ABD Halkını Kandırıyor

Amerikan halkının tarihsel bilgi eksikliğiyle inandırıldığı ’ABD’nin her açıdan diğer ülkelerden üstün olduğu ve demokrasi yaydığı’ düşüncesi, yönetimin kararlarının sorgulanmasını yıllarca engelledi

Amerikalıların çoğunluğu bugün artık savaşa inanmıyor, Başkan George W. Bush ve yönetimine güvenmiyor, söylenen yalanlar artık tüm çıplaklığıyla görünüyor. Hatta öylesine açık görünüyor ki, her zaman geç kalan büyük medya bile bu sahtekârlığı yazıp çizmeye başladı. Kendimize şunu sormalıyız: Bu kadar çok insan nasıl böyle kolay aldatılabildi?
Bu soru mühim, çünkü medya mensubu ve sıradan vatandaş olan Amerikalıların dünyanın öbür ucundaki Irak’a asker gönderilirken niye başkanı desteklemek için yarıştığını anlamamıza yardımcı olabilir.
Basının saflığına veya daha doğru söylemek gerekirse yaltakçılığına dair küçük bir örnek, Colin Powell’ın 2003’te işgalinden bir ay önce BM Güvenlik Konseyi’ne yaptığı sunuma nasıl tepki verdiğinde bulunabilir. Powell’ın konuşması ’tek bir konuşmada bu kadar çok yalanın söylenmesi’ konusunda bir rekor kırdı. Powell kendinden emin bir edayla, ’kanıtlarını’ ortaya dökmüştü: Uydu fotoğrafları, ses kayıtları, muhbir raporları, kimyasal silahlar için kaç galon malzeme saklandığına dair kesin istatistik verileri. New York Times’ın hayranlıktan nefesi kesilmişti. Washington Post’un başyazısının başlığı ’Reddedilemez’ idi ve Powell’ın konuşmasından sonra ’Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğundan kuşku duyanların alnını karışlamak gerektiğini’ ilan ediyordu.

’Tarih’ ve milliyetçilik yüzünden
Basın ve yurttaşlarımızın sonuçları on binlerce hayata mal olan amansız yalanlara karşı bu kadar açık olmasını açıklamaya yardımcı olacak iki sebep var. Ulusal kültürümüzün derinlerine kök salmış bu sebepleri anlayabilirsek, yalanlarla bu kadar kolay aldatılmaya karşı daha şerbetli olabiliriz.
Birincisi zaman boyutu, yani tarihsel perspektif yokluğu. Diğeri ise uzam yokluğu, yani milliyetçilik hudutları dışında düşünme yeteneğinin yokluğu. Hepimiz, bu ülkenin istisnai ölçüde erdemli, hayran olunası, kainatın merkezi ve üstün olduğuna dair kibirli bir düşüncenin pençesindeyiz. Tarihi bilmediğimiz sürece, ellerinde bıçakla bekleyen kasap siyasetçiler, entelektüeller ve gazeteciler için kolay lokma oluruz. Ama okulda öğretilen, hayran olunası kurucu atalarımızdan son başkanlara kadar, tüm siyasi liderlerimize methiyeler düzen tarihten söz etmiyorum.
Geçmişe dair dürüst olan bir tarihi kast-ediyorum. Eğer bu tarihi bilmezsek, herhangi bir başkan savaşa girmemiz gerektiğini ilan edecek, bizimse ona meydan okuyacak bir dayanağımız olmayacak. Ulus, demokrasi ve özgürlüğün tehdit altında olduğunu, bu yüzden yeni düşmanımızı yok etmek için savaş gemilerini ve uçaklarını göndermemiz gerektiğini söyleyecek, biz de ona inanmamak için bir neden bulamayacağız.

Başkanların yalanları…
Ama biraz olsun tarih bilirsek, başkanların ülkeye kaç kere benzer açıklamalar yaptığını ve hepsinin palavra olduğunun nasıl ortaya çıktığını bilirsek, kandırılmayız. Bazılarımız asla kandırılmamış olduğunu göğsünü gere gere söyleyebilse de, bu ülkedeki kardeşlerimizin canını üst düzey yetkililerin pervasızlığına karşı korumak gibi bir vatandaşlık görevimizin de olduğunu hâlâ kabul edebiliriz.
Buna, Polk’un 1846’da Meksika ile savaşmanın sebebi konusunda nasıl yalan söylediğini hatırlatarak başlayabiliriz. Aslında ’Amerikan toprakları üzerinde Amerikan kanı döken’ Meksika değil, Meksika’nın yarısına göz dikmiş Polk ve köle sahibi aristokrasiydi. Ya da 1898’de McKinley’in Küba işgaline dair yalanlarını hatırlatabiliriz: Kübalıları İspanyol egemenliğinden kurtarmak istediğimizi söylemişti, fakat asıl istenen, İspanya’yı Küba’dan çıkarıp, adayı United Fruit ve benzeri Amerikan şirketlerine açmaktı. McKinley, Filipinler’de savaşa girmek konusunda da yalan söylemişti.
Ona bakılırsa tek isteğimiz Filipinlileri ’uygarlaştırmak’tı; ama esas neden, Pasifik’in bir köşesinde değerli bir gayrimenkul edinmekti. Bunun için yüz binlerce Filipinliyi öldürmek zorunda kalsak bile…
Tarih kitaplarında ’idealist’ sıfatıyla anılan Wilson bile Birinci Dünya Savaşı’na girmemizin nedenlerine dair yalan söyledi. ’Dünyayı demokrasi için güvenli hale getirmekten’ dem vuruyordu, ama savaşın asıl nedeni, dünyayı Batılı emperyalist güçler için daha güvenli hale getirmekti. Truman, Hiroşima’ya ’askeri hedef’ olduğu için atom bombası atıldığını açıklarken yalan söyledi. Vietnam hakkında da herkes yalan söyledi: Kennedy müdahalemizin boyutu, Johnson Tonkin Körfezi, Nixon da Kamboçya’nın gizlice bombalanması hakkında… Hepsi niyetin Güney Vietnam’ı komünizmden korumak olduğunu iddia etti. Ama asıl niyet, orayı Asya kıtasındaki ileri karakol olarak tutmaktı. Reagan, ABD için tehdit olduğunu iddia ederek Grenada işgaline dair yalan söyledi. Baba Bush ise binlerce sıradan insanın ölümüne neden olan Panama işgali hakkında…
Baba Bush 1991’de Irak’a saldırmanın gerekçesi hakkında da yalan attı. Kuveyt’in egemenliğini savunmaktan dem vururken, aslında petrol zengini Ortadoğu’da Amerikan gücünü tesis etmeyi amaçlıyordu. Zaten, Bush’un Irak’ın işgal ettiği Kuveyt’e dair en ufak bir üzüntü duyabileceğine kim inanır? Tarihimiz böyle yalanlarla doluyken, oğul Bush’un Irak işgali için sıraladığı bahanelere inanmak mümkün mü? Petrol için feda edilen canlara karşı içgüdüsel olarak isyan etmez miyiz?

Herkesin çıkarı aynı olabilir mi?
Tarihin dikkatli okunması, bize hükümet tarafından kandırılmaya karşı başka bir güvence sağlayabilir. Böyle bir okuma, geçmişte ve bugün, hükümetle ABD halkı arasında derin bir çıkar çatışması olduğunu açıkça ortaya koyacaktır. Bu düşünce birçok insanı korkutur, çünkü en başından beri öğrendiğimiz her şeyle çelişiyor. Bize başından itibaren, kurucu atalarımızın anayasanın önsözünde yazdığı üzere, devrimden sonra yeni hükümeti kuranın ’halk’, yani biz olduğumuz öğretildi. Önemli tarihçilerimizden Charles Beard bir asır sonra, anayasanın çalışan insanları ve köleleri değil, köle sahiplerini, tüccarları ve tahvil sahiplerini temsil ettiğini yazınca, New York Times’ın hakaret dolu başyazısına maruz kaldı.
Kültürümüz, kurduğu dil itibarıyla, bizi birbirimize bağlayan bir çıkar ortaklığı olduğunu kabul etmemizi istiyor. Sınıflardan söz etmemeliyiz. Sadece Marksistler bunu yapıyor, fakat Marx’tan 30 yıl önce doğan ’Anayasa’nın Babası’ James Madison’ın, mülk sahibi olanlarla olmayanlar arasında kaçınılmaz bir çatışmadan bahsettiğini herkes unutuyor.
Mevcut liderlerimiz o kadar dürüst değil.
Bizi ’ulusal çıkar’, ’ulusal güvenlik’ ve ’ulusal savunma’ gibi ifadelerle bombardımana tutuyorlar, sanki bütün bu kavramlar beyazla siyaha, yoksulla zengine eşit şekilde uygulanabilirmiş, sanki General Motors ve Halliburton ile geri kalanımızın çıkarları aynıymış, sanki George Bush savaşa gönderdiği genç erkek ve kadınlarımızla aynı çıkarları paylaşıyormuş gibi.
Amerikan halkından saklanan sırlar tarihindeki en büyük sır da işte bu: ABD’de farklı çıkarları olan sınıfların yaşadığı gerçeği. ülke tarihimizin sahiple kölenin, toprak ağasıyla çiftçinin, şirketle işçinin ve zenginle fakirin tarihi olduğunu bilmemek, bizi yönetimin söylediği yalanlar karşısında iyice güçsüz duruma düşürür. Başkan, Kongre, Yüksek Mahkeme, yani ’yasama, yürütme, yargı’ taklidi yapan bütün bu kurumların bizim çıkarlarımızla zerre kadar ilgilenmediğini anlamadıkça, bu usta yalancılar karşısında savunmasız kalırız.

Başkalarından üstün değiliz
Beşikten mezara kadar eğitim ve kültürümüzle bize öğretilen, ABD’nin müstesna bir ulus olduğu bilgisi de bizi yalanlara açık hale getiriyor. ’Yıldızlı Bayrağım’ marşı söylenirken ayağa kalkıp başlarımızı eğmemiz, ’Özgürlüğün ülkesi, cesurların yurdunda’ yaşadığımıza inanmamız bekleniyor bizden. Gayriresmi milli marşımızı, ’Tanrı Amerika’yı Korusun’ marşını söylüyoruz hep beraber, Tanrı’nın dünya nüfusunun sadece yüzde 5’ini oluşturan bu ülkeyi neden özellikle koruması gerektiğini sormaya cüret edenlerin yüzüne de kuşkuyla bakıyoruz.
Dünyayı algılarken başlangıç noktanız bu ülkenin her nasılsa diğer tüm ülkelerden üstün, eşsiz niteliklere sahip olduğu fikriyse, o zaman başkan askerlerimizi oraya buraya gönderip bombalayacağımızı, böylelikle demokrasi, özgürlük ve elbette serbest teşebbüs değerlerimizi yayacağımızı söylediğinde soracak sorunuz da pek kalmaz. Kendimizi ve yurttaşlarımızı sadece başka halklar için değil Amerikalılar için de felaket anlamına gelecek politikalardan koruyacaksak, eşsiz ve müstesna ulus fikrini alaşağı edecek gerçeklerle de yüzleşmek zorundayız.

Gurur duyacak bir tarihimiz yok
Bunlar, tatsız ve utanç verici gerçekler, ama dürüst olacaksak onlarla yüzleşmemiz gerekli. Uzun etnik temizlik tarihimizle yüzleşmeliyiz, milyonlarca Kızılderili’nin katliamlar ve zorunlu göç yoluyla topraklarından kovulduğu gerçeğiyle… Yakın zamana dek kölelik, ayrımcılık ve ırkçılıkla dolu tarihimizle… Karayibler ve Pasifik’teki emperyalist fetih geçmişimizle, onda birimiz bile olmayan Vietnam, Grenada, Panama, Afganistan ve Irak gibi küçük ülkelere karşı yürüttüğümüz utanç verici savaşlarla… Ve Hiroşima ve Nagazaki’nin acıları hâlâ taze olan hatırasıyla… Hiç de gurur duyabileceğimiz bir tarihimiz yok.
Liderlerimiz şunu bir mutlak gibi sunup birçok insanın zihnine kazıyor: Ahlaki üstünlüğümüz sayesinde dünyaya hâkim olmaya yazgılıyız. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Henry Luce, Time, Life ve Fortune dergilerinin sahibi olmasına yakışır bir kibirle, ’Amerikan asrından’ söz edip kazanılan zaferin, ’ABD’ye dünya üzerinde, uygun gördüğümüz amaçlar ve uygun gördüğümüz araçlarla tam hâkimiyet kurma’ hakkı verdiğinden dem vuruyordu.
Hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar bunu canı gönülden benimsedi. George W. Bush, 20 Ocak 2005’teki başkanlık yemini konuşmasında, dünyaya özgürlüğü yaymanın ’çağımızın çağrısı’ olduğunu söyledi. Bill Clinton da, 1993’te West Point’teki mezuniyet töreninde şunları söylemişti: “Burada öğrendiğimiz değerler bu ülkenin ve bu dünyanın dört bir köşesine yayılabilecek, diğer insanlara da sizin gibi yaşama fırsatını verecek… Bunlar, Tanrı vergisi yeteneklerinizi hayata geçirmenizi sağlayacak değerlerdir.”
Ahlaken üstün olduğumuz fikrinin temeli nedir? Elbette ki dünyanın başka bölgelerindeki insanlara nasıl davrandığımız değil, ABD’deki insanların nasıl yaşadığı. ABD, sağlık için diğer ülkelerden fazla harcama yapmasına rağmen, Dünya Sağlık Örgütü’nün 2000’de sağlık hizmetleri açısından yaptığı listede 37. sıradaydı. Dünyanın bu en zengin ülkesinde her beş çocuktan biri yoksul doğuyor. Çocuk ölüm oranlarının düşüklüğü bakımından 40 ülke ABD’nin önünde. Küba bu konuda ilerimizde. Ve toplumumuzu kemiren hastalığın en açık göstergelerinden biri, cezaevindeki insanların sayısının 2 milyondan ve diğer bütün ülkelerdekinden fazla olması.
Kendimizi dürüstçe değerlendirirsek, gücümüzü dünyanın başka bir köşesine dayatmayı amaçlayan bir sonraki yalan dalgasını daha iyi göğüsleyebiliriz. Farklı bir tarih yazma ilhamını bulabilir, ülkemizi onu yöneten yalancıların ve katillerin elinden alabiliriz. Ve milliyetçi kibri reddederek, ortak barış ve adalet ülküsünde dünyanın geri kalanının yanında yerimizi alabiliriz.

Howard Zinn

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir