1 MAYIS’IN İKİ YAZARI

Biri Ahmet Kekeç, öteki ise Özdemir İnce. Al birini vur ötekine… Demokrasi ve özgürlükler açısından her ikisi de birer ibret örneği…

İkisi de 1 Mayıs hakkında yazmışlar. İyi yapmışlar. Gerçekten ufkumuz açıldı, gönlümüz ferahladı.

Ahmet Kekeç’den başlayalım:

Vakit’lerden, Akit’lerden, Selam’lardan Yeni Şafak ve sonra Star gazetelerine uçan, eski radikal, yeni “liberal” Kekeç, 1 Mayıs 2008 günkü “Taksim İnadı” başlıklı yazısının girişinde, “Ne olacak işte, hükümet yalakası… Başbakan sufle veriyor, bunlar da oturup yazıyor’ diyecek” şeklinde bir ima ile kendisine yönelecek güya önyargılı eleştirilerle daha baştan dalga geçiyor. Eh, valla kendisine bu noktada söylenecek şey yok gibi. Zira, böylesine “şecaat arz etmek”, her kula nasip olmaz!

Kekeç’in 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen sendikalara verip veriştirdiği yazısında, bazı önemli saptamalar var. Şöyle demiş Kekeç:

“Türkiye’de gerçek anlamda kapitalizme işaret eden ciddi bir sermaye birikimi var mı? Sağlıklı bir burjuvazi oluşabilmiş mi ki, onun ‘satılık kalemleri’ türeyebilsin?”

Ne ironi… Peki Kekeç Bey, sağlıklı bir burjuvazi oluşmamışsa, gerçek anlamda kapitalizme işaret eden ciddi bir sermaye birikimi yoksa, o yazı yazdığın gazete her gün nasıl düzenli olarak piyasaya çıkıyor ve satılıyor? Demek ki gazetedeki yeri sağlam değil hazretin. Her an “sağlıksız burjuvazinin, ciddi anlamda sermaye birikimi oluşturamamış kapitalizmin” bir oyunu veya bilinçsiz bir hareketi ile köşesini kaybedebilir. Çok ciddi bir durum!

Bundan da önemlisi, destek verdiği hükümetin girmeye çalıştığı Avrupa Birliği normlarına aykırı saptamalarda bulunuyor olması. Şöyle ki, eğer Türkiye’de Kekeç Bey’in işaret ettiği gerçek olmayan sermaye birikimi ve sağlıksız burjuvazi varsa, Avrupa Birliği Türkiye’yi niye içine alsın? Avrupa Birliği’nin temeli Avrupa Ekonomik Topluluğu’dur ve ekonomileri gelişmiş kapitalist devletlerin birliğidir. Kekeç Bey, hükümetin bunca gelişmişlik iddiasını bir anda çürüttü, AB Rüyamız da böylece suya düştü, gördünüz mü yaptığını? Tüh tüh…

Evet, aslında Kekeç Bey çok haklı. Türkiye’de gerçek anlamda kapitalizm ve sağlıklı burjuvazi yok. En azından, bu kadar kör-topalı az bulunur. Gerçek anlamda kapitalizmin ve sağlıklı burjuvazinin olduğu yerde şu aşağıda sayılanların bir kısmı dahi hiç ama hiç olmaz:

– Aniden ortaya çıkan bir takım holding patronu işadamları, Katar Emiri’nden “her nasılsa” tonlarca borç dolar bulup birinci sırada medya patronu olmaz.

– “Devlet adamları”, oğlu veya damatları aracılığıyla gemi filosu sahibi olmaz veya İsrail bağlantılı mısır şirketi kurdurmaz. Serbest rekabet diye bir şey var canım! (Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler)

– Boğaz’da kaçak villa yaptırıp vergisini vermeyen pişkin adamı, maliye bakanı olarak inadına görevlendirmekte ısrar edilmez.

– Osmanlı mirası devlete ve hazineye ait vakıf arazileri ve malları, üç kuruşa Osmanlı düşmanı Vehhabîler ile arazi işgalcilerine ihalesiz mihalesiz satılıp yandaşlarına kazanç kapısı haline getirilmez.

– En büyük kapitalist örgütlerin bile (TÜSİAD) hararetle tavsiye ettiği özgürlük ve demokrasi talepleri, bu kadar kulak arkası edilmez. TÜSİAD bile “1 Mayıs artık serbestçe kutlansın” diyorsa, kalkıp buna nanik yapmak, zaten kapitalist sistemin kimyası ile bağdaşmaz.

– Daha sayılamayacak kadar çok çarpıklık, diz boyu.

Sormazlar mı adama, madem ki, “gerçek kapitalizm ve sağlıklı burjuvazi istiyorsun, bunun için sen ne yaptın, nasıl bir katkı sağladın” diye…

Kekeç, yine o yazısının sonunda, daha da büyük bir başka saptamada bulunuyor ki, hakikaten tüylerimiz diken diken oluyor:

“Bence işçi sınıfı (daha doğrusu işçi sınıfının temsilcisi olduğunu öne süren arkadaşlar) 1 Mayıs’ın ruhuna uygun bir iş yapmak istiyorlarsa, önce 1977’deki katliamla ödeşsinler. Araştırsınlar bakalım, bu olayın darbe hazırlığındaki bir ‘general’le ilgisi var mıymış? O generalin ‘Kontrgerilla’ olarak adlandırılan yapıyla bağlantısı neymiş? Niçin terfi-tayin dönemi beklenmeden o general apar topar emekliye sevk edilmiş?”

Hmmm. Valla istihbaratçı gibisiniz Kekeç Bey. Bu bilgiyi bunca yıl neden sakladınız bizlerden acaba? Neden köşe yazınızın sonuna utangaç bir not gibi düştünüz de, gazetenizin manşetine taşınacak kadar önemli olan bu bilgiyi yeteri kadar gözümüze sokmadınız? Bu bilgiyi bu kadar utana sıkıla yazmanızın sebeb-i hikmeti nedir?

1 Mayıs 1977 Katliamı’nın, 12 Eylül 1980 Darbesi’ne giden yolda önemli bir provokasyon olduğu, darbe tezgâhlayıcıların bu olayı en önemli bahanelerden biri yaptığı, sır değil zaten. Ayrıca, 1960-1980 arası bilinen üç başarılı darbenin yanında, daha onlarca irili ufaklı darbe girişiminin olduğu da biliniyor. Bunlardan biri, 1977’nin o en sıcak günlerinde yaşanmış ve yıllar sonra, yine gazete dizi yazılarında açığa çıkmıştı.

Fakat bu olayın basitçe bir generalin darbe hevesi ile açıklanabileceğini iddia etmek için ancak ve ancak dünyadan ve tarihten bihaber olmak lâzım. 1 Mayıs 1977 günü Taksim’de toplanan kalabalık, kendi kendine mi olay çıkarmış, sağa sola ateş etmiş, insanlar, kendi kendilerini mi bilerek ezilecekleri Kazancı Yokuşu’na sürmüşlerdi? O günü (1 Mayıs 1977 gününü) bizzat yaşayan biri olarak, Kekeç Bey’in bu durumu hafifsemesini, buradan şiddetle kınıyorum. Sular İdaresi’nin damındaki tüfekli adamlar kimdi arkadaşım? Intercontinental (şimdiki The Marmara) Oteli’nin içindeki CIA ajanları nereden türemişti? Bunlar da o darbeci (muhtemelen de solcu) generalin adamlarıydı herhalde…

Bir kere 1 Mayıs 1977 Katliamı dolayısıyla hesaplaşılacak birileri varsa, o da “o günün” sağ iktidarlarıdır. O günkü sağ iktidarın bir takım temsilcileri, bugünkü AKP içindedir. Hatta ve hatta, bizzat CIA ajanları Paul Henze ve Graham Fuller tarafından, Sovyetler’e karşı Yeşil Kuşak Projesi’nde görevlendirilmiş, o günlerin önde gelen vaizlerinden ve bugünün ünlü cemaat liderlerinden biri de AKP iktidarına sonsuz destek vermektedir. Bunların yanında 1 Mayıs 1977’nin Başbakanı Süleyman Demirel ve yardımcıları Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan da bu olaylar dolayısıyla sorumludur. Yetmedi. 1 Mayıs 1977 Olayı çözülürse, Türkiye’de yerin yerinden oynayacağı gayet iyi bilindiği için olayın hukukî soruşturması yıllarca sürüncemede bırakılmış ve en sonunda zaman aşımından dava düşürülerek, takipsizlikle sonuçlandırılmıştır. Kısaca, bunca yıl 1 Mayıs 1977’yi karanlıkta bırakanlar kimlerdir? Sendikacılar mı, solcular mı, işçiler mi? 37 kişinin kanının hesabı neden ve nasıl sorulamadı? Bilmiyorum Kekeç Bey, o muhteşem “şecaatiniz” buna cevap verebilecek mi? Bunlara cevap verebilirseniz, ancak ve ancak o zaman, 28 Şubat 1997 sürecinde yaşananlardan bu sendikacıları ve solcuları sorumlu tutup, onları darbecilikle suçlayabilirsiniz. Yani “Tencere dibin kara” dediğinizde, “Seninki benden kara” cevabını bulacağınızı bilmelisiniz.

Ve evet, elbette, 28 Şubat sürecinde, ANAP-DSP ve DSP-MHP-ANAP hükümetleri zamanında, elde fırsat varken, neden sendikaların 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması ile ilgili girişimde bulunmadığını, o zamanki iktidarın neden bugün de görevde olan sendikacılar tarafından zorlanmadığını da hakikaten sormak gerekiyor. Aradaki fark nedir, gerçekten?

Bu soruların cevabı da dürüstlükle verilebilsin ki, Kekeç Bey’in 3 Mayıs’da ve ikide bir yazdığı gibi, “28 Şubat postmodern müdahalesinin’ hayata geçirilmesine katkı sağlamış bir konfederasyon” suçlaması artık geçerli olmasın! Fakat bu şartlarda bunların mümkün olmayacağı kesin. Herkes bildiğini okuyacak! Ama elbette gün gelecek, önce 1 Mayıs 1977’nin hesabı verilecek, sonra da 28 Şubat 1997’nin defteri dürülecek. Bunların hepsinin birbirini takip eden bir zincir olduğu ortaya çıkacak ve birinin diğerinden bağımsız olmadığı görülecektir. Sonuç olarak, ister sağı, ister solu egemen olsun, kendisine vergi veren vatandaşına sonuna kadar saygısız ve vatandaşının hayatını hiçe sayan bir ceberût devlet, bütün çirkinliği ile sırıtacaktır.

EMEK VE RIZIĞI ÇELİŞKİ OLARAK GÖREN BİR ZİHNİYET

Bir şairden, nasıl bu kadar keskin üsluplu, taviz vermez katı tutumlu bir köşe yazarına evrildiğini bir türlü anlayamadığım Özdemir İnce ise 2 Mayıs 2008 tarihli Hürriyet’teki köşesinde, “EMEK’in adil hakkına değil de sadaka ve zekât müesseselerine inanan Başbakan Erdoğan’ın 1 Mayıs’ın doğru anlamını kavrayacağını sanmak saflık olur. Onun anlayışına göre: Laik devlete vergi ödeyen Müslüman değil, sadaka ve zekât veren Müslüman makbuldür” buyurmuş.

Bir kere Müslüman için devletin laik olup olmamasının bir önemi bulunmadığını, Müslüman için devletin sadece devlet olduğunu hatırlatarak başlayalım. Herhalde en eski devirlerden beri Müslüman olmayan hükümdarların yönettiği devletlerde yaşayan Müslümanlar vardı ve bunlar o devletlere de vergi veriyorlardı. Dolayısıyla, Müslüman’ın hangi devlete vergi verdiğinin ne önemi var?

İkinci olarak, dünyada bu kadar acımasız, bu kadar adaletsiz, bu kadar ağır vergi uygulayan bir başka “laik devlet” var mıdır ki, sadaka ve zekât müessesesini insanların imdadına koştursun?

Yani kardeşim, bu laik devlet, sosyal adaleti sağlayıcı bir toplumsal mekanizmanın yerine kendi sosyal adalet anlayışını tam anlamıyla ve layıkıyla yerine getirmiş midir ki, sadaka ve zekâtı tarihe gömelim?

Bu laik devlet, sosyal adaleti bugüne kadar gerçekten uygulamış olsaydı, zaten İnce’nin eleştirdiği 1 Mayıs olayları da olmazdı. Emek, sermayeden yana bu kadar sorunlu ki, 1 Mayıs’ta emekçiler meydanlarda haklarını aramaya kalkıyor. Daha da vahimi, laik devlet, 1930’lardan beri emekçiye 1 Mayıs’ı bayram olarak kutlamayı bile yasak ediyor. Laik devlet, 1 Mayıs’ı bayram olarak kabul etti de işçiler “hayır” mı dedi? Asıl olarak, laik devletin 1 Mayıs’ın doğru anlamını kavradığını sanmak, saflık!

Özdemir İnce, bununla da yetinmiyor, RIZK’a inananın, emeğe ve onun bayramı 1 Mayıs’a da inanmayacağını öne sürerek, inanç sahibi emekçileri küçümsüyor. Yani inanç sahibi, Allah’ın rızkına inanan sıradan bir işçi, 1 Mayıs’ı kutlayamaz, ancak inançsız ve dinî kavramları reddeden bir işçi, 1 Mayıs’ı kutlayabilir. Oldu, efendim, bundan sonra işçiler, 1 Mayıs’ı kutlamadan önce Özdemir İnce’den icazet alsınlar.

İnce’nin yazısını okuyanlar, bu ülkedeki tek Müslüman’ın Başbakan Erdoğan olduğunu sanacak. Bu ülkenin milyonlarca işçisinin topyekûn ateist olması gerekiyor İnce’ye göre. Hayatlarında bir kere bile işçi olmamış, işçi mahallelerinde yaşamamış, emeğin nasıl gasp edildiğini bilmemiş münzevîler, oturup köşelerinden ahkâm kessinler diye emekçiler bu ülkede yaşıyor çünkü.

İnce’ye göre: “RIZK, SADAKA ve ZEKÂT anlayışının sermaye/emek ilişkisinde çare ve ilaç olacağını sanmak için dünyadan habersiz olmak gerekir. Oysa ücretli emek ya da emeğin ücreti, işçi sınıfı ve sosyal adalet için rızktan da zekâttan da kutsaldır. Öyle olması gerekir. Sermaye/ emek, işveren/ işçi ilişkilerinde dinsel ölçü ve ölçütlerin, dinsel kutsallıkların yeri yoktur, olmamalıdır.”

Bu kadar ağır suçlamayı, işte ancak, tıpkı az yukarıdaki karşıt örneğinde olduğu gibi, dünyadan ve tarihten bihaber köşe yazarları yapabilir.

Batı’dan ithal pek çok kavramın altında, bir zamanların İslâm Uygarlığı’nın yattığını bilmek için azıcık tarih ansiklopedisine göz atmak, yeterli. Avrupa’da insanlar serf (toprak kölesi) olarak bir senyörün (derebeyinin) iki dudağının arasında yaşamaya çalışırken, derebeyinin arzusuna göre hayatta kalıp kalmamalarına karar verilirken, İslâm uygarlığında insanlar, sadaka ve zekât müessesesi de dahil olmak üzere, emeğin ve sermayenin hakkını eşit olarak aldığı, barış ve refah içindeki bir dünyada yaşıyorlardı. Öyle olmasaydı, Avrupa’nın ezilen zavallı serflerini, İslâm dünyasının zenginliğini yağma etme amaçlı Haçlı Seferleri’ne kim kandırabilirdi? O kadar büyük ordular, senyörlerinin uyguladığı baskıdan bunalmış ve yoksulluktan gözü dönmüş kitleler tarafından başka türlü nasıl oluşturulabilirdi?

İslâm uygarlığının bugünkü zayıf görüntüsü, asla ve asla geçmişe teşmil edilemez! İslâm’a ve inançlı insanlara hakaret etmek için ise asla ve asla kullanılamaz. Tarih, cahilleri ortaya çıkaracaktır.

İnce’ye en güzel cevabı, yine Kur’an’dan vereceğiz: “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır” (Zuhruf, 32).

Allah, hepimizi çift taraflı faşizmden her dâim korusun!

4 Mayıs 2008

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir