23. KATEGORİ ”22” YE NASIL UYANDIM?..

Eğitimci-Yazar bir ağabeyimin arabasındaydım…


Sohbet gittikçe kavileşiyor az evvel verdiği sakızı ne ağzıma atabiliyor ne de elimden bırakabiliyordum… Dünyamı değiştirecek bir hakikatle yüzleşmenin şokunu deprem öncesi ARTÇI SARSINTILAR gibi hissediyordum…


Dakikalar su gibi akadursun, sohbetinde verdiği keyif gereği kendimi bu sürprize en hazır hissettiğim o anda o sakızı ağzıma götürmeden evvel sakızı saran kağıdın üzerindeki mesajı yutkunarak da olsa okumaya başladım.


Mısralar alt altta okurken tüm dikkati son mısraı vermem hususunda adeta uyarılıyordum.. Tabiri uygunsa ilk üç mısra tam bir geyik muhabbeti mahsulüydü. Son mısra ise uzun yıllar takibine çıkacağım işte o şifreyi veriyordu:


HAZIR OL, PEK YAKINDA BAŞLAYACAK 22’NİN HÜKMÜ …”


Ne demekti şimdi bu?!


22 iLE NASIL YÜZLEŞTİM


Kader bu ya 22 ile yüzleşme günü gelmiş olacak ki, “MECİDDUN DAĞINDAKİ SIR TEK DÜNYA İMPARATORLUĞU” kitap çalışmamı teslim etmek için amansız bir gayretle yayınevine doğru yola çıkıyorum.


Dosyamı teslim ettim yayınevinin sahibiyle konuşuyoruz,


– Yayıncı soruyor:


– “Meciddun Dağı’ndaki Sır -TEK DÜNYA DEVLETİ-” demişsin bu dosyaya. Dosyaya böyle bir göz attım, bu tasavvuf kitabı mı?..



Yayıncının dosyayı daha baştan aşağı incelemeden yaptığı açıklama canımı sıkmasına rağmen;


Tasavvuf nefis terbiyesi sistemidir. MECİDDUN DAĞINDAKİ SIR isimli çalışmamız, metafizik istihbarata dayalı bir dosyadır. Bu bilgilerin yanında yer alan diğer bölümler ise AÇIK İSTİHBARAT verileri dediğimiz verilerdir. Yani kitap fizik istihbarat, geçmişten haber verilen metafizik istihbaratı destekliyor iddiasıyla gerekli analizler yapılarak hazırlandı ifadeleriyle cevapladım.


Hayli şaşıran yayıncı, gözünü her tarafı yamulmuş metal bir kitaplığa dikti ve:


– “Senin bu mevzuna benzer mevzuda bizim şu kitaplığın en dibinde kalmış bir dosya var, istersen bakabilirsin” dedi ve dosyayı getirdi.


Dosya, içindeki önsözden anladığım kadarıyla 1992 yılından kalma, daktiloda yazılmış teksir kağıtlarının üzerine bir sürü resim kesilip yapıştırılmış ilginç mi ilginç (tabi sarrafına) bir çalışma olarak gözüktü bana. Halk Bilimci olarak aldığım tüm mitoloji derslerindeki, efsane ve mitolojileri ilahi bir temele bağlıyordu… İçin, dünyanın başına gelmiş tufanlar, İlk insan fosilleri ile ilgili açıklamalar, buz adamlar, jeomanyetik kutuplar, Hermes- Hz. İdris Peygamber mi, Zeus-Zülkarney mi tartışmaları, kıyamet takvimi vb. derken bir de ne göreyimi “22’NİN SIRRI!..


Aha…


22’NİN SIRRI? Yanlış anlamadınız evet 22’nin sırrı?..


Bir solukta okudum… Elimi terleyen alnıma kavuşturduğumda; Ohh Elhamdülillah 22’NİN SIRRINI da çözmüştük dedim…


3 KARLI GECE…


Her türlü hikmetli işte ayak izlerini bulacağınız Netpano Koordinatörü muhterem kardeşim Baki Günay Bey’in “Hakancım sen sıkışıksındır” deyip fotokopi ettirdiği dosyayla başbaşa kalmam ise ayrı bir hikaye…



3 gün boyunca yağan kar yüzünden karanlıkta 3 gün onunla yattım onunla kalktım… Notlar aldım, başlıklar çıkardım, beynimdeki bulgularla dosyadaki bulguları ekleyip nice denklemler kurdum ve yüzlerce eşittir…



“OĞLUM ÖTELERE GİTTİ”



Ahmet Battaoğlu’na ulaşmak için dosyanın önsözünü adeta iz tarlası gibi kullandım.. Önce, silik bir telefon numarasını ihtimal hesaplarıyla doğrusunu bulana kadar aradım ve annesine ulaştım.. O yaşlı ancak ilahi sese sahip kadıncağız oğluyla görüşmek isteme ricalarıma, hep ” Oğlum ötelere gitti evladım, ben sizlere de çok dua ediyorum ifadeleriylecevap verdi… Öteler neresi teyzeciğim, dediğimde ise hep “öteler evladım çoook öteler” diyordu da başka bir şey demiyordu…


Daha sonra bu telefon numarasını da kaybettim, adeta kitapla ilgili hafızamı da… Bir yıla yakın uzun zaman geçti, sonra dosyayı tekrar gömdüğüm karanlık dolaptan çıkardım. Ne kadar enteresandır ki; her okuduğumda bir başka öğrendiğim sırlarla örtüşüyor hatta onları tamamlıyordu…


Ahmet Battaloğlu’na yeniden ulaşma trafiğini başlattığımda; bu defa elimde telefonda yoktu, dosyayı işlemiş kitap haline getirmiş sadece dilerse bunca emeğime rağmen tek başına, dilerse ikimiz yayınlayalım diye iznini bekliyordum… Yeter ki bu güzel bilgiler yaşasın istiyordum..


Önsöz de teşekkür ettiği bir-kaç isime daha dikkatli yaklaştım, adreslerini bulup ulaşmaya çalıştım lakin (bazıları endişeyle) tanımıyoruz dediler.. En son Yalçın Kaya diye bir ismi araştırmaya başladığımda Kaya soyadının tepesinde kurşun kalemle yazıldığından fotokopide iyice silik çıkmış bir “sıra” kelimesine dikkat kesildim. Ben bu kelimeyi üsteki düşük cümleye ait sanıyordum. Ani bir uyanışla, Sakın bu isim Yalçın Sırakaya olması dedim…


Daha önce Sahaflık yapmış Yalçın diye bir arkadaşım vardı lakin soy ismini bir türlü hatırlamıyordum. Bu dosyayı aldığımdam beri hafızam bir canlanıyor bir de adeta uykuya geçiyordu. Uykuya geçmesini beklemeden süratle Yalçın’nın sahalık yaptığı eski işyerinin olduğu Özbekler Çarşısına gittim, soy ismini sorduğumda ise çok şükür ki aradığım adam oydu.


Ertesi gün Kıraç belediyesindeydim zira Yalçın’ın yeni görevi, Kıraç Belediye Başkanının Danışmanlığıydı, hemen durumu anlattım. “Biz onu meczup görürdük, çoğu zaman bizlere kesik kesik çok ilginç şeyler anlatır, ancak anlattıkları bir bütünlük kurmadığı için anlayamazdık” dedi. Bıraktığı dosya da öyle ancak bir editasyondan geçip, gerekli analizler yapılıp, başlıklarda çıkarılırsa pek çok hakikat anlaşılacaktır dedim, o da teyid etti..


Yanından ayrılmadan evvel, Ahmet Battaloğlu’nun nerede olduğunu araştıracağının sözünü aldım…


Ben uzun süre bulamayacak herhalde derken Yalçın, çok sağolsun kısa süre sonra arayıp, “Hakan, öleli bayağı olmuş” dedi.


O anda beyime adeta bir duvar çıvisiyle ANNESİNİN O SÖZLER TAKILDI:


Oğlum, ÖTELERE ÇOOOK ÖTELERE GİTTİ EVLADIM BEN SİZLERE DE DUA EDİYORUM” .


Mekanın Firdevsi Ala olsun Ahmed Ağabey…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir