AB’de Türkiye’yi ‘hazmetme’ krizi!

Avrupa Birliği’nin uzunca bir süredir sorunlarını aşma konusunda başarılı olamadığı, yaşamsal denebilecek konularda karar birliğine varamadığı gözleniyor.

Avrupa’nın geleceğine ilişkin bu kararsızlıklarda Türkiye’nin tam üyelik sürecinin etkileri de küçümsenemeyecek bir ağırlıkta. Müzakerelerin başladığı ilk aşamada bile, Kıbrıs Rum yönetimi tarafından ifade edilen “Katma Protokol’ün tüm üyelere genişletilmesi”, diğer ifadeyle Türk havaalanları ve limanlarının Rum tarafına açılması konusu, bir veto konusu haline gelmişti. Öyle anlaşılıyor ki, bu konu giderek Türkiye-AB ilişkilerinin temel belirleyicisi olma yolunda. Türkiye, AB’nin adanın kuzeyine uyguladığı, AB de Türkiye’nin Rum kesimine uyguladığı izolasyonun kaldırılmasını istiyor, taraflar geri adım atmadığında da ilişkilerin krize gireceği resmi söylemlerle dile getiriliyor. AB liderleri ‘müzakereler kesilir’ diyor, Türkiye de resti görerek ‘kesilirse kesilsin’ diye karşılık veriyor. Teknik olması beklenen müzakere süreci, siyasal zeminden ve kararsızlıklardan kopamıyor.


“Gümrük Birliği” çıkmazı

AB hükümet ve devlet başkanları 15-16 Haziran’da iki gün boyuca toplantı yaptılar. Gündem, hem yoğundu hem de gelecek bakımından yaşamsal konuları içeriyordu. AB Anayasası konusunda ne yapılabileceği anlamına gelen düşünme sürecinden çıkılıp planlama ve öneri sürecine geçilmesi ve 2008’de anayasanın hayata geçirilmesi, en önemli gündem maddesiydi. Daha 8 ülkeden yanıt bekleniyor olması, bu tür bir belgenin yeniden mi kaleme alınacağı, yeniden mi halklara sorulacağı, yoksa anayasayı reddeden halklara bir kez daha mı sunulacağı, içerikte değişiklik yapılıp yapılmayacağı gibi konular tartışıldı ve konu karara varılmaksızın Almanya’nın dönem başkanlığına ötelendi. Gelecek, geleceğe havale edildi. Hal böyle olunca, gelecek bakımından en az anayasa kadar önemli olan genişleme meselesinin önemi arttı. Ne kadar ve kimlerden oluşan bir Avrupa için gelecek sorusu, hangi ülkelerin hangi koşullarda kabulü konusuna bağlandı. Tartışmaların odağında Türkiye’nin yer aldığı açık, çünkü Hırvatistan’ın hazmedilebileceği açıklaması yapılınca, ortada tek aday Türkiye kaldı.

AB, bir aday ülke tüm koşulları sağlasa bile onu almamanın hukuksal gerekçesini bulmaya çalıştı. Sonuç bildirgesinde AB’nin hazmetme kapasitesi teriminin “çalışabilme” ya da “asimilasyon” kapasitesi terimleriyle desteklenerek yer almasını şiddetle savunan Avusturya ve Fransa’ya İngiltere, İsveç ve Macaristan karşı çıkınca da, bu karar da yakın bir geleceğe ötelendi. Büyük ölçüde genişleme ve gelecek tasarımları ile iç içe geçmiş göç ve yabancıların uyumu konuları ise işbirliği içinde çözülmeye muğlak ifadelerle bırakıldı. Enerji güvenliği gibi, ortak strateji geliştirme kararı almış AB, bu stratejinin ne olacağı konusunda ortak karar alamadığı gibi, parlamentonun yenilenebilir enerji kaynakları için bütçeden ayrılan payların artırımı ya da yeni kaynak oluşturulması önerisi de pek taraftar bulmadı.

Zirvenin tek kararı ise, Litvanya ile Slovakya’nın Euro’ya geçişleriyle ilgili başvurularının 1 Ocak 2007 itibarıyla sadece Slovakya için kabul edilmesi oldu. Dolayısıyla, Türkiye ile ilgili meseleler bir yandan “Gümrük Birliği” meselesine sıkıştırılırken, öte yandan Türkiye’nin dönüşümlerini gerçekleştiremeyip, tam üyelik kriterlerini yerine getiremeyip kendiliğinden başarısızlıkla sonuçlanabilecek sürece havale edildi.

Söz konusu çıkmazı, birkaç bakımdan ele almak mümkün. Öncelikle hatırlanması gereken konu, Türkiye’nin aday ve müzakere edilebilir ülke kabul edildiği resmi ve ortak belgeler, Gümrük Birliği’nin tüm AB ülkelerine uygulanmasını bir koşul olarak öngörür, ki Türkiye de bunu yeni öğrenmedi. Deklarasyon ve karşı deklarasyonlar ise sadece niyet bildirimi anlamını taşır. AB’nin adanın kuzeyine yönelik önlemler alınmasına ilişkin girişimleri de, kararlara değil niyetlere bağlı bir süreç izlemekte. Dolayısıyla, Türkiye için Gümrük Birliği’ni Rum tarafına uygulamak bir zorunlulukken, AB’nin, Türkiye ile ilişkileri bakımından adanın kuzeyine yönelik girişimde bulunması şart değil. Ayrıca, Türkiye’nin Ek Protokol hükümlerini uygulamasının diplomatik tanıma olmadığı, bu konunun ancak tam üyelik aşamasında karara bağlanabileceği hukukçular tarafından kabul edilmekte. Ancak, sürecin daha çok siyasal zeminde işlediğinden hareketle, durum başka açılardan değerlendirmeyi gerekli kılıyor.

AB, Kıbrıs’ı statüsü belli olmaksızın, haydi diyelim ki AB nezdinde bir statüsü vardı, yapısal sorununu çözmeksizin kendisine dahil ederek hukuksal bir kabahat yapmış, ayrıca da soruna doğrudan taraf olmuş durumda. Rum tarafı, bu yolla Türkiye ile doğrudan yüz yüze gelmekten kurtulmuş ve Annan Planı ile ifade bulan BM zemininden de sıyrılmış oldu, kendileri bakımından rasyonel bir politika. Durumun AB bakımından rasyonalitesi ise tartışmalı. AB, adayı bu haliyle kabul eder, ardından da statüsünün meşruiyetini Türkiye’nin kabulüne yükler ve bu yolla sorundan kurtuluruz hesabı yapmış olabilir. Bu hesap karşısında Türkiye’nin vereceği hangi tepkiye göre bir politika öngörüldü ise tartışmanın özünü oluşturmakta. Eğer, Türkiye’nin hızlı ve açık bir kabulü üzerinden hesap yapıldıysa, bu Türkiye’deki dinamiklerin, siyasal dengelerin, seçim dönemlerinin ve karar alıcı davranışlarının Avrupa’da hiç bilinmediği anlamına gelir. Hele ki, liman ve havaalanlarının açılabileceği yönünde verilen bir teminatın tanıma boyutuna, hem de bu aşamada taşınmasına razı olacak bir hükümet varsayıldıysa, AB’nin Türkiye’yi hiç izlemediği de ortaya çıkar. Yok eğer tam da bu tepkilerin gösterileceğinden hareket edilmekteyse, o zaman AB’nin Türkiye ile ilgili sorunlarını başka biçimde ele almak gerekir.

Asıl AB’nin kafası karışık…

Müzakerelerin birinci başlığı görüşülürken, Rum yönetimi veto tehdidinde bulunarak, görünürde kriz yaratmış ve yine görünürde diğer 24 üye, başta Dönem Başkanı Avusturya, canla başla Rum tarafını ikna etmişti. AB içinde ülkelerin hem yasal hem de diplomatik ağırlıkları eşit değildir ve bu türden konuların da müzakereleri son dakikalara bırakılmaz. Dolayısıyla Türkiye ile çıkacak krizden medet uman tek üyenin Rum tarafı olmadığı ortada. Zaten son Brüksel Zirvesi sırasında ve sonrasında da bu durum açığa çıktı. Temel sorun, AB’nin geleceği konusunda stratejik öngörülerde bulunamaması ve öngöremediği geleceğinin içine Türkiye’yi hiç yerleştirememesi ile ilgili. Öte yandan, benzer bir durum Türkiye için de geçerli. AB’ye üye olmayı isteyen Türkiye ve imzalanan belgelerin öngördüğü esneklikler dışında, aday ülkeler koşul ileri süremez. Diğer bir ifadeyle Gümrük Birliği teknik bir konu, ancak Gümrük Birliği üzerinden yürütülen süreç, her iki taraf açısından da siyasi.

Müzakere sürecinin ne denli zor geçeceğine ilişkin öngörüde bulunmak, büyük bir keşif olmasa gerek. Ancak, zorlukları Rum tarafı ya da bir başka ülkenin siyasal tercihleri üzerinden okumanın anlamlı olduğu düşünülmemeli. Reformlarını gerçekleştiren, yapısal sorunlarını çözme sürecine giren ve özellikle de üç-dört satıra sığan Kopenhag siyasi kriterlerini sosyal ve siyasal yaşamın kendisi haline getiren Türkiye’nin diğer konularda elinin güçlü olacağı açık. Avrupalı liderlerin kamuoyu endişeleriyle kaderlerini bağladıkları AB’yi hem yapısal bakımdan hem de zihniyet açısından zora sokmuş olmaları, Türkiye’de de benzer bir yolun izlenmesini gerektirmez.

PROF. DR. BERİL DEDEOĞLU



GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir