan sonra, bir mühürle mühürlenerek Arş’ın altına konulur. Kıyamet gününde, “Rahman indinde ahdi olan nerededir?” diyerek bir münadi çağırır. “O kimseler Cennet‘e girsinler.” denilir.” (Ruhül beyan)

Açıklama: Bu duâyı okuyana verilecek olan mükâfatı insanlar kâtip olsa, ağaçlar kalem olsa, sevabını yazmakla bitiremeyecekleri için, bu duânın mükâfatını, Allah’ü Teâlâ mahşerde kullarına takdim edecektir. Veminellahittevfik.

Bezzazı Sığar’dan naklen zikredilmiştir ki: Şayet ölünün alnı veya sarığı veya kefeni üzerine ahidname yazılırsa, umulurki Allah Teâlâ ölüye mağfiret eder.

Arapçası:

Allahümme fâtıras semâvâti ve’l ardı âlimel gaybi veş şehadeti, innî a’hedü ileyke biennî eşhedü enlâ ilahe illâ ente vahdeke lâ şerike lek. ve enne muhammeden abdüke ve rasûlüke ve inneke tekilnî ilâ nefsî tükarribnî mineş şerri ve tübâidnî minel hayri ve innî lâ esigu illâ birahmetike fecal li ahden tûfînîhi yevmel kıyameh. İnneke lâ tuhlifül mîâd.

Gizli Şirk:Riya

Riyâ kelimesi terim olarak¸ “gösteriş yapmak” mânâsına gelmektedir. İslâm nazarında riyâ; amel işlerken kulun Allah’tan başkasını düşünmesi ve ihlâsı terk etmesidir. Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyetler bu hususa dikkat çekmektedir:

Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi¸ sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu¸ üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.”[1]

“Münâfıklar¸ Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar¸ namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar¸ insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.”[2]

Riyâ ile amelini boşa çıkaranların perişan hallerini Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) şu şekilde dile getirmektedir: “Hüsranda kalanların en kötü durumda olanı¸ işlediği salih amelleri halka gösteren ve riyâ ile iyi amelini yok edip şahdamarından daha yakın olan Allah’ın huzuruna kötü amellerle çıkandır.”[3]

Kulluk Allah içindir. Ömür Allah yolunda tüketilirse mübârektir. Kötülüklerden kaçınmak da iyiliklere ermek de sadece Allah için yapılmalıdır. İşlediğimiz amelleri sadece Allah’a arz edebilmeliyiz. Allah için işlenmeyen ameller boşa çıkmaktadır. Bu gerçeği Fudayl b. Iyâz (ö. 187/802) şu tesbiti ile anlaşılır kılmaktadır: “Halk için ameli (ve günah olan şeyleri) terk etmek riyâdır¸ halk için amel (ve ibadet) etmek ise şirktir.”[4]

Riyâkârlıktan kaçındığımızı görmek ve riyâkâr olmadığımızı yansıtmak bile sıkıntılıdır. Tasavvufta terk bilinci esastır. Allah ile aramızdaki en büyük perde nefis perdesidir. Benlik duygusunu ortadan kaldırmadan¸ kendimizi görmekten kaçınmadan kulluk gerçeğine eremeyiz. “Riyâkârım diye yemin etmem¸ riyâkâr değilim diye yemin etmemden daha hoşuma gider.”[5] diyen Fudayl b. Iyâz ne kadar haklıdır.

İhlâs ile Riyânın Bir Arada Bulunmaması

Riyâ ehli yaptıklarını duyurmak ister; reklamı sever; gösterişe kalkışır; alkışı¸ takdiri¸ beğeniyi¸ onaylanmayı¸ taltifi bekler. Hâlbuki tasavvufta dervişin zemmi de medhi de bir görmesi esastır. Başkalarının kınamasına da aldırmaz takdirine de bel bağlamaz. Sûfî ücretli kul değil¸ sırf kuldur. Dervişin hesabı olmaz. Derviş hasbî adamdır. Göstermek ve görülmek derdine düşmez. Ama riyâya müptelâ olanlar halk nazarında itibar kazanmak isterler. Riyâ ehli rütbe peşinde koşar; dertleri taç ve hırkadır; birtakım payeler için yaptıklarını insanlara gösterme derdine düşerler. Allah erleri ise ihlâslı kullardan olmak ister¸ Allah için ibadet eder¸ Allah’tan başkasının yaptığını bilmesini istemez¸ Allah’ın rızâsını ve âhiret diyarını kazanmak yegâne derdidir. Derdi Allah olanın¸ kalbi Allah’a bağlı kalanın¸ istediğini Allah’tan isteyenin¸ Allah’ın beğenisini kazanma iştiyâkına düşenin yâr ve yardımcısı Allah’tır. Allah o kuluna öyle yardım eder ki¸ onu katına yükseltmekle kalmaz¸ insanların gözünde de onun şanını artırır¸ değerine değer katar. O nedenle kul¸ “Allah bilsin¸ gerisi beni alakadar etmez.” demelidir. İyilik yapıp denize atmalı¸ balık bilmezse Halık bilir umudunu korumalı. Ebu Bekir Kelâbâzî (ö. 385/995)’nin ifadesiyle¸ insanlar arasında itibar kazanmak amacıyla yaptıklarını başkalarına işittirmeye kalkışanların yaptıklarını Allah insanlara sevimsiz kılmakta¸ onu onların gözlerinde küçük düşürmekte¸ onların nazarındaki değerini alçaltmakta ve insanlara rezil etmektedir.[6]

İbadetlerin Perdelemesi

Üçüncü devre Melamîliğinin pîri Muhammed Nûru’l-Arabî (ö. 1305/1887) sevenlerini riyâya düşmekten sakındırmakta¸ yapmış oldukları ibadetleri görmemelerini tavsiye etmekte¸ ibadetleriyle vuslata ereceklerine kani olmamalarını¸ mahviyet duygusuna bürünmelerini¸ her an ibadetle meşgul olsalar dahi ibadetlerinin noksanına hükmetmelerini tenbih etmektedir. Çünkü ona göre ibadet ve itâatler bazen vuslata değil Hak’tan perdelenmeye bile sebep olmaktadır. Onun ifadesiyle söyleyecek olursak deriz ki:

“Bir kişi ameli sebebiyle Hakk’a kurbet ettiğini/yakınlaştığını düşünürse ehl-i isyândan olur. İbadetler ile ucb etmek ve dâvâ-yı bâtıla ile diğer kullara mazhariyet iddiasında bulunmak sûfîlerin bazen düştüğü hatalardandır. Bu ise nefsânî kirlerin¸ cismânî kirlerin¸ rûhânî karanlıkların esasıdır. İsyan edenler isyanıyla¸ tâat sahipleri de ona güven sebebiyle Hak’tan mahcup olurlar. Hz Peygamber (s.a.v.) bile ‘Ben ancak bir beşerim.’ demiştir. Kul salih ameli kendinden görmemelidir. Hak Teâlâ katında en üstün amel ağyâr için yapılmayandır. Buna cennet arzusu¸ cehennem korkusu dâhildir. Bir beklenti olmamalıdır. Suretâ âmil kul ise de o güç ve iradeyi veren Hak’tır.”[7]

Muhammed Nûru’l-Arabî bu ifadeleriyle bizlere ibadetlerimiz karşılığında sevap ve mükâfat beklentisine koyulmamızın kendimizde bir varlık gördüğümüzün işareti olduğunu söylemektedir. Kendimizde varlık görmeye kalkışmak¸ Hakk’ı bilmemizin önündeki en büyük engeldir. Zira şeytan da kendinde varlık gördüğü için Hz. Âdem’in varlığındaki Muhammedî hakikati yani zat¸ sıfat ve ef’âl tecellîlerini nefyettiği için Hak’tan perdelenmiştir. O nedenle¸ “İddia sahibi olmaktan sakın.” diyen Muhammed Nûru’l-Arabî’ye göre yapılan her iyilik Hak’tan¸ her kusur ise nefisten bilinmelidir.[8] Muhammed Nûru’l-Arabî bu gerçeği şu sözleriyle daha anlaşılır kılmaktadır:

“Nihâyet ehli¸ güzellikleri ‘cem’ halinde¸ günahları ise ‘fark’ halinde bulurlar. Yani güzellikleri kendilerinden bilmezler¸ ancak günahları kendilerinden bilirler. Bu konuda iyilikleri yaparken bunu Hakk’a nisbet etmek gerekir. Bu kurb-ı ferâizdir. Kötülüklere gelince bundan nefsine pay çıkar. Bu da kurb-ı nevâfildir. ‘Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her kötülük ise kendindendir.”[9]

İhlâstan Ödün Vermemek

Seyr u sülûkta ibadete devamın önemine sürekli vurgu yapan Sivaslı mutasavvıf şair Şeyh Hâlid Efendi (ö. 1350/1931)¸ seyr u sülûkun kemâlini ihlâsa bürünmekte görür. O şu gazeliyle bizleri ihlâstan ödün vermemeye davet etmektedir:

Sâlik-i Hak için her anda ihlâs

Lâzımdır etmeklik amelde ihlâs

 

Ecsâda benzetdi ârif a‘mâli

Bilirseñ rûh oldu amelde ihlâs

 

Zâhidân isteyip ecr ü mesûbât

Eyledik sanırlar amelde ihlâs

 

Sen kulsun kullara lâzım ibâdet

Edip vechen li’llâh amelde ihlâs

 

İbâdet memlûkuñ ihsân Mâlik´iñ

Ya neden etmezsiñ amelde ihlâs

 

Olmasa va‘d ile hem de va‘îdi

Acep etmez miydiñ amelde ihlâs

 

Havl ü kuvvet Hak´dan yok sende senlik

Tecrîd ol bul var sen amelde ihlâs

 

Ne hidmetle olduñ nâil-i elf

Añlarsañ yoklukda amelde ihlâs

 

İlâhî rahm eyle hâl-i Hâlid´e

İhsân et lutfuñdan amelde ihlâs[10]

Riyâ Tehlikesi

Darendeli Osman Hulûsi Efendi (ö.1410/1990)¸ Divan’ında riyâdan o kadar çok korkmakta¸ riyâ tehlikesinin büyüklüğüne o kadar çok dikkat çekmekte¸ riyâ denilen perişanlıktan o kadar çok yakınmaktadır ki¸ kaş yapalım derken göz çıkaran riyâ ehline murâkabe ve muhâsebe derslerine devam etmeyi önermektedir.

Sa’y eder zâhid ki zühd ile rızâ tahsîl ede

Bilmez o kim bu amel zerk u riyâ hâsıl kılar

mısraında zühd ve gayreti ile rızâyı elde etmek isteyen kimi zâhid geçinenlerin amellerine riyâ ve gösteriş kattıklarını¸ riyâları yüzünden mahcup ve mahsur konuma düştüklerini haber vermektedir. Allah bizleri ancak riyâsız olduğumuz ve her derdimizi O’na arzettiğimiz zaman muvaffak kılacaktır. Osman Hulûsi Efendi’nin dizelerine kulak verdiğimiz zaman riyâdan sakınmanın yolunu öğrenmekte¸ rızâ gemisine binip sâhil-i selâmete çıkmanın huzurunu yakalamaktayız. Bakınız Osman Hulûsi Efendi nasıl da candan sesleniyor bizlere:

Her ne dilersen Kibriyâ ihsân eder ol bî-riyâ

İste murâdını dilâ vakt-i seher vakt-i seher

                          ***

Şol müselsel turrası îmânımızdır şübhesiz

Hamdü li’llâh tâat-ı zerk u riyâdan geçmişiz

                          ***

Zerk u riyâdan geçmişiz

Tevhîd-i sırfı seçmişiz

Aşk bâdesinden içmişiz

Ol sâkî-i devrân bizim

                         ***

Nâmûs u ârı varı hep zühd ü riyâ zünnârı hep

Terk eyleyip ağyârı hep arkadaşlık eyler misin

                         ***

Ey abd-i makbûl dönme sağ u sol

Budur doğru yol Hakk’ı zikr eyle

 

Murâdın irfân edesin iz’ân

Ey sevgili cân Hakk’ı zikr eyle

 

Her ân her nefes gayra meyli kes

Budur sana bes Hakk’ı zikr eyle

 

Fikr-i hevâdan kalb-i riyâdan

Geçip sivâdan Hakk’ı zikr eyle

 

Uyan ey mürde düşüp bir derde

Kalkıp seherde Hakk’ı zikr eyle

 

Tutup bir etek ol ballı petek

İnle bülbül tek Hakk’ı zikr eyle

 

Hulûsî hâs ol ehl-i ihlâs ol

Bahra gavvâs ol Hakk’ı zikr eyle

                       ***

Cefâdan iştikâsı âşıkı gamdan halâs etmez

Riyâ ile edilen tâatın ihlâsı hâs etmez

Şirk-i Hevâ

Kurtuluşumuz ilâhî rızâya ermektedir. Allah’ın rızâsını kazanmaktan başka sâadet yoktur. Allah ile dost olanın başkasına eyvallahı olmaz. Allah’tan hoşnut olanın başkasına yaranması olmaz. Makalemi gösteriş için ibadet etmenin tehlikesine dikkat çeken Süleyman Uludağ’ın şu tesbitleri ile tamamlamak istiyorum:

“Mü’min sadece Allah’a ibadet eder. Allah’tan başkasına tapmak şirk olduğu gibi riyâ gösteriş için ibadet etmek de şirktir. Gösteriş için olan ibadetler şekil ve suret olarak Allah için yapılıyormuş gibi olsa da¸ esas amaç ve maksat olarak başkalarının tekdirini¸ beğenisini¸ övgüsünü ve güvenini kazanmak; bunu da maddî çıkar sağlamanın¸ şöhret olmanın ve belli bir makam elde etmek aracı olarak kullanmak olduğundan şirktir. Buna ‘örtülü şirk’ denir. ‘Üstü kapalı şirk’¸ ‘gizli şirk’ denir. Aslında büyük bir şirk olduğu hâlde buna şirk-i asgar/küçük şirk de denir. Gösteriş için ibadet eden kişi hem Hak Teâlâ hem de kullarına karşı suç işlemiş olur. Çünkü O’nu da¸ bunları da aldatma gibi bir yol tutmuştur. Yüce Allah sırf kendisi için yapılan ibadetlerden başkasını kesinlikle kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Şöyle buyurur: ‘İhlâslı olarak O’na ibadet et.’[11] Kur’ân samimiyetle ibadet eden ihlâslı kulları över.[12] Sadece hulûs ile hulûs-i kalble yapılan ibadetlerin Allah katında değeri vardır. Hadiste; “Riyâ şirktir.”[13] buyurulmuştur. Riyâ da nesnel değil¸ öznel bir şeydir¸ bir niyet ve gönül işidir. Kimin ihlâslı¸ kimin riyâkâr olduğunu dıştan bakılınca kesin bir şekilde belli olmadığından¸ başkalarının ibadet ve kullukları konusunda bu açıdan hüküm vermek ve değerlendirmek imkânı yoktur. Bir Müslüman ancak kendi ibadetlerini ve ubûdiyetlerini bu bakımdan değerlendirebilir. Daha doğrusu değerlendirmelidir.”[14]

 



[1] 2/Bakara¸ 264.

[2] 4/Nis⸠142.

[3] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸s .394.

[4] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 424.

[5] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 424.

[6] Göktaş¸ Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı¸ s. 244-245.

[7] Bolat¸ Muhammed Nûru’l-Arabî¸ s. 107.

[8] Bolat¸ Muhammed Nûru’l-Arabî¸ s. 107-108.

[9] Bolat¸ Muhammed Nûru’l-Arabî¸  s. 108.

[10] Yıldız¸ Şeyh Halid Divanı¸ s. 205.

[11] 39/Zümer¸ 2¸ 11¸ 14.

[12] 37/Saffât¸ 40¸ 47¸ 128¸ 160¸ 169.

[13] Tirmizi¸ Nüzur¸ 9; İbn Mâce¸ Fiten¸ 16; Aclûnî¸ Keşfü’l-haf⸠435.

[14] Uluda𸠓İstimdâd”¸ Tasavvuf¸ yıl 3¸ sy.8¸ s. 16

Selâmıza Hazır mıyız ?

Cuma günleri peygamberimize (sav) çokça salavat getirmek sünnettir. Peygamber efendimiz zamanında müezzinlerin cuma günleri yüksek sesle salavat getirmeleri uygulaması yoktur. Fakat her kesin cuma günü peygamber efendimize salavat getirmesi sünnettir.

Bu bakımdan Cuma günleri müezzinlerin minareden yüksek sesle salavat getirmeleri hem insanların salavat getirmelerini hatırlatmak yönünden hem de yoğun olarak çalışan insanlara cuma namazını hatırlatmaları bakımından okunmasında bir mahzur yoktur.

(Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı.)

CUMA VE CENAZE NAMAZLARINDAN ÖNCE OKUNAN SELÂ VE ANLAMI

Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Rasul!

Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Habib!

Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Nûre Arşillah!

Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Hayra Halgillah!

Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Seyyidel Evveline Vel Ahirin!

Vel Hamdü Lillahi Rabbil Alemin!

……………………. ……………………. ……………………. …..

Ey ‘ın Resûlu Salat-u Selam Senin üzerine olsun!

Ey ‘ın Habibi Salat-u Selam Senin üzerine olsun!

Ey ‘ın Arşının Nuru Salat-u Selam Senin üzerine olsun!

Ey ‘ın Mahlukatının Hayırlısı Salat-u Selam Senin üzerine olsun!

Ey Öncekilerin ve Sonrakilerin Efendisi Salat-u Selam Senin üzerine olsun!

Hamd Alemlerin Rabbi Olan İçindir!

SALÂT, SALAVÂT
Selam ve dua ile…

“Miraç bir arınma ve Allah’a yükseliştir…”

Netpano Miraç gecenizi tebrik eder.

Bu gece, peygamberimizin bütün insanlığı temsilen  Cenab-ı Hakkın yüksek huzurana kabulü anlamına gelen Miraç Gecesidir.
Hicri Recep AYının 27 gecesinin tanık olduğu bu ‘Büyük Buluşma’ bizlere
insanın ilahi rızaya ve desteğe ulaştığı akıl ve idraki zorlayan nice üst dereceelre
ulaşabileşeceğini gösterdiği gibi, mana aleminde
yükselip ilahi rahmet ve huzura erişmenin öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki
erdemlere yükselişten her şeyin sahibi olan Yüce Allah’a bağlılık ve boyun eğmeden geçtiğini
hatırlatmaktadır. Bu gecede farz kılınan ve bizzat Peygamberimizin tarafından mü’minlein miracı olarak nitelendiren
namaz da, iç dünyamızdaki yükselişi ve arınmayı ifade eder.

Miraç Kandili Nedir  : Arapça’da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam’da Hz. Peygamber (s.a.s)’ in göğe yükselerek Allah’ın huzuruna kabul edilmesi olayı. Mirac olayı hicretten bir yıl ya da onyedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşir. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram’dan Beytü’l-Makdis’e (Kudüs) götürülür. Kur’an’ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.s)’in Beytü’l-Makdis’ten Allah’a yükselişi oluşturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur’an’da anılmaz, ama çok sayıdaki hadis ayrıntılı biçimde anlatılır.

Miraç Kandili , Hadislerde verilen bilgiye göre Hz. Peygamber (s.a.s), Kâbe’de Hatim’de ya da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib’in evinde yatarken Cebrail gelip göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Burak adlı bineğe bindirilerek Beytü’l-Makdis’e getirildi. Burada Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılandı. Hz. Peygamber (s.a.s) imam olarak diğer peygamberlere namaz kıldırdı.

Hz. Peygamber (s.a.s), Beytü’l-Makdis’te kurulan bir Mirac’la ve yanında Cebrail olduğu halde göğe yükselmeye başladı. Göğün birinci katında Hz. Adem, ikinci katında Hz. İsa ve Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. İdris, beşinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa ve yedinci katında Hz. İbrahim ile görüştü. Cebrail ile birlikte yükseliş Sidretü’l-Münteha’ya kadar sürdü. Cebrail, “Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım” diyerek Sidretü’l Münteha’da kaldı. Hz. Peygamber (s.a.s) buradan itibaren Refref adlı başka bir binekle yükselişini sürdürdü. Bu yükseliş sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabını müşahede etti. Sonunda Allah’ın huzuruna kabul edildi. Kendisine ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların Cennet’e gireceği müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beş vakit namaz farı kılındı. Yeniden Refref ile Sidretü’l-Münteha’ya, oradan Burak’la Kudüs’e, oradan da Mekke’ye döndürüldü.

Mirac Gecesinin ertesi günü , Hz. Peygamber (s.a.s) ertesi günü Mirac olayını anlattı. Olayı duyan müşrikler yoğun bir kampanya başlatarak Hz. Peygamber (s.a.s)’i suçlamaya, alaya almaya başladılar. Bu kampanya bazı müslümanları da etkileyerek şüpheye düşürdü. Olayın gerçek olup olmadığını araştırmak isteyenler Beytü’l-Makdis’e ve Mekke’ye gelmekte olan bir kervana ilişkin sorular sorarak Hz. Peygamber (s.a.s)’i sınadılar. Hz. Peygamber (s.a.s)’in verdiği bilgilerin doğruluğu müslümanları şüpheden kurtardıysa da müşriklerin inatlarını kırmaya yetmedi. Mirac olayı inatlarını ve düşmanlıklarını artırarak onlar için bir fitne nedeni oldu. Bu olay karşısındaki tutumu nedeniyle Hz. Ebu Bekr, Hz. Peygamber (s.a.s)’ce “Sıddîk” lakabıyla onurlandırıldı. Hz. Ebu Bekir olayı kendisine anlatarak hala inanmaya devam edip etmeyeceğini soran müşriklere “O söylüyorsa şüphesiz doğrudur” cevabını vermişti.

Ahad hadislere dayansa da Mirac olayının gerçekliğinde tüm müslümanlar birleşmişlerdir. Ancak olayın gerçekleşme biçimi İslam bilginleri arasında görüş ayrılıklarına neden olmuştur. Buna göre İbn Abbas’ın da içinde bulunduğu bazı bilginlere göre Mirac olayı uykuda gerçekleşmiştir. Bilginlerin büyük çoğunluğuna göre ise uyku durumunda ve rüyada değil, uyanık iken gerçekleşmiştir. Fakat bu görüşü savunanlar da Mirac’ın yalnız ruhla mı, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi olduğu konusunda ikiye ayrılmışlardır. Sonraki Kelamcıların büyük çoğunluğuna göre mirac olayı uyanıkken hem ruh, hem de bedenle gerçekleşmiştir.

Mirac olayının gerçekleştiği gece müslümanlarca kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayılmış ve bu gecenin ibadetle ihyası gelenekleşmiştir. Osmanlılar döneminde, camiler kandillerle donatıldığı için Mirac kandili olarak anılan geceyi izleyen gün, cami ve tekkelerde Mirac olayını anlatan ve Miraciye adı verilen şiirlerin okunması, dinleyenlere süt ikram edilmesi de bir gelenekti.

İsra suresi 1.ayet mealiyle bitirmek istiyorum. “Ayetlerimizden bir kısmını göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.”(3)İsra 17/1

Mevlid Kandili |Miraç Kandili |Berat Kandili |Kadir Gecesi
*****Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz******

Kur’an-ı Kerim okuyarak,
Peygamberimiz ( a.s.m)’ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak,
Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek,
Allah rızası için namaz kılarak,
Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak,
Günahlarımızın bağışlanması için Allah’tan af dileyerek,
Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak,
Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek,
Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek,
Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek,
Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz.

Nasreddin Hoca’nın Tasavvufi Yönü

Tasavvuf Devri olarak da nitelenen XIII. Yüzyıl¸ Anadolu’da büyük karışıklıkların yaşandığı bir asırdır. 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı’nda Moğol ordusu karşısında bozguna uğramasıyla Anadolu Selçuklularının çökme devri başlar. Daha sonra Abaka Han’ın büyük bir ordu ile Anadolu’ya gelmesi ve Kayseri’den Erzurum’a kadar olan sahada katliamlar yaparak asker¸ çiftçi¸ halk gözetmeden iki yüz ile beş yüz bin kadar insanı yok etmesi ve şehir¸ kasaba ve köyleri yağmalaması bu karmaşayı tam bir kaos haline getirir. Hiç kimsenin hayatından ve geleceğinden emin olmadığı bu dönem¸ tevekkül ve kadere boyun eğmeyi de birlikte getirir. Moğol istilasından kaçarak daha önceden Anadolu’ya gelen dervişler halk için bir kurtuluş reçetesi olarak görülür. Böylece Tasavvuf cereyanı Anadolu’ya hızla yayılır.

Sahte şeyh ve dervişlerin de ortaya çıktığı bu dönemde¸ Ahmed Yesevî’yle başlayan Türk tasavvuf geleneğinin bir devamı sayılabilecek üç büyük mutasavvıf; Mevlana (1207-1273)¸ Hacı Bektaşi Veli (1208?-1271) ve Yunus Emre (1241?-1321?) dönemin tasavvuf zirveleridir. Bu çağın diğer önemli bir büyüğü ise fıkralarıyla günümüze kadar eskimeden ve eksilmeden gelen Nasreddin Hoca’dır.

Sivrihisar yakınında Hortu Köyü’nde doğup¸ Konya medreselerinde okuduktan sonra Akşehir’e yerleşmiş bulunan Nasreddin Hoca (1208-1284)¸ bu üç büyük mutasavvıfın çağdaşıdır. Yunus ve Hacı Bektaşi Veli yaşadıkları mekan itibariyle ( Eskişehir ve Kırşehir) Nasreddin Hoca’ya biraz daha uzaktırlar. Mevlana ise çok daha yakında¸ Konya’dadır.

Aynı dönem ve aynı topraklar üzerinde yaşamış bulunan bu iki şahsın karşılaşıp karşılaşmadıklarına dair bir bilgiye sahip değiliz. Gerek Nasreddin Hoca fıkralarında gerekse Mevlana’nın eserlerinde görüştüklerine ait herhangi bir işaret de bulunmuyor. Her ne kadar Mesnevi’de¸ örneğin hanımının; Hoca’nın getirdiği eti kedinin yediğini söylemesiyle kediyi tartması fıkrası gibi¸ bazı hikayelerin bulunması da görüştüklerine dair tarihi bir belge niteliğinde değildir.

Her ne kadar Mevlana ile irtibatı hususunda yeterli bir bilgiye sahip olmasak da Hoca’nın tasavvufla ilgisi olduğuna dair bazı ip uçları bulunmaktadır. Mevlana’nın kendisine büyük bir saygı beslediği mutasavvıf Seyyid Mahmud Hayrani (v. 1268) ile yine dönemin tanınmış alim ve ariflerinden olan Seyyid Hacı İbrahim’den ders okumuş olması sebebiyle Hoca’nın tasavvufi bir yönünün olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu tasavvufi yön¸ tekkesi ve müntesipleri olan bir şeyhlik mertebesinde değildir.

Hoca¸ bir köy imamının oğlu olarak doğmuştur. Medrese tahsili gördükten sonra bir müddet gölge kadılığı yapmış daha sonra ise hocası Mahmud Hayrani’nin bulunduğu Akşehir’e yerleşerek imamlık ve müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Bazı fıkralarından anladığımıza göre kadı olmak istemiş fakat rüşvetle iş yapan kadıları gördükten sonra bu işten vazgeçmiştir. Hoca fıkralarında görülen kadılar aldıkları rüşvet ve hocanın onlara ders vermesiyle gündeme gelir. Belki Hoca’yı çok istediği kadılıktan vazgeçiren şey de O’nun tasavvufi yönüdür.

İmam olarak görev yaptığı dönemde kendisine sorulan sorulara İslam’ın ruhuna uygun¸ akılcı ve muhatabın anlayacağı bir şekilde cevap verir. Uyuz olan keçisini¸ kara sakız ile tedavi etmesi öğütlenen bir köylü bu söze inanmayıp keçisini getirerek “Nefesin keskindir bir okuyuver Hoca’m” demesi üzerine “Nefesim keskindir amma¸ kara sakızsız fayda etmez. Ben nefes edeyim¸ zararı yok. Sen de biraz kara sakız alıp keçiye sür” cevabını vererek¸ köylüyü kırmadan meseleyi usulüne uygun olarak halleder.

Komşusu olan bir hanım¸ kızının her gün kendisiyle tartıştığını bu nedenle Hoca’nın¸ kızına bir nefes etmesini veya bir muska yazmasını ister. Bunun üzerine Hoca “Biliyorsun komşucuğum¸ artık yaşlandım. Muskamın da¸ nefesimin de gücü kalmadı. İyisi mi sen ona bir koca bul. O ona muska da yazar¸ nefes de eder. Bir de çocuğu oldu mu işi başından aşar. Böylece mum gibi yumuşak¸ melek kadar sakin bir hale gelir” diyerek¸ bu işin muska ve nefes işi olmadığını gösterir.

Konakladığı bir handa tavandaki ağaçların çürüyüp dökülmekte olduğunu görür. Hancıya¸ bir usta çağırıp tavanı yeniletmesi gerektiğini söyler. “Hoca sen bilmiyor musun ki her mahluk kendi dilince Allah’ı zikreder” diye işi geçiştiren hancıya “Biliyorum da ondan korkuyorum ya zaten. Ya zikrederken coşar¸ cezbelenir de secdeye kapanırlarsa!” cevabıyla tedbir ve tevekkülün nasıl olması gerektiğini göstermiş olur.

Belki bir müntesip seviyesinde tasavvufi yönü bulunan Hoca¸ müslüman bir kişide ortaya çıkan olağanüstü hal olarak tarif edilen kerametin ulu orta gösterilmesine karşıdır. Kısa zaman önceye kadar XIII. yüzyılda yaşadığı kabul edilen fakat yapılan son araştırmalarda 1348 yılında hayatta olduğu anlaşılan ve böylece Hoca’yla karşılaşmış olması mümkün olmayan mutasavvıf şair Şeyyad Hamza ile ilgili fıkrası bu konuya güzel bir örnektir.

Hoca’nın da hazır bulunduğu bir toplulukta Şeyyad Hamza; “Benim kemâlâtıma son yok. Her gece bu alemden geçer¸ göklere uçar¸ oradan dünyayı seyrederim” demesi üzerine Nasreddin Hoca “Sen göklerde uçarken¸ hiç eline samur gibi yumuşak bir şey dokunuyor mu?” diye sorar. Şeyyad Hamza’nın “Evet” demesi üzerine¸ “İşte¸ o eline dokunan yumuşak şey¸ benim eşeğin kuyruğudur” cevabıyla bir mutasavvıfın böyle bir tavra girmemesi gerektiğini de muhatabına öğretir.

Kendisi keramet hususunda bu tavrı gösterirken¸ bazı kimseler Hoca’nın bir keramet göstermesini isterler. Hoca “Tamam” der. “Şu karşıdaki ağacı bana doğru yürüteceğim” diyerek ağaca seslenir: “Ey ağaç yürü!.” Ağacın yürümediğini gördüğünde yerinden kalkar ve ağaca doğru yürümeye başlar. Ne yaptığını soranlara; “Bizde gurur¸ kibir yoktur. Ağaç bize gelmezse biz ağaca gideriz.” Cevabıyla kerametin bir gösteri ameliyesi olmadığını izah etmiş olur.

Ne var ki “Şeyh uçmasa da müridi uçurur” derler. Hatırası efsaneleşmiş bir halk kahramanıdır Hoca. Halk hafsalasında ulu bir din büyüğü hüviyetine ulaşmıştır. Hoca’nın¸ hayatında gösteremediği keramet¸ vefatından sonra gerçekleşir.

1284 yılında vefat eden Hoca’nın cenazesi yıkanır ve kefenlenir. Cenaze namazı kılınıp mezarlığa götürülürken¸ koşarak gelen birisi: “Ey ahali! Nasreddin ölmemiş. Şimdi minarede gördüm¸ selâ veriyordu” der. Cemaat¸ cenazeyi olduğu yere bırakarak minareye yönelir. Fakat minarede kimse yoktur. Tekrar cenazenin bulunduğu yere döndüklerinde¸ cenaze yoktur. Görürler ki cenaze kendi kendine mezarlığa gitmiştir.
Bir diğer kerameti ise şöyledir:
Hoca’nın vefatından iki yüz yıl sonra bir Cuma günü¸ Hoca’nın türbedarı tam Cuma namazı başlayacağı sırada koşarak Akşehir Ulu Camii’ne gelir ve yüksek sesle¸ “Ey cemaat! Biraz önce türbeyi kilitleyeceğim sırada Hoca Nasreddin bana göründü ‘Çabuk Ulu Cami’ye koş¸ bütün cemaati buraya çağır. Şayet gelmeyen olursa¸ canına kıyarım’ dedi” der. Halk önce türbedara inanmak istemez. Fakat türbedar ısrar ederek “Şimdi Nasreddin Hoca türbede sizi bekliyor¸ durmayın!” deyince camiyi boşaltarak türbeye doğru yürürler. Cami tam boşaldığı anda orta kubbe büyük bir gürültüyle çöker. Böylece Hoca Nasreddin ölümünden sonra gösterdiği bir kerametle Akşehir halkını bir tehlikeden korumuş olur.

Bu anlatılanların doğruluğunu bilemiyoruz ama fıkralarının tasavvufi yönden izahının yapılması¸ Hoca’nın tasavvufi yönüne ilişkin önemli bir vesikadır.

Mevlana’nın torunlarından Burhaneddin Çelebi (1814-1897) Hoca’nın 121 fıkrasını alarak tasavvufi yönden izah etmiştir. Fikret Türkmen tarafından yayınlanan ve incelemesi yapılan bu eserde güzel izahlar yanında¸ fıkrayla ilgisi olmayan izahlar da mevcuttur. İzahlarda¸ ayet ve hadislerle birlikte Mesnevi’den de yararlanılmıştır.
Hoca’nın bir gece uyanıp bahçede çamaşır ipine serilmiş olan kaftanını insan sanarak ok atması ve sabahleyin kaftanı olduğunu anlayarak “ Ya Rab sana şükürler olsun¸ içinde ben olmuş olsaydım çoktan ölürdüm” diye şükretmesi anlatılan fıkranın izahını Burhaneddin Çelebi şöyle yapar:

“Kendini kendinde ara. Kendine himmetin yüksek olsun. Kendini kendin helak etme. Nefsini bilen Rabb’ini de bilir. Ok ve yay gibi uğraşılarla nefsinizi acizleştirin. Tefekkürle kendini bulup¸ aklını başına al” demeyi tarif eder.

Netice olarak; Hoca Nasreddin¸ şeyh veya bir şeyhin halifeliğini yapan bir mutasavvıf değilse de en azından bir müntesip olarak tasavvufi yönü bulunan bir şahsiyettir kanaatindeyiz. Fıkraları dikkatle incelendiğinde bu hususta ip uçları bulunacaktır. Dönemin önemli mutasavvıflarıyla kesin irtibatı ise ancak bulunabilecek yeni belgeler sayesinde kurulabilecektir.

 

Alim YILDIZ

 

 

Kaynaklar:
AKÜN¸ Ö. Faruk: “Divan Edebiyatı” DİA. IX/389-427¸ İstanbul 1994
BANARLI¸ N. Sami: Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I¸ İstanbul 1987
CENGİZ¸ H. Erdoğan: Divan Şiiri Antolojisi¸ İstanbul 1983
ÖNDER¸ Mehmet: Güldüren Gerçek¸ Akşehir 1964
ÖNDER¸ Mehmet: Nasreddin Hoca¸ İstanbul 1971
ÖZBEK¸ Abdullah: Bir Eğitimci Olarak Nasreddin Hoca¸ Konya 1990
ÖZKAN¸ İsa: Türkiye ve Türkmen Lehçesiyle Nasreddin Hoca Fıkraları¸ Ankara 1999
TECER¸ A. Kutsi: “Nasreddin Hoca”¸ İ.A. IX/103-109¸ Eskişehir 1997
TÜRKMEN¸ Fikret: Letâif-i Nasreddin Hoca (Burhaniye Tercümesi)¸ Ankara 1989

Recep Ayında Oruç Tutmak

Üç aylar geldi, mevsîm-i hayr ü bereket, zamân-ı rahmet ü mağfiret, sebeb-i duhûl-i cennet… Ama ne mutlu, gaflet etmeyip, kadr ü kıymetini bilip gereğince istifade ve istifaze edebilenlere!  Prof. Dr. M. Esad COŞAN (Rh.A)

Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez: Bunlar: Recebin ilk Cuma gecesi, Şabanın on beşinci gecesi, Cuma geceleri, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban bayramı gecesi.” (Camiu’s-Sagîr, c. III, s. 454.)

(Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsinde tutmuş gibi sevab verilir.) [Miftah-ül-cennet]

(Cennette öyle köşkler vardır ki, onlara ancak RECEB AYINDA ORUÇ TUTANLAR girer.) [Deylemi]

İbni Asakir’inve diğer kaynakların Enes(RA)vasıtası ile rivayet ettikleri bir hadisi şerifte:

“Recep ayı girdiği zaman Efendimiz(sav) şöyle dua ederdi: ” Allahümme bariklene fi recebe ve şaban ve belliğna ramazan”

” YARABBİ recep ve şaban ayının hayrının,bereketinin,nimetlerinin farkında olup onlardan hissesini alıp,hissedar olup bereketlerine nail olanlardan eyle.Bizi recep ve şaban ayını güzel geçirmiş bir kul olarak ramazana ulaştır.”

Bu hadisi şeriften anlaşıldığına göre Peygamber Efendimiz(sav) ta recep ayının başından ramazanı gözlüyor.Ramazanı arzuluyor,Ramazana ulaşmayı diliyor.

(Ramazan ve Takva Eğitimi) M.ES’AD COŞAN (RA)

Regaip Kandili

“1000 tane ihlâs suresini okumanın fazileti Allah’tan canını satın almaktır. Yani cehennemden azad olmaktır.” Hadis-i Şerif

(Bilhassa Regaib gecesinin ihyası için bu tesbihatı, Merhum Mahmud Es’ad Coşan Efendi hazretleri tavsiye buyurdular.)

Bu geceyi ihya etmek için,

1-Yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmak lazım.insan sabahlara kadar akşamlara kadar ibadet etmiş gibi sevap kazanır.

2-Yatmadan önce abdest alıp iki veya dört rekat namaz kılıp abdestli bir şekilde yatmak.

3-Gecenin üçüncü ihyasıda bir miktar uyuduktan sonra kalkıp abdest alıp gece namazı kılmaktır.Efendimiz (SAV) :“Geceleyin kalkıpta kılınan iki rekat namaz dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır” buyuruyor.

4-Kuran okumak.

5-Zikir.yani mübarek bazı kelimeleri tekrar tekrar söylemek.mesela LAİLAHE İLLALLAH insanın cennete girmesine sebeptir. ALLAHÜMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMEDİN VE ALA ALİ MUHAMMEDdersek Efendimize melekler götürür. esteğfirullah, ALLAHÜ EKBER,LAHAVLE VELE KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYİL AZİM. bunlar hepsi zikirdir ve çok sevaplıdır.Yahutta ALLAHÜ TEALANIN ismi azamını Lafzaı Celali VEYA ESMA-İ HÜSNASINDAN BİRİNİ zikretmek. Allah, Allah- Ya KAYYUM ,Ya KAYYUM VEYA YA VEDUD YA VEDUD,gibi…

6-Tesbih namazı kılmaktır.

(Ramazan ve Takva eğitim) M. ES’AD COŞAN(RA)

 

———————————

 

 

Recep’in ilk günü oruç tutan kişinin günahları af edilir

“Recep’in ilk günü oruç tutan kimseden günahları –bir rivayette cehennem- yerle gök yer arası kadar uzaklaşır.” (Gunyetü’t Talibin, Nüzhetül-Mecâlis)
“Bir kimse Recep’in ilk günü oruç tutsa, Allahü Teala, onun iki yıllık günahlarına kefaret olur.” (Gunyetü’t Talibin)
Recep’in ilk günü oruç tutan kişiye, bir aylık oruç sevabı yazılır
Resulullah (asm) buyurdu ki:
“Bir kimse Recep’in birinci gününü oruçlu geçirirse, bir aylık oruç tutmuş gibi sevap verilir.” (Gunyetü’t Talibin, Kenzül-Ummal)
Recep’in başında, ortasında ve sonunda oruç tutan, tamamını oruçla geçirmiş gibidir
Resulullah’ın (asm) Recep’in faziletine dair teşviklerini duyan yaşlı bir zatın:
“Ey Allah’ın Resulü! Ben onun tamamını tutmaktan acizim.” şeklinde beyanına karşılık, Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:
“Recep’in ilk günü, ortasındaki günü ve son günü tut ki, o zaman muhakkak sana tamamını tutanın sevabı
verilecektir.” (Gunyetü’t Talibin, Nüzhetül-Mecâlis)
Recep ayında bir gün oruç tutan, kıyamet günü azaptan emin olur, sıratı tevhid ile geçer
“Her kim Recep’ten bir gün oruç tutar ve gecelerinden bir geceyi ibadetle geçirirse, Allah-ü Teala onu kıyamet günü azaptan emin olarak diriltir ve sırat köprüsünü Kelime-i Tevhid ve tekbirlerle geçer.” (Deylemi)
Recep ayından bir gün oruç, 40 senelik oruca bedeldir
“Recep’ten bir gün oruç tutan kimse, 40 sene oruç tutmuş gibi sevaba ulaşır.” (Nüzhetül-Mecâlis)
Recep ayında bir gün oruç tutan kişi için, gök kapıları istiğfar eder
“Recep, haram aylardandır. Onun günleri, altıncı kat semanın kapıları üzerinde yazılıdır. Bir kişi ondan bir gün oruç tutsa ve orucunu, Allah-ü Teâlâ’nın takvasına tamamen ayır(arak günahsız tamamla)sa, (gökte bulunan) o kapı ve o gün dile gelerek:
-Ya Rabbi! Onu bağışla.
Eğer orucunu Allah-ü Teala’nın takvasıyla tamamlamazsa, onun için istiğfarda bulunmazlar ve o kişiye:
-Nefsin seni aldatmış, denilir.” (Nüzhetül Mecâlis, Gunyetü’t Talibin)
Recep ayında bir gün oruç tutan, Allah’ın (cc) en büyük hoşnutluğuna erişir
“İnanarak ve sevabını Allah-ü Teala’dan bekleyerek, Recep’ten bir gün oruç tutan, Allah-ü Teala’nın en büyük rızasını kazanır ve Firdevs-i A’la cennetine yerleşir.” (Nüzhetül-Mecâlis)
“Beni iyi dinleyin; Recep ayı, savaş hislerinin duyulmadığı Allah’ın (cc) (haram) ayıdır. Kim inanarak ve sevabını sadece Allah’tan (cc) bekleyerek Recep ayında bir gün oruç tutarsa, Allahü Teala’nın en büyük hoşnutluğunu kazanmış olur.” (El-Fetteni, Et-Tezkire)
Recep ayından bir gün oruç tutup bir gecesini ihya eden, tüm seneyi ihya etmiş gibidir
Sevban’dan (ra) rivayet edildiğine göre; bir kere Resulullah (asm) bir takım kabirlerin yanından geçerken ağlamağa başlayıp:
-“Ey Sevban! Bu kabirlerde yatanlar! Şüphesiz azap çekiyorlar. Onlardan azabı dindirmesi için Allah-ü Teala’ya yalvardım. Ey Sevban! Eğer bu kişiler, Recep ayından bir gün oruç tutsaydılar ve bir gece olsun
ibadette bulunsaydılar, bu azaba düşmezlerdi” buyurunca, ben:
“Ey Allah’ın Resulü! Bir günün orucu ve gecenin ibadeti bile kabir azabını engeller mi?” diye sordum. Bunun üzerine buyurdular ki (asm):
“Evet! Canım kudret elinde olan Zat’a yemin ederim ki, Recep’ten bir gün oruç tutup bir gece dahi ibadette bulunan herhangi bir Müslüman kadın ve erkeğe mutlaka Allahü Teala, bir senenin tüm günlerini oruç, tüm gecelerini ihya sevabı yazar.” (Nüzhetül Mecâlis)
Recep ayından bir geceyi ihya edip, gününü de oruçla geçiren, cennet nimetlerine nail olur
“Her kim, Recep’ten bir geceyi ihya eder, gününü de oruçlu geçirirse, Allah-ü Teala ona cennet meyvelerinden yedirir, cennetin yeşil ipeklerinden giydirir ve cennetin halis olan içeceğinden içirir. Ancak üç şey yapan müstesna:
Bir şahıs öldüren, “Allah aşkına yardım edin” diye gece veya gündüzleyin Allah-ü Teala adıyla yardım isteyeni işitip de ona yardım etmeyen, (Müslüman) kardeşi kendisine bir sıkıntısını şikayet ettiği halde (maddi gücü varken) ondan (sıkıntıyı) gidermeyen.” (Deylemi)
Recep ayından Perşembe, Cuma, Cumartesi üç gün oruç tutan kişi, 900 yıllık ibadet sevabına nail olur
Enes’ten (ra) rivayet edildiğine göre Resulullah (asm) buyurdu ki:
“Kim haram aylarda(n olan Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep de) üç gün oruç tutarsa, o kişi için 900 yıllık ibadet sevabı verilir.”
Bu hadis-i şerifi rivayet ettikten sonra Hz. Enes (ra) şöyle der:
“Bu hadis-i şerifi Resulullah’tan (asm) işitmediysem şu iki kulağım sağır olsun.”
Resulullah (asm) buyurdu ki:
“Her kim, herhangi bir haram aydan Perşembe, Cuma ve Cumartesi olmak üzere, üç günü oruçlu geçirirse, kendisine (her güne karşılık) 900 sene ibadet (sevabı) yazılır.” (Taberani, Kenzü’l-Ummal)
Recep ayının 13, 14 ve 15. gününü oruçla geçiren kişi, büyük faziletlere erişir
“Recepin 13. günün orucu 3.000 sene oruç gibidir.
Recepin 14. günün orucu 10.000 sene oruç gibidir.
Recepin 15. günün orucu 13.000 sene oruç gibidir.” (Suyuti, El-Le’ali)
Recep ayının yarısının orucu, 30 senelik oruca denktir
“Recep’in yarısının orucu, 30 senelik oruca denktir.”(Nüzhetül-Mecâlis)
Recep ayının tamamını oruçla geçiren kişinin hesabı suhuletli olur
“ Recep’in tamamını tutanı Allah (cc) çok kolay bir hesap ile muhasebe eder.” (Suyuti, El-Le’ali)
Recep ayının tamamını oruçla geçiren kişiye Cenab-ı Hak nida eder: Ey kulum! Dile benden ne dilersen….
“ Recep ayının tamamını tutana, Allah (cc) :
-Ey kulum! Senin hakkın benim üzerime vacip oldu, dile benden ne dilersen. İzzetim ve Celalim hakkı için senin hiçbir duanıred etmeyeceğim. Sen Arş’ımın altında benim manevi civarımda komşumsun. Sen mahlûkatım içinde benim dostumsun. Sen İlahi katımda değerlisin. Artık sevinebilirsin. Benimle senin aranda hiçbir perde kalmamıştır, diye nida edecektir.” (Nüzhetül-Mecalis)
Recep ayını oruçlu geçirenlerin mükâfatı pek yücedir
“ Şüphesiz Allah’ın (cc) (cennette öyle) şehirleri vardır ki, onlara ancak Receb’i oruçlu geçirenler girebilir.” (Nüzhetül-Mecalis)
“ Recep’ten 30 gün tutana, Allah (cc) rızasını yazar ve ona azap etmez.” (Gunyet’üt Talibin)
-“Ey Allah’ın (cc) dostu! Gündüzünü, kendisi için susuz geçirdiğin ve rızası uğrunda cismini erittiğin o Aziz ve Celil olan Rabb’ine koşup kurtul” derler.
İşte bu kişi kıyamet günü kurtulanlarla birlikte Adn cennetine ilk girenlerden olacaktır ki onlar ve kendisi, Allah’dan (cc) razı olan kimselerdir.
İşte sana! En büyük kurtuluş bundan ibarettir.” (Gunyet’üt Talibin, Nüzhetül-Mecalis)

Mübarek Üç Aylar başladı

Bugün “Üç Aylar” başladı

Bugün, mübârek üç ayların ilki olan Receb-i şerîfin birinci günüdür. [Dün gece de, Recebü’l-ferd ayının ilk gecesi idi.] Bu ve müteakip aylar içerisinde, mübârek gün ve geceler çok yoğun olarak bulunmaktadır. Yani bugünden i’tibâren, mübârek gün ve gecelerin çok kesîf olarak bulunduğu büyük bir manevi atmosfere girmiş bulunuyoruz. Bilindiği üzere, bazı mekânlar emsâlinden çok daha mukaddes, bazı insanlar akrânından çok daha muhterem olduğu gibi, bazı zamanlar da benzerlerine nazaran çok daha kudsî, mukaddes ve mübârektir.
Halkımız arasında “Üç Aylar” diye anılan “Recebü’l-ferd”, “Şa’bânü’l-muazzam” ve “Ramazânü’l-mübârek” aylarının, İslam dininde özel yerleri vardır. Bunlardan birincisi olan Receb, Alahü teâlânın ayı; ikincisi olan Şa’ban, Peygamber Efendimizin (sallallâhü aleyhi ve sellem) ayı; Ramazân-ı şerîf de ümmet-i Muhammed’in ayı olarak bilinmektedir.

Üç ayların ilki olan Receb-i şerîf ayı, dünyâya gönderilen ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselam’dan beri kıymetli olup içerisinde mübârek “Regâib” [Receb’in ilk Cuma gecesi] ve “Mi’râc” [Receb’in 27. gecesi] kandillerini ihtivâ etmektedir. “Berât” kandilinin [14 Şa’bân’ı 15’e bağlayan gece] bulunduğu Şa’bân ayı, Receb ile Ramazan ayları arasında bir köprü mesâbesindedir. Nasıl ki Cuma günü günlerin efendisi ise, dört gözle beklenen, Ramazan ayı da ayların sultânıdır.

RECEB AYININ FAZîleti

Receb-i şerîf ayı, hürmet edilmesi gereken 4 kıymetli aydan [harâm aylardan] birisidir. Bir âyet-i kerîme meâli şöyledir:
“Allah’ın, gökleri ve yeri yarattığı günden beri, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü, harâm [hürmetli] olan aylardır.” [Tevbe, 36]
Resûlullah Efendimiz, Receb ayına çok değer verir ve “Ya Rabbî, Receb ve Şa’bânı [ayların] bizler için mübârek kıl ve bizi Ramazâna eriştir” diye duâ ederdi. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Harâm aylar, Receb, Zi’l-ka’de, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır.” [İbn-i Cerîr]
“Receb ayında Allah’a çok istiğfâr edin; çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden âzâd ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, oralara ancak Receb ayında oruç tutanlar girerler.” [Deylemî]
“Receb ayında, takvâ üzere bir gün oruç tutana, oruç tutulan günler dile gelip ‘Yâ Rabbî! Onu mağfiret et’ derler.”
Receb ayının ilk Cuma gecesine “Regâib Gecesi” denir. Hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki:
“Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regâib gecesi, Berât gecesi, Cuma gecesi, Ramazân ve Kurbân bayramı geceleri.” [İbn-i Asâkir]

“Receb’in ilk Cuma gecesini [Regâib gecesini] ihyâ edene, kabir azâbı yapılmaz. Duâları kabûl edilir. Yalnız, yedi kimsenin duâsı kabûl olmaz: Fâizci, Müslümânları aşağı gören, ana-babasına eziyet eden, Müslümân olan ve dînin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livâta ve zinâ eden, beş vakit namazı kılmayan.” [Bunlar, günâhlara devâm ettikleri müddetçe duâları kabûl olmaz demektir. Bu kişiler de, yaptıkları bu işlerden pişmân olup tevbe ederlerse, onlar da affa uğrarlar.]

MÜBAREK GECELER

Bereketli, hayırlı, faydası bol, feyizli demek olan “mübârek” sıfatıyle sıfatlanan ve İslâm dîninde kıymet verilen on gece vardır ki, bunlar, Hicrî-kamerî sene içerisindeki yerlerine göre [kronolojik sıra itibariyle]; 1 Muharrem ve 10 Muharrem (Aşûre) geceleri, Mevlid gecesi, Regâib ve Mi’râc geceleri, Berât gecesi, Kadir gecesi, Ramazân Bayramı gecesi, Arefe ve Kurbân Bayramı geceleridir.

Böyle ayların, cemiyet hayatımızda çok özel yerleri vardır. Bu aylardaki mübârek gün ve gecelerde çocuklar, gençler, olgunlar ve yaşlılar grup grup camilere doluşurlar, büyük bir huşû içerisinde namazlarını edâ ederler. Bütün Müslümânlar birbirlerinin gecelerini tebrîk ederler, daha sonra âile büyükleri, eş-dost, akrabâ ve komşuları ziyâret ederek, büyüklerin ellerini öpüp duâlarını alırlar. Böyle gün ve geceler sevgi ve saygının artmasına vesîle olur.

Yine bu aylardaki güzel âdetlerimizden biri de, yetîmler, fakîrler, garîpler ve çocukların sevindirilmeleri, yardıma muhtâç kimselere yardım ellerinin uzatılması, ictimâî yardımlaşma ve dayanışmanın tezâhür etmesidir… (Ramazan Ayvallı / Türkiye Gazetesi)

Üç ayların faziletleri

RECEB ayı: Dört kıymetli aydan biridir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günden beri, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü, haram [hürmetli] olan aylardır.) [Tevbe 36]

Resulullah efendimiz, Receb ayına çok değer verir ve “Ya Rabbi, Receb ve Şabanı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazana eriştir” diye dua ederdi.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Haram aylar, Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir.) [İbni Cerir]

(Haram aylarda Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri oruç tutana iki yıllık ibadet sevabı yazılır.) [Taberani]

(Haram aylarda bir gün oruç tutup bir gün yemek çok faziletlidir.) [Ebu Davud]

(Receb ayında Allahü teâlâya çok istiğfar edin; çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi]

(Cennette öyle köşkler vardır ki, onlara ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemî]

(Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder.) [Gunye]

(Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Recebin hepsinde tutmuş gibi sevab verilir.) [Miftah-ül-cennet] (Başında demek, ayın ilk günleri demektir. Ortası, ortadaki günlere yakın olan günler, sonu da, ayın son günleri demektir.)

(Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Ya’la]

(Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İ. Asakir]

(Allahü teâlâ, Receb ayında hasenatı kat kat eder. Bu ayda bir gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün tutana Cennetin 8 kapısı açılır. 10 gün tutana, Allahü teâlâ istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münâdi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Allahü teâlâ, Nuh aleyhisselamı Recebde gemiye bindirdi. O da, Receb ayını oruçlu geçirip oradakilere oruç tutmalarını emretti.) [Taberanî]

(Receb’de, takva üzere bir gün oruç tutana, oruç tutulan günler dile gelip, “Yâ Rabbi, onu mağfiret et” derler.) [Ebu Muhammed]

Recebin ilk Cuma gecesine Regaib gecesi denir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Regaib, ihsanlar, ikramlar demektir. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Regaib gecesi yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir.

ŞABAN ayı: Resulullah efendimiz, Şaban ayına da çok değer verir ve “Ya Rabbi, Receb ve Şabanı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazana eriştir” diye dua ederdi.

Âişe validemiz buyuruyor ki:
(Resulullahın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şabanın tamamını oruçla geçirirdi.) [Buhari]

Şaban ayında niçin çok oruç tuttuğu sorulduğu zaman Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gâfil olurlar. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.) [Nesaî]

Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizî]

(Şaban’da üç gün oruç tutana, Allahü teâlâ Cennette bir yer hazırlar.) [Ey Oğul İlm.]

Bünyesi zayıf olanın, Şabanın 15 inden sonra oruç tutmayıp, farz olan Ramazan-ı şerif orucuna hazırlanması iyi olur. Sağlığı yerinde olan ise, Şaban ayının çoğunu, hatta tamamını oruçlu geçirebilir.

Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesidir. Yani 14 Şabanın bittiği günün gecesidir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: “Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızk isteyen yok mu, rızk vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa, istesin vereyim” Bu hâl, sabaha kadar devam eder.) [İbni Mace]

(Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez. Regaib gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan ve Kurban bayramı gecesi.) [İ. Asakir]

Bu geceyi ganimet bilmeli, tevbe istiğfar etmeli, kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, Bilhassa ilim öğrenmelidir. En kıymetli ilim, doğru yazılan ilmihal bilgileridir.

RAMAZAN AYI: Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki:
(Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesaî]

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ramazan ayı gelince, “Hayır ehli, hayra koş, şer ehli, kötülüklerden el çek” denir.) [Nesai]

(Ramazan gelince, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi]

(Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani]

(Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym]

(Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur]

(Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya]

(İslam, kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim]

(Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrası, ancak oruçlular içindir.) [Taberani]

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.

Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, Cehennemden azat olur. Ramazan-ı şerif ayında, Resulullah, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer.

Bu ayı fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir.

Kur’an-ı kerim Ramazanda indi. Kadir gecesi bu aydadır. Ramazan-ı şerifte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.

İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.

Hurma ile iftar etmek sünnettir. İftar edince, (Zehebez-zama’ vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ) duasını okumak, teravih kılmak ve hatim okumak önemli sünnettir.

Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübarek ayda Onun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin!

Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir. Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır.

Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Ramazan orucu farz, teravih namazı ise sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai]

(Ramazan orucunu farz bilip, sevap bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari]

(Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]

(Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutun! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya]

(Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır.) [Deylemi]

(Oruçlu iken çirkin konuşmayın! Biri size sataşırsa, “Ben oruçluyum” deyin!) [Buhari]

Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi)

Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.

Kaynak: www.ihlassondakika.com