Cemaat kaybedecek

Dini grup değil siyasi güç Ayşe Böhürler’in röportajı Konda Araştırma Şirketi ortaklarından Tarhan Erdem ve Bekir Ağırdır 30 Mart seçim sonuçlarını en doğru bilen ve yorumlayan isimler arasındaydı. Türkiye’nin meselelerini yakından izleyen ve sol siyaset kökenli bu iki aydın isim, seçim öncesini ve sonrasını Ayşe Böhürler’e değerlendirdi. Ortak başlayan söyleşi ağırlıklı olarak Bekir Ağırdır ile devam etti. Röportajda Ak Parti neden kazandı, muhalefet bloğu neden kaybetti sorusu kadar seçmen ‘Kimlik siyasetinden neden vazgeçmedi’ sorusuna cevap arandı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri kadar Kürt siyaseti de söyleşinin konusu oldu. Ak Parti-Cemaat kavgasını nasıl yorumladınız? Cemaat-Ak Parti diye kodlanan kavganın da bu yeniyi belirlemek ya da yeninin temel paradigmalarını tarif etmek üzere bir kavga olarak görüyorum. 16 ayda, neredeyse ülkeyi yöneten siyasi kadrolar, yerel ve ulusal bürokrasi değişmiş olacak. Yeni oluşan kadrolar yeni bir yapı tanımlayacak. Bu yapı ya küresel dinamiklere ve bizim toplumsal ve siyasal taleplerimize de uygun olacak. Ya da daha içine kapanık olacak. Biz meseleyi sadece ekonomik kalkınma ve rakamlardan ibaret tuttuk ama yaşam kalitesinin başka boyutları da var. O yüzden de 40 yıldır hiçbir toplumsal sorunu siyaset marifetiyle çözemiyoruz. Çünkü bu yapı da izin vermiyor. O yüzden bu kavgayı sadece Cemaat ve Ak Parti olarak görmüyorum. Gözüken aktör onlar ama her iki tarafta da çok farklı aktörler var.

BİÇİMLENDİRME ÇABASI

Hedefte yalnızca Ak Parti olmayabilir, geniş baktığınız zaman bütün siyaseti biçimlemek de olabilir. İlla demiyorum ki filmlerdeki gibi bir masanın etrafına 7 kişilik, baronlar vs. var ama bugünün hayatı daha karmaşık ve dinamik bir harekete geçince arkasından bir sürü dinamik harekete geçiyor. Herkes o yeni Türkiye’nin parametrelerinde rol oynamak istiyor. Ben dershaneler diye başlamış olan süreci Tayyip Bey kendisinden sonraki Ak Parti’nin çerçevelerini çiziyor diye baktım. Ortada sadece Ak Parti’yi değil her partiyi biçimlendirme çabası var. Cemaat Ak Parti çatışmasının kazanımları ne oldu? Cemaatin sadece dindarlıktan ibaret olmadığının görülmesini sağladı. Sadece safiyane dini motiflerle hareket edilmediğinin görülmesi, dindar kesime, laiklik tanımı başka türlü konuşulamaz mı sorusunu sordurabilirse bu bir kazanım olur. Bu taraftakiler için de neydi? Monoblog bir kütle olarak görüyorlardı iktidarı, bütün bunlar şeriatçı vs… Bugün Bey’in söylediği cümleler 5 sene önce bu insanların söylediği şeylerdi. ‘Erdoğan sandığımız gibi irticacı değilmiş, icraatı sadece din motifli değilmiş’ deme imkanı yaratılabilirse, bu kavganın içinde kendini sorgulama imkanı üretilebi- lirse yaratıcı yıkım olabilir.

CEMAAT MEŞRUİYETİNİ GÜÇ ARAYIŞINDAN ALIYOR

Peki bu denklemde Cemaat nasıl konumlanacak? Cemaatin problemi daha büyük. Şimdiye kadar meşruiyetini sami- miyetten ve din gibi safiyane bir amaç uğruna yapıyor oluşundan üretiyordu. Halbuki bu kavgada aldığı pozisyon ve aradığı güç siyasi. Bu, şimdiye kadar ördükleri hikayenin tümünün inkarı demek. İlk kez dindarlar da gördü ki cemaat meşruiyetini dini inancından, halisane duygularından değil, siyasi güç arayışından alıyormuş, hedefi varmış. Dolayısıyla cemaatin daha problemli bir konumda olduğunu düşünüyorum. İkincisi de sadece ülke hayrına değilmiş, başka ülkelerle ilişkileri hep başka amaçlar taşıyormuş. Sorular var ortada. Cemaat hep Peygamber yolunda hizmet dedi. E peki, niçin başka ülkelerde başka ittifaklar arıyor?

NEDEN KAVGAYA GİRİYOR?

‘Neden siyasi meşruiyeti olan bir güçle, devletin merkeziyle bir kavgaya veya pazarlığa giriyor?’ sorusunun cevabını vermesi gerekir. Bugün cemaat geçici mevziler kazanıyor olabilir. Üç bakan daha istifa ettirebilir ama uzun vadede topluma ve dünyaya kendini anlatmakta çok zorlanacağı, kaybedenin cemaat olacağı yönünde bir kanaatim var. Ya da cemaat de kendi içinde bu tartışmayı üretebilir. Geri çekilebilir, o ilk tanımladığı hikayeye uygun bir harekete dönüşür. Ya da siya- sileşir, parti kurar. Ama aynen devam edemez. Ya geriye doğru çekilecek ya da başka bir siyasi alanda meşru bir kimlik edinecek. Diyelim ki parti kurdular… Hemen kısa vadede bir sonuç üretmez. Yani hemen 2015 seçimlerine dönük bir sonuç üretmez. Demokratik bakış yok Seçim öncesi yaşanan kavgayı nasıl tanımlıyorsunuz? Kavganın iki boyutu var. Bir tanesi, yeninin nasıl olacağı kavgası. Bir tanesi de yeniyi tümden reddedenler. Bir de tabi daha arada uzlaşma arayan bir zihniyet. Diyelim devlet mekanizmasını bürokraside kabullendik. Ancak mevcut güvenlikçi sert politikalarla işin sürdürülemeyeceği ortada, çatışan güçlerin hiçbirisinde demokratik bakış yok. Asker, eskiden olduğu kadar güçlü olmayabilir ama merkezi kurumlarda güvenlikçi bakışlar ağırlığını artırıyor. Sorun şu ki bu krizleri, bugünün hayatına yetmeyen bir sistemde yaşıyor olduğumuz için, 1-2-4 ay sonra başka bir mesele etrafında yine kriz yaşanmış olacak. Mesele sistemin yetersizliği. Bu kriz bir yandan da devletin, yönetimin, hukukun bugünkü hayata ve ihtiyaçlara yetmemesinden kaynaklanıyor. Belirleyici Erdoğan Peki, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde neler olacak? Seçimden önce; Ak Parti % 40’ın altında kalırsa başka, %40-45 arasında olursa başka, %45’in üzerindeyse başka bir durum diye yazmıştım. Şimdi %45’in üstünde kaldığına göre birincisi, artık şunu kabul etmeliyiz ki cumhurbaşkanlığı seçiminin başat aktörü Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’dır. Yani cumhurbaşkanlığı seçiminin gidişatını onun kararı belirleyecek. Kendisi olmak ister mi istemez mi ayrı tartışma ama Ak Parti kararı belirleyecek. Ve burada çok özel bir ittifak üretmesi de gerekmiyor.

İLK TURDA YÜZDE

50 İki turlu bir seçim olduğu için, birinci turda seçilmese bile doğal hayatın doğal ittifakları üzerinden bile % 50’yi aşacak görünüyor gösterdiği aday. Ama bir yandan da şu seçimden sonra yaşananlara bakınca da cumhurbaşkanlığı seçimine kadar da, 17 Aralık’ta başlamış olan gerilimli sürecin devam edeceği görülüyor. Burada sadece bizim partilerimizin değil, Batı’nın da Amerika’nın da yeniden durum değerlendirmesi yapacağını sanıyorum. Herkes de herhalde şu tespitten yola çıkacak; ‘Evet, Ak Parti belirleyici’. Dolayısıyla eğer Ak Parti’nin adayının seçilmesini istemiyorsanız bu yalnızca 17 Aralık’tan beri süren tape yayınlamak, görüntü sızdırmak gibi yöntemlerle halledilebilir bir mesele değil.

TÜRKİYE İÇİN BİR İLK

İkincisi cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye’de siyasi tarihimiz için ilk deneme olacak. İlk kez cumhurbaşkanını halk oyuyla seçmiş olacağız. Ben, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bittiği günden itibaren üç partide de ciddi bir değişim dinamiğinin çalışmaya başlayacağını düşünüyorum. Bu tartışma Ak Parti’de de %45-46’lık oy nedeniyle cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasına kalmış oldu. Muhalefetin üzerine etkisi ne olur? Muhalefet, Ak Parti’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın gösterdiği adayın gücünü- ben Tayyip Erdoğan’ın aday olmayı planladığını düşünüyorum- bozmak istiyorsa söylenecek şey ‘Tayyip Erdoğan’ı çıkarttıralım, çıkarttırmayalım’ dilinden olduğu sürece bir ittifak üretemez. Çünkü o zaman MHP seçmeninin bir kısmı Ak Parti’ye doğru kayabilir.

İKİ TÜRLÜ SENARYO VAR

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ana belirleyicisi de Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan olacak. Orada iki tür senaryo olabilir. Birincisi, Tayyip Bey cumhurbaşkanı olmak istiyorsa, muhtemelen de seçilir, önemli olan partinin yani hükümetin başkanının kim olacağı ve o genel başkana bağlı olarak da partinin yönetiminde ve ideolojisinde bir değişiklik olup olmayacağıdır. İkinci seçenek de Tayyip Bey üç dönem özelliğini kaldırır, devam eder. Başka bir aday çıkarırlar. Seçmen kimlikler üzerinden oy verdi 30 Mart’ta seçmen hangi partiye ne dedi? Her şeyden önce bu seçimlerin belirleyici iki unsuru var; kutuplaşma ve seçmen. Seçmen ne yerel sorunlar ne de adaylar üzerinden tercihte bulundu. Kutuplaşmanın da bir sonucu olarak tercihini bunların dışında kimlikler üzerinden yaptı. Dolayısıyla da kendi kimliğine daha yakın duran kesimi desteklemiş oldu. İktidarı nasıl analiz ettiniz? Ak Parti’nin seçmeni az da olsa iktidara yönelik eleştirel pozisyonunu artırdı. Ülkenin sorunlarını kim çözer, başbakan kim olsun gibi konulardan baktığınızda ise Ak Parti seçmeninin %95’i partisiyle ilişkisinde son derece hoşnut ve özgüveni yüksek görünüyordu. Bu oranlar CHP’de ise yarı yarıya. CHP seçmeninin % 55’i partisinden memnun bir şekilde oy veriyor olsa da yarıya yakını son derece eleştirel bir pozisyondan partisine bakıyor. 17 Aralık sonrasında bu oran bir miktar CHP için arttı. Ak Parti’deki bu % 95’lik güven bir miktar geriledi. Dolayıyla bu yolsuzluk meselesi hiç etkili olmadı diye- meyiz. Ama bunun yanısıra aynı seçmen, yolsuzluk meselesi dışında bir operasyon ya da komplo ol- duğunu düşünüyor. Sebepleri nedir? Çünkü muhalefet, siyasi gündemi ve tartışmaları yönetme kapasitesine ve belirleme gücüne sahip değil. Gündemi ve zemini sonuç olarak Ak Parti ve Erdoğan belirliyor ama muhalefet yine de başka türden tartışmalar açarak bunu yapabilirdi. Muhalefet meseleyi çok kategorik bir muhalefete indirgedi. Her konuya bir Ak Parti ya da Tayyip Erdoğan eleştirisinden baktı. Ülkenin ihtiyaç ve talepleri es geçildi. CHP bu topluma güven veremedi Muhalefetin başka kusuru yok muydu? Muhalefet hem kavgacı hem çözümün dışında tutuyor kendisini. Bu da seçmene bir biçimde yansıyor. Muhalefetin bir başka eksikliği, tartışmayı sürekli olarak cumhurbaşkanlığı, laiklik, anayasa gibi soyut yerlerden sürdürmesi. Hâlbuki CHP’nin de MHP’nin de Ak Parti’ye göre görece eksikliklerinden bir tanesi, örgütlerinin ve faaliyetlerinin gündelik hayattan ve sokaktan kopmuş olması. Gündelik hayatta yok olmak, onlarda giderek kendi içlerine doğru büzülen ve kapatan bir süreç olarak çalışıyor. O zaman da mesele soyut tartışmalara ya da niyet okumalara kilitleniyor. Kişiselleştirilmiş bir siyasi kavga diyebilir miyiz? Aslında her partinin bir ‘Türkiyelileşme’ ihtiyacı var, sadece BDP’nin değil. İş ‘Hangi doğru en doğru?’ kavgasına dönüştüğü zaman çözüm üretemiyoruz. Çünkü şöyle bir sorun var, Ak Parti % 45 oy aldı, bir kez daha iktidarını perçinledi ama bunun ürettiği paradoksal bir durum var. O da şu, Ak Parti bir yandan böyle bir kimlik ve gerilim üzerine oturtunca her şeyi yüksek oy desteğini sürdürecek görünüyor. Ama bir yandan da karşı kutbu köpürten bir başka süreç çalışıyor olduğu için, tek taraflı değil. Öte yandan da yaşamın içinde veya siyaset zemininde sürtünme kat sayısı artıyor. Bu da bizim selametimize değil. Muhalefet sorunu kendinde değil de halkta görüyor… Evet ama bu doğru değil. Seçmen önce hanenin dirlik düzenliği yani geçimi, çocukların eğitim ihtiyacı, hane halkının sağlık ihtiyacı ve güvenlik ihtiyacına bakar. Ancak bu dört unsur var ve sağlamsa hayat tarzımız, ideolojimiz, kimliğimiz çalışmaya başlıyor. 40 yıl doğru dürüst bir şey yapılmamış bir ülkede, sebepleri için ister konjonktür, ister dünya, ister sıcak pazar imkânı, ne derseniz deyin Ak Parti’nin heybesinde azımsanmayacak bir artı puan var. Bunu yok sayamayız. Ak Parti burada heybesinde bir artı puan taşıyor. Halbuki CHP’nin yaptığı bir şey yok ortada. Heybesinde artı veya eksi bir şey yok . Topluma bir güven vermiş de değil. Liderler istedi diye taban birleşmez Cemaat- CHP ittifakında gördüğümüz gibi… Evet. 2007 seçimlerinden önceydi, Erkan Mumcu’yla Mehmet Ağar; Doğru Yol ve ANAP. O zaman da anlatmaya çalıştık. Çünkü 20 yıldır birbirine küfreden iki alt küme birdenbire, iki kişi el sıkıştı diye geçmişi unutur mu? Mesela bir gerilimde MHP tabanının bir kısmı Ak Parti’ye doğru kayar. Dolayısıyla siyasi aktörlerin, kim kimle birleşirse % 50 alır gibi bir siyasi okuma yapması yanlış. O yüzden böyle bir ittifak arayışına gerek olduğunu sanmıyorum. Birinci turda değilse de ikinci turda Ak Parti adayı seçilir. Cumhurbaşkanının yetkilerinin bu hali korunur mu? Böyle bir ihtimal var. Yasa yapma gücü Ak Parti’nin elinde olduğu için Erdoğan’ın ya da Ak Parti’nin ihtiyaç duyacağı değişiklikleri yapma yetkisi de mevcut olacaktır. Fiili yarı-başkanlığa geçiş olabilir. Asıl soru kim başbakan olacak sorusudur. Seçim öncesi yaşananları içim sistem krizi demiştiniz. Türkiye’nin devlet ve yönetim yapısı, hukuki tanımı yargı da dahil, bugünün hayatına yetmiyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal sorunların çözümüne de yetmiyor. Sorun çözme kapasitesi yok bu yapının.

Kaynak: YENİ ŞAFAK

Hz. Nuh ve Tufan

 

Makalemizde aşağıdaki hususları incelemeye çalışacağız.

1- Hz. Nuh’un kavminin vefasızlığı, küfürde ısrarı ve isyanı,

2- Hz. Nuh’un bedduası,

3- Hz. Nuh’un kavminin başına gelenler,

4- Türkiye mübarek bir vatandır,

5- Hz. Nuh’un gemi yapması,

6- Hz. Nuh’un gemisi nerede ?

 

1- NUH’UN KAVMİNİN KÜFÜRDE ISRARI VE İSYANI

Nuh(as)’ın kavmini Allah’a imana davet etmesi ve kavmiyle olan mücadelesini Cenab-ı Hak şöyle anlatmaktadır:

“Andolsun, biz Nuh’u kavmine elçi gönderdik. Onlara: ‘Ben (dedi), sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

Allah’tan başkasına tapmayın! Ben size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum.

‘Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüz ü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.’

 

(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve o bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?

Ey Kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, cahilce davranan bir topluluk olarak görüyorum.

Ey Kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah’tan (O’nun azabından) kim korur? Düşünmüyor musunuz?

Ben size: ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum, gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, ‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir’ diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.’

Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabını) bize getir!’

(Hud Suresi, ayet: 25-32)

 

2- NUH’UN BEDDUASI

Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetlerden Nuh’un davetini, buna karşılık kavminin cevabını ve aralarında asırlarca devam eden tartışmaları öğrenmiş bulunuyoruz. Kavminin Nuh’u dinlememesi ve küfürlerinde inatla ısrar etmeleri neticesinde Hz. Nuh 950 sene tahammül etmiştir. (Ankebut Suresi, ayet: 14)

Allah-u Tealâ Hazretleri Nuh’a kavmiyle ilgili olarak;

“Nuh’a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla iman etmeyecek. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme. Bizim gözetimimiz altında ve öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap, Hak’tan sapan zalimler hakkında bana (bir şey) söyleme! Onlar muhakkak boğulacaklardır.”

(Hud Suresi, ayet: 36-37) haberi ve emri geldikten sonra sabrı taşmış ve Cenab-ı Hakk’a şöyle dua etmiştir:

“Nuh: “ Rabbim! Dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlâksız nankör insanlar doğururlar(yetiştirirler)”

(Nuh Suresi, ayet: 26-27)

 

3- NUH’UN KAVMİNİN BAŞINA GELENLER

Nuh(AS)’ ın kavmi için yaptığı bu bedduadan sonra Nuh’un kavminin başına gelenleri de yine Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz. Gelin birlikte şu ayetleri dikkat ve ibretle okuyalım:

“Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh’a dedi ki: Canlı çeşitlerinin her birinden iki eş ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle. Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti. (Hz. Peygamberin amcası Abbas’ın oğlu Abdullah’ın Hz. Peygamberden bizlere naklettiğine göre Hz. Nuh’a inananların sayısı 80 kişiydi)

(İbni Kesir Tefsir, (Üç ciltlik olan) c: 2, s: 221-222)

“Nuh dedi ki: ‘Gemiye binin! O’nun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayan pek esirgeyendir.’

Gemi dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: ‘Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma!’ diye seslendi.

Oğlu. Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): ‘Bugün Allah’ın emrinden (azabından), koruyacak merhamet sahibi Allah’tan başka kimse yoktur.’ dedi. Derken aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

(Nihayet) ‘Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!’ denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cudi (dağının) üzerine yerleşti. Ve: ‘O zalimler topluluğunun canı cehenneme!’ denildi.”

(Hud Suresi, ayet: 40-44)

Nuh (as) ve kavminin başına gelenleri Kur’an bizlere böyle haber vermektedir. Peygamberlerine vefasızlık eden ve putlara tapmaya devam eden Nuh’un kavminin hazin sonunu öğrendik. Peki Nuh (as) ile birlikte bu büyük tufandan kurtulanlar yeryüzünün hangi bölgesine yerleştiler ve hangi bölgesinde yaşadılar? Aşağıda mealini vereceğimiz ayetler bu konuya açıklık getirmiştir. Peygamber efendimizin bizlere tavsiyesi nedir? İşte bu sorulara cevap aramaya çalışalım.

 

4- TÜRKİYE MÜBAREK BİR VATANDIR

Allah-u Tealâ Hazretleri nasıl ki Hz. Peygambere Mirac gecesinde Hicret duasını öğretmiş ve hicret emrine işaret buyurmuş ise (İsra Suresi, ayet: 80), Nuh(AS)’a da bulundukları yerden ayrılmalarını ve mübarek bir yeri vatan olarak kendilerine verilmesi için dua yapmalarını emrederek şöyle buyurmuştur:

“Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde: ‘Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun.’ de. Ve de ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen iskan edenlerin en hayırlısısın’”

(Mü’minun Suresi, ayet:28-29)

Allah-u Tealâ Hazretleri de, bu dua ile mübarek bir vatan isteyen Hz. Nuh’u ve beraberindeki müminleri cennet vatanımıza iskan etmiştir. Dolayısıyla beşeriyetin ikinci atası olan Hz. Nuh ülkemizde, bu mübarek topraklarda yaşamıştır. Peygamberler diyarı ve sahabe yurdu olan, büyük devlet adamları, ilim adamları ve komutanlar yetiştiren vatanımızın kıymetini iyi bilelim. Bu duygularla vatanımızı daha çok korumaya, güçlendirmeye ve güzelleştirmeye çalışalım. Unutmayalım ki bu vatan bize Peygamberlerin, sahabelerin ve milyonlarca kefensiz yatan şehitlerimizin mübarek emanetidir.

 

5- HZ. NUH’UN GEMİ YAPMASI

Nuh (as) Cenab-ı Hak’tan gemi yap (Hud Suresi, ayet: 37) emrini aldıktan sonra saç ağacı dikti. Ağaçlar kırk yılda yetişti. Bunlardan iki yıl tahta biçti. Üç yılda gemiyi yaptı.

Geminin uzunluğu, 600 metre, eni 300 metre. Gemi üç katlı, her kat 5 metre yükseklikte idi. Her katta küçük pencereler vardı.

Geminin diğer özellikleri: Başı horoz başı, karnı kuş karnı, kuyruğu horoz kuyruğu gibi idi.

Geminin yapılması bittikten sonra ziftlendi.

Geminin yolcuları: 950 senede kendisine iman eden 80 kadar mü’min. (Hud Suresi, ayet: 40 ve Hadis-i Şerifler)

Gemiye dört oğlundan Ham, Sam ve Yafes bindi. Çünkü bunlar mü’mindi. Hanımıyla Yam isimli oğlu iman etmeyenlerden oldukları için gemiye binmeyerek boğuldular.

Hareket tarihi 10 Recep, karaya çıkış 10 Muharrem. Böylece denizlerdeki yolculuk altı ay devam etti. Tufan ile birlikte yeryüzünde gemide bulunanlardan başka bir tek insan ve bir tek kalmayarak yok oldu.

Hz. Nuh’a Cenab-ı Hak tarafından hareket emri verilince gökler su boşaltmaya, yerler su fışkırtmaya başladı. Sular sıcak ve pis kokulu idi.

Tufanla birlikte dünya bambaşka bir dünya oldu. Ayın, güneşin ışığı karardığı için dünya karanlık içinde kaldı. Böylece gece gündüz bir oldu. Bu durum kırk gün devam etti.

Seller taşmadık, aşmadık yer bırakmadı.

 

TUFANDA BABA VE ANNE ŞEFKATİ

Baba Şefkati: Karalar denizler haline gelip Nuh’un gemisi hareket etmeye başlayınca gemiyi uzaktan seyreden, sular içinde kalan oğlu Yam’a, Hz. Nuh: “Gel oğlum gemiye bin, boğulacaksın” diye seslendi. Oğlu; “Binmem, beni sudan koruyacak dağa sığınırım” dedi. Bir müddet sonra babasının gözleri önünde boğuldu.

Anne Şefkati: Nuh (as) inanmayan bir anne küçük çocuğuyla dağa tırmandı. Su yükseldikçe çocuğu yukarı kaldırıyordu. En son eliyle başının üzerine kaldırdı. İmansız olduğu için anne ve çocuk da boğuldu.

Cenab-ı Hakk’ın tufanla ilgili takdiri yerine gelince semaya; “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök suyunu tut” dedi. Su çekildi. İş bitirildi ve gemi de Cudi Dağı’nın üzerine yerleşti.

ŞEREFLİ ÜÇ DAĞ: Cudi Nuh’la, Tur Musa ile, Hira Nur Dağı Muhammed ile şeref kazandı.

 

6- HAZRETİ NUH’UN GEMİSİ NERDE

Kuran-ı Kerim, Hut suresi ayet 40’a göre gemi Cudi Dağında demir attı.

Bir takım siyasi amaçlı insanlar Hazreti Nuh’un gemisini Ağrı dağında aradılar, hâlâ orada arıyorlar. Halbuki, tufanı yaratan, yaşatan Cenab-ı Hak Hut suresinde Cudi Dağına demirlediğini gemidekilerin de burada hayata başladıklarını bildiriyor. Geminin Cudi Dağında olduğu o kadar bilinmektedir ki şairlerin şiirlerinde bile dile getirilmektedir.

 

Tırmanıp Ağrının başına /Yorma gel kendini boşuna

Maksadın keşif ise gemiyi/Düş Cudi Dağında peşine

 

Cenab-ı Hak bizleri kurtuluş gemisine binenlerden eylesin. Amin…

(Geniş bilgi için, “Peygamberler Tarihi, Mustafa Asım Köksal, cilt: 1, s: 88-113’e bakınız.)

 

MUSTAFA KABÇI/Bayrak Dergisi

Kemal Öztürk AA’nın başarısını anlattı

A Haber’de Orhan Sali’nin sunduğu ‘Diplomasi’ programına konuk olan Anadolu Ajansı (AA) Genel Müdürü Kemal Öztürk, son gelişmelere ve neden son dönemde Türkiye’deki stratejik kurumlara savaş açıldığına dair çarpıcı açıklamalar yaptı

“PAZARIN YÜZDE 85’İYLE ANLAŞMA İMZALADIK”  

Seçim sonuçlarını Türkiye’de tek bir ajans veriyordu, ilk kez biz de bu pazara girdik. Girmemizle birlikte pazarın yaklaşık yüzde 85’i Anadolu Ajansı ile sözleşme imzaladı. Google, Microsoft gibi ünlü web siteleri de dahil olmak üzere yaklaşık 450 web sitesi, 144 yerel televizyon, o gece bizimle bu verileri vermek için anlaşma imzaladı. O gece maalesef bir siyasi partinin temsilcileri ve bir kanalda yorumcu AA’nın manipülasyon yaptığını iddia etti. Son 10 yılda yapılan bütün seçim sonuçlarının ilk bir saatindeki verileri çıkartın. Hepsinde tek bir şey göreceksiniz. AK Parti yüzde 50’nin üstünde belki 60 civarında yüksektir. Diğerler partiler düşüktür. Bütün seçim sonuçlarında bu bir gerçektir ve hiç değişmedi. Sebebi şu: Saat 4’te Doğu’da sandıklar kapatılır. Oradaki oylar açılır, biz ajanslar olarak o verileri sisteme gireriz ve YSK’nın seçim yasaklarını kaldırmasını bekleriz. Saat 5’te Batı illeri kapanır. Biz yine onları sisteme gireriz. YSK’nın seçim yasağının kalkmasını bekleriz. Kalktığı anda yayınımızı açarız gazetelere, TV’lere ve herkes görür. Doğu’daki illerde her zaman AK Parti yüksektir. Bu seçimde de böyle oldu. Bizde böyle oldu, diğer taraflarda böyle olmadı.

“AİLELERİMİZE, İNANCIMIZA KÜFRETTİLER”

Sorulması gereken şey şuydu: 10 senedir yapılan tüm seçimlerde AK Parti ilk bir saatte yüksek çıkarken bu seçimde niye yüksek çıkmadı diğer tarafta? Ama bir siyasi parti basın toplantısı düzenleyerek “AA manipülasyon yapıyor” dedi. Hemen bir basın açıklamasıyla bunu reddettik tabii ki. Ama bu açıklamalardan sonra çok üzülerek belirtiyorum- O yüzden Türkiye’nin bazı kurumlarını tartışmaya açmamak, hırpalamamak gerektiğini söylüyorum-bütün santrallerimiz kitlendi. İnsanlar ailelerimize, inançlarımıza küfretmeye, hakaretler, tehditler başladı. Twitter’da “AA’yı basalım” kampanyaları, hashtagler açıldı. Hiçbir zaman unutmayacağım bir kampanya daha yaşandı, belgelerini saklıyorum.

“MİLLİ KURUMA ULUSLAR ARASI HACKER SALDIRISI”

Türkiye’deki Red Hack ve Anonymous gibi hacker grupları “Dünyanın bütün hackerlarını AA’ya saldırmaya çağırıyoruz” diye kampanya yaptı. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de Türkçe konuşan bir grup kendi ülkesinin ulusal ajansını çökertmek için, yayınını kesmek için uluslar arası kampanya düzenliyor. Dünyanın her tarafından aklımıza, hayalimize gelmeyecek bir hacker saldırısına uğradık. Biz bunu hiçbir zaman unutmayacağız. Bu ülkenin milli kuruluşuna, bu ülkenin stratejik kurumlarından bir tanesine uluslararası bir kampanya yapılıyor ve bu kampanyanın sebebi AA’nın sistemini çökertmek. O gün çok şükür sistemimiz çökmedi ama yavaşladı veri yayınımız. Gece saat 2’ye kadar çok büyük bir hızla verilerimizi yayınladık.

“AA’NIN VERİLERİ, YSK’NINKİYLE AYNI”

Türkiye’nin gerçek yayınları bunlardı. YSK ile karşılaştırıldığında AA’nın verilerinin gerçek olduğu anlaşıldı. Şimdi o siyasi partilere çağrıda bulunuyoruz. Burası TC’nin milli bir kuruluşu, uluslar arası stratejik bir kurumu. Bizim güvenilirliğimizi, saygınlığımızı 94 senedir herkes test eder. Hiçbir zaman bu testte yanılmadık. TC mahkemelerinde AA’nın haberleri delil olarak kullanılır. O kadar tartışmasız doğruluğumuz var bizim. Bugün yine aynıyız. Birilerinin bize özür borcu var. Bu özür borcunu bekliyoruz.

“TARAF GAZETESİ STRATEJİK KURUMLARA SAVAŞ AÇTI”

Bu ülkede bazı gazeteler özellikle adını da söylüyorum Taraf gazetesi Türkiye’nin en stratejik kurumlarına neden savaş açar? Neden onları yıpratmaya çalışır? MİT, TC Başbakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, THY, AA… Neden bu kurumlara savaş açar bir gazete? Bazı insanlar neden bunları yıpratmak için uğraşır? Bunu düşünmemiz gerekir. TİKA’nın da başına geldi. ABD’de bir Kızılderiliye yardım ettiği için, Bosna’da tarihsel mirasımıza sahip çıktığı için bu kurum yıpratılmaya çalışıldı. Olacak şey değil bu. Bunları yutmamamız gerekiyor. Bunları konuşmadan geçmememiz gerekiyor. Bunu tartıştığımız zaman ortaya bir gerçek çıkacak. ‘Büyük Türkiye’ hayalini, ‘Büyük Türkiye’ tasavvurunu istemeyen birileri var bu ülkede. Bu ülkenin içinde var bunlar ve yurt dışındaki kişilerle bağlantı halindeler.

“30 MART’TA MİLLET DEVLETİNE SAHİP ÇIKTI”

Milletin sesini 30 Mart’ta duyduk. Millet devletine sahip çıktı. Bana göre son kavga bir partiyle bir grup arasında değildi. Bir devlet saldırı altındaydı ve millet devletine sahip çıktı. Eminim ki bundan sonra da aynı hassasiyeti gösterecektir. Kurumlarına sahip çıkacaktır ve ‘Büyük Türkiye’ tasavvuruna sahip çıkacaktır

Umreye gidecekler için rehber

Bu yazı Netpano’nun siz umre adayları için küçük bir rehber niteliğinde hazırlanmıştır. Sizden tek ricamız yazıyı okuduktan sonra ‘Bir Allah Razı Olsun” demeniz.

Evet niyet hayır akıbet hayır diyerek çıktıgınız bu kutlu yolculugunuz şimdiden hayırlı olsun. Peki gitmeden neler yapmanız gerekiyor. Gelin birlikte başlayalım.

Hadi Bismillah……

 

–          Bu güzel beldeye gitmeden bir hafta yahut on gün önce sarımsak soğan pastırma sucuk vb. tende kokusu uzun süre kalan yiyecekleri bırakmanız güzel olur.  Kokarak ibadete gitmek, mümin kardeşlerimize bu kokuyla eziyet etmek hoş karşılanacak bir durum değil.  

 

–          Kalınan otellerde en üst katta bir çamaşır yıkama ve kurutma makinesi vardı- çamaşırları yıkama imkânı oluyor. Fakat bu genelde kişiye vakit kaybettiriyor. Mümkün olduğu kadar çok kıyafet götürmek en mantıklısı… Çamaşır yıkamak için sıraya girmek, yıkanan çamaşırları asmak toplamak için geçen vaktinize geri dönünce çok üzülürsünüz

 

–          Valizinize bol kıyafetin haricinde vücut temizliğiyle alakalı, jilet, rolon, kadınlar için pamuk – kadınların Haremeyn’de günlük pedler yerine pamuk kullanabilir, – tırnak makası, diş macunu fırçası, alkolsüz ağız gargarası vb. malzemeleri almaları gerekir. Bol iç çamaşırı, çorap da almak iyi olacaktır.

 

–          Normalde çok ilaç yanlısı biri olmasanız bile giderken yanınıza belli ilaçları almanızı tavsiye ederim. İnsan hava değişimi ve klimalar nedeniyle ister istemez hastalanabiliyor. Yatakta geçirilen süreyi azaltmak, doktora görünüp vakit kaybetmemek için yanınızda ilaç olması iyi olacaktır. Başlıca ilaçlar: Antibiyotik, (çocuklarınızla hareket ediyorsanız onlar içinde antibiyotik), pastil, bulantı şurubu, ateş düşürücü, grip nezle ilacı, öksürüp şurubu, erkekler için pişik kremi (ihrama girdikten sonra erkeklere lazım oluyor), vitamin (uykusuz kalabilmek ve vücut yorgunluğuna karşı), kas gevşetici ( gezilerden sonra ve yapılan tavafların ardından çok lazım oluyor) Yorgunluktan ayakların bazı bölgeleri şişebiliyor bunun için kimi mehremler alınıyor ama adlarının ne olduğunu bilmiyorum, yara bandı, sargı bezi (tavafta ayağınıza basılırsa sarmak için lazım olabilir), burun spreyi (okyanus suyu özellikle çocuklar için), ağrı kesici, ishal ilacı, güneş krremi …

 

–          İhram kemerleri ihram alınan yerlerde satılmaktadır, bu kemerler cep telefonunuzu, paranızı ibadetinizi yaparken koymanız için oldukça kullanışlıdır, o yüzden ihram kemeri almanızı da yolculuğa çıkarken tavsiye ederiz.  Aldığınız ihramın kaliteli olması da işinizi kolaylaştıracaktır. İhram havluları dikişli olmadıkları için kalitesiz ihramlar sürekli iplik atacaklardır, tavaf esnasında bu ipliklerle uğraşmak da sizi bunaltacaktır.  Yine ihramınızı nasıl bağlayacağınızı evde birkaç kez tecrübe etmenizi tavsiye ederiz. Çengelli iğne ile ihramı tutturmak kimi sıkıntılara yol açacaktır. O yüzden ihramı çengelli iğne olmadan en iyi şekilde bağlamayı öğrenmek önemlidir. Bunu internetteki video sitelerinden izleyebilirsiniz. Çengelli iğne kullanıldığında, bu iğneler tavaf esnasında kişinin üzerinden düşebiliyor. Tavafa çoğu insan da yalın ayak katıldığı için bu iğneler kardeşlerimizin ayağına batabilir. (bu arada ihramınızın başına bir iş gelirse oteldeki banyo havlusunun dikişlerini yırtıp kullanabilirsiniz,)

 

–          Umreye ilk katılan kişiler, genelde hava alanında ya da evden çıkmadan umreye niyet ederler. Bunun yerine kafileyle uçakta niyet edilmesini tavsiye ediyoruz. İhram yasaklarına uymak zor olabiliyor. – kolonya dökmek, lavabodan çıkınca parfümlü sabunlarla el yıkamak vs- o yüzden vakti kısa tutmak önemli… Bu nedenle niyeti uçakta kafileyle yapmak bizim işimizi kolaylaştıracaktır.

 

–          Turistlik bir yolculuğa çıkmadığınızı bir ibadetin içinde olduğunuzu asla unutmayın, Rabbimizden ibadetimizi kolaylaştırmak için devamlı yardım talep etmek gerekir.  Dedikodu, zan, sinirlilik, tahammülsüzlük bu ibadetten alacağınız manevi lezzeti etkileyecektir.

 

–          Uçaktan indiğinizde hava alanında genelde – Biz ilk Mekke’ye gitmiştik ve orada vardı-  telefonunuz için Arap hattı satan satıcılar olacaktır. Burada bu hattı alabileceğiniz gibi daha sonra da alabilirsiniz. Fakat hat değiştirmek de ne kadar erken davranırsanız o kadar yerinde olacaktır. Bazı türk gsm şirketleri yurt dışında da hizmet vermekte, bu yolu da deneyebilirsiniz. Hat satın aldığınızda dikkat etmeniz gereken  sim kartının içinde olduğu bölmeyi çıkardıktan sonra gerideki karton parçasını atmamak olacaktır. Onu attığınız takdirde yeniden kontör yüklemek isterseniz bu işlemi yapamayacaksınız. Biz sim kartını alıp bölmeyi çöpe attığımız için yeniden bir sim kartı almamız gerekti.  Kontör yükleme işleminde o bölme üzerindeki numaralar lazım oluyor.

 

–          Uçaktan indikten sonra sizi otelinize valizlerinizi yerleştirmeniz için götüreceklerdir. Bizim turumuz ekonomik bir turdu ve Kabeye servisle gidiyorduk. Bu servisler 24 saat boyunca hizmet veriyor. Araç bulmak gibi bir sıkıntı pek yaşamıyorsunuz, fakat  servisi beş dakika on dakika bekleyeyim derken vakit namazlarının hepsine kabede yetişme imkanı olmayabiliyor. Kabeye çok yakın otellerde var. Onlar bu açıdan daha avantajlı fakat fiyat farklıları oluyor.

 

–          Otelinize yerleştikten sonra genelde toplu halde kabeye hareket edilir. Tur rehberiniz kabeyi görmeden size dua ettirecektir. Daha sonra kabeye hareket edeceksiniz. Kabeye ilk gördüğünde edilen dualar makbul olduğu için, kabeye yaklaşana kadar başınızı eğmenizi tavsiye ederiz. Sürekli ileriye bakarsanız kabeyi hemen görecek fakat sonra araya insanlar girdiği için bu ilk nazar uzun sürmeyecektir. Halbuki başınızı eğerseniz, yaklaşınca daha önce ayarladığınız duaları rahatlıkla söyleyebilirsiniz.  Edilecek bu duaları da kendimiz belirlememiz yerine Peygamberimizin (sav) ettiği güzel dualardan hazırlamak yerinde olacaktır.

 

–          Tavaf esnasında gruba bağlı kalmak çok zordur. Grubumu kaybetmeyeyim derken insanlar  genelde kabeyi izleyemezler ve ettikleri duaya kendilerini vermezler.  Genelde insanın arkadaşlarıyla bir yer belirlemesi ve tavafları bitince orada buluşmaları tavafı tek başına yapmaları daha makul olur. Çoğu insan hacerul esved’in karşısında bulunan yeşil ışığın önünde buluşur. Fakat burası tavafa başlama yeri ve tavaftan çıkma yeri de olduğu için genelde kalabalıktır. Başlangıç olarak kabenin diğer köşelerinin baktığı yerlerden birinde buluşulabilir. Zaten cep telefonları sayesinde rahatça iletişime geçilecektir. Grupla hareket ederken yaşanan kimi sıkıntılar şunlardır

 

–          Grubu kaybetmeme adına ibadetine yoğunlaşamamak

 

–          Yanında tanıdığı olduğu için aniden sohbete hatta gıybete başlamak – İranlıları gördün mü, aman beni bırakma, otele ne zaman gideceğiz ve en sık sorulan soru hangi şehirden geldin-

–           Gruptan kopmamak için tavaftaki diğer insanları itmek, – ki bu çok yapılan bir şey fakat çok sakıncalı, tam kabenin karşısında Müslüman kardeşini tartaklıyorsun bir bakıma-

–          Grupla hareket ederken yüksek sesle grupla birlikte dualar okumak – Bu sizin hoşunuza gidebilir ama yanınızda tavaf yapanların dikkatini dağıtmakta ve onların okudukları duaları şaşırmalarına neden olmaktadır-

–          Hacer’ul esved’e dokunmak için Müslümanların birbirlerini itmesi, zarar vermesi doğru değildir. Sevap işleyeceğine insan daha fazla günaha girebilir. O kalabalıkta başkalarına zarar vermemek ve kişinin kendisinin de zarar görmemesi için uzaktan selamlama daha uygundur. Peygamber Efendimiz (sav) de kalabalık olduğunda bu şekilde davranmıştır.

–          Tavaf esnasında “tavaf duaları” isimli kitaptan genelde insanlar kitaba bakarak okumaktadırlar. Bu kitaptaki duaların okunması illa şart değildir. Elbette onları önceden ezberlerseniz çok güzel olur ama ezberlemediyseniz elinizde kitapla tavaf etmek pek edebe uygun değildir. Kabeye bakıp niyaz etmektense onca yolu gelip elindeki kitabı okumak da çok mantıklı değil zaten

–          Tavaf esnasında kötü kokmamak gerekir.

–          Altı şafttan oluşan tavaftan sonra iki rekât tavaf namazı kılınır ve ardından sünnete uygun olarak zemzem içilir. Pek çok Türk bu işe pratik bir çözüm bulma yoluyla tavaftan çıkmadan üç dört tavaf yapıp ardından bunların namazlarını toplu halde kılmaya çalışıyorlar. Bu uygun değil. Her tavaftan sonra çıkıp iki rekat tavaf namazı kılmak gerekmektedir.

–          Çocuklarla tavaf yapacaksanız, çocuk ufaksa onu sık sık taşımanız gerekecektir. On ,on bir yaşlarındaki çocuklar da genelde çok soru soracaklardır.- Anne kabenin örtüsüne koku sürülüyormuş öyle mi, baba bu polisleri işe nasıl alıyorlar- vs. Sabırlı olmanız ve onların gönlünü yapmanız gerekmektedir. Fakat onların gönlünü yapayım derken bir ibadet içinde olduğunuzu unutmayın. Çocuğu ibadete sevk etmeye çalışın. Bu durumda olan aileleri tavafta görürseniz onlar için de içinizden dua edin.

–          Tavaf esnasında önünüzdeki kişiye tutunmamaya çalışın. Hava sıcak, ibadet yorucu olduğundan kimsenin başkasını taşıyacak gücü olmuyor. Bir de abandığınız kişi hasta olabilir. Tansiyon hastası bir kadın böyle bir durumda kalmıştı ve çok zor anlar geçirdi.

–          Kadınların tavafa girerken “erkeklerle çok sıkışık bir ortam olacak rahatsız olur muyum” gibi düşünceleri zihninden çıkarmaları gerekir. Orası bir ibadet yeri ve herkes oraya ibadet etmek için geliyor. Üstelik herkes Allah’ın evinde o anda… Bu tür takıntılarla hareket etmek doğru değildir.

–          Kadınların “ acaba kaçırılır mıyız” gibi endişelerle çokça hareket etmesi onların kendilerini sınırlamalarına yol açacaktır. Mekke İstanbul’a göre oldukça güvenli bir yer. Gerekli önlemleri aldıktan sonra bu tür vesveselerle kişi uğraşmamalı. Mesela taksiye kadınlar tek binmemeli – ticari taksiden ziyade orada normal vatandaşın taksisine biniliyor pazarlık yapılıp gidilecek yere gidiliyor- yanlarında erkek olduğunda binerken de kendisi en önce inmeli, taksiye binerken de en son binmeli vs.

–          Turlar genelde üç umre yaptırıyorlar gruplara, siz umre sayısını artırmak istiyorsanız, bunu tur rehberinize ya da otel görevlisine iletin,  onlar size taksi çevirecek ve sizin adınıza pazarlık yapacaktır. Taksi sizi mikat sınırına götürür, şöför orada namaz kılmanızı bekler ve sizi tekrar kabeye ulaştırır. Böylece grubu beklemeden kendiniz umre yapmış olursunuz. Biz böyle üç umre yaptık. Taksiler genelde en yakın mikat sınırı olan Hz. Ayşe mescidine umrecileri götürürler. Dikkat etmeniz gereken bir şey de taksi ücretini, taksiciye baştan değil de en son vermeniz olacaktır. Ne olur ne olmaz.  Ayşe mescidinde sizin gelmenizi on dakika kadar bekleyeceği için kendinizi garantiye alın. Peki o esnada taksi beni beklemeyip giderse ben ne yaparım diye düşünmeyin. Orada bu iş için bekleyen pek çok taksi olacaktır. Hatta çok daha ucuza bu işi yapan minübüsler de vardır.

–          Otele yerleşildiğinde ilk yapılması gereken şeylerden biri otelin kartını almanız olacaktır.(bunu hem Medine de hem de Mekke’de yapın) Bu kart kaybolduğunuzda size yardım edecek kişilere rehber olacaktır.  Bu kartı ve kendi kişisel bilgilerinizin olduğu kartı yanınızdan ayırmayın

–          Tur size ekmek poşetine benzeyen bir poşet verecektir, onu bir şeye benzetmeyip sakın atmayın. Orada size en çok lazım olacak şeylerden biridir bu hafif poşetler. Onları sırtınıza taktığınızda terliğinizi, zemzem şişenizi koymanız vs. için lazım olacaktır.

–          Mekke ve Medinede ki taharet muslukları bizim musluklarımızdan oldukça farklı. Duş başı şeklinde… Düğmesine basınca su fışkırtıyor. Bunları dikkatli kullanmak gerek, ilk kullanımda anlamayıp çok basarsanız çamaşırlarınız ıslanabilir.

–          Arap hattı daha farklı olduğu için yanınızda Kuranınızı getirmenizi tavsiye ederiz. Orada kuran bulurum diyerek gelen fakat kuran okumayan pek çok Türk oluyor. Hatta fazla Kuran getirirseniz başkalarına hediye etme imkânınız olur. Biz bir kadının bu sebepten sevinçten ağladığına şahit olduk. Böyle bir sevaba vesile olursunuz.

–          Mekke ve Medine de çocuklara dağıtmak için yanınızda şeker olması iyi olur. Orada insanlar sürekli birbirlerine ikramda bulunuyorlar.  Siz de bu havayı tadabilirsiniz.

–          Farz namazlarda Mekke de kadınlar tavaf alanının dışına çıkartılır. Arap polisler yanınıza gelip “Yallah Nisa, yallah yallah” diye bağıracaktır. Siz kalkana kadar da yanınızdan gitmeyecektir. Paniklemeyin. Onların işaret ettikleri yere gidin. Daha sonra arkadaşlarınızla yeniden buluşursunuz.

–          He tavaftan sonra sadaka vermek iyidir. Tavafda yapılan kusurlar için genelde bir riyal – bizde elli kuruşa tekabül ediyor- iki riyal umreciler verirler. Bu sadakayı orada temizlik yapan kişilere verebilirsiniz.

–          Umrede say alanı klimalıdır. Say alanı kat kat olduğu için de izdiham yoktur. Üst katlar yürüyemeyecek kimseler için tahsis edilmiştir. Burada tekerlekli iskemleler ve akülü arabalar vardır. Çocuklu olanlar da bu arabaları tercih edebilirler. Gerçi say esnasında çocuklar tavaftaki kadar zorlanmazlar. Hava burada serin olduğundan ve az kişi olduğundan daha hızlı hareket ederler. Yeşil ışıkta koşmaları gerektiğinde bunu onlara oyuna çevirebilirsiniz hatta. Biz çocuklarımıza öyle yaptık. Bunu bir yarışma gibi düşündüler.

–          Sayda da ibadet halinde olduğumuz unutulmamalı, o esnada insan bazen dikkati bozulup yanındakiyle konuşabiliyor. Tavafta daha dikkatliyken sayda aynı dikkati sürdüremeyebiliyor, buna özen gösterilmeli – bize kimi İranlılar Türk bir aktristi sormuştu-

–          Sayın sonunda saç kesme işleminde makasınızı kullanmak için isteyen kişiler olabilir. Orada herkes birbirine makası veriyordur. Sizden bunu istediklerinde, hijyen takıntınız varsa yanınızda getirdiğiniz başka bir makası onlara verin. Onları red etmeyin. Bu karşınızdakinin kalbini kırabilir.

–          Güler yüzlü olmaya özen gösterin biri yanınızda oturmak istediğinde mümkün olduğu kadar sıkışın. Hayır dememeye çalışın. Burada yer mi var tavrına hiç girmeyin. Orada ölü gibi olmamız gerektiğini unutmayın.

–          Seccadenize basılmasını büyütmeyin, bunun için insanlarla asla tartışmayın

–          Şu millettekiler ne kadar pis, ne kadar terbiyesiz, şu millettekiler ne kadar kaba, insana vurup duruyorlar, şunlar iyi sevdim gibi muhabbetlere girmeyin. O kulların yaratıcısının evinde bulunduğunuzu aklınızdan çıkarmayın. Bu orada “Rabbim bu kullarını sen yaratmışsın ama şu şöyle beğenmedim bu böyle bu iyi olmuş” haşa böyle demeğe benzer.

–           Her farz namazın ardından cenaze namazı kılınmaktadır. Burada kadınlarda cenaze ve bayram namazlarını kılabiliyorlar. Bu namazları kılmak isteyen kadınların bu namazların kılınışını gitmeden öğrenmeleri iyi olacaktır. Orada birine sorduğunuzda her kafadan bir ses çıkıyor. En iyisi buradayken bu namazları öğrenmek

–          Hava sıcak olduğundan çok susuyorsunuz, bu durumda sürekli zemzem içmenizi tavsiye ederiz. Her tarafta zemzem çeşmeleri var zaten. Zemzem idrarla atılmıyor. Terle vücuttan çıkıyor. Normalde bu kadar su içen herkes sürekli lavaboya gitme ihtiyacı hisseder. Fakat zemzem içtiğinizde bu sıkıntıyı yaşamazsınız.

–          Medine Mekke’ye göre havası daha yumuşak bir şehirdir. Ravzanın etrafında da genelde hoş bir koku olur. Burada da bol bol çocuk göreceksiniz, çocuklara bir şeyler ikram etmenizi tavsiye deriz.

–          Medine de yeşil kubbeyi karşınıza alıp niyaz etmeye kalktığınızda Arap polisi gelip sizi uyaracaktır, kıbleye dönmeniz için, size tavsiyemiz, hıhı deyip onların geçiştirin. Size Arapça: “Allah’tan iste kıbleye dön şirk” gibi sözler edecekler. Bu onların vahhabi inancından kaynaklanmaktadır. Bu mantıkla bakarsak namazdan sonra imamların dua esnasında cemaate dönüp dua etmesini de ortadan kaldırmamız gerekmektedir. O zaman hoca da isteyeceğini cemaatten istemiş olur. Allah kıblede değildir.  Sizin kafanızı karıştırmalarına izin vermeyin. Bazı tur hocaları da bu konuda karışık konuşmaktadır. Fakat tavsiyemiz, Peygamberimizin önüne gelmişken ona sırtınızı dönmemeniz olacaktır.

–          Mescid-i nebevinin karşısında Cennet’ül Baki mezarlığı vardır. Burada pek çok sahabi  (Hz. Fatma, Hz. Ayşe gibi) bulunmaktadır. Kadınların ne yazık ki bu mezarlığa girmeleri yasak ama erkekler sabah namazının ardından mezarlığa girebiliyorlar. Burası ve Medine hakkında ayrıntılı bilgiyi Medine müzesinden öğrenebilirsiniz. Buraya yapacağınız kısa ziyarette oradaki Türk yetkililer sizi hem mescid-i nebevi hakkında hem cennetül baki mezarlığı hakkında hem de Medine de gerçekleşen savaşlar hakkında bilgilendireceklerdir. Buradaki Türk görevliler aslında part time çalışan Türk öğrenciler. Türkiye’den medrese eğitimi almak için Medineye gelen gençler. (Alışverişe ayıracağınız zamanı bu müzeyi gezmeye ayırmanızı tavsiye ederiz. Tur rehberinize bu müzeyi sorun hatta gezi için ısrar edin. Biz öyle yapıp bir gezi oluşturmuştuk,)

–          Ravzaya erkekler her an girebilirken kadınların bölümü belli saatlerde açık oluyor. Genelde Türkleri, Pakistanlıları vs. milletleri ayrı ayrı alıyorlar kadınlar kısmında… Erkekler çok kısa sürede ziyaretlerini gerçekleştirirken saat sistemi nedeniyle kadınlar girişte bir iki saat bekliyorlar. Bu bekleme esnası çok güzel geçebilir. Şikâyet etmeyip ibadetle vakit geçirdiğinizde, sürekli dua ettiğinizde Ravzaya girmeden önce bir ön hazırlık yapmış olursunuz hem.

–          Kadınlar ravzada – yeşil halıda namaz kılmak için- birbirlerini itebiliyorlar, hatta sıkışıklıktan ötürü hiç hoş olmayan görüntüler ortaya çıkıyor. Ravzada Efendimizin (sav) huzurunda olduğumuz unutulmamalı. Edebimizi saygımızı burada göstermeyeceğiz de nerede göstereceğiz (iki rekâttan fazla kılayım derken başkalarının haklarını yememeliyiz. imkan varsa kılmalıyız. Biz bir seferinde en son girdiğimiz için sekiz rekâta kadar yeşil halıda namaz kılabilmiştik, en son grup olduğumuz için bizim çıkmamızı bekleyen dışarıda insanlar yoktu ama bir seferinde girdiğimizde yeşil halının üzeri çok sıkışıktı ve dışarıda da çok sıra vardı. Biz de hiç namaz kılmadan çıktık, duruma göre kendimizi ayarlamalıyız)

–          İnsanlarla, nereden geldiniz kaç paraya geldiniz muhabbetinden genelde kaçınılmalı ama ravzaya girmek için beklerken sıra esnasında bu muhabbetlerin yapılması gerçekten hoş değil. Yeşil kubbenin karşısında biz bu kadar ödedik siz o kadar mı ödediniz sohbetlerine lütfen girmeyin

–          Medinede alışveriş yapılı sözü çok yaygın siz alışverişe kapılmayın, vaktinizi bol bol mescide geçirmeye bakın

–          Medine gezilerinde sizi uhud dağına götüreceklerdir, bu gezinin akşam yahut sabah erken saatte yapılmasını talep edin.  Öğle sıcağında ortalık yanarken  geziden bir şeyler anlamanız zor olacaktır. Hatta taksi tutup gruptan ayrı da olarak uhuda istediğiniz bir vakitte yeniden gidebilirsiniz. Taksi tutma işinde tur rehberiniz yahut otel görevlileri size yardımcı olacaktır.

–          Mekke de ki gezilerden biz Serv dağına çıkmadık, istek olmayınca – böyle durumlarda arkadaşlarınızla anlaşarak siz bir taksi tutup gidebilirsiniz illa grubun ikna olmasını beklemeyin, pişmanız yani- Hiraya gittiğimizde ise orada dağa çıkarken etrafta çok fazla pet şişe gördük rica ederim içtiğiniz suların pet şişelerini o güzelim yerlere atmayın. Türkler ona buna çok fazla pis damgasını vuruyor ama yere çöp atmaktan da bir dakika geri durmuyor maalesef. Bir de bu dağa çıkma gezilerini öğlen saatlerine denk getirmeyin, sıcaktan sarsılabilirsiniz.

–          Biz hira mağrasına çıktığımızda, orada izdiham vardı. Mağara malum ufak ama içine girmek isteyen mağaranın ağzında elli kişi vardı. Bu kişilerin içinde yetmiş yaşındaki dedecikler ninecikler de vardı. Fakat içeriye giren iki rekât namaz kılmadan çıkmamaya çalışıyor. Ağlayıp dualar ediyorlar. O insanların ezilmesi pahasına… Sizce Peygamberimiz (sav) bundan ne kadar hoşlanıyordur? Eğer bu ziyaret yerine içeriye girdiğinizde arkanızda çok insan varsa içeride lütfen namaz kılmayın.

–          Bazı tur rehberleri kutsal topraklara gelince ortadan kayboluyorlar, buna hazırlıklı olun, sizinle ilgilenmeyen bir rehberiniz varsa onunla didişmek yerine en kısa zamanda kendi işinizi halletmeyi öğrenmeye bakın. Kutsal topraklarda çok ilginç ama herkes her şeyi çok kısa zamanda öğrenebiliyor.

–          Fazla ilaçlarınızı dönerken umrecilere dağıtabilirsiniz,

–          Yanınıza Kuran almak yerine tabletinize de Kuran yükleyebilirsiniz, çünkü Kuran-ı kerimi yere koymak durumunda kalabiliyorsunuz.  Kendi okuyacaklarınız tablette bile olsa hediye etmek için yanınıza Kuran alabilirsiniz ama

–          Hem Mekke’de hem Medine de yemek alışverişi için Bin Davut marketi tercih edebilirsiniz. Mantığı bizim Bimler gibi… Orada Ülker reyonu bulmak da mümkün (Bu marketi tur rehberlerinize sorun onlar biliyordur)

–          Mekke de normalde gezi alanında olmayan Cennet-i Mualla mezarlığına gidebilirsiniz. Burada Hz. Hatice annemiz yatıyor. Ne yazık ki kadınların buraya girmesi de yasak.

–          Mekke’de ve Medine’de – özellikle Mekke’de-  el büyüklüğünde adım başı çekirgeler var. Çocuklarınızla gidecekseniz gitmeden önce internetten çekirgeleri gösterip onların ne kadar zararsız hatta sevimli olduğundan bahsedebilirsiniz. Çocuğunuzun bu çekirgelerden korkması sizin hareketlerinizi çok kısıtlayacaktır. İnternetten çekirge fotoğraflarının çıktılarını alabilir çocuğunuzla boyama yapabilirsiniz.

 

Bu yazıyı okuduğunu için teşekkür ederiz,  yazıyı yazandan Allah Razı olsun derseniz de pek memnun oluruz. Allah sizden de razı olsun. İbadetinizi şimdiden kabul etsin.

İzlenme Korkusu Mektuba Döndürdü

Eski ABD Başkanı Jimmy Carter ABD istihbaratının elektronik izlemesini atlatmak için mektupları elle yazdığını söyledi.

89 yaşındaki Carter Associated Press’e, ABD’nin “hemen her telefon görüşmesi ve elektronik postayı” kayıt edip izlediğinden şüphesi olmadığını söyledi.

Carter insani yardım çabaları nedeniyle yabancı ve Amerikalı siyasi liderlerle temas içinde olan bir isim.

‘İnsan hakları ihlali’

Eski başkan Beyaz Saray’dan 1981 yılında ayrıldı.

 

Carter “NSA ya da diğer kurumların cep telefonları da dahil olmak üzere, Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan hemen hemen her telefon görüşmesi ve e-postayı izleyip kaydettiğini konusunda artık herhangi bir şüphe olduğunu sanmıyorum” dedi.

Jimmy Carter “Ben telefon görüşmeleri ve e-postalarımın takip edildiğini hissediyorum, oysa kimsenin bilmesini istemediğiniz bazı şeyler vardır” diye konuştu.

Carter elektronik gözetimin Amerikalıların temel haklarının ihlali olduğunu ekledi.

‘İzleme ve kayıt’

Carter mektuplarını 2-3 yıl önce eliyle yazmaya başladığını söyledi.

Bu eski Ulusal Güvenlik Ajansı NSA çalışanı Edward Snowden’ın kurumun kapsamlı elektronik gözetim uygulamalarını açıklayan belgelerin bir kısmını sızdırmasından bir süre önceye rastlıyor.

 

ABD’nin eski lideri şimdi insan hakları mücadelesi ve siyasi arabuluculuk üzerinde odaklanmış olan Carter Center’ı yönetiyor.

Carter, 1994’te Kuzey Kore ile nükleer silahsızlanma paktını müzakere etmişti.

Son yıllarda da Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı ziyaret etti.

BBC Türkçe

Şeyh Şamil

Meşhûr Kafkas kahramânı, âlim ve velî. Rusların, Kafkasya’da ortadan kaldırmak istediği İslâmiyeti, tekrar ihyâ etmek, yaymak için uğraşan, Kafkas-Rus mücâdelesinin en unutulmaz simâsı ve düzenli Rus ordularını dize getiren büyük mücâhid. 1797 (H.1212) senesinde Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu. Babası Muhammed, ona Ali ismini verdi. Küçük yaşta ağır bir hastalığa yakalanan Ali’ye, âdetlerine uyarak, Şâmil ismini de verdiler ve o isimle çağırmaya başladılar.
Küçük yaşından îtibâren ilim tahsîl edip âlim olması için, zamanın ulemâsından okudu. Şâmil, otuz yaşına kadar; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini, edebiyât, târih ve fen bilgilerini öğrenerek, büyük bir âlim, gönül sâhibi bir velî oldu. Rusların, Kafkasya’daki müslüman Türkleri esâret altına almak, kalblerindeki îmânı söküp atmak ve İslâmiyeti yok etmek için maddî ve mânevî bütün güçleri ile uğraştığını görünce, gönlündeki îmânın tezâhürü olarak cihâd aşkıyla ortaya atıldı. Kafkasya’da yaşayan Türkler, onu başlarına imâm, rehber seçtiler. İmâm Şâmil, daha önce Rusların esâretini kabûl etmiş kabîleleri de saflarına katarak, düzenli küçük bir ordu kurdu. Bu küçük ordusuyla yirmi beş sene, İslâmiyeti yok etmek, müslümanları ortadan kaldırmak isteyen Ruslara kan kusturdu. Nice generallerini harp meydanlarında öldürüp, nicelerini de çarlarına karşı küçük düşürdü, onları âciz bıraktı. Eşsiz bir mücâdele ile hayâtını geçiren Şeyh Şâmil, 1870 (H.1287) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti.Şeyh Şâmil, arkadaşları ile ilim öğrenmek üzere Bağdât’a gidip, Mevlânâ Hâlid hazretlerinden ders aldı. Ondan; tefsîr, hadîs, fıkıh, edebiyât, târih ve fen ilimlerini öğrenerek, büyük bir âlim, ayrıca tasavvuf ilmini öğrenerek, hocasının eşsiz teveccühleri ile de büyük bir velî oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, bu kıymetli talebesine halîfelik de vererek, Allahü teâlâya kavuşmak arzusuyla yanan âşıkların kalblerine bir kıvılcım sunması için memleketi olan Kafkasya’ya gönderdi. Bâzı kaynaklara göre de, zâhirî ilimleri Saîd Herekânî’den, kalb ilimlerini deCemâleddîn Kumûkî hazretlerinden öğrendi.

Şeyh Şâmil, Kafkasya’ya döndükten sonra on yedi sene önce Şeyh Mansûr ile başlatılan hürriyet mücâdelesindeki yerini aldı. Mansûr’dan sonra, Gâzi Muhammed, Kafkaslıların başına geçerek imâm oldu. O da gönül sâhibi bir velî idi. Şeyh Şâmil’in çocukluk arkadaşı olanGâzi Muhammed, Ruslarla yaptığı Gimri muhârebesinde şehîd olmadan önce; “Kardeşim Şâmil! Bu savaşta şehîd olsam gerektir. Benden sonra Hamzat imâm olacak. Onun kısa süren imâmlığından sonra sen başa geçecek, senelerce Kafkasya’ya hükmedeceksin. Nâmın cihânı tutacak. Çar ordularını perişân edeceksin. Bu savaştan sonra Gimri’den gitsen bile yine kurtarıp, mezârımı düşman çizmeleri altında bırakmazsın inşâallah” demişti. Çarpışmanın şiddetlendiği bir an, Gâzi Muhammed şehîd düştü. Bu hâle çok üzülen Şeyh Şâmil, büyük bir hızla düşmana saldırdı. Birçok düşman öldürdü. Bu arada ağır yaralandı. Şeyh Şâmil’in yaralandığını gören GimriCâmiinin müezzini Mehmed Ali, onu tâkib ederek, savaş alanı dışındaki bir mağaraya sakladı. Şeyh Şâmil pekçok yerinden yaralanmış, kaburga kemiklerinden bazıları ve köprücük kemiği de kırılmıştı. Asıl yara, göğsünde ve sırtında olup, her tarafını kan kaplamıştı.

Müezzin, oraya iki saat mesâfede bir köyde oturan Dağıstan’ın meşhûr cerrâhı, aynı zamanda Şeyh Şâmil’in kayınpederi olan Abdülazîz Efendiye durumu bildirdi. Abdülazîz, şifâlı otlarla yaptığı ilâçları Şeyh Şâmil’e tatbik ederek tedâviye başladı. Birkaç gün mağarada, daha sonra Unsokul köyünde tedâvi edilen Şeyh Şâmil, yirmi beş gün baygın yattı. Kendine geldiğinde annesini baş ucunda görünce, güçlükle; “Anacığım! Namazımın vakti geçti mi?” diye sordu. Namazlarını îmâ ile kılarak, aylarca yatakta yatan Şeyh Şâmil sıhhate kavuştu.

1832 (H.1248) senesi şehîd düşen Gâzi Muhammed’in yerine, Hamzat Bey imâmlığa seçildi. Üç sene kadar faâliyet gösteren Hamzat Bey, 1835 (H.1251) senesinde Hunzah Câmiinde bir Cumâ günü şehîd edildi. Onun şehâdetinden sonra imâmlık, yâni liderlik vazifesi Şeyh Şâmil’e teklif edildi. Şeyh Şâmil, tevâzu göstererek daha ehliyetli birinin seçilmesini istedi. Hattâ namzetler de gösterdi. Gohlok’ta toplanan âlimler ve milletin ileri gelen temsilcileri, her türlü yetkiye hâiz olarak, Şeyh Şâmil’e imâmlığı kabûl ettirdiler.

Rusları dize getirmenin ancak düzenli bir orduyla mümkün olacağını, teşkilâtlanılırsa çar ordularıyla baş edebilecek durumda olduklarını, dışardan hiçbir yardımın gelmeyeceğini, bu sebeple iş başa düştüğünü her gittiği yerde îzâh ediyordu. Tesirli hitâbetiyle halkı cezbediyor, müslüman olarak yaşamak aşkıyla yanan bu insanların kalblerine birer kıvılcım salıyordu. Bu uğurda şehîd olmanın mükâfâtının Cennet olduğunu bildiriyor, dînin emirlerine uymanın, yasaklarından kaçınmanın ancak hürriyet ile mümkün olabileceğini herkesin kalbine nakşediyordu. Şeyh Şâmil, kısa zamanda kısmen de olsa nizamlı bir ordu ve mülkî teşkilâtı kurmaya muvaffak oldu. Tecrübeli ve değerli yardımcıları, vekîlleri, ordunun ve mülkî idârenin başına getirdi. Bu nâiblerin en meşhûrları şunlardı: Şuayb Molla, Taşof Hacı, Duba, Hâcı Sadu, Ahverdili Muhammed, Kabet Muhammed, Hitinav Mûsâ, Nûr Muhammed, Muhammed Emîn, Hâcı Murâd. Yararlık gösterenlere altın ve gümüşten yapılmış nişanlar veriyor ve bu nişanlara; “Sonunu düşünen hiçbir zaman cesur olamaz.”, “Kuvvet ve yardım ancak Allahü teâlâdandır.”, “Cesûr ve yüksek rûhlu olana…” şeklinde cümleler yazdırıyordu. Şeyh Şâmil’in seçtiği bu nâibler, memleketin olduğu kadar, askerî birliklerin de sevk ve idâresinde üstâd idiler.

Çar Birinci Nikola, yıllardırKafkasya’da yapılan savaşlarda başarılı olamadığını ve Şeyh Şâmil’in düzenli ordu kurarak hücumlarını sıklaştırdığını görünce, bu memleketi bir de sulh yoluyla elde etmeyi denemek istedi. Şâyet Şeyh Şâmil’i elde edebilirse, bu işin çabucak biteceğine inanıyordu. Kafkasya’daki müslümanları bir bayrak altında toplama sevdâsından vazgeçerse, kendisine en büyük makamların, rütbelerin verileceğini, başına krallık tâcı giydirileceğini, Çarlık hazînelerinin ayakları altına serileceğini bildiren göz kamaştırıcı şeytânî bir teklif hazırlatıp, en güvendiği generallerinden Viyanalı Kluk Von Klugenav’a verdi ve Şâmil’i sarayına dâvet etti. General, Şeyh Şamil’in huzûruna çıkmak için aracılar koydu. Güçlükle Şeyh Şâmil ile görüşmeye muvaffak oldu. 1837 senesinde Çar’ın gönderdiği elçiyi, maiyetiyle berâber, SulakNehri civârında kabûl etti. İmâm, Generale yere serdiği Kafkas yaygısında yer gösterdiği zaman, bir bacağı bir müslüman güllesiyle sakat kalan topal General, Şeyh Şâmil’i büyük bir tâzimle selâmladı ve istemeyerek bu yamalı yaygıya oturdu. Çar’ın sonsuz vâd ve pek parlak teklifleriyle dolu mektubunu okuyan General susar susmaz, İmâm hızla ayağa kalkarak; “Namazım geçiyor.” diye heybetle geri çekildi. Namazını kıldıktan sonra gelen Şeyh Şâmil, sapsarı kesilen Generale kesin cevâbını şöyle bildirdi: “General! O Nikola’ya git ve de ki: Senin yerinde şu anda kendisi olsa ve bu alçakca teklifleri bana bizzat yapmak cesâretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevâbı şu kırbacım verirdi.” İyice hiddetlenen Şeyh Şâmil şöyle devâm etti: “Ona söyle! Kahraman tebeamın kalblerinde kök salan bu eşsiz zafer inancını kökünden kazımadıkça, bu mübârek vatan topraklarını en son kaya parçasına kadar karış karış müdâfaa etmekten bizi men edemeyeceksiniz. Dînim ve vatanım uğrunda, bütün çocuklarımı ve âilemi kılıçtan geçirseniz, zürriyetimi kurutsanız, en son tebeamı öldürseniz, tek başıma son nefesimi verinceye kadar sizinle savaş edeceğim. Nikola’yı tanımıyorum. Son cevâbım budur.” Daha sonra ayağa kalktı. Hiçbir şey söylemeye cesâret edemeyen General, huzurdan ayrılıp, Çar’ına durumu bildirdi. Çar, hazır bu yol açılmışken, ikinci bir teşebbüs olmak üzere Kafkas orduları başkumandanı General Feze’yi, İmâm Şâmil’e tekrar gönderdi. Onun da aldığı târihî cevap şudur:

“Ben, Kafkas müslümanlarının hürriyete kavuşmaları için silaha sarılan gâzilerin en aşağısı Şâmil! Allahü teâlânın himâyesini, Çar’ın efendiliğine fedâ etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir müslümanım. Daha önce Çar Birinci Nikola’yı tanımadığımı, emirlerinin bu dağlarda geçersiz olduğunu General Klugenav’a anlayacağı şekilde tekrar tekrar söylemiştim. Bu sözleri sanki taşa söylemişim gibi, Çar, hâlâ görüşmek için beni Tiflis’e dâvet ediyor. Bu dâvete icâbet etmeyeceğimi bu mektubumla son defâ size bildiriyorum. Bu yüzen fânî vücûdumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem, bu kesin karârımı hiçbir zaman değiştirmeyeceğim. Cevâbım bundan ibârettir. Nikola’ya ve onun kölelerine böylece mâlûm ola!”

Şeyh Şâmil, teşkilâtlandırdığı yiğitleri hem din bilgilerinde yetiştirir, hem de askerî eğitimden geçirirdi. Köylerde bulunan bütün çocukların Kur’ân-ı kerîm okumasını sağlar, büyüklerin; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi dînî ilimlerin yanısıra, zamânın fen bilgilerinde de yetişmesi için uğraşırdı. Din bilgisi olmayan câhillerin Ruslara aldanacağını, vatanını koruyamayacağını, böylece hem dünyâda esâret altında kalacağını, hem de âhirette acı azâblara dûçâr olacağını buyururdu. Bu sebeple, emri altındaki her köy, kasaba ve şehirde medreseler açtırır, hem din, hem de fen ilimlerinin okutulması için uğraşırdı. Kendisi bizzat bu derslere katılır, talebelerine ders verirdi. Başarılı talebelerine mükâfâtlar dağıtırdı. Medresede okutulan dersler yanında, silâh kullanmak, kılıç çekmek, ok atmak, ata binmek gibi konularda eğitimler yaptırır, savaş ânında herbiri birer komutan olacak şekilde yetiştirirdi. Bundan dolayı Şeyh Şâmil, hem milletinin, askerinin devlet reîsi, kumandanı, hem de hocası, imâmı idi. Bu sebeple Kafkasyalı müslümanlar, onu canları gibi çok severler, her emrine şartsız itâat ederlerdi. Vatanlarını Ruslara karşı müdâfaa etmek ve bu uğurda şehîd olup Allahü teâlânın rızâsını kazanmak, her Kafkasyalı müminin yegâne arzusu idi. Çocuklarını, Allahü teâlânın dostlarını sevecek, düşmanlarından da nefret edecek şekilde yetiştirirlerdi. Onlar için Rusları sevmek, onlara boyun eğip emirlerine girmek kadar tehlikeli bir şey olamazdı. Her çocuğa, İmâm Şâmil’in ve diğer âlimlerin muhabbeti, Ruslara olan düşmanlık anlatılırdı. “Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah”ın (Allahü teâlânın dostlarını sevmek, düşmanlarından nefret etmek), îmânın asıl sebebi, şartı olduğu, bu olmadıkça hiçbir ibadetin cenâb-ı Hakk’ın katında makbûl olmadığı öğretilirdi.

Rus kuvvetleri hep hezimete uğradı. Yenileri birbirini takib etti. Çar Birinci Nikola, bu hezîmetlerden sonra, bütün Kafkasya’yı fethetmek, Şeyh Şâmil’i ele geçirip bütün müslümanlara kötü günler yaşatmak maksadıyla, ordularının en seçkin generallerini bu işde vazifelendirdi. Napolyon’u mağlub eden bu meşhûr generaller; Fraytag, Svarts, Klugenav, Argutinski idi. Kalelere bıraktıkları ihtiyat kuvvetleriyle birlikte elli bini bulan bu seçme ordu, dört koldan harekete geçti. Netice yine Rus ordularının hezimeti ve bir avuç müslümanın zaferi idi.

Şeyh Şâmil’in, bu kadar kısa sürede, harp târihinde ender rastlanan bir zaferi kazanması ile, Avaristan baştanbaşa düşman çizmelerinden temizlendi. Rusların yirmi beş müstahkem mevkii zapt ve tahrîb edildi. İki binden ziyâde Rus askeri esir alınıp, binlercesi öldürüldü. En mühimi, yenilmez sanılanRus ordularını çok az bir müslüman Türk’ün îmân gücü ile nasıl perişân ettiğine Rus Çarı dahî hayretle şâhid oldu. Rus kaynakları 1843 senesinde yapılan bu harplerin netîcesi hakkında şöyle demektedir:

“Şâmil, Avaristan’da taş üstünde taş bırakmadı. Unsokul, Balakan, Moksok, Ahalçi, Tsanah, Hassat, Gergebil, Burunduk, Hunzah, Nizovaye, Ziran, Gimri gibi en önemli üslerimizi, mevzilerimizi kâmilen ele geçirip temelinden tahrib etti. Rusya’ya çok pahalıya mal olan bu Avaristan muhârebelerinde yaptığımız müthiş masrafları, verdiğimiz korkunç insan ve malzeme zâyiatını hesab edecek olursak, bu savaşın Kafkasya’da yaptıklarımızın en kanlı ve zararlısı olduğu meydana çıkar.”

Bu savaşlar netîcesinde Kafkasya’da yaşayan müslüman Türklerin mâneviyâtı yükseldi. Ruslara karşı müthiş bir direniş başladı. Şeyh Şâmil’e karşı olan güvenleri çoğaldı. Canla başla ona yardıma karar verdiler. Bu savaş, Çar Birinci Nikola’nın gururunu kırdığı gibi, plânlarını da alt üst etti. Napolyon’a karşı gâlip gelen meşhûr Rus generalleri, iki kolorduya yakın büyük bir kuvvet ile Avaristan’a saldırdıkları hâlde, Şeyh Şâmil’in bir avuç ordusu karşısında tutunamamışlar, felce uğramışlardı.

Çar Nikola, bu hezîmetten sonra da, Şeyh Şâmil’in karşısına General Vorontsof’u çıkardı. Onu Kafkas Orduları Başkumandanlığına getirerek; “Bütün ordularım bu uğurda fedâ olsun. Hazînelerimin bütün kapıları Kafkasya için ardına kadar açıktır. İstediğin her şeyi bol bol alabilirsin. Bunun karşılığında sizden Şeyh Şâmil’i ölü veya diri olarak ele geçirmenizi ve Dargo denilen yuvasını kasıp kavurarak çiğnemenizi istiyorum” dedi. General Vorontsof, Kafkasya’yı bir uçtan bir uca fethetmek için altmış bin kişilik bir kuvvetle harekete geçti. Şeyh Şâmil’in yok denecek kadar az bir askeri karşısında perişân olup şaşkına döndü. Bir buçuk ay içinde elindeki bütün cephânelerini, güllelerini İmâm Şâmil’in yaptırdığı sahte istihkamlara, boş siperlere günlerce atarak bitirdi. Hakîkî muhârebelere daha girişemeden cephânesiz kaldı. Geriden gelen mühimmat ve askerin yiyeceğini, erzakları Şeyh Şâmil’in yaptığı baskınla kaybetti. Şeyh Şâmil’in iki ay süren çok mahâretli ve kanlı yıpratma muhârebeleri karşısında mevcûdunun büyük bir kısmını ve üç generalini kaybetti.

Şeyh Şâmil, yeni bir gazâ için hazırlanmaya başladı. Ordusuna, Rusların müslümanlara yaptıkları katliamları, ettikleri işkenceleri ve zulümleri anlatıyordu. Dînini yayabilmek için, vatanlarını korumanın en büyük ibâdetlerden olduğunu, bu uğurda şehîd olmanın öneminden ve Cennet’teki yüksek derecesini haber veriyordu. Peygamber efendimizden ve Eshâb-ı kirâmdan misâller getiriyor, onların hiç rahat yüzü görmediklerini, hayatlarının sonuna kadar İslâmı yaymak için diyar diyar dolaştıklarını, çok az bir kuvvetle pek büyük düşman sürülerine gâlip geldiklerini anlatıyordu. Halk heyecanla dinliyor, o anlattıkça Allahü teâlânın düşmanı olan Ruslara karşı nefretleri artıyordu. Ruslar harp meydanlarında devamlı yenilince ova köylerinde mezalime başladılar. Bu köylerden gelen iki kişi halkın çâresiz hâline Rusların kadın çocuk demeden yaptıkları mezâlimi Şeyh Şâmil’in annesine anlattılar. Annesi, Şeyh Şâmil’i yanına çağırdı. Annesinin en küçük arzusunu kendisine büyük bir emir telakkî eden muhterem İmâm, annesinin yanına gitti. Biraz önce dinlediği vahşetten gözleri yaşla dolan heybetli ana, oğluna; “Evlâdım! Uzak Çeçen köylerinde Rusların yaptığı anlatılmaz işkenceleri ve öldürülen yiğitlerin haberini öğrendim. Kendilerini müdâfaa edemeyen bu köylüleri boş yere kırdırmasan ve Ruslarla belirli bir müddet için mütâreke yapsan olmaz mı?” deyiverdi. Bu sözleri anasından işiten kahraman İmâm, beyninden vurulmuşa döndü. Şeyh Şâmil, bir tarafta vatanın selâmeti ve bu uğurda Ruslarla kanının son damlasına kadar mücâdeleye karar vermiş insanlar, bir tarafta da incitilmesi büyük günahlardan olan ana gibi iki müthiş ateş arasında kaldı. Senelerdir, İslâm düşmanı olan Ruslarla mücâdele etmişti. Hattâ vücûdunda yara almadık yeri kalmamış gibiydi. Bu uğurda; eşi, hemşiresi, oğlu, amcası ve binlerce müslüman Türk şehîd olmamış mıydı? Bu sebeple düşmanla anlaşmaya kalkanlar için kânunlar konulmuş, onlara şiddetli cezâlar verileceği bildirilmişti. Şeyh Şâmil’in bu istek karşısında bir anda sararıp gül gibi solduğunu gören ana, oğlunun kalbine fecî bir hançer sapladığını anlayarak yaptığına pişmân oldu ve; “Dilim tutulsaydı da oğluma böyle bir şefâatte bulunmasaydım. Müslümanların kâfirlere boyun eğmesi gibi büyük bir günâhı işletmeye sebep olmak ne kötü. Elbette oğlum bunu kabûl etmeyecektir. Yâ Rabbî! Bu işin hâlledilmesi için oğluma yardım eyle, beni de affettiklerinin arasına al!” dedi. Sonra kimsenin yüzüne bakamadan evine girdi. İmâm Şâmil ise güç durumlarda namaza durur, günlerce yemeden içmeden o işin hâlledilmesi için Allahü teâlâya yalvarırdı. Yine öyle yaparak mescide halvete çekilen Şeyh Şâmil, gözyaşları arasında namaza durdu. Kur’ân-ı kerîm okudu. Allahü teâlânın sevgili kullarından, başta hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve diğer büyüklerden yardım diledi. Onları vesîle ederek cenâb-ı Hakk’a niyâzlarda bulundu.

İmâm’ın korktuğu tek şey, müslümanların kalblerindeki düşmanla mücâdele azminin kaybedilmesi, îmânlarının sarsılması idi. Halkın Ruslarla anlaşmaya meyletmesi demek, esâreti kabûl edip, İslâmın emirlerini yapamamak, yasaklarından kaçınamamak, en mühimi îtikâdlarının bozulması demekti. Üstelik bu korkunç isteğe şefâatçı olan anasıydı. Din ve vatan için, bir değil binlerce ana, oğul fedâ olmalıydı. Şeyh Şâmil, günlerce mescidde Allahü teâlâya yalvarıp, nefs muhâsebesi yaptıktan sonra karârını verdi. Sabırla kendisini kapıda bekleyen halkın huzûruna çıktı. Onlara; “Muhterem anam cezâsını çekecektir!…” emrini bildirdi. Emir büyüktü. Şimdiye kadar İmâm’larının bir istediğini iki etmeyen nâibler, ananın huzûruna çıktılar ve durumu bildirdiler. Yaralı ana, adâlet dîvânının önüne geldi.Halk toplanmış, nefes almadan bekliyordu. Mahkûm mevkiinde, şimdiye kadar Kafkasya’da yetişen âlimlerin, velîlerin en büyüklerinden olan Şeyh Şâmil’in anası vardı. Omuzları çökmüş, yaptığı hatânın üzüntüsü ile rengi solmuş bir hâlde oğluna baktı. Sonra yürekleri parçalayan bir sesle; “Oğlum! Allahü teâlânın emrinden kıl ucu kadar ayrılırsan, emzirdiğim sütü helâl etmem! Verilecek cezâyı şimdiden kabûl ediyor, adâletten zerre kadar şaşmamanı istiyorum.” dedi. Dargolular, Şeyh Şâmil gibi mübârek bir zâtın anasından böyle bir cevâbı bekledikleri için hiç şaşırmadılar.

Herkes pür dikkat, İmâm’ın vereceği karârı heyecanla bekliyordu. Ana ise; “Yâ Rabbî! Oğlum, merhamet duygusu sebebiyle doğru yoldan ayrılmasın” diye duâ ediyordu. Şeyh Şâmil nâibleriyle istişâre ederek netîceyi bildirdi: “Yüz sopa!..” Metânetle ortaya yürüyen ana, acabâ bu cezâya dayanabilecek miydi? Herkes bunu düşünürken, senelerce ünlü Rus generallerine diz çöktürmüş kahraman İmâm’ın, anasının yanına varıp diz çöktüğünü sonra da ellerine sarılıp öptüğünü gördüler. Anasıyla helâllaşan Şeyh Şâmil, Dargolular’a dönerek; “Anamın bu meselede, merhametinin çokluğu sebebiyle başkalarına şefâat etmesinden başka hiçbir hatâsı yoktur. Bu yaptığı hatânın cezâsını da mânevî olarak şu âna kadar çektiği ızdıraplarla ödemiştir. Maddî cezâyı da onun her şeyine vâris olan oğlu çekecektir.” buyurduğunda, herkes yerinde dona kaldı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü, İmâm’ın verdiği karardan döndüğü görülmemişti. Şeyh Şâmil, sopayı vuracak kimselerin yanlarına varıp, belden üst tarafını soyunduktan sonra; “Emri yerine getirmekte bir an bile tereddüd edip elleri titreyenlere yazıklar olsun! Bütün gücünüzle vurmanızı emrediyorum!” diyerek sırtını döndü. Vazifeliler ilk sopaları vurdukları zaman herkesin gözleri yuvalarından fırlamış, bağırmamak için kendilerini güç zaptetmişlerdi. Her sopa indikçe İmâm’ın mübârek vücûdunda derin izler meydana geliyor, sopa yerlerine kan oturuyordu. Aynı yere ikinci üçüncü sopalar isâbet ettiğinde de, oralardan kan fışkırıyordu. Şeyh Şâmil ise vazifelilerin önünde dimdik duruyor, en küçük bir inleme ve sopadan sakınmaya teşebbüs etmiyordu.Nefsin istemediği bu hareket ile pek güzel bir mücâhede hâsıl olup nefsi inliyor, bu sebeple rûhu yükselip, vilâyet makâmlarında üstün derecelere kavuşuyordu. Bu görülmemiş manzara karşısında, bâzı nâibler ileri atılarak sopanın kendilerine vurulmasını istemişlerse de, Şeyh Şâmil’in kararlı bakışlarından korkup geri çekilmişlerdi. Nihâyet yüz sopa vuruldu.Şeyh Şâmil vücûdundan sızan kanlara bakarak, Allahü teâlânın, kendisine verdiği metânet ve sabır için şükür secdesine kapandı. Sonra ayağa kalkıp ellerini açtı ve Rus zulmünden müslümanların muhâfazası için cenâb-ı Hakk’a duâ etti. Hâdiseyi ibretle seyreden halk, bir taraftan ağlayıp gözyaşları döküyor, bir taraftan da Allahü teâlânın, böyle adâletli mübârek bir zâtı başlarına imâm yaptığına şükrediyordu. Artık halk iyice şahlanmış, Ruslarla anlaşma yapmanın ne büyük bir tehlike olduğunu iyi anlamıştı. Onlarla mücâdele etmenin din ve vatan borcu olduğuna yakînen inanmışlardı. Şeyh Şâmil, anasının cezâlanmasına sebeb olanların kim olduğunu sordu. Herkes; “Kim?” diye birbirine bakarken, iki elçi huzûra geldi. Halk, onların üzerine yürümek istiyor, fakat edebe aykırı bir hareketten de çekiniyorlardı. İmâm onlara; “Köylerinize dönünüz. Sizi gönderenlere gördüklerinizi anlatınız. Dînimizi yıkmak isteyen İslâm düşmanlarına verilecek cevâbımız budur.” buyurdu.

Bundan sonraki günlerde Şeyh Şâmil, Kafkasya’ya musallat olan Rus ordularına sık sık baskınlar yaptı, akınlar düzenledi. Onları memleketlerinden çıkarmak için geceli gündüzlü çalıştı. Fırsat buldukça,Çar Birinci Nikola’yı can evinden vuruyor, hiç beklemediği yerlere saldırıyordu. Hiçbir devletten yardım görmeden, tam yirmi beş sene Ruslarla mücâdele ederek vatanını savundu.

Yeni Rus çarıİkinci Aleksandr başa geçtikten sonra, Şeyh Şâmil meselesini hâlledip Kafkasya’yı baştanbaşa fethetmek için, Prens Baryatinski kumandanlığında beş ordu hazırlattı. Bunlardan biri Şeyh Şâmil’in karargâhını, ikinci Lezgi, üçüncü Hazar Denizi civârını, dördüncü ve beşinci ordu da Çerkezistan’ı hedef aldı. Fakat asıl hedef Şeyh Şâmil idi. Îcâb ederse beş ordu birleşip hep birden hücum edebilecekti. Bu sebeple, birinci orduyu bizzat Başkumandan Prens Baryatinski idâre ediyordu. Onun ordusunda elli bine yakın seçme asker ve elli civârında ağır top mevcuttu. Bu muazzam kuvvete karşı, Şeyh Şâmil de beş bine yakın süvârisiyle Ruslarla çarpışmaya başladı. Uzun ve kanlı çarpışmalardan sonra, Şeyh Şâmil, Gunip Dağına çekildi. Bu dağda beş yüz kadar fedâisi ile bir buçuk ay süreyle koskoca ordu ile savaştı. Ellerinde atacak barutları, yiyecek bir şey kalmadı. Etrâfındaki yiğit askerlerinin dört yüz kadarı da şehîd olmuştu. Yiyecek yerine karınlarına taş bağlayarak düşmanla mücâdeleye devâm ediyorlardı. Başkomutan Baryatinski, Şeyh Şâmil’i canlı ele geçirmek istiyordu. Bu sebeple Şeyh Şâmil’e beyaz bayraklı elçiler göndererek teslim olmasını teklif etti. Şeyh Şâmil’in çocukları ve askerleri bu ümitsiz mücâdelede İmâm Şâmil’in de şehîd olacağını, sonunda Kafkas Türklerinin başsız kalacağını düşündüler. Şimdi bir anlaşma ile teslim olurlarsa, ilerde, Allahü teâlânın yaratacağı yeni imkânlara göre hareket edebileceklerini Şeyh Şâmil’e bildirdiler. Şeyh Şâmil, dîni, vatanı için canını seve seve vermeye hazırdı. Fakat, müslümanlara yardım etmek zâhiren sağ kalmakla mümkündü. Bu sebeple gelen elçilerle anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre; “Türklerin dinlerine karışılmayacak, onlardan asker alınmayacak, vergi toplanmayacak, Türkler iç işlerinde serbest bir devlet olup, idârecilerini kendileri seçecekler. Şeyh Şâmil, âile efrâdı ve mevcut kırk kadar askeri ile, silâhları dahî ellerinden alınmadan Türkiye’ye gidebilecekti.” 1859 senesinde yapılan bu anlaşmadan sonra silâhlar sustu. Başta Başkomutan Baryatinski, diğer generaller ve bütün Rus askerleri, yirmi beş senedir bir avuç fedâisi ile koskoca Rus ordularını perişân eden, akla havsalaya sığmayan menkıbeler sâhibi kahraman Şeyh Şâmil’i bir an önce yakından görmek istiyordu. Şeyh Şâmil, kendisine hayranlıkla bakan Rus askerlerinin aralarından geçerek, Başkomutan Baryatinski’nin çadırına gitti. Baryatinski, anlaşma şartlarının geçersiz olduğuna, kendisinin ve âile efrâdının Çar İkinci Aleksandr’ın esîri olup, misâfir muâmelesi yapılacağını bildirdi. Artık iş işten geçmişti. Sözünden dönen bu alçak Ruslara karşı yapılacak bir şey yoktu.

Çar kendisine bir konak ve hizmetçiler verdi. Şeyh Şâmil, Kaluga’da kaldığı on sene zarfında kendini kitaplara verdi. Ancak bu şekilde teselli bulabiliyordu. Artık oldukça yaşlanmış, esâret hayâtı onu iyice çökertmişti. Bir defâsında, ziyârete gelen Rus Çar’ına Hacca gitmek istediğini bildirdi. Rus Çar’ı bunu kabûl etti. Fakat oğullarının rehin olarak kalması gerektiğini söyledi. Bunu kabûl eden Şeyh Şâmil, 1870 senesinde İstanbul’a hareket etti.Bu haberi işiten İstanbullular heyecanla İmâm’ın gelmesini beklediler. SultanAbdülazîz Hân, sarayında hazırlıklar yaparak, senelerdir Ruslara kan kusturan İmâm Şâmil hazretlerini beklemeye başladı. Kafkasya’da, İslâmiyeti yok etmeğe uğraşan Ruslara karşı verdiği amansız mücâdeleyi iftihar gözyaşlarıyla tâkib eden müslüman Türk milleti, Şeyh Şâmil’e hayran idi. Onun esâretten kurtulup İstanbul’a geldiği gün, yer yerinden oynamış, halk sâhile dökülmüştü. Rus vapuru Dolmabahçe Sarayı önüne demirlediğinde, Sultan Abdülazîz’in saltanat kayıkları, İmâm Şâmil ve âile efrâdını saraya getirdiler. Abdülazîz Hân, onu sarayın kapısında karşılayıp, büyük bir hürmetle; “Babam kabrinden kalksaydı ancak bu kadar sevinebilirdim” diyerek, çok iltifâtlarda bulundu. Sarayda hâl hatır sohbetleri arasında SultanAbdülazîz, her türlü emrine hazır olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Şeyh Şâmil; “Pâdişâhım! Hayâtımın şu son günlerini aşkıyla yandığım sevgili Peygamberimin huzûr-ı şerîflerinde geçirmek istiyorum. Bunun teminini zât-ı âlinizden istirham ediyorum” dedi. Bu arzuyu büyük bir îtinâ ile yerine getirmek için Rus sefirini saraya çağırttı. Durumu anlatıp, Çar’a bildirmesini emretti. Rus Çarı İkinci Aleksandr kabûl edip, Şeyh Şâmil’in Rusya’ya geri dönmemesini bildirdi. Buna ziyâde memnun olan Şeyh Şâmil, İstanbul’da kısa bir müddet kaldı. Başta Sultan Abdülazîz’in ve İstanbulluların gösterdiği yakın alâkaya, misâfirperverliğe hayran oldu. Bu kadar ilgiye rağmen bir an önce Hicaz’a gitmek istediğini pâdişâha bildirdi. Abdülazîz Hân onun için en mükemmel vapurunu hazırlatıp teşyî eyledi.

Vapurun her uğradığı yerde, halk görülmemiş bir heyecanla Şeyh Şâmil’i karşılıyor, onun duâsını almak yarışına giriyorlardı. Mısır’a geldiklerinde, Hidiv İsmâil Paşa, onu şânına lâyık karşıladı. O sırada İsmâil Paşa’nın yanında,Cezâyir’i Fransız istilâsından kurtarmak için çok gayret gösteren büyük âlim, mücâhid, gâzî, Abdülkâdir Efendi de misâfir bulunuyordu. İki kahraman âlimin sohbetleriyle şereflenen İsmâil Paşa, onlarıKâhire’de bir ay kadar misâfir etmek bahtiyarlığına kavuştu. Sonra İskenderiyye’ye kadar giderek Cidde’ye uğurladı. Peygamberimizin ve Kâbe’nin hasretiyle yananŞeyh Şâmil’in heyecânı, oralara yaklaştıkça artıyordu. O sırada Mekke emîri olan Şerîf Abdullah da, Şeyh Şâmil’i çok seviyordu. Onu büyük bir îtibarla karşıladı. Hicaz’da, onun büyük bir âlim ve kahraman olduğunu işiten herkes, onu görmeye can atıyor, ilgi ve hürmet gösteriyordu.

Şeyh Şâmil, büyük bir îtinâ ile bütün şartlarına âzamî titizliği göstererek haccını yaptıktan sonra, ömrünü O’nun sünnet-i seniyyesini yaymak için uğraştığı, bu uğurda ölümü göze aldığı, sevgili, muhterem, mübârek Peygamberi, iki cihânın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûr-ı şerîflerine gitmek için, nûrlu Medîne yollarına düştü. Her an aşkıyla yandığı efendisine yaklaşıyor, şimdiye kadar içinde kopan fırtınalar her geçen sâniye daha da şiddetleniyordu.

Peygamber efendimize olan aşkının çokluğundan ve O’na kavuşmanın heyecânından dolayı gözünden sel gibi gözyaşı akıtan Şeyh Şâmil, sürünerek Resûlullah’ın huzûr-ı şerîflerine geldi. Başta Medîne muhâfızı Hâfız Paşa, seyyidler, dünyânın dört bucağından gelmiş hacılar, onu heyecanla tâkib ediyordu. Kabr-i saâdetlerinin kıble tarafına geçip, mübârek ayak uçlarından Resûlullah’a, gönlünün en derin köşelerinden coşup gelen vecd ile:

“Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Resûlallah!
Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Habîballah!”

Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Seyyidel evvelîne vel-âhirîn!” diyerek selâm verince, Resûlullah’ın, selâmına mukâbelesi ile şereflendi. Orada bulunanların şâhid olduğu bu hâdiseden sonra Şeyh Şâmil, uzun müddet duâ edip gözyaşı dökerek hasretini giderdi, gönlündeki fırtınaları dindirdi.

Şeyh Şâmil, Medîne-i münevvereye geldiğinde hastalandı. Kısa süren bu hastalığında âile efrâdı, berâberinde gelip kendisine hizmet edenlerle ve ziyâretine gelenlerle vedâlaştı. Sultan Abdülazîz’e, Rus Çarı’nda rehin bıraktığı çocuklarının kurtarılmasını, Devlet-i aliyye-i Osmâniye’de vazife verilmesini bildiren bir mektup yazdırdı. Sonra başında okunan Kur’ân-ı kerîm tilâvetleri arasında, 1870 (H.1287) senesi Zilka’de ayının yirmi beşinci gününde Kelime-i şehâdet söyleyerek vefât edip, sevdiklerine kavuştu. Cennet-ül-Bakî’ Kabristanlığına defnedildi.

1) Şems-üş-Şümûs; s.137
2) Gazevât-ı Şeyh Şâmil
3) Âsâr-ı Dağıstân; s.194
4) Rehber Ansiklopedisi; c.16, s.73
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.225

28 Mayıs 1945 Drau Katliamını Unutma

28 Mayıs 1945
Drau Katliamı

Prof. Dr. Ufuk TAVKUL
Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

 

Kafkasyalıların tarihleri bağımsızlık savaşları, özgürlük mücadeleleri, göçler, sürgünler ve soykırımlarla doludur. Rusya’nın Çar Deli Petro ile başlayan “Sıcak Denizlere İnme” siyasetine karşı gösterdikleri kahramanca direnişleriyle, Rus ordularına âdeta Kafkas Dağları gibi bir set çeken Kafkasya halkları, bu hürriyet aşklarının bedelini ne yazık ki nesiller boyunca kanlarıyla ödediler.

16. yüzyıldan 1864 yılına kadar süren Kafkas-Rus savaşları, bu tarihten sonra da gerilla savaşları ve çete harpleri biçiminde İkinci Dünya Savaşı ortalarına kadar devam etti. 1943 yılı Kasım ayında Karaçaylıların, 1944 yılı Şubat ve Mart aylarında Çeçen-İnguşların ve Malkarlıların Kafkasya’dan topyekûn sürülmeleri ile birlikte bu mücadele de sona erdi. Bu sürgün Kafkasya halklarının 20. yüzyılda uğradıkları en büyük soykırım hareketiydi. Ancak Kafkaslıların yaşayacakları kötü günler henüz sona ermemişti. İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Avrupa’nın göbeğinde İngilizler onlar için yeni bir trajik sayfa açmaya hazırlanıyorlardı. 1943 yılı ortalarında Kafkasya’dan çekilmek zorunda kalan Alman ordusuyla birlikte Kafkasya’yı terk eden 15 bin Kafkasyalı mülteci, Avusturya’nın Drau Irmağı kıyısında kurulmuş olan mülteci kampında, 28 Mayıs 1945 tarihinde İngilizler tarafından Sovyetler Birliği hükûmetine, daha doğrusu Stalin’in ellerine teslim edildiler. Alp Dağları’na kaçıp canlarını kurtarabilenlerin dışında, o gün 7 bin Kafkasyalı Drau Irmağı’na atlayarak ya da İngiliz ve Ruslarla savaşarak hayatlarına son verdiler. Avrupa’nın ortasında, medenî dünyanın gözü önünde meydana gelen bu faciayı hazırlayan olaylar zincirini şöyle özetleyebiliriz:

1941 yılında Kafkas kökenli Sovyet savaş esirlerini sabotaj ve casusluk konusunda eğiterek Sovyet cephe hattı gerisindeki görevlere hazırlayan Almanlar, Kafkasya’ya sızma faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Almanların 1941 yılında Sovyetlere saldırdıkları sırada, Kafkasya’da yaşamakta olan Karaçay-Malkar halkının da Almanlara karşı sempati beslemeye başlaması üzerine Sovyet hükûmeti, Kızıl Ordu’da görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri “güvenilemeyecek düşman unsurlar” sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürdüler. Sovyetlerin bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayının silahları ile dağa çıkmasıyla birlikte, Almanlar Kafkasya’da bir müttefik halk kazandılar.

Sovyetlerin Almanlara karşı savunma savaşı 1942 yılının Temmuz ayı sonunda Kuban bölgesinde patlak verdi. Ağustos ortasına kadar devam eden savaşta Alman ordusu adım adım ilerleyerek Ağustos sonunda Terek ırmağına ulaştı. Almanlar 21 Ağustos 1942’de Karaçay-Malkar gerilla güçlerinin yardımıyla Kafkas dağlarının en yüksek zirvesi Elbruz Dağı’na (Mingi Tav) Alman bayrağını diktiler.

drau3a

1942 yılının sonbaharında Alman birliklerinin işgal ettiği Batı Kafkasya’da, bilhassa Karaçay-Malkar’da daha Almanlar gelmeden önce mahallî çeteler Sovyet birliklerinin boşalttığı yerlerde iktidarı ele geçirmişlerdi. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazanmışlardı. Camiler yeniden açılmış, kollektif çiftlikler kaldırılmıştı.

Silahlı birlikler oluşturan Karaçay-Malkarlılar Kafkas Dağları’nda Sovyet ordusuna karşı amansız bir savaşa girişmişlerdi. Bu savaşlar sırasında Kafkasya’da bulunan Alman gazetecisi Erich Kern o günleri şöyle anlatmaktaydı:

Bilhassa yerli İslam unsurları ile aramız iyi. Her tarafta gönüllü süvari birlikleri kuruluyor. Peygamberin yeşil savaş bayrağı dalgalanıyor. Bir dostluk havası esiyor. Burada müslüman halk müthiş bir komünist düşmanı. Ben kasabaya girerken Karaçaylılardan oluşan bir süvari taburu, gülü oynaya dağdaki hizmetlerine gidiyordu. Uzun boylu, tunç yüzlü güzel delikanlılar eyer üzerinde kalıp gibi duruyorlar…
Kafkas kavimleri Almanlara karşı çok candan davranıyorlardı. Alman raporlarında Rus ve Ukraynalı halk arasında korku ve çekingenlik, buna karşılık Kafkas halklarında dostluk ve destek tespit edildiği yer almaktadır. Yerli halka eğitim ve kültür işlerinde, hükümette ve bölgenin yönetiminde önemli derecede özerklik verilmişti. Dinî özgürlük Almanlar tarafından tekrar geri getirilmişti. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan Müslüman halkın sevinciyle karşılanmıştı. Almanlar tamamen Kafkasyalı gönüllülerden oluşan birlikler kurmaya başlamışlardı.

Fakat, işler Kafkasyalıların ve Almanların umduğu gibi gitmedi. 1942 yılı sonlarında Alman ordusunun Rusya’da yenilgiye uğratılması sonunda, Almanlar Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Bu sırada Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetler’den oluşan onbeş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti. Karanlık bir geleceği, Kafkasya’da kalıp Sovyet zulmüne uğramaya tercih eden bu mültecilerin yüzde altmışını askerlikle hiçbir ilgisi olmayan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar teşkil ediyordu. Kafkaslı mültecilerin büyük çoğunluğu işçi, kolhoz köylüsü, küçük memur gibi toplumun alt tabakasına mensup kişilerden oluşurken, içlerinde Kafkasyalıların yetiştirdiği aydınlar, Kızıl Ordu’dan firar eden asker ve subaylar da bulunmaktaydı. Karaçay-Malkar ve Çerkes mültecilerin büyük kısmı aileleri, anne-babaları ve çocukları ile beraber yola çıkmışlardı. Çeçen-İnguş ve Dağıstanlı mültecilerin büyük bölümü ise bekâr askerlerden meydana geliyorlardı.

At arabaları, atlılar ve yayalardan oluşan bu Kafkaslı mülteci kafilesi 22 ay boyunca kendilerini takip eden Sovyet kuvvetleri ile çarpışarak, uzun ve meşakkatli bir yolculuk sonunda Avrupa’ya ulaştılar. Kafkasyalıların bir kısmı burada Almanlar tarafından zorla kuzey İtalya’ya sevkedildiler. Almanlar Kafkasyalı mültecilere yerlerinden kıpırdamadan savaşın sonunu beklemelerini tavsiye etseler de, 1945 yılının Nisan ayında, artık Hitler Almanyasının sonunun geldiğini anlayan bir grup Kafkasyalı mülteci Amerikan birliklerinin bulunduğu bölgeye ulaşmak amacıyla Avusturya sınırına doğru yola çıktılar. 1 Mayıs 1945 tarihinde yola çıkan kafile Alp Dağları üzerindeki geçitlerden aşarak, 5 Mayıs günü Avusturya’nın Oberdrauburg kenti yakınlarında, Irchen ve Dellace kasabaları arasındaki Drau Irmağı

Kafilenin önü burada İngiliz ordusuna mensup askerî birlikler tarafından kesildi. İngiliz subayları arasında bulunan NKVD’ye mensup bir Sovyet subayı onlara Rusça hitap ederek şunları söyledi:

At arabaları ile Kafkas Dağları’ndan Alp Dağları’na kadar uzanan yolunuz burada sona erdi. Artık İngiliz 8. Ordusu’nun Avusturya komutanlığının emri altındasınız. Kanunlara uyunuz ve düzeni koruyunuz!

8 Mayıs 1945’te Alman ordularının kayıtsız şartsız teslim olma anlaşması Berlin banliyölerinden biri olan Karlshort’ta imzalandı. Mülteci kafilesinin kaderi artık İngilizlerin elindeydi.

Kafkasyalı mülteciler, Kafkas dağlarının eteklerine sıralanıp yaşadıkları yurtlarındaki gibi, Drau Irmağı kıyısına da benzer şekilde sıralanıp çadırlarını kurdular. Atlarını otlamaları için Alp Dağları’nın çayırlarına saldılar. Karaçay-Malkarlılar Drau Irmağı’nın yukarı tarafına yerleşirlerken, Kabardeyler ve diğer Çerkes kabilelerine mensup mülteciler ile Osetler onların doğusuna kamplarını kurdular. Batı kısmına ise Dağıstanlılar ve Çeçen-İnguşlar yerleştiler.

Kafkasyalılar, 1918-1920 yıllarında Sovyet Kızıl Ordusu’na karşı Kafkasya’daki direniş hareketine kumandanlık eden, daha sonra Batı’ya iltica etmek zorunda kalan ve İkinci Dünya Savaşı’nda tekrar onlarla kader birliği ederek, Drau Irmağı vadisindeki bu mülteci kampında aralarına katılan Çerkes kökenli general Sultan Kılıç-Geriy’i kendilerine başkan seçerek bir mülteci kumanda heyeti oluşturdular. Sultan Kılıç-Geriy’in savaş ve siyaset tecrübelerine ve onun İngilizlerle olan iyi ilişkilerine güvenen Kafkasyalı mülteciler artık güvenli bir ortama kavuştuklarına ve kendilerini iyi bir geleceğin beklediğine inanıyorlardı.

28 Mayıs 1945 günü sabah saat 10’da mülteci kampına gelen bir İngiliz subayı, Kafkasyalı subayları ve sivil liderleri İngiliz ordusu komutanı Feldmareşal H. Aleksander’in bir konferansa davet ettiğini ve onlarla tanışmak arzusunda olduğunu bildirdi. Sayıları 350 kişiyi bulan bütün grup liderleri ve kumanda heyeti, başkan Sultan Kılıç-Geriy ile birlikte kamyonlara doldurularak kamptan çıkarıldılar. Kafkasyalı mültecilere liderlik eden bu kişilerin kamptan ayrılmalarının hemen ardından, kampın etrafı İngiliz askerleri ve tankları tarafından kuşatıldı. Bir İngiliz subayı Kafkasyalı mültecilere hitaben şunları söyledi:

Kafkasyalılar! Liderlerinizi Sovyetler Birliği’ne teslim ettik. Siz de 3-4 gün içinde teslim edileceksiniz. Düzeni bozmayın. Etrafınızın nasıl kuşatıldığını görüyorsunuz. Kaçmaya kalkışanlar derhal vurulacaktır. Biz Sovyetler Birliği ile müttefikiz. Siz yurdunuza dönmek mecburiyetindesiniz. Sizi geri göndermek de bizim görevimiz.

Sovyetler Birliği’nin eline geçtiklerinde ne türlü işkencelere ve eziyetlere uğrayacaklarını bilen Kafkasyalılar, İngilizlerin bu ihanetini protesto etmek için kampı siyah bayraklarla donattılar ve açlık grevi ilân ettiler. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar meydanda toplanarak dua etmeye başladılar. Kafkasyalıların içinden pek çokları, Ruslara teslim olmaktansa kurşuna dizilmeyi tercih ettiklerini İngilizlere bildirdiler.

İngiliz komutanın emriyle askerler Kafkasyalıların üzerine yürüyerek, onları tanklarla dağıtmaya, ezmeye, hayvanlar gibi tıka basa askerî kamyonlara zorla doldurmaya başladılar. Kaçınılmaz sonu gören ve teslim olmaktansa ölümü tercih eden Kafkasyalıların bir çoğu İngilizlerle çarpışarak ölürken, bir çoğu da kendilerini Drau Irmağı’nın azgın sularına atarak intihar ettiler. İçlerinden bazıları çoluk-çocuğunu teker teker kurşuna dizip, son kurşunu da kendi başına sıktı. Kaçmaya çalışanların pek çoğu da arkalarından açılan ateşle vurulup öldüler. Bu insanlık dışı olay karşısında, henüz merhamet hislerini kaybetmemiş bazı İngiliz askerleri bile göz yaşlarına hâkim olamadılar. Bunların göz yumması sonucunda Kafkasyalı mültecilerin bir kısmı Alp Dağları’na kaçıp saklanarak canlarını kurtardılar.

Mülteci kampından kaçamayan veya intihar edemeyen Kafkasyalı mültecilerin kamyonlara bindirilerek Sovyetler Birliği’ne teslim edilmeleri 28 Mayıstan 1 Hazirana kadar sürdü. Bu üç gün boyunca 7 bin Kafkasyalı öldü. Sağ kalanlar Kızıl Ordu’ya teslim edildiler. İçlerinden pek azı dağlara sığınarak canlarını kurtarabildiler. Drau Irmağı’nın kıyıları mültecilerden arta kalan at arabaları, atlar ve eşyalarla dolu idi.

Kafkasyalı mültecilerin başkanı general Sultan Kılıç-Geriy’in ileride kendilerine faydalı olabileceğini düşünen İngiliz ve Amerikalılar onu kurtarma teklifinde bulunarak şunu önerdiler:

Her ne kadar Naziler ile işbirliği yaptınız ise de, eğer affedilmeniz için yalvarır ve demokrasilere sadakat yemini ederseniz, Sovyetlere teslim edilmeyecek ve serbest bırakılacaksınız.

General Sultan Kılıç-Geriy onlara şu cevabı verdi:

Benim adamlarım cesur askerlerdir. Hür bir Kafkasya için canlarını vermeye hazırdırlar. Benim ecdadım, şeref ve namus uğrunda Rus boyunduruğuna karşı savaşırken şehid oldular. Bu arkadaşlarım ise, gece gündüz benimle aynı mefkûre için dövüştüler. Onların kanı benim kanımdır. Şerefle savaştığımız anlar o şerefi paylaştık. Şimdi de aynı akıbeti paylaşacağım. Milletime ihanet edip, onlar Sovyet NKVD’sinin ölüm mangaları tarafından idam edilirken, ben burada bir korkak gibi yaşayamam. Bir gün gelecek, sizler de anlayacaksınız ki, Sovyetler sizin hakiki dostlarınız değildirler. Fakat belki o gün iş işten geçmiş olacak. Bugün bu yaptıklarınızla siz de Sovyetler kadar suçlu oluyorsunuz. Bolşevizme karşı muzaffer günlerde, adamlarımla hep bir arada idik. Şimdi onlar ölüme giderken, onları yalnız bırakamam. Başlarında yine ben, kızıl cellatlara doğru yürüyeceğiz. Bu şerefi kimseye bağışlayamam.

Sultan Kılıç-Geriy ve arkadaşları Sovyet yetkililerine teslim edilerek ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Bir süre sonra onların toptan idam edildikleri haberi alındı.
İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde medenî Avrupa’nın göbeğinde, uygar devletlerin gözlerinin önünde işlenen bu insanlık suçundan, ne yazık ki günümüzde pek çok kişinin haberi yoktur. Güney Avusturya’da, Drau Irmağı yakınlarında 1960 yılında dikilen bir anıtta Almanca şu sözler yazılıdır:

 

Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet makamlarına teslim edildiler. Ve İslâmiyet’e olan sadakatleri ile Kafkasya’nın istiklâli ideallerine kurban gittiler

 

—————————————

 

 

Karaçay Türkleri’nin Dilinden Drau Faciası

ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarları, Cabbar Aybaz ve Niyazi Bayçora; 63 yıl önce binlerce kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Drau faciasını anlattı.

Bugün 104 yaşında olan Cabbar Aybaz ile 85 yaşındaki Niyazi Bayçora; Avusturya’nın Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalan az sayıdaki Karaçay Türk’ünden sadece ikisi. Yaşananları hiçbir zaman unutamayacaklarını dile getiren Aybaz ve Bayçora, ‘Karaçay Türkleri’nin uğradıkları zulmün Kafkasya ile sınırlı kalmadığını’ söyledi.
Bir asrı geride bırakan Cabbar Aybaz’ın hafızası dün gibi taze. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Cabbar Aybaz, komünizmin gelmesiyle her şeylerini kaybettiklerini; 1930 yılında bulundukları bölgeden 350 kilometre uzaktaki çorak bir araziye ansızın sürgüne gönderildiklerini söyledi. Cabbar Aybaz, “9 kardeşin en küçüğü bendim. Rus askerleri bir sabah ansızın gelip bizi trenlere doldurarak evimizden 350 kilometre uzakta bir yere sürdüler. Yanımıza tek bir çöp tanesi bile almadan. Komünistler bizi maddi imkanlarımıza göre 5 gruba ayırdı. Bütün mal varlığımıza zaten el koymuşlardı. Camileri yıkıp, hocaları ortadan kaldırdılar. Namaz kılmak zaten yasaktı. Fakir olanları casusluk yapmak için kullanıyorlardı. Birçok Karaçaylı yıllarca hapis yattı ardından da Sibirya’ya ve değişik bölgelere sürgüne gönderildi.” dedi. Ailesinden bir dönem 17 kişinin hapiste yattığını anlatan Aybaz; bir abisinin hapse düşmemek için yıllarca kaçtığını ve abisinden bir daha hiçbir haber alamadıklarını ifade etti.
85 yaşındaki Niyazi Bayçora, Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalanlardan. Niyazi Bayçora, savaş yıllarının tüm insanlık için zor olduğunu söyledi. Nereye gideceğini bilmeden, Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bir gençlik geçirdiğini anlatan Bayçora’nın hafızası oldukça güçlü. Niyazi Bayçora, “Savaşın başlamasıyla Rusların baskısı her geçen gün arttı. Almanlar 4 ay boyunca Rusya’yı işgal etti. Baktık olacak gibi değil, 1943 yılının Ocak ayında at arabalarına binerek; çoluk çocuk Ukrayna’ya doğru yollara düştük. Yolda Alman birlikleriyle karşılaştık. Onlar bizi mülteci statüsünde Almanya’ya götürmeyi teklif etti. Alman bir yüzbaşının önderliğinde, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya üzerinden Almanya’ya gittik. Daha sonra bizi İtalya’ya yerleştirdiler. İtalya’da korktuğumuz için Avusturya üzerinden Almanya’ya gitmeye karar verdik.” dedi.
2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Rus ordusuna asker olmak zorunda kalan Cabbar Aybaz, hem Rusya üniforması hem de Alman üniformasıyla askerlik yapan nadir insanlardan. Aybaz, ”Ruslar bizi zorla askere aldı. Fakat cepheye gidemeden Almanlara teslim olmak zorunda kaldık. Almanlar bizi fena sıkıştırmıştı. 4 bin Rus askeri teslim olduk; çünkü Alman tankları önümüzü kapatmıştı. Top atışları birliğin kumandanını öldürmüştü. Teslim olduğumuz takdirde öldürülmeyeceğimizi söyledikleri için birlik halinde teslim olduk. Avrupa’ya ulaşmamızın ardından bizi kamplara yerleştirdiler. 45 gün boyunca bu kamplarda yaşam mücadelesi verdik. Yüzlerce insan açlıktan öldü. Ölenler, Almanların hiç umurunda değildi. Hayatta kalanları işçi olarak çalıştırmaya başladılar. Kısa bir süre sonra Almanlar da bizi zorla askere aldı. Tabii askerlik değil ama işçilik yapmaya devam ettik. Rus ordusunda er, Alman ordusunda çavuş rütbesi ile görev yaptım.” diye konuştu.
Türk devleti bize sahip çıktı
Almanya’daki askerliği sırasında Kafkasya’dan sürgün edilen tanıdıklarıyla karşılaşan Cabbar Aybaz, Rusların, Almanlarla işbirliği yaptıklarını bahane ederek birçok Karaçay Türkü’nü zor şartlarda sürgüne gönderdiklerini ve birçok tanıdığının ağır şartlara dayanamayarak öldüğünü öğrenir. Savaşın bitmesinin ardından işgal kuvvetlerinin mültecilerle bir toplantı yaptığını; toplantıya katılan mültecilerin Ruslara iade edildiğini belirten Aybaz, o günleri şöyle anlatıyor: “Toplantıya katılanlardan bir daha haber alamadık. Toplantıya katılmayarak 2 ay dağlarda yaşayan Karaçaylılar ise zor günler geçirdi. Grup açlıktan dolayı yanlarında taşıdıkları 2 atı keserek yemek zorunda kaldı. Avusturya dağlarından Almanya’ya geçerek Türk yetkililere başvuran Karaçaylıların bir kısmı, 1948 yılında İtalya üzerinden Türkiye’ye gittiler.
Kimimiz İstanbul’a, kimimiz Eskişehir’e yerleşti. Kısa bir süre akrabalarımız bizi misafir etti. Ardından Türk hükümeti, Ankara Polatlı’da ev ve toprak verdi, para yardımı yaptı. Bu yardımı hiçbir zaman unutamam. Bizi en güzel şekilde ağırladılar. Uzun bir süre Milli Savunma Bakanlığı’nın tamir atölyesinde çalıştım. Dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın arabasını bile tamir ettim. Kendisi şahsen teşekkür edip; yağ pas içindeki elimi bile sıkmıştı.”
ABD’ye yerleşme
1958 yılında bir tanıdığı vasıtası ile ABD’ye yerleşen Cabbar Aybaz, doğduğu topraklara bir daha asla dönemedi. Oysa 1940 yılında evinden ayrıldığında geride bir eş ve bir kız çocuğu bırakmıştı. 1955 yılına kadar onlardan hiçbir haber alamadı. Yıllar sonra Türkiye’ye bir akrabası tarafından getirilen mektupla ailesinin yaşadığından haberdar olan Aybaz, eşinin ve çocuğunun sürgünde öldüğünü düşünerek; yeniden evlenip yeni bir hayat kurdu. Geride bıraktığı ailesine ancak maddi yardım yapabildi. Almanya’da zor durumda yardım ettiği bir Karaçaylı ona ”Ben Rus gizli servisi için çalışıyorum. Bana yardım ettin, ben de sana yardım edeceğim. Sakın ülkene geri dönme. Ya hapiste sürüneceksin ya da öldürüleceksin” diyerek uyarınca ülkesine bir daha dönemeyen Cabbar Aybaz, ”Doğduğum toprakları her zaman özlüyorum. Çocukken koşturduğum yerler hep aklımda. Fakat bu da bizim kaderimiz. Beni, doğduğum yere bir daha gelmemek üzere sürgün ettiler.” dedi.
85 yaşındaki Niyazi Bayçora, Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalanlardan. Niyazi Bayçora, savaş yıllarının tüm insanlık için zor olduğunu söyledi. Nereye gideceğini bilmeden, Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bir gençlik geçirdiğini anlatan Bayçora’nın hafızası oldukça güçlü. Niyazi Bayçora, ”Savaşın başlamasıyla Rusların baskısı her geçen gün arttı. Almanlar 4 ay boyunca Rusya’yı işgal etti. Baktık olacak gibi değil, 1943 yılının Ocak ayında at arabalarına binerek; çoluk çocuk Ukrayna’ya doğru yollara düştük. Yolda Alman birlikleriyle karşılaştık. Onlar bizi mülteci statüsünde Almanya’ya götürmeyi teklif etti. Alman bir yüzbaşının önderliğinde, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya üzerinden Almanya’ya gittik. Daha sonra bizi İtalya’ya yerleştirdiler. İtalya’da korktuğumuz için Avusturya üzerinden Almanya’ya gitmeye karar verdik” dedi.
Alp dağlarının yamacında bulunan Drau nehrinin kenarına kurulan 8 bin kişilik mülteci kampına yerleşen Karaçaylılar burada Malkar, Çerkez ve diğer milletlerden insanlarla bir aradadırlar. Tam bu sırada Kırım’ın Yalta şehrinde zamanın Amerika Başkanı Franklin Roosevelt ve İngiliz Başbakanı Winston Churchill ve Sovyetler Birliği lideri Stalin bir toplantı yapar. Stalin, her ne şekilde olursa olsun, Rusya’dan ayrılan sivil ve askerlerin geri teslim edilmesini talep eder ve bu talebi kabul edilir. Niyazi Bayçora, o günleri yaşar gibi anlatırken; ”Yetkililer, ‘Sizi Rusya’ya teslim edeceğiz’ dediklerinde başımızdan kaynar sular döküldü. Zulmünden kaçtığımız Ruslar’a tekrardan teslim edilmek bizim için ölümdü. Önümüz tanklar ve askeri araçlarla kesiliydi. Arkamızda ise Drau nehri vardı. Geri dönmek istemeyen 300 kişi ile birlikte gece dağlara doğru kaçtık. Kaçanlar arasında çocuklu kadınlar da vardı. Yakalanmamak için küçük gruplar halinde dağlarda saklandık.” diye konuştu. Kaçışın ardından Drau kampında yaşananları dağdan seyreden Bayçora, kamptan dumanlar yükseldiğini ve siyah bayraklar çekildiğini anlattı. Niyazi Bayçora, ‘Ruslara teslim olmaktansa ölürüm’ diyen onlarca insanın kendini Drau nehrinin soğuk sularına attığını kaydetti. Geride kalanların Ruslar tarafından teslim alındığını ve bu kişilerin kurşuna dizildiklerini duyduklarını anlatan Bayçora, yaklaşık 2 ay dağlarda yaşamış. Niyazi Bayçora, ”Savaşın bitmesi ile herkes ülkesine dönmeye başladı. Bizler ise tekrardan Rusya’ya dönmek istemiyorduk. 1946 yılında Londra’da bir toplantı yapıldı. Toplantıda Anna Eleanor Roosevelt, ABD adına heyete başkanlık ediyordu. Rus heyeti ABD’lilere neden verdikleri sözü tutmadıklarını; mültecileri neden teslim etmediklerini sormuş. Bayan Roosevelt sert bir şekilde cevap vererek ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ demiş” şeklinde konuştu.
Kars’ı hiç görmeden Karslı oldum
Birçok mültecinin farklı ülkelere gittiğini anlatan Bayçora, Karaçaylıların da Türkiye’ye gitmek için başvuruda bulunduğu söyledi. Ruslara yakalanmamak için her ayrıntıyı düşündüklerini belirten Bayçora, Karaçaylıların kendilerini Türk vatandaşı olarak tanıttığını; kendisinin de soranlara Karslı olduğunu söylediğini ifade etti. Niyazi Bayçora, ”Herkes kendine bir il seçti. Kimi Karslı oldu, kimi Antalyalı. Kendi aramızda birbirimizi çalıştırıyorduk. Türkiye’nin başkenti Ankara, İstanbul en büyük şehri gibi. Çünkü etrafta birçok Sovyet ajanı vardı. Birileri Rusça bir şey soruyor; ama biz hiç cevaplamıyorduk. Çünkü Rusya’ya geri gönderilme durumumuz vardı. 1949 yılında Türkiye’ye gittik. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. İlk defa huzurlu, rahat ve korkusuz günler geçirdik. Aşağı yukarı tüm Türkiye’yi gezdim, fakat memleketim dediğim Kars’a hiç gidemedim.” dedi. 1992 yılına kadar Kafkasya’ya hiç gidemeyen Bayçora, 50 yıl aradan sonra ülkesine döner ve kardeşlerini görür. Niyazi Bayçora, ”Yaşananlar geride kaldı dememeliyiz. Yeni nesle bunlar anlatılmalı, kendi kültürümüzü ve başımızdan geçenleri unutturmamalıyız.” diyor.
Drau’da ne oldu?
Kuzey Kafkasyalıların uğradıkları zulüm sadece Kafkasya ile sınırlı kalmamış, Almanlarla beraber Avrupa’ya geçen ve en son Avusturya’da mülteci kampına yerleştirilen Kafkasyalılar da Ruslar tarafından geri istenmiş ve teslim edilenler acımasızca katledilmişler. Teslim olmak istemeyenler ise kendilerini Drau Nehrine atarak öldürmüşlerdir. Bu hadise tarihe “Drau Faciası” olarak geçmiştir. 1944 yılının sonlarına doğru Rusya’dan kaçan Kuzey Kafkasyalılar, Kuzey İtalya’nın Paluzza Bölgesi’ndeki İtalyan dağ köylerine yerleştirilirler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya’ya, Carinhia’nın Ober Drauburg bölgesine sürülerek, burada Drau nehri vadisine yerleştirilirler. Bu bölge daha sonra İngiliz işgal sahasına dahil edilir ve bu olay Kafkasya’daki Müslüman Türk halk için çileli günlerin başlangıcı olur. Ruslar, kaçan Kuzey Kafkasyalıların iadesini istemişlerdir. Bu mülteci iadesi isteğini uzun süre görüşen İngiliz ve Amerikalı devlet adamları nihayet cevap verirler. Soydaşlarının yaşadığı, dost ve kardeş Türkiye’ye ulaşabileceklerini ümit eden on bin insanın Ruslara verilmesi kararlaştırılır. Londra`dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli cevap şöyledir: “Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir!..”Kuzey Kafkasyalı mülteciler hakkında verilen bu insanlık dışı kararın uygulanması için, İngiliz tankları, bu insanları Dellah bölgesine sürerler. Burada “Yurtlarına dönmeleri gerektiği ve bunun için kendilerine yardımcı olunacağı (!)” resmen tebliğ edilir. Herkes bunun ya ölüm ya da Stalin’in acımasız kamplarında mahkumiyet olacağını bilmektedir. Nitekim teslim edilenler hemen orada kurşuna dizilirler. Mültecilerin Ruslara teslimiyetlerini takip eden birkaç gün içinde, Drau Nehri korkunç olaylara sahne olmuştur.
Karaçaylılar nerede yaşıyor?
Karaçay-Malkar Türkleri yüzyıllardan beri, Kafkas sıra dağları’nın en yüksek zirvesi olan Elbruz dağının (Mingi Tav) yüksek bölgelerinde ve derin vadilerde yer alan köylerde yaşayan iki kardeş topluluktur. Elbruz dağının bir ucunda Karaçaylılar, diğer yamacında Malkarlılar yaşar. Bu coğrafi konumun dışında aralarında hiçbir farklılık yoktur.1920’li yıllarda Sovyetler’in “Kollektivizm” politikası gereği, dağ köylerinde yaşamakta olan pek çok Karaçay-Malkar ailesi, düzlüklere göç ettirilerek buralarda kurulan yeni köylere yerleştirildiler. Dilleri batı Türk dilleri grubundandır. Kıpçak ve Kıpçak alt grubunda sınıflandırılabilir. Kuzey Kafkasya’da yaşayan diğer iki Türk topluluğu olan Kumukça ve Nogay diline de benzerlik gösterir. Tarihî, antropolojik, arkeolojik ve linguistik araştırmalar Karaçay-Malkarlıların bu bölgede uzun yüzyıllar hakimiyet kuran Türk kavimlerinin torunları olduklarını, zaman içinde çeşitli Kafkas halkları ile karıştıklarını ortaya koymaktadır.1828 yılına kadar Rus idaresine tabi olmadılar, bu tarihten sonra Karaçaylılar Çerkeslerle birlikte 1862 yılına değin Ruslarla çarpıştılar. 1864’de Karaçay’ı da kapsayan Çerkesya’nın Rus istilasına uğraması sonucu, büyük bir göç olayı (deportasyon) yaşandı. Rusların Kafkasya’yı işgali sonunda 1880’li yıllardan itibaren zaman zaman Karaçay-Malkar halkının bir bölümü diğer Kafkas kabileleri ile birlikte Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı. Bugün bu göçmenlerin torunlarından yaklaşık 25 bin Karaçay-Malkar Türkü Türkiye’de, 2,000 civarında Karaçay-Malkar Türkü Suriye’de, yaklaşık 6,000 kişilik bir kısmı da Amerika’da yaşamaktadır. Karaçay-Malkar halkı bugün Kafkasya’da “Karaçay-Çerkesya” ve “Kabarday-Balkarya” adlarını taşıyan iki ayrı özerk cumhuriyet de Rusya Federasyonu’na bağlı olarak yaşamaktadırlar. 1989’da Karaçaylılar 156,140, Malkarlılar ise 88,771 nüfuslu idiler. MEHMET DEMİRCİ / NEW YORK (ZAMAN-15-03-2008)

 

Tapelerin Bir kopyası İsrail’e

Yeni Şafak‘ta yer alan habere göre; paralel yapılanmanın istihbarat ve operasyon üssü olarak kullandığı Emniyet İstihbarat ve Terörle Mücadele Şubeleri’ndeki ihaneti MİT deşifre ederek yetkilileri uyardı. 17 ve 25 Aralık darbe girişimlerinin ardından emniyette yapılan kapsamlı görev değişikliklerinin ardından yeni göreve gelen yetkililere bilgi notları gönderen MİT, 2003 yılından itibaren gelişmiş teknik cihazlarla yapılan dinlemelerin bir kopyasının İsrail’e aktarıldığını vurguladı.

ÇOK GENİŞ ARAŞTIRILMALI

MİT’in emniyete gönderdiği bilgi notlarından birini Yeni Şafak ele geçirdi. Emniyetteki telekulak komplosunun 2003 yılında başladığını vurgulayan MİT, bu tarihte İsrail’den getirilen ve İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde kurulumu yapılan dinleme cihazlarının komploda kullanıldığını vurguladı. Notta şu ifadeler yer aldı: ‘Dinleme cihazlarının kurulumu sonrası orada görevli birçok görevlinin tasfiye edilerek yeni personelin getirildiği, 2003 yılından günümüze kadar yapılan dinlemelerin bir kopyasının teknolojik olarak İsrail devletine aktarıldığı, bu konuda çok geniş bir araştırma yapılması gerektiği yönünde bilgiler alınmıştır.’

İLERİ TEKNOLOJİYE SAHİP

İsrail’den alınan ve İstanbul İstihbarat Şube tarafından kurulumu yapılan cihazlardan birinin ileri teknoloji ürünü ortam dinleme sistemi olduğu belirtiliyor. Lazer alıcı-lazer verici cihazlar da bu dönemde şubede kullanılmaya başlandı. Ayrıca çevredeki telefonlara yönelik ‘pasif dinleme’ yapan sistemle elde edilen verilerin de İsrail’e aktarıldığı iddialar arasında.

Casusluk davası yolda

İstanbul Emniyeti’ndeki paralel yapıya yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ‘casusluk’ soruşturması ise devam ediyor. Emniyet arşivinde yer alması gereken belgelerin şube dışına çıkarıldığının ve bu yöntemle casusluk yapıldığının ortaya çıkmasıyla başlatılan soruşturmada çok sayıda polisin açığa alındığı öğrenildi. İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde 1’i emniyet amiri olmak üzere 2, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’de ise 7 polis açığa alındı. Çok yönlü olarak sürdürülen soruşturmanın sonunda casusluk davası açılabileceği belirtiliyor.

Çanakkale Şehitleri’ne…

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;
‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.
Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

http://www.antoloji.com/canakkale-sehitlerine-siiri/

Türk donanması Ümit Burnu yolunda

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı 4 firkateynden oluşan Barbaros Türk Deniz Görev Grubu, Afrika kıtasında bir takım faaliyetlere katılmak ve 148 yıl sonra Ümit Burnu’nda Türk Bayrağını dalgalandırmak amacıyla Gölcük’te bulunan Donanma Komutanlığı limanından yola çıktı. Göreve gidecek Barbaros Türk Deniz Grubu’ndaki 4 gemiden biri olan TCG Gediz gemisinde ayrı bir heyecan yaşanıyor. İki Üstçavuş aynı gemide 105 gün sürecek görevde birlikte gidiyor. Özellikle aynı görevde birlikte olmak için başvurduklarını ve bu göreve çıktıklarını söyleyen iki kardeş Donanma Üstçavuş Hüseyin Rahmi ve Tarık Güler kardeşler görevden başarıyla dönüp ailelerine kavuşmayı beklediklerini ifade etti. TCG Gediz, TCG Oruçreis, TCG Heybeliada ve TCG Yarbay Kudret Güngör gemilerinden oluşan Barbaros Türk Deniz Görev Grubu, bugün Çanakkale Boğazı’ndan geçerek görevine tam anlamıyla başlayacağı görev süresince toplam 16 farklı göreve katılacak ve Afrika kıtasında 27 farklı limanı ziyaret edecek.

Dünyada sadece sayılı donanmanın gerçekleştirebildiği ana üsden uzakta uzun süreli görevlerden birine çıkan Barbaros Türk Deniz Görev Grubu için dün Gölcük Donanma Komutanlığı Limanı’nda bir uğurlama töreni düzenlendi. Törene Barbaros Türk Deniz Görev Grubu’nda görevli 781 askerin aileleri ile birlikte deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu, Kocaeli Valisi Ercan Topaca, Donanma Komutanı Koramiral Veysel Kösele, Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Adalet Komisyonu Başkanı Yusuf Coşkun, İl Emniyet Müdürü Levent Yarımel, Gölcük Kaymakamı Adem Yazıcı, İl Jandarma Komutanı Jandarma Kıdemli Albay Birol Şimşek, gemi personelinin aileleri ve birçok davetli katıldı.

Tören sonrası gemilere gidecek ekipte bulunan iki Üstçavuş kardeşten Elektronik Üsçavuş Hüseyin Rahmi Güler görevi özellikle istediğini belirterek şöyle konuştu: ‘Gediz gemisinde görev yapıyorum. Üç buçuk aylık bir seyre gideceğiz, 105 gün. Donanmamız için önemli bir seyir. Daha önce birçok önemli seyre katıldık. Bu da bizim için önemli bir deneyim olacak. Kızımın bugün doğum günü iki yaşına girdi. Ama yine ayrılacağız. Her zamanki gibi geçen sene de aynısı oldu. Eşim, normal karşıladı. Çünkü görevimiz icabı, bunları konuşarak başladık her şeye. Şu an eşim yanımda. Öz abim şu an arka tarafımda. Beraber gidiyoruz. Donanma tarihinde personel için de önemli.’

148 yıl sonra Ümit Burnu’nda olmanın gurur verici olacağını dile getiren Güler, şunları söyledi: ‘Güzel daha önce de Libya, Lübnan, Somali ve çeşitli görevlere katıldık. Bu da bizim için bir ilk olacak. Güzel bir görev, inşallah vatanımıza sağlıklı bir şekilde döneceğiz.’

Rahmi Güler’in kardeşi Donanma Üstçavuş Tarık Güler ise, özellikle bunu istediğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Kardeşimle seyir yapmak benim için ayrı bir zevk. Şu an heyecan var. Eşlerimizden ayrılacağız. Bundan dolayı pek bir şey söyleyemeyeceğim ama büyük bir gurur benim için.’

Üstçavuş Hüseyin Rahmi Güler’in eşi Aylin Tunç Güler ise eşinden ayrılacağı için üzgün olduğunu dile getirerek, ‘Üzüldüm sadece, hiçbir şey hissetmedim. Beklemek için plan yapmıyorum. Evdeyiz işte evde bekleyeceğim çocukla’ diye konuştu. Tarık Güler’in eşi Sümeyra Güler de eşlerine kavuşacakları mutlu günü şimdiden beklediklerini ifade etti.

Sabah