AB, Türkiye’yi dışlamaya mı hazırlanıyor?

Türkiye-AB ilişkilerinin iyi gitmediği, daha doğrusu pek gitmediği bir evre içerisindeyiz. Aslında açıklanacak olan, ama bir biçimde her zaman -sanırım kazara- önceden ayrıntıları basın yoluyla bilinebilen İlerleme Raporu, ilişkilerin geleceğinin çok da parlak olmayacağını gösteren izler taşıyor.

Bir yandan müzakerelere konu olan başlıkların teknik ve siyasal boyutlarındaki anlaşmazlıkların çözümünde karşılıklı isteksizlikler artıyor, öte yandan bu isteksizlik hemen her alana nüfuz edecek biçimde toplumsal ve siyasal yaşamların içine iniyor. Kısacası taraflar yakınlaştıkça uzaklaşıyor.


Söz konusu gelişmeler karşısında kafalarda oluşan bir dizi soru var. Cümleler farklı da kurulsa, soruların özünü sohbet ortamlarında dendiği gibi “bu adamlar bizi alacak mı” endişesi oluşturuyor. Türkiye’de AB bağının geliştirilmesi yönünde toplumsal bir irade varmışçasına, AB’nin iradesini sorgulayan anlayış yaygınlaşıyor. Hemen belirtelim, bu sorunun yanıtı şimdiden bilinemez. İlişkilerin seyri sadece AB’nin tutumuyla açıklanabilseydi, muhtemelen işler daha kolay olurdu. Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği, AB ile Türkiye’nin iradelerine bağlı olmakla birlikte esas olarak bu iradelerin oluşmasına ya da oluşmamasına yol açan koşullara bağlı gibi gözükmekte.


AB’nin subjektif rasyonalitesi


1993 yılı, AB ve aslında fark edilmemiş olsa da Türkiye için bir tür milat oldu. Doğu Bloku ve SSCB’nin dağılması sonrasındaki belirsizlik ortamında Maastricht Antlaşması yürürlüğe girerek Avrupa bütünleşmesinin “Birlik” haline gelmesinin yolu açıldı. Yine 1993’teki Kopenhag Zirvesi’nde Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin (MDAÜ) Birliğe katılabilecekleri açıklandı. Maastricht Antlaşması, birçok AB üyesi ülkede yapılan referandumlarda ucu ucuna kabul edildi ve sonradan yapılan tartışmalarda antlaşma metninin daha iyi anlaşılmasına izin verilmiş olması halinde, halkların bunu reddetme ihtimalinin daha yüksek bir olasılık olduğu dile getirildi. 1985-1994 yılları arasında komisyon başkanlığı yapmış Jacques Delors, söz konusu antlaşmanın ancak yürürlüğe girdikten sonra anlamına vakıf olunduğunu belirtmiş ve hatta 2. maddedeki yetki ikamesi (subsidiarity) ilkesinin anlamını açıklayana 50 bin Ecu’lük ödül vereceğini açıklamıştı. Avrupa’nın kaderini belirleyen bu kapsamlı ve hacimli antlaşmanın yarım sayfalık tanıtım broşürleri Avrupa kentlerinde metro çıkışlarında dağıtıldı ve halklar da bu tür bilgiler üzerinden antlaşmayı onayladı. Bu arada genişleme meselesi halklara doğrudan yansıtılmadı, kamuoyları daha çok MDAÜ’nün iç meselelerinin Batı Avrupa için ne kadar tehlikeli gelişmelere gebe olduğunun üzerine giderek bu ülkelerin kurtarılma sendromuna hizmet etti. Bu durum, Avrupa bütünleşmesinde hemen ilk kez “derinleşme ile genişleme”nin eşzamanlı geliştiği ve bunun da halklara o kadar sorulmadığı biçiminde yorumlanabilir.


Genişlemenin derinleşmeyi zedelemeyecek biçimde sürmesi amacıyla, diğer bir ifadeyle yeni katılacak üyelerin AB işleyişini bozmayacak, ek maliyet getirmeyecek fakat AB’ye katkı sağlayacak biçimde yoğrulmaları amacıyla, Kopenhag kriterleri olarak bilinen yarım sayfalık koşullar da yine 1993’te saptandı. Bu belge içinde “AB’nin yeni üyeleri özümseme kapasitesi Birlik ve aday ülkeler için önemlidir.” cümlesi de yer aldı, ama o yıllarda bu cümlenin üzerinde durulmadı, Türkiye ise neredeyse bundan habersiz gibiydi.


Devam edelim. 1990’lı yıllar dünyanın SSCB sonrası koşullar içinde yeniden şekillendiği, iç savaşlar ve katliamlarla birlikte yeni işbirliklerinin de ortaya çıktığı ve ABD’nin de henüz sağa sola saldırmadığı yıllardı. Bu loş ortamda gelecek endişesi yaşayan MDAÜ, eski yapılarını tamamen terk edip yeni birer rejim ve devlet oluşturmaya yöneldiler. MDAÜ’nün reform değil de yeniden yapılanma sürecine girmeleri, bir dizi “Kopenhag kriteri” sorunu taşıdıysa da, sistemin yıkılıp yerine yenisinin oluşturulma kolaylığı da sağladı. Var olan siyasal ve hukuksal yapıların orasından burasından çekiştirilmedi, külliyen yenilendi. 1997 yılına gelindiğinde MDAÜ genişlemesi ile Amsterdam Antlaşması ve bir de Balkanlar’daki gelişmeler AB’nin gündemini belirleyen konular oldu. Hatta bu üç alan birleşip yeni uluslararası ortamda AB’nin savunma ve güvenlik politikalarının özü haline geldi. Etnik-dinsel Avrupa çatışmaları ile Rusya politikalarının öngörülemezliği MDAÜ’nün yeniden kuruluşlarıyla birleşti ve 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde on MDAÜ ile adaylık süreci başlatılırken Türkiye’nin “ehil ancak yetersiz” olduğu bildirildi.


1999 Helsinki Zirvesi’nde ise MDAÜ’nün tümü müzakere kapsamına dahil olurken, Türkiye de aday ülke olarak kabul edildi. Çok sevinildi ve artık Türkiye’nin adaylık için hem ehil hem yeterli, MDAÜ’nün de müzakerelere başlamaya yetkin olduğu sanıldı. Oysa veriler, durumun pek de öyle olmadığını gösteriyordu. Ne MDAÜ müzakerelere uygun dönüşümlerde tümüyle başarılı olmuşlardı ne de Türkiye 1997’den 1999’a herhangi bir gelişme kaydetmişti. Türkiye, gerek siyasal kriterler gerek müktesebat uyumu bakımından 1997’den 1999’a hiçbir adım atmamış, birkaç yarı sivil yarı toplama kuruluşun sayılı “Brüksel Çıkarması” dışında ciddi diplomasi yürütmemiş, üstelik ekonomik kriz nedeniyle ekonomik göstergeleri de gerilemişti. Buna rağmen, 1999’da Türkiye aday ülke sayılmıştı.


Sonuçta Avrupa Birliği, uluslararası ortamın ve kendi iç siyasal dönüşümlerinin etkisiyle 2000’li yıllara aceleci ve sübjektif rasyonel kararlarla girdi; hiç hazır olmadan sayısını 25’e çıkardı, Türkiye ile müzakereleri başlattı ve bu genişlemelere bağlı reformlarını, yani derinleşmesini de gerçekleştiremedi. Bu arada, üyelik için gerekli kriterler somut özelliklerini korurken, kriterlerin yeterliliği enikonu siyasal sübjektivite alanına taşındı. Kısacası, geçmişin muhasebesi geleceğin ipoteğine dönüşmeye başladı. Öte yandan yaklaşık 40 yıl Avrupa bütünleşmesine dahil olmak için fazlaca çaba göstermeyen Türkiye de, bütün reformlarını 4-5 yıla sığdırma sürecine girerek acele ve tecrübesizlik kaynaklı bir dizi sakarlıklar yaptı.


AB bakımından gelinen noktadaki temel sorun alanlarına bakmakta yarar var. Ekonomik olarak güç merkezi durumundaki AB’nin en öncelikli sorunu, bu durumunun sürdürülebilirliği meselesi. Sorunlar; Çin ya da Hindistan veya Brezilya gibi yükselen güçlerle düşük maliyetle mücadele konusu, işsizlik, nüfus yaşlanması, innovasyonda dünya güçlerinin gerisinde kalarak rekabet olanaklarının sınırlanması, tarım alanlarının AB bütçesinden desteklenmesi, iç pazarda faktör hareketliliğinin tam olarak sağlanamaması, rekabet koşullarının tam olarak gerçekleştirilememesi, yeni enerji olanak ve kaynaklarının yaratılmaması, Euro’nun dolar karşısındaki değerinin yüksek seyretmesi ile yeni piyasaların oluşturulamaması ve ABD’nin birinci sıradaki ticaret ve yatırım ülkesi olması olarak sıralanabilir. Bu ortak sorunların her bir ülkeye yansıması farklı olduğundan, çözüm biçimlerindeki anlaşmazlıklar da bir diğer sorun alanına işaret eder.


Bugünün problemli AB’si…


Ekonomik düzeyin ve artan refah ortamının sürdürülebilirliği endişesi, toplumsal kesimlerin beklentilerini farklılaştırdı. İş ve gelir olanaklarının daralacağı endişesini taşıyan kesimler, Brüksel merkezli kararların öncelikli olması nedeniyle hükümetlerini kendi lehlerine davranamamakla suçlar hale geldi. Birçok Avrupalı, sorumluluğu yeni katılan ülkelere de yükledi. Kısaca, MDAÜ, AB’ye girdikten sonra refah artışı sağladılarsa, bunun diğer Avrupa halklarının paralarıyla gerçekleştiği anlayışı yaygınlaştı. Bu konudaki algıların o kadar da yanlış olmadığı söylenmeli. MDAÜ’nün hâlâ ciddi yapısal sorunları bulunmakta ve AB bütçelerinden yararlanmayı sürdürmekteler. Euro bölgesinin en güçlü iki üyesi Almanya ve Fransa, Euro bölgesi için öngörülen İstikrar ve Büyüme Paktı kriterlerini üç-dört yıl üst üste tutturamadı, Komisyon bu ülkeleri Adalet Divanı’na şikâyet etti. Söz konusu durumlar, Avrupa halklarında “Avrupalılaşma”ya olan inancı zayıflatırken, muhafazakâr zihniyetlerin beslenmesine de hizmet etti. Bu arada 11 Eylül sonrası gelişmelerin bu muhafazakârlık eğilimini güçlendirdiği hatırlatılmalı. Kısacası Avrupa’da ABD’ye güvensizlik, Brüksel’e inançsızlık ve “ben”den olmayana karşı düşmanlık yaygınlaşmaya başladı. Bu durumun AB’ye yansıması ise, bir yandan AB’yi daha bütünleştirecek anayasal antlaşmanın işlevsiz hale gelmesi öte yandan da aday ülkelerle mesafeyi koruma arayışlarına yönelme biçiminde oldu. Gelişmeler, AB’nin geleceği bakımından o kadar ciddi endişelere yol açtı ki Brüksel merkezli hemen her girişim, çoğulculuk, çeşitlilik, birliktelik temalarını kapsamaya başladı. Öyle ki, Avrupa Komisyonu’nun AB’nin Kurucu Antlaşmaları’nın imzalanmasının 50. yılını kutlamak amacıyla açtığı logo yarışmasını bile, birlikte (together) sözcüğünü çeşitlilik vurgusuyla işleyen Polonyalı Szymon Skrzypcza’nın çalışması kazandı.


Genişlemiş ve kapısında da bekleyen ülkeler bulunan AB, bu kadar çok üyeyle nasıl bir birliktelik kurulacağı sorununu, kurumsal işleyiş bakımından da sorgulamakta. Bir yandan daha etkin, daha şeffaf ve daha demokratik olunsun istenirken, diğer taraftan oylamalardaki ağırlıklar sorunu ele alınmakta. Nüfus çokluğu bulunan ülkelerin yüksek oranda temsili meselesi, Türkiye’yi ya da dünkü fakir Polonya’yı Fransa ve Almanya ile aynı ağırlığa taşımakta, oybirliği durumlarında da Estonya ile Fransa aynı ağırlık, ya da hafiflikte kalabilmekte. Üstelik Balkanlar’daki diğer ülkelerin katılım ihtimalleri ele alındığında, AB’nin küçük ülkelerinin sayısı artacak ve onların kararları bloke etme ihtimalleri yükselecek. Bu tür sorunlar, Avrupa’nın derinleşme sorununa karşılık geliyor ve büyük ölçüde bir önceki dönemde yapılan hatalara düşmemek için genişleme meselesi ile derinleşme olgusu eşzamanlı olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor.


AB’nin görünür bir gelecekte, genişleme meselesini derinleşmenin önüne alacağı düşünülmemeli. AB, bundan sonraki birkaç yılını kendisini tanımlamaya ve yeniden yapılandırmaya ayıracak gibi. Bu türden bir çabaya başta Türkiye olmak üzere tüm aday ya da olası aday ülkelerin de ihtiyacı var. Nasıl bir AB’ye girileceğinin bilinmesi gerek. AB’nin bu yoldaki çabaları, küresel sistemdeki gelişmelere bağlı. Genel olarak bütünleşme başarısı için, ülkeleri daha fazla yakınlaşmaya itecek konjonktürel olgulara, özellikle de krizlere ihtiyaç duyulur. Krizlerin hem doğrudan Avrupa’yı ilgilendirmesi hem de kriz telafisinde Avrupa’nın etkin oyuncu olması ihtimali, genişlemeyi ve derinleşmeyi tetikler. İki kutuplu sistemin yıkılış krizinden yarı doğrudan etkilenen, ama kriz telafisinde çok daha az rol oynayabilen Avrupa, genişleme ile derinleşmeyi aynı kıt zaman aralığına sıkıştırmak durumunda kaldı. ABD’nin Irak işgaliyle başlayan ikinci kriz evresinde ise hemen hiç etkilenmeme, olayların dışında kalma yolu seçildiyse de yanlış hesap Bağdat’tan döndü, Avrupa bu krizden çok etkilendi ve telafi süreçlerinin de epeyce dışında kaldı. Dolayısıyla AB’nin bütünleşmesine ivme kazandırmaya niyeti varsa, merkezkaç etki yaratmayacak bir seyir gösterecekse, kaçınılmaz olarak küresel krizlere taraf olması gerekecek, diğer bir ifadeyle Avrupa krize girmek zorunda kalacak. Krizlerden çıkış evresi başarılı olduğunda da, AB kaçınılmaz olarak küresel siyasal oyuncu haline gelecek. Bu durumda bir yandan küresel her olay karşısında daha hassas hale gelecek, bir yandan da kırılganlığını azaltacak esneklik imkanları kazanabilecek.


Geleceğin AB’sinde Türkiye


İşte Türkiye’nin AB karşısındaki durumu, tam bu noktada ortaya çıkıyor. Türkiye, coğrafyası, jeopolitiği sosyal kompozisyonu, ekonomik potansiyeli vs. gibi sebeplerle AB’ye kırılmamak için esneklik kazandırabilecek özellikler taşıyor. Sorun, AB’nin Türkiye’nin katılımıyla kazanacağı küresel duyarlılığa ve esnekliğe hazır olup olmadığında. Bu sorunun devamı, nasıl bir Türkiye ile bu esnekliğin kazanılacağı meselesi. Hiç kuşku yok ki, AB ve tabii ki Türkiye açısından Kopenhag kriterlerine uygun bir Türkiye, AB içinde anlamlı olur. Bununla birlikte AB sadece bu kriterlerin gerçekleşme oranlarına bakarak karar vermiyor. Kararlar Türkiyeli bir AB’nin nasıl olacağına yönelik tartışmaların içinden de besleniyor. Bu nedenle AB, 1993’ten beri ilk kez, “hazmetme kapasitesi” konusunu yeniden gündeme getirdi ve hatta yıl sonuna kadar bu terimin içinin doldurulması çalışması başlatıldı. Bunun anlamı, sadece Türkiye’nin katılımını arzu etmeyenlerin ellerini güçlendirecek bir kanıt yaratmak olarak açıklanamaz. Bu, AB’nin kendi geleceğini biraz kulağı tersten göstererek belirlemeye çalışması ve bu arada da Türkiye’yi biraz, Ukrayna’yı da epeyce uzak tutmak anlamına geliyor.


Özetle, Türkiye’nin AB geleceğinde yeri bulunduğunu söylemek mümkün. Ancak, bunun AB derinleşmesinden, diğer bir ifadeyle kendi siyasal ve kurumsal sorunlarını çözmeden ve küresel kimlik oluşturmaya hazır olmadan gerçekleşmesi mümkün değil. AB üyesi devletlerin tek tek küresel beklentilerini karşılayamayacakları, toplumsal muhafazakârlaşmaların barışçı ortamları bozacağı gerçeğinden hareket edecek siyasilerin seçim endişelerini de geride bırakmaları için zamana ve krizlere ihtiyaçları var. Türkiye, derinleşme ile genişlemenin eşzamanlı gelişmesi baskısından zarar görmekte, dolayısıyla bunda ısrar etmenin manası yok. AB’nin bu işleri sıraya sokması için zaman tanımakta yarar var. Türkiye’nin ise ne kaybedecek zamanı var ne de krizlere ihtiyacı. Zaten Türkiye’nin daha yapacak çok işi olduğundan AB’ye bol bol zaman tanıyacak. Avrupa kendi krizlerini yaşarken kendimize özgü bildik krizlere sığınmadan ders çalışmanın şimdi tam sırası. Bunun Türkiyeli AB’ye hiç olmadığı kadar yararı var.


PROF. DR. BERİL DEDEOĞLU GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir