ABD’yi İsrail Lobisi Yönetiyor

Bu metin ABD’de uzun süre büyük tartışmalara yol açan, iki önemli akademisyenin kaleme aldığı ‘ABD’nin İsrail lobisi tarafından yönetildiği’ tezini merkeze alan makalenin kısaltılmış halidir

Son birkaç on yıldır ve özellikle 1967’deki ‘Altı Gün Savaşları’ndan bu yana, ABD’nin Ortadoğu politikasının merkezinde İsrail bulunuyor. İsrail’e verilen şartsız destek ve bölgede “demokrasiyi” yayma çabaları Arap ve İslam dünyasını öfkeye gark etti, aynı zamanda sadece ABD’nin değil, dünyanın geri kalanının da güvenliğini felce uğrattı. Bu, Amerikan politik tarihinde eşi menendi olmayan bir durum. Peki ABD kendi güvenliğini ve bir başka devletin çıkarları uğruna müttefiklerinin güvenliğini neden bir kenara atmaya bu denli istekli? Bazıları, iki ülke arasındaki bağın ortak stratejik çıkarlara ya da ahlaki zorunluluklara dayandığını düşünebilir; ancak hiçbir izah ABD’nin sağladığı diplomatik ve maddi yardımın düzeyini makul bir biçimde açıklayamaz. Aksine, ABD’nin bölgeye yönelik politikası bütünüyle iç politikalar tarafından ve özellikle de ‘İsrail lobisi’ tarafından yönlendiriliyor. Diğer bazı çıkar grupları dış politikayı çarpıtmada etkili oldu; ancak hiçbir lobi, ulusal çıkarların öngördüğü yoldan bu denli büyük bir ayrışmayı sağlayamadı ve Amerikalıları, ABD’nin çıkarının bir başka ülkeninki ile, İsrail ile bire bir aynı olduğuna bu derece ikna edemedi.


ABD, İsrail lobisine mi teslim?

1973 yılındaki savaştan bu yana ABD, İsrail’e hiçbir devlete yapmadığı ekonomik yardımları yaptı. 1976 yılından bu yana İsrail, en fazla ekonomik ve askeri yardım alan ülke oldu. Bu rakam 140 milyar doları aştı. İsrail, her yıl 3 milyar dolar direkt yardım alıyor ve her İsrailli için bu, yıllık 500 dolar anlamına geliyor. Rakamın büyüklüğü, İsrail’de kişi başına düşen gelirin İspanya ve Güney Kore gibi ülkelerinkine eşit olmasından da anlaşılabilir. Başka ülkelere askeri amaçlarla verilen yardımın ‘ABD içinde harcanması’ gibi bir şart var; ancak İsrail’e, yardımın yüzde 25’ini kendi savunma sanayii için kullanma izni veriliyor ki, paranın Batı Şeria’da yerleşim alanları inşa etmek gibi, ABD’nin karşı çıkacağı amaçlar için kullanılmasının önü de açılmış oluyor. Dahası, ABD, İsrail’e silah sistemini geliştirmesi için yaklaşık 3 milyar dolar sağladı; bunlar arasında Blachawk helikopterleri ve F-16 jetleri bulunuyor. Nihayet, Washington, İsrail’e diğer NATO ülkelerine vermeyi reddettiği istihbarata erişim imkanı sunuyor.

Washington aynı zamanda sürekli bir diplomatik destek de veriyor, İsrail’e. 1982 yılından bu yana ABD, İsrail aleyhine olan 32 BM Güvenlik Konseyi kararını veto etti ve Arap devletlerinin, İsrail’in nükleer silahlanması hususunu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun gündemine taşıma çabalarına engel oluyor. Bush yönetiminin Ortadoğu’yu dönüştürme tutkusu kısmen de olsa İsrail’in stratejik konumunu geliştirmeyi amaçlıyor. Bununla birlikte, İsrail’e verilen desteğin bedeli de ağır oldu ve Amerika’nın Arap dünyası ile ilişkileri karmaşıklaştı. Örneğin, Ekim Savaşı’nda Tel Aviv’e verilen 2,2 milyar dolarlık askerî yardım, OPEC’in petrol ambargosunu tetikledi ve Batı ekonomilerine önemli oranda zarar verdi. Tüm bu nedenlerden ötürü, İsrail’in silahlı güçleri ABD’nin bölgedeki çıkarlarını koruma gibi bir pozisyonda değil. Örneğin, 1979 İran İslam Devrimi gerçekleştiğinde ABD, petrol arzı konusunda İsrail’e bel bağlayamazdı.

Birinci Körfez Savaşı, İsrail’in teşkil ettiği stratejik yükün boyutunu gözler önüne serdi. ABD, Irak karşıtı koalisyonu parçalamadan İsrail üslerini kullanamazdı ve Tel Aviv’in Saddam Hüseyin’e karşı ittifaka zarar vermesini engellemek için güçlerini başka yöne kaydırmak zorundaydı. 2003 yılında tarih kendini yineledi: İsrail, ABD’nin Irak’a saldırmasından yana iken bile Bush, İsrail’den yardım isteyemedi. İsrail bir kez daha kenar çizgide kaldı. 1990’ların başında ve 11 Eylül’den sonra ABD’nin Arap ve Müslüman dünyasında yer alan iki devleti “haydut” ilan etmesi ve onları kitle imha silahları elde etmekle suçlaması sonrasında sadece İsrail’e Filistinliler konusunda onları tutuklayarak ya da öldürerek istediği tasarrufta bulunma fırsatı vermekle kalmadı, aynı zamanda İran ve Suriye gibi devletlerin peşinden gitmek zorunda kalan da ABD oldu. Böylece İsrail, teröre karşı savaşta hayati öneme sahip bir müttefik olarak görüldü; çünkü onun düşmanları Amerika’nın düşmanlarıydı artık. Gerçekte ise İsrail, teröre karşı savaşta ve haydut devletlerle başa çıkmada bir engel.

“Terörizm” tek bir düşman değil, aksine politik gruplar tarafından uygulanan bir taktik. İsrail’i tehdit eden terörist örgütler Birleşik Devletler’i tehdit etmiyor. Dahası, Filistin terörizmi gelişigüzel bir biçimde İsrail’e ya da “Batı’ya” yöneltilmiş bir şiddet değil, aksine İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde sonu gelmeyen işgaline karşı bir tepkidir. İsrail’i desteklemek sadece Amerika karşıtı terörizmi beslemekle kalmıyor aynı zamanda teröre karşı savaşı kazanmayı da zorlaştırıyor. Hiç şüphe yok ki, El Kaide liderleri, Usame bin Ladin de dahil, İsrail’in Kudüs’teki varlığından ve Filistinlilerin kötü durumundan ilham alıyor. İsrail’e verilen koşulsuz destek, aşırıcıların destek toplamasını ve saldırılar düzenlemesini kolaylaştırıyor.

İsrail, ABD’ye çok büyük zarar veriyor…

Ortadoğu’da haydut devlet olarak nitelenenlere gelince, onlar ABD çıkarları için ciddi bir tehdit unsuru oluşturmuyor, İsrail dışında tabii ki. Bu ülkeler nükleer silah elde etse bile, ki istenmeyen bir durum, ne Amerika ne de İsrail’e şantaj yapılamaz; çünkü bu ülkeler misliyle karşılık bulmanın acısını taşıyamazlar. Aynı şekilde nükleer silahların teröristlere devri de uzak ihtimal; çünkü bu devletler el değişiminin fark edilmeyeceğini ya da olaylardan sonra suçlanıp suçlanmayacağından emin olamaz. İsrail ile ilişkiler, ABD için bu devletlerle diyalog kurmayı engelliyor. İsrail’in sahip olduğu nükleer silahlar nedeniyle bu komşular da silah istiyor.

İsrail’in stratejik değerini sorgulamanın bir diğer gerekçesi, onun sadık bir müttefik gibi davranmaması. İsrailli yetkililer, sıklıkla ABD taleplerini reddeder ve sözlerinden dönerler (tıpkı yerleşim yerlerinin sökülmesi ve Filistinli liderlere yönelik “nokta suikastlardan” uzak durma sözlerinden döndüğü gibi). İsrail, Çin gibi potansiyel rakiplere de hassas askeri teknolojiler sağladı. Dışişleri bakanlığı müfettişliği “artan ölçüde sistematik ve yetki dışı teknoloji transferi” olduğunu ortaya koymuştur. Bu birime göre, İsrail ‘ABD’nin herhangi bir müttefikine karşı casusluk eylemlerine girişmiştir’. Buna ek olarak, 2004 yılında kilit öneme sahip bir Pentagon yetkilisi olan Larry Franklin’in, bir İsrail diplomatına istihbarat aktardığı ortaya çıkmıştır. İsrail, ABD üzerinde casusluk yapan neredeyse tek ülkedir. İsrail’i savunanlar onun sınırsız bir desteği hak ettiklerini; çünkü zayıf olduğunu ve düşmanlarla çevrili bulunduğunu iddia ediyor; ancak bu argümanların hiçbirisi ikna edici değil. Objektif bir biçimde bakıldığında onun geçmişi ya da şimdiki durumu, Filistinliler üzerinde ayrıcalık hakkı iddia etmesi için ahlaki bir temel oluşturmuyor.

İsrail genelde güçsüz tasvir edilir. Ama bilinenin aksine, Siyonistlerin askeri teçhizat ve donanımı Arap ülkelerinden çok daha iyidir. Örneğin 1956 yılında Mısır’a, 1967 yılında ise Ürdün ve Suriye’ye karşı kolay bir zafer kazandılar, ki ABD yardımlarının akmaya başlamasından çok önceye dayanır. Bugün, İsrail, Ortadoğu’daki en güçlü askeri yapı. Kara kuvvetleri, komşularınınkinden çok üstün ve nükleer silaha sahip olan bölgedeki tek ülke. Mısır ve Ürdün onunla barış anlaşması imzaladı ve Suudi Arabistan da bunu önerdi. Suriye de Sovyet ortağını kaybetti, Irak üç büyük savaşla mahvedildi, İran ise yüzlerce mil uzakta.

Bir demokrasi olan İsrail’in etrafının diktatörlerle çevrili olması, ona verilen yardımların gerekçesi olamaz; dünyada pek çok demokrasi var; ancak hiçbiri aynı derecede savurgan bir yardım alamıyor. ABD, geçmişte demokratik hükümetleri de devirdi, diktatörleri de destekledi, bugün bile pek çok diktatörlükle iyi ilişkilere sahip. Ayrıca, İsrail’deki demokrasinin ABD’dekinden farklı ve tuhaf yönleri de var. Örneğin, ABD’de herkes din, dil ya da etniğe bakılmaksızın eşitken, İsrail bir Yahudi devleti kurdu ve vatandaşlık kan bağına dayanıyor. Bu durumda, 1,3 milyon Arap’ın ikinci sınıf muamele görmesi şaşırtıcı değil.

Tekrar lobiye dönersek, aslında Amerikan Yahudi toplumunun tek bir birlik olduğunu söylemek çok zor. Amerika’daki Yahudilerin tümü lobinin bir parçası değil, çünkü İsrail onlar için çıkıntılı bir mesele. 2004 yılında düzenlenen bir anket, Amerikan Yahudilerinin yüzde 36’sının duygusal açıdan kendilerini İsrail’e “çok” ya da “hiç” bağlı hissetmediklerini ortaya koydu. Bu lobi, Gary Bauer, Jerry Falwell, Ralph Reed ve Pat Robertson gibi isimleri olduğu kadar, Dick Armey ve Tom DeLay, gibi eski Temsilciler Meclisi üyeleri gibi Hıristiyan Evanjelikleri de içermektedir.

Bunların hepsi, İsrail’in yeniden varoluşunun kitabi kehanet olduğuna inanır ve İsrail’in gündemini destekler, diğer her şeyin Tanrı’nın iradesine aykırı olduğunu savunur. İsrail Lobisi, çelik, tekstil ya da tarım lobisinden farklı değildir. Fazlasıyla etkindirler; ancak Arap yanlısı çıkar grupları oldukça zayıftırlar, hatta İsrail lobisinin işlerini daha da kolaylaştırırlar. Lobi, iki önemli stratejinin peşinden koşar. Birincisi, Washington’da önemli bir etkinlik elde ederek, Kongre ve diğer yönetim kolları üzerinde baskı uygulamak. İkincisi, kamu gözünde İsrail’in olumlu algılanması için çalışırlar, mitleri tekrarlarlar ve tartışmalarda kendi görüşlerini dayatırlar. Buradaki amaç, politik arenada adil bir ses çıkmasını engelleyerek eleştirel yorumlardan kaçınmaktır.

Tartışmayı kontrol etmek, ABD desteğini garantilemek için hayati öneme sahiptir. Lobinin etkinliğinin en önemli ayaklarından biri de Kongre’dir ve İsrail burada eleştiriden muaftır. Hatta Kongre üyesi Dick Armey, 2002 yılı Eylül’ünde, “Benim bir numaralı önceliğim İsrail’i korumaktır. Birileri, kongre üyesinin ilk hedefinin Amerika’yı korumak olduğunu söyleyecektir. ABD’nin İsrail’e desteğini sağlamak için çalışan Yahudi kongre üyeleri ve senatörler de vardır.” demiştir. Ancak yine de ümit var. Lobinin nüfuzlu bir güç olmasına rağmen onun olumsuz etkilerini saklamak giderek zorlaşmaktadır. Güçlü devletler, bir süre daha sakat politikalara sessiz kalabilir; ancak bunu sonsuza dek görmezden gelemezler. Yapılması gereken şey, lobinin etkinliği üzerine bir tartışma başlatmaktır. (London Review of Books, 23 Mart 2006)

(Bu metin ABD’de uzun süre büyük tartışmalara yol açan, iki önemli akademisyenin kaleme aldığı ‘ABD’nin İsrail lobisi tarafından yönetildiği’ tezini merkeze alan makalenin kısaltılmış halidir.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir