28 Şubat’ın Aktörleri Yargılanmalı

Meral Akşener 9 yıl sonra 28 şubat’ı yorumladı. Akşener Yeni postmodern darbeyle karşılaşmak istemiyorsak 28 Şubat’ın aktörleri yargılanmalı diyor….

28 Şubat 1997, üzerinden dokuz yıl geçmiş… Her yıl olduğu gibi bu yıl da üzerinde pek çok programlar yapıldı, yazılar yazıldı, mülakatlar yapıldı.

Bu sürecin bir tarafı olarak ben de bu yazımda farklı bir açıdan bakmak, sonuçlarını değerlendirmek istiyorum. ‘MGK toplantısında kim kime ne dedi, ses tonları nasıldı, sert mi geçti, birbirlerine nasıl davrandılar, birileri hesaba mı çekti?’ gibi konunun özünden ziyade okuyucunun ilgisini çekmeye yönelik aktüel sorular yerine, olayın aktörleri ve mağdurlarının bugüne kadar geçen süredeki serencamına değinmek istiyorum.

28 Şubat, mimarları tarafından postmodern olarak tanımlanmıştır. 12 Eylül ve diğer darbeler ise doğrudan müdahalelerdir. 28 Şubat’ta toplum mühendisliği öndedir. Medya, iş dünyası, bazı siyasi kadrolar ve bazı sivil toplum örgütlerinin desteğini almıştır. Diğer darbelerin hem muhatapları hem de darbeciler değiştik dememişlerdir, taraflar birbirine her zaman mesafeli olmuştur. O dönemin generalleri ile siyasileri aynı tarafta yer almamıştır. 28 Şubat’ta ise tarafların tamamı bugün değiştik demekte ve özeleştiri yapmaktadırlar. 28 Şubat’ın gerekçesi hiçbir şekilde meşru ve gerçek değildir. Diğerleri de meşru olmamakla birlikte eylemlerini gerekçelendirmeye gayret etmişlerdir. 28 Şubat ilk defa Türkiye Cumhuriyeti’nin tehdit algılanmasında önemli bir farklılığa yol açmıştır. Bu süreçte ciddi bir psikolojik harekat uygulanmıştır. İşadamlarından medyaya, sivil toplum örgütlerinden silahlı ve silahsız bürokrasiye, siyasetçiden toplumun değişik kesimlerinin kanaat önderlerine kadar çeşitli aktörler etkili olmuştur. Sonuçta bu süreç toplumda ciddi sosyolojik kırılmalar yaratmıştır.

İrtica deyip ülkeyi hortumladılar!

Bu tespitimizi açarsak, 28 Şubat süreci kabaca dönemin iktidarından rahatsız olan işadamı, bürokrat, medya, bazı siyasetçi kesimlerin kısa vadede var olan iktidarı yıkmayı orta ve uzun vadede ise “irticai” diye tanımlanan çevrelerin iradesini kırmayı hedefleyen, deyim yerinde ise toplum mühendisliği yapan, bu milleti terbiye etmeyi kendilerine ait bir ilahi hak olarak gören jakoben bir anlayışı da içinde barındıran bir süreçti. 28 Şubat’ın sonuçlarına bakacak olursak başlatanlar açısından hedeflenenin başarıldığı, ama sürecin baş aktörü olanların da belki hesaplayamadığı bambaşka sonuçlar da doğurmuştur. Soyut bir irtica ve mürteci kavramı ile Türkiye’yi irticadan kurtarmak için yola çıkanlar, devrin iktidarı yıkıldıktan sonra, Anasol-D iktidarını kurdurdu. 1999’a gelindiğinde durumdan vazife çıkarıp ülkeyi kurtardıklarını söyleyenlerin, durumdan hırsızlık çıkarıp ülkeyi soyanlarla hiç ilgilenmedikleri ve Türkiye’nin mürteci kovalarken soyulduğu görüldü. Kimilerine göre 45 milyar dolar, kimilerine göre 60 milyar dolar ülkenin parası hortumlandı. 28 Şubat’ın en önemli sonuçlarından biri budur. Diğer yandan, 28 Şubat aktörlerinin “irticai” diye tanımladıkları kadroların iradelerini kırmak için yaptıkları psikolojik harekatın toplumda yarattığı travmaların sonuçları ise yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Bugün gözlemlenen sonuçlarına baktığımızda, şu anda herkesin şikayet ettiği toplumsal ilgisizlik, muhafazakar insanların devlete ve kurumlara olan güvensizliği, toplumsal refah ve bireysel hakların korunmasını Türkiye içinde aramak yerine AB gibi kurumlarda aramaya yönelmeleri bu sürecin sonucudur. AB’ye üye veya aday ülkelere baktığımızda ülkelerinin çıkarlarını en azami şekilde gerçekleştirmeyi hedeflediklerini ve son derece sağlıklı, objektif tartışmalar yapıldığını görürsünüz.

Bizde ise AB ya dindarların sıkıntılarını çözecek bir merci, ya da fakirliğin ortadan kalkacağı bir proje olarak algılanmaktadır. 28 Şubat süreci toplumda kendi sorunlarımızı kendi iradelerimizle çözebiliriz anlayışını ciddi oranda değiştirmiştir. 28 Şubat süreci ile birlikte yerli çözümler, yerli projeler toplum tarafından ilgi görmez olmuştur. AB, ABD ile ilişkiler dış politik bir konu olmasına rağmen iç politikanın ana malzemesi olmuştur. Çünkü insanımızın devlet ve hükümetlerine güven duyma iradesi kırılmıştır. Bu durumu daha iyi anlatabilmek için şu örneği vermek isterim. Beş maymun bir kafese kapatılır, kafeste bir hevenk muz vardır. Bir süre sonra maymunlardan biri muza doğru bir hamle yapar ve tazyikli su ile ıslatılarak durdurulur. Beş maymunda aynı şey uygulanır. Maymunlar öğrenirler ki muza el sürülmez. Bir maymun alınır, kafese yeni bir maymun konulur. Bu defa muza uzanan maymunu daha önce ıslatılmış maymunlar döverler. Bu işlem yeni maymunlarla tekrarlanır. En son kafeste daha önce hiç ıslatılmamış ama diğerleri tarafından dayak atılmış maymunlar kalır. Yeni bir maymun konulduğunda diğerleri tarafından muza uzandığı için şiddetle dövülür. Dayak atan maymunlar niçin dövdüklerini bilmemektedirler. Bu davranışa sosyal psikolojide öğrenilmiş çaresizlik denilmektedir. Otoritenin kendisinin dışında gölgesine bile itaat etmek anlamına gelir.

28 Şubat sürecinin bir diğer sonucu da özellikle yönetici kadroların zihninde bu travmayı yaratmasıdır. Mesela, vatandaş bu sürece de bir tepki olarak bugünkü kadrolara oy vermiştir. Beklentisi 28 Şubat sürecinde yaşadığını düşündüğü sıkıntıların giderilmesidir. Bu sıkıntıları giderme durumunda olanlar, daha önce yaşananları düşününce dayak yememek için meşruiyetlerini AB ve ABD ilişkilerinde aramak mecburiyetini hissetmişler. İktidar önceliklerini de bu mecburiyete göre belirlemişlerdir. Yani içeride güçlü olmanın yolu dışarıdaki destekten geçer anlayışı hakim olmuştur. Bu da var olmak için her anlamda teslimiyeti getiren bir ruh halidir. Diğer taraftan o dönemin önemli aktörlerinin bugünkü konumlarına baktığımızda ilginç bir tablo ile karşılaşıyoruz. Dönemin kudretli orgenerali bugünkü iktidar için Avrupa ve ABD başkentlerinde övücü konuşmalar yapıp Adalet ve Kalkınma Partisi için kefalet koyabiliyor, bir diğer koramiral “Kürdistan kurulabilir, ilk tanıyan Türkiye olmalıdır, Ermeni kapısı açılmalıdır, başbakana da söyledim paranoyak düşüncelerle ülke yönetilemez.” demekte, kendisini tam ve kâmil bir demokrat olarak tanımlamaktadır. Tabii bizlere de bir soru sorma hakkı doğmaktadır. Bu arkadaşlar bu kadar demokrat idiler de ellerinde silah bulunmayan başörtülü kızları, imam hatip öğrencilerini ve ailelerini ikinci tehdit algısı içinde değerlendirirken paranoyak mı idiler, yoksa ABD’nin dolaylı onayı, İsrail’in desteği ile mürteci kovalarken demokrat değil miydiler?

Toplumun devlete güveninin sarsıldığı tarih

28 Şubat’ın başka bir sonucu ise dış politikada kırmızı çizgiler diye anılan hangi görüşten olursa olsun tüm iktidarların arkasında durduğu politikaların ortadan kalkmasındaki tepkisizliğe yol açmasıdır. Başına çuval geçirilmiş askerlerin toplumda yarattığı etkinin intikamını “Kurtlar Vadisi” filminin kahramanı Polat Alemdar almakta, gereğini yapmakla sorumlu olanlar ise sorumluluklarının gereğini yapmak yerine filmi seyrederek ağlamakta ve yüreklerini soğutmaktadırlar. Kıbrıs, Kerkük, Telafer, Ege, azınlıklar konusu, Öcalan, Barzani, Irak’ta kurulan yeni devlet, bunun Türkiye’ye yansımaları konusunda endişelerini dile getirenler paranoyaklıkla suçlanmaktadır. Türkiye’nin tüm kırmızı çizgileri tek tek ortadan kalkarken başörtüsü ve imam hatip liseleri Türkiye’nin tek ve kalın kırmızı çizgisi halini almıştır. Tabii bu durum toplumsal güveni tahrip etmekte, yöneticiler gelişmeler karşısında çareyi kendi bulundukları alanlarda ya da yerel çözümlerde aramak yerine başka mahfillerde ve uluslararası ilişkilerde aramaktadırlar. İster kabaca darbe, isterse postmodern darbe diye nitelendirilsin toplumu tanzim ve terbiye etmek için yola çıkanların Türkiye’ye kazandırdıklarının ne olduğu meçhul olmakla birlikte kayıplara baktığımızda;

Türkiye soyulmuştur. Toplumun devletine ve kurumlarına güveni sarsılmıştır. Yöneticilerin iradesi kırılmıştır. Çare Türkiye dışında aranır olmuştur. Türkiye’nin kaynakları heba olmuştur. Meşruiyetin içeride değil de dışarıda aranması sonucu zihinlerde teslimiyet duygusu oluşmuştur. Misak-ı Milli kavramı tartışılır olmuştur. Son söz olarak yeni ultra postmodern darbeyle karşılaşmak istemiyorsak 28 Şubat’larda yer ve rol alanları yargılayabilmeliyiz. Bunu yapamıyorsak sorgulayabilmeliyiz, hiç değilse onları unutmayıp vicdanlarımızda mahkum etmeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir