Aczemendileri Beklerken!…

M. Altan önceki gün, ’Artık aczemendileri bekliyorum.’ demişti onlardan önce Danıştay saldırganı geldi. Çakallar öküzlerden yeni sarı öküzler almaya çalışıyor”

KAFALAR FORMATLI, ZİHİNLER KONTROL ALTINDA!
Beyinlerimizin millet olarak formatlı olduğu Danıştay’a yapılan menfur saldırı ile bir kere daha ortaya çıktı.

Bir kere daha ortaya çıktı ki, her kayda değer hadiseyi hiç düşünmeden, sonuçlarını beklemeden, sorgulamadan, analiz etmeden, millet olarak en yakın ihtimale göre düşünüyoruz!

Dur bi dakika. Az bekle kardeşim!

Bak! Daha yaralardan kan damlıyor.

Kurbanlar ameliyatta, kurtarılmaya çalışılıyor.

Saldırgan yakalanmış, sorguya alındı.

Ortada saldırının niçini, nedeni, nasılı hakkında herhangi bir bilgi yok.

Kafalar formatlı. Zihinler kontrol altında.

Hemen hiç beklemeden “Bu saldırının siyasi bir niteliği var siyasete kan bulaştı” diyor. Sayın Baykal, ne biliyorsan onu söylesene. Bilmeden niçin yorum yapıyorsun. Niye zaten bulanık ortamı iyice bulandırıyorsun.

Tansel Çölaşan, Emin Çölaşan’ın eşi… Saldırgan “Allah’ın askeriyiz diye saldırmış” diyor.

Yahu bu konu “mışlı mişli” sözlerle konuşulacak bir iş mi?

CHP Milletvekilleri “Bu saldırıdan hükümet sorumludur” diyor. Hükümet her şeyden sorumlu. Muhalefet hiçbir şeyden sorumlu değil. “Şanlı muhalefet” zaten. Salla gitsin!

Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in söylediği gibi “Emniyet birimlerimiz bu tip saldırılar karşısında, onu anlama ve niteliğini ortaya çıkarma konusunda” yeterli tecrübeye sahip.

Yoksa bu saldırı kullanılarak arkasından zincirleme bir reaksiyon meydana getirilmeye mi çalışılmakta.

Artık “biz bu filmi daha önce gördük” demekten de utanır olduk.

Yeter artık. İğreniyorum ya… Vallahi kendimi çok kötü hissediyorum. Bu kadar mı bir millet aptal yerine konulabilir? Kendimi çok aptal hissediyorum. Bu nedir kardeşim, lanet olsun!

Bir şey bilmiyorum ama hissediyorum. Çünkü bu oyunlar çok oynandı ülkemde.

Herkes de biliyor ki, bu yaz çok sıcak olacaktı. Erken başladı sıcaklar. Bu olayları anlamada artık tecrübe sahibiyiz. Hissediyor insan yeni bir 28 Şubat kokusunu alıyor.

Mehmet Altan ne demişti önceki gün. “Artık aczemendileri bekliyorum.” Aczemendilerden önce Danıştay saldırganı geldi. Çakallar öküzlerden yeni sarı öküzler almaya çalışıyor.

Ağustosta Genelkurmay Başkanı tayin edilecek!

Cumhurbaşkanı’nın görev süresinin bitmesine 360 gün var.

AK Parti’nin halen alternatifi yok. Muhalefet hükümeti cumhurbaşkanı seçimini gerçekleştirmeden erken seçime zorlamak için “sine-i millet” marşları söylüyor.

Süleyman Demirel, önce “türban tahriki”, sonra da “darbe” iması yapıyor.

Cumhuriyet gazetesine göstere göstere bomba atılıyor!

1960 Anayasası’nın kurumları birer birer irtica nutukları atıyor.

Yapılan olay siyasi olmaktan çok “siyasi sonuçlar düşünülerek” yapılmış bir olaya benziyor. Seçilen hedef ve “katilin kimliği” (Ülkücü’lükten Hizbullahçılığa terfi etmeye çalışan biri, İstanbul polisi üç aydır izleme altına almıştı.) bunu düşündürüyor. Ve bu olay kullanılarak “zincirleme bir reaksiyon” hedeflenmiş olabilir. Bütün bunları izleyerek göreceğiz. Konuşmak için henüz çok erken!

Nuh Gönültaş / Bugün / 18.05.2006

Yazara ulaşmak için kullanabileceğiniz e-mail adresi:
nuhgonultas@gmail.com

İbrahim KARAGÜL

Tuhaf açıklamalar, yapay gayretler ve kriz tacirleri!

Danıştay İkinci Dairesi’ne yönelik saldırı, bireysel bir tavır mı, değil mi kimsenin umurunda değil. Nasıl olsa o dairenin bir türban sicili var! Nasıl olsa saldırgan tekbir getirmiş! Bunlar yetmez mi? Saldırının faturası ister ülkücülere çıkarılsın, ister Hizbullah’a, ister İran’a, isterse başka bir adrese. Bunu merak eden yok ki! Kimse soruşturma sonucunu merak etmiyor. Kriz üzerinden nasıl bir senaryo uygulanabilir, ona bakıyorlar. Bu fırsatı da buldular. Bakın neler yapacaklar şimdi!

Olayın ele alınış şekli bireysel tavrı geri plana itiyor olsa da, insanları cinnet haline sürükleyecek ve aşırı tepkilere yöneltecek sayısız olayın yaşandığı bir ülke burası. Ama şu an konu bu değil. Konu, yüzleşmek zorunda bırakılacağımız tehlikeli süreç!

Saldırıdan hemen sonra, daha hiçbir şey belli değilken, hemen her açıklamada olayın iç çatışma, rejime yönelik saldırı olarak gösterilmesi, saldırının amacına ulaştığının göstergesi oldu. “Kişisel olmadığı, örgütlü olduğu, laik cumhuriyeti hedef aldığı…” konusunda nedense kimsenin şüphesi yoktu! Saldırganı sorgulayan kişilerin bile bilmediği verileri ne zaman ele geçirdiler, nereden öğrendiler, nasıl biliyorlar soran olmadı.

Saldırı, son aylarda üst üste gelen veya getirilen siyasi kriz çıkarmaya yönelik gelişmelerle örtüştüğü için son derece ürkütücü. Cinayetlere bel bağlayanların devletin merkez iktidarını temsil ettiği bir ülke için her türlü kâbus senaryosu olağandır! Maalesef, daha fazlası, daha kötüsü olacak gibi…

Cumhuriyet gazetesine yönelik saldırılar ve “Cumhuriyetinize sahip çıkın” kampanyaları bir işaretti. Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili provokatif çıkışlar, Süleyman Demirel’in haftalardır devam eden tuhaf açıklamaları, başörtüsü tartışmasını alevlendirmek için gösterilen yapay gayretler, ard arda yapılan kriz uyarıları, erken seçimi zorlamak için tercih edilen tehlikeli yöntemler, iç çatışma uyarısı yapanların çatışmayı provoke edici sorumsuzlukları birer işaretti. Bütün bunlar, önümüzdeki günlerde Türkiye’nin karşı karşıya geleceği krizlerin habercisiydi. Daha fazla işarete gerek var mı? Daha fazlası krizin habercisi değil, kendisi olacak demektir. Cumhurbaşkanlığı seçimine endekslenen kriz, yeni bir 28 Şubat hayali görenler için müthiş imkanlar sunuyor. Saldırı ise, bu çevrelerin arayıp da bulamayacağı şartları oluşturdu.

Artık Kudüs geceleri yapılmıyor. Yerine başka gerekçeler bulunur. Yeni Ali Kalkancılar, yeni Fadime Şahinler keşfedilir. Müslim Gündüz ile Fadime Şahin’in en çarpıcı görüntüsünü çekebilmek için günlerce kapıda bekletilen medya mensupları için yeni avlar tespit edilir. Kamuoyunda etkili kişilerin özel hayatları ortaya serilir. Türkiye’nin her yanında gördüğümüz ancak bir anda gözden kaybolan bazı kareler bugünlerde Fatih’te yeniden karşımıza çıkmaya başlamadı mı? Bunlar yeterli olmazsa siyasi cinayetler başlatılır. Laik ve başörtüsüne karşı kişiler hedef alınır. Sokaklarda “Kahrolsun şeriat!” yürüyüşleri yaptırılır.

Cumhurbaşkanlığı seçimini güvence altına almak için, rejimi korumak için, AB müzakerelerinin yol açtığı/açacağı yaraları tedavi etmek için demokrasi ve özgürlükler askıya alınabilir. “Mart 1960, Temmuz 1980 tarihlerinde erken seçim yapılsaydı, Türkiye’de ihtilal olmazdı” diyen Demirel, “ihtilal olur diye söylemiyorum bunları” diye ekliyor. Daha ne diyecekti ki!

Ya Deniz Baykal’ın şu sözleri: “Türkiye’nin nereye sürüklenmekte olduğunu hâlâ görmeyenlere, görmemekte ısrar edenlere bu olaylar umarım bir uyarı olur. Çok tehlikeli bir noktaya doğru Türkiye maalesef sürüklenmektedir. Herkes aklını başına almalıdır. Bu tabloya yol açan gelişmelerin sorumluları çok ciddi bir durum değerlendirmesi yapmalıdırlar. Türkiye’de maalesef siyasete kan bulaşmıştır. Bu son olay bir kişisel tepkinin, bir infialin, bir kişisel hesaplaşmanın sonucunda ortaya çıkmış değildir, çünkü soğukkanlı bir anlayışla hazırlıklı olarak gerçekleştirilmiştir.”

Kişisel çıkarlarını devletle özleştiren birinin sorumsuz cümlelerinden başka ne anlamı var bu sözlerin? Ya da Baykal, Türkiye’nin tehlikeli noktalara sürüklenmesinin aktörlerinden mi? Öteden beri bildiği ve beklediği bir şey mi var?

Yarın Anıtkabir’e çıkılacak. Yakında brifingler de başlatılır. Devletin merkez kurumları rejimi kurtarma telaşına düştü. Kimden ve neden? Kendi halkından mı? Olaylar, gelişmeler değil, Türkiye’nin kaderine hükmedenlerin temennileri ürkütücü. Bireylerin değil, devletin merkez birimlerinin provokasyonu tehdit edici.

Yeni Şafak / 18.05.2005

***

EKREM DUMANLI
18.05.2006 PERŞEMBE

Provokasyona alet olmamak için…

Birkaç gün önce “Artık Aczmendileri bekliyorum” başlıklı yazısında Mehmet Altan şöyle diyordu: “Çocukları Erzincan’da yitirirken, Şırnak’taki Cudi Dağı’nda da dört gencecik asker yitip gitti.

Ölümlerle Türkiye’yi Kürt-Türk diye germek şahinleri kesmemiş olmalı ki, Cumhuriyet Gazetesi’ne yeni bir bombalı saldırı daha yapıldı. Demek ki bir yandan laik-şeriatçı ayrımına dayalı ikinci bir toplumsal kriz de devreye sokulmak isteniyor. Doğrusu 28 Şubat’ın önemli dönemeçlerinde otobüslere binip Ankara’ya giden, 28 Şubat sonrasında da tamamıyla ortadan kaybolan Aczmendileri de bir zaman içinde yeniden sahnede görebileceğimizi düşünüyorum.”

Altan bu yazısıyla tam on ikiden vurdu; dün Aczmendileri çağrıştıran bir adam çıktı ve Danıştay 2. Dairesi’ne yönelik bir saldırı düzenledi. Saldırgan, müzakere salonuna kadar giriyor, silahını çekerek beş üyeye birden ateş ediyor. “Allah’ın askerleriyiz” diye bağırdığı, tetiği çekmeden önce tekbir getirdiği söyleniyor.

Her şeyden önce şunu söylemek zorundayım: Bu saldırı, son aylarda oluşturulmak istenen cepheleşme sürecinin son perdesidir; Allah korusun, devamı da gelebilir. O yüzden aklı başında herkes soğukkanlı davranmak zorunda. Benzer olayları Türkiye daha önce de yaşadı. Önce puslu bir hava oluşturulur. Ardından “ses getiren eylemler” düzenlenir. Bu eylemler sayesinde halk kamplara bölünür, devletin zirvesinde didişmeler başlar, kurumlar arasında çatışmalar baş gösterir… Ve her zaman Türkiye kaybeder; Türkiye’nin istikbali hain planların figüranlarına feda edilir.

Meş’um saldırının hemen akabinde söylenen bazı sözler, tarihten -hiç olmazsa yakın tarihten- ders çıkarılamadığını ortaya koyuyor. Bazı CHP yetkililerinin olay yerine üşüşüp Başbakan’ı ve hükümeti suçlaması duyarlı ve sorumlu bir siyaset anlayışıyla bağdaşmıyor. Daha olayın aslı faslı ortaya çıkmamışken, “yangına benzinle yaklaşmak” doğru değil. Hain saldırıya tepki verirken saldırganların amacına alet olmamak gerekir. Bu tip eylemlerin asıl maksadı bellidir: Sosyal çatışmayı artırmak, kin ve nefret oluşturmak, istikrarı yerle bir etmek, demokrasinin teklemesini sağlamak…

Danıştay 2. Dairesi’nin başörtüsü konusunda olumsuz; hatta kabul edilemez bir karar vermesi ayrı bir konudur; o karardan hareketle cinayet üzerine kesin hükümler vermek başka bir konu. Bahsi geçen karar, her kesimden ağır eleştirilere hedef oldu. Şimdi ne idüğü belirsiz bir adam çıkıyor, türban kararından aylar sonra infaz yapmaya yelteniyor. Bunu kim tasvip edebilir, bundan kim medet umabilir? Karanlık bir senaryo ile karşı karşıya olduğumuz çok açık.

Mesele siyaset gevezeliğine feda edilmeyecek kadar önemlidir. Son aylarda meydana gelen hadiseler zincirinin yeni bir hamlesi ile karşı karşıyayız. Psikolojik harbin yeni girizgâhlar bulup bu milleti birbirine düşürmesine izin vermemek gerekiyor. Türkiye’nin büyümesi Türkiye düşmanlarını korkutuyor. İdeolojik şartlanmışlık hadisenin büyük fotoğrafını gizliyor. Mesela herkesin, laik çevreler dâhil, eleştirisine sebep olan bir türban kararını Başbakan da eleştirdi diye bir caniyi “cesaretlendirdi” demek fevkalâde yanlıştır. Ucuz siyaset hamlelerinin diyetini çok ağır ödedi Türkiye. Bu saatten sonra bir daha aynı hatayı işlememeli.

Türkiye çetin bir virajın başında. Bir siyasi lider aylardır her mahfelde “mayıs-haziran çok karışık olaylara gebe” mesajını veriyor. Hükümeti kuşatma adına yapılan bütün provokasyonların özünde bir güç kavgası var. Bu kavganın körüklenebilmesi için yeni Aczmendiler, Fadimeler, Kalkancılar bulunacaktır. Her olayın üstüne atlayıp rejim krizi çıkarmak isteyenler ya geçmişten yeterince ibret almayanlardır; ya da psikolojik harbin bir parçası durumundadır. Yayılmak istenen korku havasına teslim olmamak, tahriklere kapılmamak, terörün her çeşidine karşı çıkmak ve demokrasi dışında hiçbir sığınağa kaçmamak gerekiyor. Karanlık senaryolara daha önce teslim olundu; hiç olmazsa bu sefer daha duyarlı davranılmalı…

MEHMET ALTAN’IN YAZISI

Artık Aczimendileri bekliyorum…

Erzincan’ın Ulalar Beldesi’nde dört minik çocuğu öldüren bomba haberini duyunca hissettiğim üzüntüyü ve öfkeyi anlatabilecek bir kelime bulmakta zorlandım.
Bu, öylesine insanlık dışı bir saldırıydı ki insanlara ait en korkunç kelimeler bile buradaki vahşeti ve ona duyduğum öfkeyi anlatmaya yetmiyordu.
Boğazım düğümlendi.

Çocukları Erzincan’da yitirirken, Şırnak’ta Cudi Dağı’nda da dört gencecik asker yitip gitti.
Ölümlerle Türkiye’yi Kürt-Türk diye germek şahinleri kesmemiş olmalı ki Cumhuriyet gazetesine de yeni bir bombalı saldırı daha yapıldı.
Demek ki, bir yandan da laikşeriatçı ayrımına dayalı ikinci bir toplumsal kriz de devreye sokulmak isteniyor.
Doğrusu, 28 Şubat’ın önemli dönemeçlerinde otobüslere binip binip Ankara’ya giden, 28 Şubat sonrasında da tamamıyla ortadan kaybolan Aczimendileri de bir zaman içinde yeniden sahnede görebileceğimizi düşünüyorum.

Meclis’te anti-terör yasası çıkarsa, bu terör dalgası durur mu? Sanmıyorum. Aksine, iktidarını yitirmiş, AB sürecini savsaklamış, kendi içinde para pul savaşına girişmiş AK Parti’nin bu inisiyatifsizliği ve otistik hali, diğer iktidar odaklarının iştahını daha da artırır.

Halbuki, bu süreci tersine çevirmek, rejimi demokratikleştirmek ve ortamı rahatlatmak olanağı var.
Örneğin, şahinlerin çoluk çocuk demeden giriştikleri vahşetle tırmandırmaya çalıştıkları Kürt Sorunu’nu alın.
Yapılacak iş ne? Mağdur halkın acısını dindirmek, onun haklarına saygı göstermek.

Sabah gazetesinin Pazar ekinde, dün Kanatlı Karınca sütununda “Ceviz Ağaçları” başlıklı yazıda, Güneydoğu’daki terör nedeniyle zarara uğramış milyonlarca insanın kayıplarını gidermeye çalışan yasanın uygulanmasındaki yetersizliği “insan odağından” anlatmaya çalıştım.
Sersefil, perperişan insanların kayıplarını karşılamak konusunda bürokratların nasıl hasis davrandığının iç acıtan bir örneğini dile getirdim.
Çatışmalar sırasında “ceviz ağaçları” yanan köylülere yasa gereği tazminat ödeniyordu.
Diyarbakır Tarım İl Müdürlüğü’nün resmi belgelerine göre bir ceviz ağacının bedeli 2 milyar liraydı.
Köylülere kaç para veriliyordu peki? Ağaç başına 20 milyon lira. Siz, o köylülerin yerinde olsanız ne hissederdiniz?

Her iki yandaki Şahinler neye güveniyor? Devletin hiçbir zaman hukukun gereğini yapmayacağına olan inancın geniş kitlelerde kökleşmesine.
Şemdinli’ye göz göre göre güpegündüz bomba mı atıldı, bölgenin insanı bunun “gerçek planlayıcılarının” yakalanmayacağına inanıyor. Yakalananın da cezalandırılmayacağına, bir iki kişi cezalansa da ardındakinin bulunamayacağına…
Terörden ve terörle mücadeleden doğan zararın giderilmesi için kanun mu çıktı? Genel kanı bunun hakkaniyete uygun bir anlayışın aracı olmayacağı…
Örneğin, bizzat devletin iki milyar değer biçtiği ceviz ağacına ancak yirmi milyon verileceği…
Bu, çözüm yolunu gösteren, şahinlere yer bırakmayan AB sürecinin de etkisiz olduğu inancını yaygınlaştırıyor…

Kürt Sorunu’nu da, diğer sorunlar gibi, hukukun gereğini yerine getirerek çözmek mümkün. Hukuk vicdan da içerir çünkü.
Hızlandırılmış ölüm makinelerini yalnızlaştıracaksak, Güneydoğu insanını hasım olarak değil yurttaş olarak görmek gerekiyor.
Oradaki ceviz ağaçlarına bakın.
Dramın özünü de göreceksiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir