ABD Kuşatmasına Karşı Bilinç Adımı

Aslında bu yazı hiç yazılmayabilirdi de.. Yazılmayabilirdi çünkü burada söylenecekler o kadar tanıdık ve bildik ki belki de bildiklerimize yeni bir şeyler katmayacak. Biz bunları zaten biliyorduk diyeceksiniz belki de. Hepimiz Amerika’nın ahlaksızlığını, vahşiliğini, barbarlığını bilmekteyiz. Ağzından salyaları akan bu canavarı hepimiz gayet iyi tanıyoruz. Ama belki de tam da bu yüzden bu barbarlığı, vahşiliği hiç durmadan dile getirmemiz gerekiyor. Çünkü vahşet o kadar işledi ki içimize; nerdeyse kanıksadık bu durumu.

Ümit Aksoy – Kuşatmaya karşı bilinç adımı
Hakkında ne dediler? – Hakan Albayrak, Nuray Mert, Ahmet Emin Dağ, Mete Çubukçu
İbrahim Karagül: “Bize yönelen her uğursuz saldırıya karşı çıkıyorum” (söyleşi: Ümit Aksoy)

Kuşatmaya karşı bilinç adımı
Ümit Aksoy

İbrahim Karagül’ün son kitabı Yüzyıllı Kuşatma bu vahşeti bir kez daha gözler önüne seriyor. Kitap, yazarın Yeni Şafak gazetesindeki yazılarının bir araya getirilmesiyle ortaya çıkmış. Bu anlamda rahat okunan bir metin. Öte yandan kendisinin de belirttiği gibi yazılar kendi aralarında bir bütünlüğe sahip ve gazete yazısı havasının üzerinde bir içeriği barındarmakta.

Kitabın alt başlığı Hristiyan Siyonistler-Kutsal Savaş ve İslam Dünyası. Başlık bize hem içinde bulunduğumuz yüzyılın anlamını ve hem de bu yüzyılın aktörlerinin dayandıkları ideolojik temelleri vermesi açısından gayet önemli. İçinde bulunduğumuz yüzyıl bir kutsal savaş yüzyılıdır. Kutsal savaş ise hıristiyan ve yahudilikten beslenen bir arka plana sahiptir. Dikkate değer iki önemli noktaysa kutsal merkezli bu savaşın kutsallığının gizlenerek yapılması ve Hitler’in katlettiği yahudilerden özür dilemek adına siyonislerle birlikte olunmasıdır. Bir anlamda hıristiyanların günah çıkardıklarından bahsedilebirlir. Bir diğer önemli noktaysa bu kutsal savaşın diğer bir dine yani İslama karşı yapılıyor olmasıdır. Yazarın da gayet yerinde bir tespitiyle bu durum, “Haçlı Savaşları, Moğol istilası ve Osmanlı siyasal oteritesini yokedip bütün bölgeyi sömürgeleştiren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dördüncü şok dalgasıyla karşı karşıya” olduğumuzu gözler önüne sermektedir.

İçinde bulunduğumuz Amerikan yüzyılının, Osmanlı’nın dağılmasıyla yok olan barış ve adaletin yerini kaosa bırakışını anlatmaktadır yazar. Bosna’dan Afganistan’a, Çeçenistan’dan Pakistan’a, Doğu Türkistan’dan Irak’a kadar dört bir yanda süren bir vahşet söz konusudur. Bütün bu sayılan yerler Müslüman bölgelerdir ve Batılı güçler tarafından işgal edilmektedir. Özellikle 11 Eylül olayları bu vahşetin bir meşrulaştırıcısı olmuş ve “Barbar Doğuya” özgürlük getirmek adına “uygar Amerikalılar (Batılılar)” harekete geçmişlerdir. Yazara “Bu savaşı sadece petrole sahip olma mücadelesi şeklinde okumak eksik bir okuma olacaktır. Asıl sebep bölgeye tamamen yerleşmek ve petrolle birlikte bütün bir bölgeyi işgal etmek ve böylece “Amerikan yüzyılı”na karşı koyacak tek güç olan İslamı sindirmektir.” diyor. Bu anlamda yazarın da dikkat çektiği gibi, Müslüman coğrafyanın hemen hemen hepsinde 28 Şubatvari bir bir süreç meydana gelmiştir ve Batı yanlısı işbirlikçilerin ellerinden giden iktidarı, zorla elde tutmaları sağlanmıştır.

Bu büyük kuşatmanın son adımıysa Büyük Ortadoğu Projesidir. Önce Afganistan daha sonraysa Irak’la devam eden kuşatma, Suriye ve İran’la devam edeceğini savunur yazar. Bu anlamda Türkiyenin durumuysa kritik bir öneme sahiptir. Türkiye 1 Mart tezkeresiyle önemli bir sınav vermiş ve bütün bir dünyanın takdirini toplamıştır. Alınan karar bu vahşete ortak olmama adına önemli bir adım olmuştur. Ne yazık ki aynı kararlılık bir sonraki tezkerede gösterilememiş ve Amerika’ya gereken kolaylık gösterilmiştir. Yazara göre Türkiye bu savaşın dışında değildir; Suriye ve İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye gelmemesi işten bile değildir. Bu anlamda AB’yle yakınlaşması, Türkiye’nin Amerika’nın denetiminden çıkma isteğini göstermektedir.

Kitapla ilgili bir diğer önemli noktaysa Amerika’nın İslamcı derneklerle olan ilişkisinin dile getirilmesidir. Amerika, sivil toplum kuruluşlarının önderlerine yönelik bir çalışma içindedir. Askeri olarak bölgeye yerleşen Amerika, asıl niyetini bundan sonra ortaya koyacak ve kültürel olarak bir saldıraya başlayacaktıır. Bu ise Amerika’nın asıl hedefinin sadece ekonomik niyetler taşımadığını bizlere bir kez daha gösteriyor
Kabaca 11 Eylül saldırılarıyla başlayan ve son olarak Irak işgaliyle tepe noktasını bulan süreci gayet iyi bir dille anlatan Yüzyıllık Kuşatma Amerikan vahşetini ve barbarlığını içselleştirmemek ve kabullenmemek için okunmaya değer bir kitap…

Yüzyıllık Kuşatma, İbrahim Karagül, Fide Yayınları

Yüzyıllık Kuşatma hakkında ne dediler?

Hakan Albayrak:
İbrahim Karagül’ü fena halde kıskanıyorum. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ni çıldırttı. Önlerine gelen Türk yetkiliye İbrahim Karagül’ü şikayet ediyorlar. Onu işten attırmaya çalışıyorlar. Resmen savaş açtılar ona. CIA, Pentagon, Beyaz Saray bir yandan Iraklı direnişçilerle uğruşırken, bir yandan da İbrahim Karagül’le uğraşıyor. Niye uğraşıyor? İbrahim’in kitabını okuyun, anlarsınız. Bu kitabı ben yazmış olmak isterdim. Kitap değil, direniş abidesi. Kardeşimin ellerine sağlık, yüreğine sağlık. Allah razı olsun.

Nuray Mert:
İbrahim Karagül’ün makalelerinden derlenen ’Yüzyıllık Kuşatma’nın yayınlanmasına en çok sevinenlerden birisi benim herhalde. İki yıldır, onu makalelerini kitaplaştırmaya ikna etmeye çalışıyordum. Fide Yayınlarını bu bakımdan da kutlamak isterim. Çünkü, Karagül’ün Yeni Şafak gazetesinde günlük dış politika yazıları, güncel önemlerinin yanısıra bir araya geldiklerinde çizdikleri yeni dünya portresi açısından da çok önemli, çok zihin açıcı. Karagül, ilk bakışta bağlantısı zor kurulacak tek tek olayları, tarihsel boyutunun altını çizerek yerli yerine oturtmayı başaran çok nadir dış politika yorumcularından biri. Ayrıca dili ve uslubu son derece keskin, ama asla slogana veya sığlığa savrulmayan bir keskinlik. Daha doğrusu, etrafımızda olan biteni anlatmanın gerektirdiği sesi duymamızı sağlıyan bir keskinlik, ne daha az ne daha fazla. Tek sorun; bu kitabın tek kitap olarak kalmaması, devamının gelmesi gerekliliği.

Ahmet Emin Dağ:
Amerika’nın yaşadığımız dünya ve özellikle de coğrafyamız hakkındaki planlarını deşifre eden kışkırtıcı ve bir o kadar da doyurucu kitap. Üsluba, içeriğe ve ifade zenginliğine eyvallah ama bütünsellik açısından biraz daha sistematik olsa iyi olurdu. Gazete yazıları, kitap için özel olarak yazılmış dolgu yazılarla bütünlüklü bir yapıya kavuşurdu. Bu küçük hatırlatmalara rağmen yine de iyi ki böyle bir kitap yazılmış demekten kendimi alamıyorum.

Mete Çubukçu:
Son yıllarda dış haber yorumcuları ya da dünyadaki gelişmelerle ilgili analiz yapanlara baktığımızda daha çok Türkiye’nin resmi politikası üzerinden yorum yapanlar ya da “Türkiye’nin çıkarları” eksenin de yazılar yazan kalemlere rastlarız. Bu kalemler olaylara daha çok “çıkar” ekseninden baktıkları için dünyanın bütününü göremez, dünyadaki gidişatı okuyamazlar. Oysa dünyayı kavramak için çok yönlü bakmak ve olayların gerisindeki nedenleri, çıkar çatışmalarını, emperyalist emelleri, ön yargıları ve ayrımcılıkları iyi okumak gerekir. Bu da araştırmak, okumak, statüko dışına çıkmak ama hepsinden önemlisi dünyaya ezilenderin gözünden bakmayı gerektirir. İbrahim Karagül, son yıllarda Türk medyasının dünyaya farklı bakan, araştıran, sorgulayan ve dünyayı batıdan değil, bakılması gereken yerden değerlendiren kalemlerinden birisidir. Köşe yazıları gibi Karagül’ün son kitabı da dünyayı anlamak isteyenleri zorlu bir yolculuğa çıkarıyor. Özellikle Ortadoğu, Orta Asya üzerinden yapılan politikaların iç yüzlerini ve 11 eylül’den sonra ortaya konan Amerikan politikalarını deşifre ediyor. Karagül’ün kitabında sadece kuru bir dış politika yorumu ya da dünyadaki gelişmelerin ezber okuması, soğuk strtajik analizler ve “ben bilirimci” ukala batıcı yorumlar değil dünyada güçlülerin politika adına çevirdikleri dolaplar da yer alıyor. Karagül’ün çalışması dünyadaki haksız gidişatı anlamak, ezilenlerin seslerini duyabilmek için iyi bir çalışma.

İbrahim Karagül: “Bize yönelen her uğursuz saldırıya karşı çıkıyorum”
söyleşi: Ümit Aksoy

Yazıları, Irak işgaline tepkili insanlar arasında elden ele dolaşan, duraklara, direklere asılan İbrahim Karagül’le kitabını konuştuk.

Kitapla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Kitap hazırlama fikri benim değildi. Gazetede yayınlanan yazıların kitaplaştırılması konusunda uzun zamandır talepler alıyordum. Okuyuculardan, yazıların bir araya toplanmasının önemli olacağına dair çok sayıda mesaj aldım. Onlara göre bu yazılar, günlük gazete yazılarının ötesinde bilgi ve değerlendirmeler içeriyordu. Hatta bazıları, yazıları arşivlemekten bıktıklarını bile söylediler. Yazılar, özellikle 11 Eylül sonrası gelişmelerle ilgili bir nevi günlük gibi algılandı. Aslında genel bir değerlendirme yapmayı, özellikle 11 Eylül sonrası gelişmeleri analiz eden bir kitap hazırlamayı düşündüm. Maalesef buna zaman bulamadım. “Yüzyıllık Kuşatma” okuyucuların ve çevremdeki insanların, dostların bir anlamda zorlamasıyla ortaya çıktı. Genelde olumlu eleştiriler aldım. Bir nevi yazılara yönelik olumlu eleştirilerin tekrarıydı. İçerik olarak olumsuz bir kanaat şu ana kadar bana ulaşmadı.

Bildiğimiz kadarıyla Amerika’nın bir kaç yazarla birlikte “kara listeye” aldığı yazarlar arasındasınız. Bu durum kitabın dağıtımı noktasında herhangi bir güçlüğe sebep oldu mu?
“Kara liste” ifadesi ürkütücü, kullanmayı tercih etmiyorum. Yazılarımdan bir çok “çevre”nin rahatsız olduğunun farkındayım. Bu belli ülkeler de olabilir, Türkiye içindeki belli çevreler de. Rahatsızlıklar farklı yollardan bana ulaştırılıyor zaten. Ama ben, kimse için yazı yazmadığım gibi, kimsenin tepkisinden çekinerek de yazmadım şu ana kadar. Bunun için, çok şey söylüyor gibi görünen ama pek bir şey anlatmayan, klasik dış politika yazılarından uzak durmaya çalıştım. Ne de olsa zaman, yazıyor gibi görünüp yazmama zamanıydı.
Fazla risk aldığımı söyleyenler oldu. Ama ben, belli ülkelere, kişilere veya gruplara karşı intikam hırsıyla yazı yazmıyorum. Adalet, özgürlük, onur ve bu topraklara bağlılığımdan hareketle bize yönelen her uğursuz saldırıya karşı çıkıyorum. Bunda da başarılı oldum sanıyorum. Yazılarım, birileri kızsa da, insanlarımız tarafından yoğun ilgiyle karşılanıyor. Zira Yeni Şafak’taki köşemi okuyanlarla kurduğum iletişim, aynı hassasiyetin çok geniş bir çevre tarafından paylaşıldığını gösteriyor. Bu durum, geleceğe umutla bakmama neden olan en önemli gerçeklerden biri.
Çünkü ben insanlara, resmi söylemlerin ardında ne tür pazarlıkların yapıldığını, aslında dünyanın göründüğü gibi yönetilmediğini anlatıyor, pazarlıksız şekilde gerçeklerden haber vermeye çalışıyorum. Sadece yorum yapmıyor, bilgi sunuyorum. Tabi, bunları yaparken birilerini rahatsız etmeyi göze almanız gerekiyor. Bu açıdan kimlerin kara listesinde olduğumu bilmiyorum. Bunu önemsemiyorum da. Çünkü gerçeklerin peşine düşecekseniz başka bir yol izlemeniz mümkün değil. Bunlara rağmen kitabın dağıtılması konusunda hiçbir engel yok.

Kitapta da değindiğiniz gibi İslami vakıf ve derneklere yönelik Amerika’nın yaptığı çalışmalar şu anda ne aşamada? Bu anlamda Amerika’nın bölgeye yönelik faaliyetleri o tarihten beri nasıl bir seyir izledi?
ABD’nin muhafazakar vakıf ve derneklerle ilgili çalışmaları hakkında sadece bir yazı yazdım. Bir uyarı yazısıydı ama tepki aldım. Tepki gösterenlerin, yanlışımı göstermekten ziyade kendi yanlışlarını kamufle etme telaşında olduklarını gördüm. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde, sadece Türkiye’de değil, bütün Müslüman ülkelerde yürüttüğü kapsamlı çalışmalara dikkat çektim. Bu yazıdan sonra konuyla ilgili çalışmalar ileri düzeye ulaştı. Bugün, sivil toplum örgütlerinin üslendiği rollerin çok ciddi biçimde sorgulanması gerekiyor. ABD, projelerini artık büyük oranda bu tip örgütlenmeler üzerinden yürütüyor. Bu projelerin neler olduğunu hemen herkes öğrendi artık. Hal böyle iken, bir takım kişi veya grupların, “örtülü” gündemlerle hareket etmesine karşı son derece dikkatli olunması gerekiyor. Önümüzdeki dönemde bunun oldukça çarpık örnekleriyle yüzleşeceğiz.

İçinde bulunduğumuz AB sürecini göz önüne alacak olursak, Amerika’yla ilişkilerimizin kısa vadede bozulacağından yada bunun tam tersine AB’den gelecek olası bir olumsuz yanıtta Amerika’nın bizimle olan ilişkisinde tezkere öncesindeki seviyeye çıkacağından söz edebilir miyiz?
Ben öteden beri, Türkiye’nin AB üyeliğinin ABD ile arasına mesafe koyacağında ısrar ediyorum. Doğru, ABD Türkiye’nin üyeliğini “bazı açılardan” destekliyor. Bu da, Batı Avrupa ile entegrasyonunun Türkiye’yi tarihiyle ve İslam’la uzlaşmasının önüne geçeceği gerçeği. Bunun dışında, aslında Avrupa Birleşik devletleri vizyonundan oldukça endişelenen ABD, Türkiye’yi ikinci bir İngiltere olarak Birlik içinde destekliyor. Böylece, AB’nin güçlenmesinin önüne geçebileceğini düşünüyor. Son birkaç yılda Türkiye ile AB arasındaki yakınlaşma, ABD’nin Türkiye üzerindeki tekelini kırdı. Türkiye’nin ABD ve İsrail ile arasındaki soğukluğun nedeni sadece Irak işgali değil, AB üyeliği. Ayrıca ABD-İngiltere ve İsrail’in yeni Ortadoğu düzeninden Türkiye kadar AB de rahatsız. 1997’lerdeki Türk-İsrail ekseni’ne ne oldu? Bu eksen, ABD’nin bölgede bugün yaptıklarını gerçekleştirmek için kuruldu. Peki Türkiye neden şimdi bu eksenin dışında? Türkiye ile AB arasındaki soğukluğun sebebini Irak işgaliyle sınırlı görenler yanılıyor. Suriye ve İran gibi, bölgeye yönelik yeni senaryolar bu soğukluğu daha da artıracak.

Irak’taki son gelişmeleri dikkate alacak olursak, Amerika yakın bir zamanda Suriye ve İran’a yönelik bir operasyon gerçekleştirebilir mi?
ABD-İngiltere ve İsrail’in yeni Ortadoğu projesi Irak’la sınırlı değil. Bugün bölgemizde yaşananları sadece Saddam rejimi ya da Irak’la sınırla algılarsak geleceğe ilişkin hiçbir sağlıklı öngörüde bulunamayız. Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan Ortadoğu yeniden kuruluyor. ‘İngiliz Ortadoğusu’nun yerine Amerika’nın Büyük Ortadoğu’su şekilleniyor. Bu çerçevede sadece Suriye ve İran’la ilgili değil, Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Lübnan, Yemen gibi ülkeleri de içine alan bütün bölge ile ilgili senaryolar var. Bu ne zaman gerçekleşir ya da gerçekleşebilir mi, göreceğiz. Ama bu senaryolar var. Özellikle ABD’deki Yahudi lobisi Irak’tan sonra İran ve Suriye ile ilgili çalışmalarını yoğunlaştırdı. Türkiye’deki ABD karşıtlığını kendisine malzeme yapan, bazı kişileri ve çevreleri susturmaya çalışan bu ideolojik hücreler, yoğun olarak İran’ın nükleer çalışmaları üzerine odaklanmış durumda. Ancak, Pentagon’da patlak veren casusluk skandalı, bu kişilerin kirli çamaşırlarını ortaya döktü. Halen ABD’de bu çevrelere mensup bir çok ünlü kişi soruşturma altında. Ama İran’la ilgili gündemlerinde ısrar etmeye, hatta önümüzdeki aydan itibaren ortamı ısındırmaya çalışacaklar. ABD’nin İran’a saldırması mümkün görünmüyor. Ancak bu ülkenin nükleer tesisleri kesinlikle ABD ve İsrail’in hedefi. İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminden Haşimi Rafsancani’nin zaferle çıkması ortamı iyice gerecek.

Son olarak, Türkiye’nin dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye gerçekten bölgesel bir güç olmaktan çıkarak küresel bir güç olmaya doğru bir sıçrama gerçekleştirebilir mi?
Türk dış politikasını, bütün zaaflarına rağmen hareketli buluyorum. Sadece AB üyeliği açısından değil, genel perspektif açısından çok hareketli bir dönem yaşanıyor. Eski’nin korumacı, içe kapanmacı, reaksinoyer dış politika felsefesi yerine daha hareketli, çok boyutlu, Türkiye’yi daha merkeze alan bir bakış gelişiyor. Türk dış politikası üzerindeki Amerikan tekeli eskisi kadar mutlak değil. 1990’dan bu yana Türkiye, Ortadoğu, Kafkaslar-Orta Asya ile Balkanlar’a ilişkin politikası tamamen ABD-İngiliz-İsrail eksenliydi. Şimdi kısmen farklı açılımlar yaşanabiliyor. Mesela Türkiye, Cumhuriyet tarihinde hiç görülmediği ölçüde Arap/İslam dünyasıyla arasındaki duvarları kırıyor. Sadece ABD ve Avrupa ile değil, Asya’nın büyük güleriyle hatta Afrika ülkeleriyle doğrudan ilişkiler kurup geliştirebiliyor. Küresel güç olmak belki fazla hayalcilik olacak ancak Türkiye, 21. yüzyılın küresel sistemi içinde ağırlıklı bir yer edinecektir.

KAYNAK: KİTAP POSTASI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir