A’dan Z’ye Hans Von Aiberg masalı

Tam 25 yıldır Alman profesör ve din alimi diye ortalıkta gezen bir sahtekar ile adım adım onun izini takip edip maskesini düşüren bir hayalet avcısı.

Film eleştirmenliği” mesleğine getirdiği farklı bakış açısıyla, sayıları gitgide artan sadık bir okuyucu kitlesine sahip olan Yeni Şafak sinema editörü Ali Murat Güven’in, dikkatli takipçileri tarafından yakından bilinen bir diğer özelliği de yıllardan bu yana dinî içerikli yalan haberlere karşı ödünsüz bir mücadele yürütmekte oluşu…


Bugüne kadar pek çok medyatik hurafenin iç yüzünü sağlam kanıtlarla gün ışığına çıkartan Güven, geçtiğimiz hafta ülke gündemine damgasını vuran “Sahte Profesör Hans Von Aiberg” vak’asınında da gerçekte bundan uzun yıllar önce ilk “uyanan” ve dindar kitleleri de elinden geldiğince “uyandırmaya çalışan” gazeteci olmuştu.


İslâmî camiada “Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg” nâmıyla ünlenen bu şarlatanın gerçek adının “Bülent Ayberk” olduğunu 1990’ların başlarında ilk kez ortaya çıkartan ve durumu malûm kişiye ait resmî nüfus kayıtlarıyla da belgeleyen Ali Murat Güven, o tarihten beri sahte âlimin “kara liste”sinde bulunuyordu.

Ayberk’in hayatta en nefret ettiği insan olan Güven’e ulaşıp, önce “Arz’dan Arş’a Sonsuzluk Kulesi” adını taşıyan bir dizi sansasyonel kitapla, ardından da internette kurduğu propaganda siteleri aracılığıyla son yirmi yıldır onbinlerce insanı etkisi altına alan bu sahte bilgine karşı verdiği mücadelenin öyküsünü etraflıca anlatmasını istedik.

Yazarın bize aktardığı trajik-komik olaylar, gerçekte kendi kişisel öyküsü olmaktan çok, Türkiye Müslümanlarının (en azından bir bölümünün) eleştirel bir bakış açısından bütünüyle kopuk, önüne her konulana kolaylıkla inanan ve her an dolduruşa gelmeye müsait kişilik yapılarının da acıklı bir yansımasıydı aslında…

Bu uzun ama dopdolu söyleşimizi, Türkiye Müslümanlarının yakın tarihine kayıt düşecek nitelikte ibretlerle dolu bir belge olarak ilgiyle okuyacağınıza inanıyoruz.

‘Ayberk vak’ası, İslâmî yayıncılık piyasasının en büyük utancıdır’

Yaşar İliksiz’in söyleşisi

(Bu söyleşinin her türlü yayın hakkı saklıdır. Yayıncı ve konuğunun ortak mütâbakatıyla, Haber 7’den başka hiç bir yayın organında kısmen ya da tamamen alıntılanarak kullanılamaz.)

– İnternette yıllar boyunca “insanlar tarafından çekilmiş ilk gerçek cin görüntüsü” diye dolaşan ve görenlere korku salan bir fotoğrafın, aslında İngiltere’deki turistik bir mağaraya dekor amaçlı olarak konulmuş plastik bir canavar maketi olduğunu ortaya çıkartmanız…

Londra-British Museum’da yer alan ve pek çokları tarafından “Kızıldeniz’de boğulmadan önce Allah’a secde eden firavun” olarak kabul edilen ünlü cesedin, aslında bambaşka bir çağda yaşamış Mısırlı bir köylüye ait alelâde bir mumya olduğunu çağdaş arkeolojinin verileri ışığında kanıtlamanız… Bunların dışında, “cehennemden gelen çığlıklar” olduğu ileri sürülen ve bir dönem dindar kesimde -bütün mantıksızlığına rağmen- epeyce rağbet gören o gizemli ses kaydının gerçekte Danimarkalı bir ses uzmanı tarafından yapılmış ürkütücü bir özel efekt hilesi olduğunu belgeleyen araştırmanız…

Kur’an okuyan annesine karşı saygısızca davrandığı için bir anda fareye dönüşen Ürdünlü genç kızın fotoğrafının, Avustralyalı bir heykeltraşın yaptığı silikondan bir heykele ait olduğunu açıklamanız… Ya da, önceki yıl İslâm âlemini birbirine katan “Hz. Âdem’in dev iskeleti” fotoğrafının Kanadalı bir grafik tasarımcının yaptığı photoshop numarasından ibaret olduğunu gözler önüne sermeniz…

Ve şu anda aklıma gelmeyen daha niceleri…

Bizler sizi sinema yazarlığınızdan da önce gizemli olaylara yönelik araştırmacı kişiliğinizle tanıdık ve bu yöndeki haberlerinizden pek çoğunu geçmişte sitemizde de yayımladık. Hattâ, bunlar yayımlandıklarında öylesine ilgi gördüler ki “2005 yılının en çok okunan on haberi” arasında sizin bu yöndeki üç araştırmanız da yer alıyor.

Gizemli olaylar ve kişiler üzerine hatırlayabildiğimiz en eski araştırma haberiniz ise geçtiğimiz haftanın gündemine damgasını vuran ilginç bir kişilik, “Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg” takma adlı Bülent Ayberk üzerineydi. İnternette bu şahıs hakkında arama yaptığımızda, pek çok yerde sizin adınız da onunkiyle birlikte ve Ayberk’in kadim bir muhalifi olarak geçiyor.

Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg efsanesiyle yolunuz ilk kez ne zaman ve nasıl kesişti?

– Sizden, sorularınıza cevap vermeye başlamadan önce çok özel bir ricam olacak… Lütfen ne siz ne de ben, bu kişinin adını, söyleşimize ait yazılı metnin hiç bir yerinde “Aiberg” biçiminde anmayalım. Çünkü yeryüzünde bu adı taşıyan Müslüman bir bilim adamı asla var olmadı. Burada sözünü ettiğimiz kişi, doğduğu günden beri öz be öz Türk olan Elazığlı Bülent Ayberk’tir. O nedenle, anılan şahsın adının geçtiği her yerde onu ya “Bülent Ayberk” ya da “Ayberk” olarak anmanızı rica ediyorum. Çünkü ben yıllardır hep böyle yapıyorum.

– Bu haklı rica üzerine, ben kullanmamaya dikkat ederim.

– O halde başlayalım… Bu, geride bıraktığımız yirmi yıla yayılmış olan çok uzun ve karmaşık bir öykü. Ancak, ayrıntılarının bilinmesinde ciddi bir kamu yararı olduğuna inandığımdan dolayı, yine de olabildiğince derinlemesine aktarmaya çalışacağım.

“Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg” adını, ilk kez 1980’li yılların ortalarında, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğrenciyken duydum.

Bazı dindar üniversite arkadaşlarımın ellerinde bu adamın imzasını taşıyan cep kitapları peydahlanmıştı.

Merak edip kitaplardan bazılarını ben de edindim. Küçüklüğümden itibaren astronomiye meraklı biri olduğumdan, şahsın yazdıkları ilk anda ister istemez dikkatimi çekti. “Arz’dan Arş’a Sonsuzluk Kulesi” adını taşıyan ve sonradan bir seriye dönüşen bu kitaplarda, kendince yeni bir din ve bilim kavrayışı oluşturmaya çalışıyordu. İşin en ilginç yanı ise kitabın editörlerinin, yazarı önsözde takdim ederken kaleme aldıkları iddialı biyografiydi. Danimarkalı oluşu, yıllarca bir Hıristiyan olarak yaşayışı, NASA’da uzun süre astro-fizikçi olarak görev yapışı, iki önemli Avrupa üniversitesinden mezunu oluşu, vaktiyle bir sürü ödüllere aday gösterilişi, sonradan Türkiye’ye gelip Müslüman ve “Türk” olmaya karar verişi falan filan…

O günlerde gencecik ve alabildiğine saf bir Müslümandım; duygusal bir arayış içindeydim. Sistem içinde yaşadığımız izolasyon ve kültürel itilmişlik karşısında, yolundan gidebileceğim bir tür “model insan” arıyordum kendime. Doğal olarak, eserlerini yeni tanıdığım bu adamın ışıltılı kariyeri bende derin bir saygı uyandırdı ve okuduklarımı ilk anda hiç tereddütsüz kabullendim. O zamanlar pek çok dindar kişi gibi bende de İslâmî çizgide eserler basan yayınevlerinin asla yalan mâlûmat vermeyeceklerine dair bir ön kabul vardı. “Besmele” ile başlayan bir kitap dizisinde de yalan bulunma ihtimali -bana göre- “sıfır”dı.

Sonuç itibarıyla bu kitapları defalarca okudum, ardından da yüzlerce kişiye hararetle tavsiye ettim. Yalnız, o toyluk günlerimde bile, “önüme konulan bilgiyi beynime kabul etmeden önce analiz etme” konusunda o kadar da boş biri sayılmazdım. İnternet yoktu, ama benim bir kütüphane dolusu kitabım vardı. Zaman geçtikçe, bu adamın adına yeryüzündeki hiç bir bilimsel kaynakta tek kelimeyle bile yer verilmediğini fark ettim. O zaman da ilk tepkim şu oldu: “Tabiî ki böyle birinin adına asla yer vermezler! Çünkü, o bir Müslüman bilgin ve dünyayı yöneten Masonlar onu bu yüzden cezalandırdılar!”

Ancak bu naif tepki, kitaplarında ardarda yakaladığım diğer saçmalıkları örtbas etmeye ise yetmedi. Bir kere adam, iki önemli üniversiteyi bitirmiş biri olarak, bilimsel bir disiplin altında yazma yeteneğinden tamamen yoksundu. Bir konuya ciddi ciddi başlıyor, sonra onu pat diye yarıda bırakıp kendisini eleştirenlere sayfalar boyunca kocakarı gibi laf yetiştiriyordu. Sonra tekrar konuya döndüğünde ise bu kez de başka bir telden çalıyordu. Hatta, bundan yıllar önce, şimdi mutfaklarımızda yaygın biçimde kullandığımız teflon tavaları bile kendisinin icat ettiğini, ama NASA yöneticilerinin bu icadını bazı bürokratik hilelerle elinden aldıklarını iddia ediyordu kahramanımız…

Kitapların bilimsel ciddiyet yoksunluğu bir yana, Türkçeleri de tam bir felaketti. İslâm ile pozitif bilimleri yakınlaştırma iddiasıyla yola çıkan ve ilk aşamada yıllarca örselenmiş Müslüman gururumu alabildiğine okşayan bu seri, giderek canımı acıtmaya başlamıştı.

Hele de kitaplar üniversitedeki Marksistlerin diline düşünce kendimi daha bir kötü hissettim. Solcu gençler ellerinde Ayberk’in kitapları bulunanlarla alay ediyor ve “Sizin aranızdan çıkartacağınız profesör de bu kadar olur, üçkâğıtçının birini hiç utanmadan bize örnek diye gösteriyorsunuz” şeklinde sataşmalarda bulunuyorlardı. Bu arada, söylentiler ayyuka çıkınca, dönemin önde gelen haber dergilerinden Nokta bu adamın geçmişini mercek altına yatıran bir araştırma yayımladı ve onun kariyerine 1980’lerin başlarında popüler bir magazin gazetesinde “yıldız falcısı” olarak başladığını belirledi. Daha öncesinde, yani 1970’lerde ise Yeşilköy Havalimanı’ndaki bir mühendislik bürosunda ozalit çekimi yapan bir ofis-boy olduğu ortaya çıkacaktı. Onu geçmişte tanımış olan herkes, son derece garip tavırlı ve hayâl aleminde yüzen biri olduğu konusunda hemfikirdi. Bu arada dergi, Ayberk’in mezun olduğunu ileri sürdüğü iki üniversiteye de yazılı başvuruda bulunmuş, ancak bu kurumlar geçmişte böyle bir mezun vermediklerini bildirmişlerdi.

Öte yandan, şahsın etnik kökenleri de son derece şaibeliydi. Yani, bırakın dünya çapında bir bilim insanı olmayı, hayatı boyunca yurt dışına bir kez olsun çıktığı bile son derece kuşkuluydu.

Buna karşılık, ilk kıvılcımı çakan Nokta dergisi, ardı ardına uzayıp giden soruların hepsinin birden cevaplarına ulaşamamış ve akademik kariyeriyle ilgili bazı yalanları ortaya koymakla birlikte, adamın gerçek kimliğini bir türlü açığa çıkartmamıştı. Çünkü bir insanın nüfus kayıtlarının izini sürebilmeniz için, öncelikle onun toplumsal etkinliklerle içiçe, “normal” bir hayat sürmesi gerekir. Yani en azından bir ehliyeti, pasaportu, sigorta kartı ya da bazı sivil toplum örgütlerinde üyeliği falan olmalı…

Bu kişi ise İstanbul’da yıllardır oradan oraya savrulan bir berduş olduğu için, tıpkı yönetmen Hal Ashby’nin “Being There” (Merhaba Dünya) filmindeki “Chancey Gardener” karakteri gibi âdeta bir anda yoktan varolmuştu. Hiç kimse ev adresine dahi ulaşamıyordu.

Kısa bir süre sonra, giriştiğim araştırmaların ardından Nokta’nın eksik bıraktıklarını ben tamamladım ve bulmacanın son boşluklarını da doldurdum. Oldukça kısa süren bir “körü körüne hayranlık” döneminin ardından, gerek anılan şahsın yazdığı tutarsız bilimsel iddialar, gerek kitapların içeriğiyle ilgili kuşkularımı izale etmek amacıyla ziyarete gittiğim yayınevinde yetkililerin sergilediği terbiyesizce tutum ve gerekse hakkında piyasada anlatılan onca karanlık olaydan sonra bu adama da söylediklerine de artık hiç bir inancım kalmamıştı.

1990 yılında, o dönemin popüler İslâmî dergilerinden Yörünge’de muhabirken, uzun süredir aradığım fırsat elime geçti ve bu kişinin evine rahatlıkla girip çıkabilen çok yakın dostlarından biriyle temas kurdum. O kişi, beslediğim bütün kuşkuların doğru olduğunu belirterek, bana, “camiaya hizmet” adına bu adamın gerçek nüfus kayıtlarını getirebileceğini belirtti. Bir kaç gün sonra da sahtekârın nüfus cüzdanının fotokopileri masamın üzerinde duruyordu. Tam da tahmin ettiğim gibi, annesinden doğduğu günden bu yana öz be öz Türk’tü.

Gerçek adı Bülent Ayberk’ti ve 29 Nisan 1947-Elazığ doğumluydu. Annesinin adı Müfide, babasının adı ise Mehmet Rifat’tı.

“Bu şizofrenik bir vakadır”

Bu değerli belgeler sayesinde elde ettiğim istihbaratı sonraki günlerde daha da ileri bir noktaya taşıdım ve kendisinin -aslında Kopenhag Üniversitesi’nde fizik okuyor olması gereken yıllarda- Sivas Temeltepe Kışlası’nda er olarak askerlik hizmetini ifâ ettiğini öğrendim.

Ayrıca, Ayberk’in bütün kitaplarında “mezun olduğu saygın okullar” şeklinde adları geçen her iki Avrupa üniversitesiyle de yazılı temas kurdum ve kendisinin hiç bir biçimde oralarda okumadığını bir kez daha teyid ettim. Gerçekleri öğrendikçe öfkemle birlikte cesaretim de artıyordu.

Derken NASA’ya bir mektup yazdım, oradan da olumsuz cevap geldi. Oysa aynı NASA’da, Mısırlı Prof. Dr. Faruk El-Baz gibi, İslâm dünyasının yüz akı bir bilgin, adıyla sanıyla diniyle milliyetiyle yıllarca en üst görevlerde çalışmıştı. Şu anda bile daha bu tür kurumların tamamında Müslüman bilginlere rastlamak mümkündü. Çünkü, batının bilim ve eğitim kurumlarında, o ülkelere yararlı olup hizmet edebilecek üstün zekâlı kişilerin istihdamının salt ırkçı ya da dinsel bir önyargıyla reddedilmesi yirminci yüzyıl boyunca neredeyse hiç görülmüş bir durum değildi. Avrupalı ve Amerikalılar böylesine donanımlı bir insanın bırakın görev yaptıkları döneme ilişkin kayıtlarını silmeyi, onu ellerinden kaçırmamak için önünde taklalar atarlar.

Aslına bakarsanız, yabancılarla yaptığım onca yazışma, doğma büyüme Türkiyeli olduğunu yasal belgelerle çoktan ortaya çıkardığım, Temeltepe’de 24 ay er olarak askerlik yapmış biri için lüzumundan fazla ciddi bir tahkikattı.

Çünkü adam zaten Türkiye içinde bile herhangi bir akademik eğitim almamıştı ve o güne kadar da hiç pasaport başvurusu yapmamıştı. Ortaöğrenim mezunu olup hayatı boyunca bir kez bile yurtdışına çıkmamış birinden NASA’da çalışmasını nasıl bekleyebilirsiniz ki?

Velhasıl, Ayberk olayı zaman içinde kafamda en küçük bir kuşku kırıntısı bile kalmamacasına çözüldü. 1980 sonrası Türkiye’sinin en egzantrik kişiliklerinden biriyle, hayatı muhteşem bir film senaryosuna kaynaklık edebilecek son derece sıradışı şizofrenik vaka ile karşı karşıyaydık.

Kendisine -düşünecek bol bol vakti olduğu gençlik yıllarında- sıfırdan bir geçmiş inşâ etmiş ve ona bütün kalbiyle inanmış çok tehlikeli bir akıl hastası, Türk toplumuna kendi sanal geçmişi üzerinden İslâm ve bilim arasındaki yitik ilişkileri anlatmaya başlamıştı. Hem de üzerinde bir sürü süslü sıfat bulunan cilt cilt kitaplar yazarak… Ron Howard’ın “A Beautiful Mind” (Akıl Oyunları) filmini izlemiş olan ve ünlü matematikçi John Nash’in öyküsünü de bilen okurlarımız, şizofreninin bu tür insanlarda nasıl güçlü bir gerçeklik algısı yarattığını hemen hatırlayacaklardır.

Sonraki zaman diliminde, gazetecilikte gitgide kıdem kazandıkça, bütün bunlardan çok daha vahim bilgiler gelmeye başladı önüme. Hadi diyelim, adamın akademik kariyeri çok da önemli değildi. Önemli olan yazıp çizdikleri ve insanlara saçtığı pozitif enerjiydi.

Biraz zorlama olan bu iyi niyetli yaklaşımım da Ayberk’i ve yaşama biçimini tanıdıkça çöktü. Çünkü, bu adamla bir biçimde yolları kesişmiş olan bütün insanlar, kendisinin nasıl da iflah olmaz bir üçkâğıtçı olduğunu, onun etkileyici konuşmalarına aldanıp kendisine defalarca nasıl borç para verdiklerini ancak asla geri alamadıklarını, bu arada gündelik hayatında namazla-niyazla uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan, fırsatını buldukça da kafayı çeken tam bir keş olarak yaşadığını söylüyorlardı.

Öyle ki Cağaloğlu yayıncılık piyasasından, onunla ileri derecede yakınlaşmış bazı arkadaşları, yeterince para bulabildiğinde esrar da kullandığını anlattılar. Ayberk üzerine çalıştığım câmiada duyuldukça gelen istihbarat da çoğalıyordu.

Bu süreçte bana ulaşan bilgilerden bir diğeri de en az iki-üç kez evlenip boşandığı yönündeydi. Bu arada karşıma çıkan bazı bayanlar, onun üniversiteli gençliğin takıldığı kafeteryalarda bazen “yabancı akademisyen” bazen de “metafizik olaylar araştırmacısı” pozlarında dolaşıp pek çok kez kendilerine sarktığını, bazı kızların bu adamdaki inanılmaz çenebazlığın etkisine girip kendilerini ona teslim ettiklerini söylediler.

Yıllar içinde elimde toplanan belge ve bilgilerden sonra tek kelimeyle midem ağzıma gelmişti. Çünkü Ayberk, bilimsel kariyer açısından mutlak bir sıfır olduğu gibi, insanî hasletler açısından da bomboş biriydi.

Dediğim gibi, öykü çok uzun ve karmaşık… Ancak size şunu söyleyebilirim ki, elime ilk kez bir kitabını aldığım 1987 yılından bu yana, yani tam 19 yıldır ben bu adama ilişkin sorulması gereken ne kadar soru var ise kendi kendime sordum ve cevaplarına da ulaştım.

Bu bilgilerin ışığında, Türk yayıncılık tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş bir vak’ayla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Hiç kuşkusuz ki bunun bütün vebâli de zamanında kendisinin önünü açıp piyasaya sürenlerindir.

Mesela, 1980’lerde onu genel yayın yönetmenliğini yaptığı “Bilinmeyen” adlı haftalık dergide çalıştıran ve cinler, UFO’lar, telepati, telekinezi, antik uygarlıklar gibi uçtu-kaçtı konularda iyice pişmesini sağlayan astrolog Ata Nirun ve ona oksijenle sarartılmış bir peruk ayarlayıp kendisini “Alman Profesörü” kılığına sokarak yönettiği magazinel gazetelerde fal köşeleri hazırlatan gazeteci Tevfik Yener (ki her ikisi de bu konudaki sorumluluklarını geçmişteki yazılarında itiraf etmişlerdir) bu vebâli taşıyan kişilerden yalnızca ikisidir.

Diğerlerini ise -ki bence “Müslüman kimlik” açısından en ağır vebal altında olanlar bunlardır- söz oraya geldiğinde anacağım.

“İki kez yüz yüze görüştük”

– Bu 19 yıllık mücadeleniz boyunca Bülent Ayberk ile kaç kez yüzyüze görüştünüz?

OLAY YARATAN DERGİ KAPAĞI:

Ali Murat Güven’in, 1996 yılında Bülent Ayberk ve cemaatini kapak konusu olarak işlediği Yörünge Dergisi… Kapağın spotu da bir hayli mânidar: “Astro-fizikçiler de yüksekten atar!”

– İki kez… Bunlardan ilkinde, onun kitaplarını basan İslâmî çizgideki yayınevine muhabir olarak gittim ve kendisini en kısa zamanda, çalışmakta olduğum Yörünge Dergisi’ne beklediğimizi, gelmediği takdirde o haftaki kapak konumuzun kendisi olacağını bildirdim. Nasıl olduysa, söylediklerimden azıcık da olsa işkillendiler (çünkü o gün orada tanıştığım kişiler, normalde böyle bir tehditten asla rahatsız olacak yapıda tipler değillerdi) ve beyefendiyi hemen aynı gün dergimizin Çemberlitaş’taki yönetim merkezine gönderdiler.

Henüz yayınevinden döneli bir kaç saat olmuştu ki baktım Hazret ansızın içeri girdi. Tarihi de üç aşağı beş yukarı hatırlıyorum, 1990 yılının Mayıs ayıydı. Ayberk Efendi o zamanlar henüz 43 yaşındaydı ve şimdilerde medyaya yansıyan görüntülerindeki gibi çökük bir hâlde değildi (Gerçi, çöküşü de pek normaldir; bu kadar içki ve sigara, ayrıca bilgisayar başında yıllardır geçirilen bu kadar uykusuz gece kimi olsa çökertir!).

“Beni Ali Murat diye biri arıyormuş, işte geldim!” diyerek lobide belirdi. Gitgide yükselen şöhretin de etkisiyle, son derece pervasız görünüyordu. Kendisini buyur ettik, çay kahve falan söyledik. O gün Ayberk ile yaptığımız bu konuşmaya dergideki yarım düzine kadar insan da tanık oldu. Onu yaklaşık iki saat boyunca her yönden sıkıştırmama karşın, masanın üzerine ne bir tek belge, ne de dişe kovuğa gelir bir tek bilgi koymadı. Hiç abartmadan söylüyorum; hayatım boyunca gördüğüm en demogog, en palavracı adamdı. Âdeta makineli tüfek gibi yalan söylüyor, beş dakika önce verdiği bir bilgi on dakika sonra söyledikleriyle temelinden çelişiyordu. Öyle ki bana sohbetimize başlarken ilk önce “Burada sizinle ancak yarım saat kalabileceğim, çünkü Sayın Turgut Özal’ın bilim danışmanıyım ve tahmin edemeyeceğiniz kadar da yoğunum. Kendileri beni birazdan özel bir araçla aldırıp, uçakla Ankara’ya gönderecekler” dedi.

Bu konuşmadan kısa bir süre sonra da ilk söylediğini unutarak, bizimle iki saat boyunca yaklaşık bir paket sigara tüketerek tartıştı. Kalkarken de Özal’ın göndereceği makam aracını falan unutarak, “En yakındaki taksi durağı nerede?” diye sordu. Nereden tutsanız elinizde kalan bir tanışmaydı bu. Sonlara doğru karşılıklı olarak epeyce gerildik, ama buna karşılık ortada hâlâ konuğumuzun gerçek adı sânı, bilimsel kimliği ve kariyerine ilişkin tek bir somut belge ya da kanıt yoktu.

Baktı ki bu tartışmada ne ben onu ne de o beni devirebilecek, âni bir kararla ayağa kalktı ve “Belki henüz senin beynini fethedemedim, ama şunu bil ki çocukların şimdiden benim ellerimde!” tarzında, son derece afili bir söz sarfetti. Yani, sizin anlayacağınız, söyledikleri o günün algı düzeyini öylesine aşan, öylesine hikmetli sözlerdi ki benim gibi cahil ve gafillerden ziyade bir sonraki kuşağa yatırım yapmayı yeğliyordu.

Asgarî bir nezaketi elden bırakmadan kendisiyle tokalaştım ve yolcu ettim. Bu olay, onu ilk görüşümdür. Bir diğer karşılaşmamız da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İstanbul-Sultanahmet’te düzenlediği Dinî Yayınlar Fuarı’nda, kitaplarını basan yayınevinin standında oldu. Hatırladıkça acı acı güldüğüm inanılmaz bir gündü o.

Bir tarafta stand ve orada bıyıkları henüz yeni yeni terleyen genç hayranlarının kafalarını alabildiğine karıştıran Ayberk, en fazla yüz metre ötede de bir başka stand ve orada ise 1979 yılı Nobel Fizik Ödülü sahibi ünlü Pakistanlı bilgin Prof. Dr. Abdüssamed… Rahmetli Abdüssamed Hoca o günlerde Türkiye’ye bazı bilim kurumlarının davetlisi olarak gelmişti ve kendisinin eserlerini yayımlayan şirketin standında, çevresindeki öğrencilerle son derece düzeyli bir sohbet gerçekleştiriyordu. Onun bu olayla yegâne ilişkisi ise adının sık sık bizim adamın kitaplarında geçmesiydi. Ayberk, onunla can ciğer kuzu sarması iki eski dost olduklarını ve hattâ yıllar boyunca NASA’da “karadelikler” üzerine birlikte araştırmalar yaptıklarını ileri sürüyordu.

O gün Abdüssamed Hoca’ya durumu olduğu gibi anlattık, dahası kitaplarda adının geçtiği yerleri gösterdik ve “Hocam, geçmişteki bilimsel çalışmalarınız sırasında, hiç bu adı taşıyan bir mesai arkadaşınız oldu mu?” dedik. Rahmetlinin, dinlediği bu garip öykü karşısında şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açıldı ve “Hayatım boyunca böyle bir kişiyi hiç tanımadım. Madem öyle, kendisini standımıza davet edin de bu vesileyle tanışalım bakalım, meselenin aslını öğrenelim” dedi.

Bunun üzerine bir kez daha diğer standa, “karadelikler”, “ak delikler”, “sur borusu”, “esir dinamiği” falan gibi süslü laflarla çevresindeki gençleri kafalamakla meşgûl olan Ayberk’e gittik ve “Eski dostunuz Prof. Dr. Abdüsselam yüz metre ötedeki standda ve mutlaka sizi görmek istiyor” dedik. Bu davetimiz üzerine tek kelimeyle çılgına döndü, “Sizler beni provoke etmek istiyorsunuz, ama ben buna asla izin vermeyeceğim” falan gibi bir şeyler zırvalayıp derhal standdan ayrıldı ve kalabalıklara karışarak ortamdan sıvıştı. Bu benim zaten en baştan beklediğim bir durumdu; ancak İslâm dünyasının en büyük fizik bilginlerinden biri olan Prof. Dr. Abdüsselam’ın, eline tutuşturduğumuz o cilt cilt kitaplarda gördüğü böylesine kuyruklu bir yalan karşısında yüzünün aldığı şekli o günden beri hiç unutmadım.

Velhasıl, daha sonraki yıllarda, önce Millî Gazete’de, ardından da Yörünge Dergisi’nde yazdığım iki ayrı yazıyla, Türk basınında ilk defa bu kişinin gerçek kimliğini deşifre etmiş oldum. Bu yayınlar üzerine Ayberk bir kez daha çılgına dönüp beni baş düşmanı ilan etti ve müritlerine benden her ne surette olursa olsun uzak durmalarını öğütledi. O gün bugündür de kendisinin kara listesinde bulunuyorum. Bir chat dökümünde “Bu herif ne pahasına olursa olsun durdurulmalı” şeklinde bir ifadesi vardır ki onu çok ciddi bir “saldırıya azmettirme” kanıtı olarak arşivimde saklamaktayım.

Dileyenler, Ayberk’in gerçek kimliğini kitlelere ilk kez deşifre eden ve zamanında epeyce gürültü kopartmış olan iki bölümlük yazımı şu linklerden okuyabilirler.

http://www.geocities.com/sahtekar_aiberg/belgeler.html


http://www.geocities.com/sahtekar_aiberg/belgeler/belge1.gif


http://www.geocities.com/sahtekar_aiberg/belgeler/belge2.gif

Söz konusu yazı, 1996 yılı Nisan ayında Millî Gazete’de iki bölüm olarak yayımlanmıştı. Sonradan bu araştırmanın çok daha geniş bir versiyonunu da Yörünge Dergisi’nde yayımladım. Ama sanılmasın ki bu yayınlar öyle zahmetsizce gerçekleşti. O dönemde İslâmî medyada böylesine “bozguncu” (!) yazılar yayımlamak hiç de kolay olmuyordu. Çünkü câmianın ağır ağabeylerinin ve kanaat önderlerinin yaydıkları temel davranış biçimi şuydu: “Kol kırılır, yen içinde kalır.”

O yüzdendir ki Millî Gazete ve Yörünge, bazı idare-i maslahatçı basın-yayın organlarının tam aksine, Türkiye Müslümanları olarak bu hasta ruhlu şarlatanı kamuoyu nezdindeki güvenilirliğimize zarar verecek habis bir ur, bir tür veba olarak görüp kesin bir dille reddetmeleri (en azından bana bunu gerçekleştirme fırsatı sunmaları) nedeniyle, bugün de fazlasıyla hak edilmiş bir onuru taşıyan iki önemli mevkutedir.

Onlar, daha yıllar öncesinde Ayberk vak’asında bu denli net bir tavır takındıkları içindir ki şimdilerde onun yakalanışından söz eden hiç bir basın-yayın organı olayı Türkiye’deki İslâmî cemaatlerin üzerine toptan boca edemedi. İstisnasız bütün televizyonlar, dergiler, gazeteler ve internet siteleri Ayberk ve yandaşlarından, “Türkiye’deki geleneksel İslâmî düşünceden tamamen kopuk ve marjinalleşmiş, kendine özgü sapkın bir hareket” olarak söz ettiler.

Geçen pazartesi akşamı bu olaya yer veren Uğur Dündar’ın “Arena” programı bile, normalde böyle olayları genellemeye pek bir meraklı olmasına karşın, görüntülere eşlik eden haber metninde Ayberk’in öyküsünü başından sonuna dek “sıradışı bir dinî cemaatin sahtekârlığı” vurgusuyla sundu.Gerçi, Ayberk’in “dindarlığı” da her açıdan tartışmaya açık ya, neyse…

“Arena”nın yapım ekibinden bir meslektaş, bazı belge ve bilgilere ulaşmak için programdan bir kaç gün önce beni de aradı. Ona altını çize çize şunları söyledim: “Aman ha sevgili arkadaşım, bizler, yani Türkiye’deki muhafazakâr çevrelerin yüzde 99’u, bu adamı ve yaymaya çalıştığı sapkın fikirleri hiç bir zaman onaylamadık, desteklemedik. Eğer ki izleyicilerinize onun yolsuzluklarını ve ahlâksızlıklarını Türkiye’deki İslâmî cemaatlerin ortak bir zaafı olarak sunarsanız, hem ayıp, hem de yazık etmiş olursunuz. Uğur Dündar, böyle bir adam yüzünden mütedeyyin izleyicilerinin güvenini yitirmemeli.”

Muhatabım ise bu dostça uyarım üzerine bana aynen şunu söyledi: “Hiç üzülmeyin, olayı en ince ayrıntısına kadar biliyoruz. Bu adam asla Türkiye Müslümanlığını temsil etmiyor. Bizim haberimiz de sizin vurguladığınız doğrultuda olacak.”

Dedikleri gibi de temiz bir yayın yaptılar ve kendisini “hanif Müslüman” diye tanımlayan sapkın bir tarikat şeyhi yüzünden ülkemizdeki İslâmî düşüncenin topyekün yara alması belki de yıllardır ilk kez engellendi. Tekrar ediyorum ki bizler bugün bu adamın polisçe ortaya çıkartılan rezilliklerinden, evdeki o çocuk pornolarından, banka hesaplarındaki yüz binlerce dolardan, kaşarlanmış kocasıyla birlikte hiç utanmadan dolandırıcılık yapan devlet memuresi bayan Mesude Ayberk’in karıştırdığı haltlardan lekelenmediysek, bunun temelinde Ayberk’i daha yıllar önce çok kesin bir dille yadsıyıp deşifre etmiş olan bir kaç İslâmî basın organının vizyonu vardır.

Bu nedenle, eski yuvam Millî Gazete’yi buradan bir kez daha sevgiyle selamlıyorum. Onların bu cesur yaklaşımları olmasaydı, ben ne on yıl önce ne de şimdi, sözünü ettiğim yazılarımı hiç bir yerde yayımlayamazdım.

– Pekiyi, Aiberg’in şu sıralarda Balıkesir Adliyesi’nde açılan dâvâsına şikayetçi sıfatıyla müdahil olmayı düşünüyor musunuz?

– Elbette… Bu karmaşık ve örgütlü yapının yargılamasının salt bir “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla kalmasını doğrusu içime sindiremem. Şahsıma yönelik bütün o hakaretlerin de hesabını vermeliler. Ayrıca, bugün Türkiye’yi yöneten ne kadar politikacı var ise, bunların hepsi hakkında da yıllardır ağıza alınmayacak kadar çirkin hakaretler etmiş ve ettirmişlerdir sitelerinde. Bunların da hesabını verecekler. Yargılama sürdükçe, müdahil olanların sayısının da giderek artacağını sanıyorum. Yakın bir zamanda ben de bu iş için Balıkesir Adliyesi’ne başvuracağım.

Benimle ilgili olarak bugüne kadar internet ortamında pek çok kez “Amerikan casusu”, “Necip Hablemitoğlu’nun katili”, “Fethullah Gülen’in baş tetikçisi”, “Azeri Yahudisi”, “gizli kâfir”, “Danıştay saldırısının baş mimarı” ve şu anda aklıma gelmeyen daha düzinelerce suçlamada bulundu. Ki bu suçlamalarının her biri ayrı ayrı birer hakaret niteliğindedir ve cezai karşılıkları vardır.

Polisin kendilerine yönelik operasyonundan bir gün önce, 6 Haziran 2006 günü bile www.okunan.com adlı, insanlığa pislik saçan sitelerinde “Gavur Ali Murat Güven” başlıklı bir yazı duruyordu. Ki o yazı da Ayberk’in günümüzdeki sağ kolu, müritlerden toplanan paraların organizatörü olan Ergün Bektaş adlı kişi tarafından yazılmıştı. Bu şahıs da ruhsal sağlık itibarıyla şeyhinden farksızdır. Siteleri bugünlerde, tarikatın yasalardan yediği ağır şamardan dolayı kapalı. Ancak bende geçmişte siteye koydukları pek çok yazı mevcut. Bunların hepsini ilgili mahkemeye sunacağım.

“Prof. Öztürk’ün iyi niyetini suistimal etti”

– Ben, Bülent Ayberk’in yıllar önce Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün bir televizyon programına da çıktığını hatırlıyorum. Bu yayın da sanırım sizin sözünü ettiğiniz o uyarıcı yazıları yazmanızdan sonra gerçekleşmişti. Pekiyi, nasıl olmuştu da Yaşar Nuri Hoca, aleyhindeki bunca bilgi ve belgeden sonra bu adamı programına çıkardı?

– Söylediğiniz olay 1997 yılında gerçekleşti. Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk o günlerde Flash TV’de “Işığa Çağrı” adlı bir sohbet programı hazırlıyordu. Günlerden bir gün, ben de milyonlarca insan gibi Ayberk’i ekranda program konuğu olarak gördüm ve şoke oldum. O sırada Star TV’de editör olarak çalışıyordum. Yaşar Hoca bu adamı iki hafta üst üste konuk etti. Birincisinde kendisine yönelik övgülerini sıralamak ve hayranlığını belirtmek üzere, ikincisinde ise âdeta lafla dayak atmak için…

O olayda Öztürk kesin olarak masumdu ve tamamen bu kişi hakkındaki bilgisizliğinin kurbanı olmuştu. Önüne getirip bu herifin kitaplarını koymuşlar ve demişler ki “Aman Hocam, ülkemizde şöyle büyük, böyle azametli bir âlim var. Kendisi bir mühtedi ve bir çok da bilimsel ödüle sahip. Bu kişiyi olumlu bir örnek olarak Müslümanlara mutlaka tanıtmalısınız.”

O da verilen bilgiye peşinen inanarak, Ayberk’i programına davet etti. Programın ilk bölümünde kendisine sürekli saygı yüklü ifadelerle yaklaşıyordu. Yaşar Hoca’nın bir sahtekârın önünde düştüğü bu acıklı durumu görünce, ekran başında içim içimi yedi. Programdan sonra da ortak dostlarımız aracılığıyla kendisine gerekli bilgi ve belgeleri ulaştırdık. Ertesi hafta ise programa burnundan soluyarak çıktı ve gerekeni yaptı. İlk bölümde hem izleyiciler, hem de sunucu tarafından bol bol pohpohlanan Ayberk, ikinci bölümde ise kendisine kimliği ve bilimsel kariyeri hakkında sorulan ciddi sorular karşısında ecel terleri dökmeye başladı. Zaten o program onun İstanbul yayıncılık piyasasındaki popülaritesinin de sonu oldu ve bu rezaletten sonra artık Cağaloğlu’nda barınamayacağını anladı; şimdiki eşi Mesude Ayberk ile evlenerek Balıkesir’e yerleşti. Eşiyle tanışma ve evlenmesi de apayrı bir skandaldır, ama bunu -herşeye rağmen- insanların özel hayatlarına duyduğum saygı nedeniyle anlatmamayı yeğliyorum. Yoksa yalnızca bu konuda anlatacaklarım bile saf taraftarlarının Ayberk’ten nefret etmeleri için yeter de artar.



– Aiberg’in uzun yıllardır Balıkesir’de yaşadığını biliyoruz. Madem ki Yaşar Nuri Öztürk’ün programında patlayan skandaldan sonra İstanbul’daki piyasasını yitirdi ve oraya yerleşti. O halde son zamanlardaki bu yeni çıkış nasıl gerçekleşti? Görünen o ki tıpkı mitoloji kahramanı Promoteus gibi küllerinden sürekli yeniden diriliyor bu adam…



– Benzetmeniz büyük ölçüde doğru… Çünkü bizim millet olarak, “Bu memleketin kerizi ve denizi hiç bitmez” şeklinde çok güzel bir atasözümüz vardır. İstanbul’da borç takmadığı adam kalmayınca, üstüne üstlük bir de Flash TV skandalı patlak verince artık piyasada sigara parası bile bulamaz oldu ve Balıkesir’e gitti. Orada beşinci kez evlendi ve iki kız çocuğu oldu. Dar bir çevrede insanları kandırmak çok daha kolaydır. Aynı şekilde gözlerden ırak yaşamak da… Eşi Mesude Ayberk Balıkesir Meslek Yüksekokulu’nda bilgisayarlı muhasebe hocasıdır ve Ayberk’ten tam 25 yaş küçüktür. Dediğim gibi, genç bir kadının kendisinden bu denli büyük ve de tekinsiz bir adama gönlünü kaptırması olayının ayrıntılarına hiç girmek istemiyorum. Ancak, bunun bile bir dizi çirkin olay sonucu gerçekleştiğini bilmeniz yeterli…

1997-2001 yılları arasında göreceli bir sessizlik içinde, Balıkesir’deki dar sosyal çevresini “Ben Türkiye’ye yerleşmiş emekli bir Avrupalı profesörüm” diyerek kandıran ve bu şekilde kazasız belasız yuvarlanıp giden kahramanımız, 2001’de, ona ve sapkın fikirlerine ölesiye bağlanmış ikinci nesil mürit grubunun da etkisiyle yeni bir propaganda alanını, “internet”i keşfetti. Artık kitaplarını hiç kimse basmıyordu. Çünkü, takke düşüp kel görünmüş ve artık ortada topluma satılabilecek yakışıklı bir akademik kimlik kalmamıştı. Ama Ayberk bu, çevresine fitne ve fesat saçmadan durabilir mi? İnternetin bir düşünceyi kitlelere yaymada ne denli geniş olanaklar sunduğunu keşfetmekte gecikmedi ve teknoloji meraklısı bazı müritlerinin de yardımlarıyla bu kez sanal âlem üzerinden ikinci bir propaganda dönemi başlattı. Kısa sürede ardarda bir sürü siteler kurdular; sonra da o siteleri inanılmaz yalanlarla bezediler ve başladılar yeni mürit avına. Tabiî, insanlık varoldukça bu tür ağlara takılacak balıklar da hep varolacak. Çok fazla beklemelerine gerek kalmadan, çevrelerinde hemen bir kaç bölük nefer toplandı.

“Onun gibilere her zaman talep olur”



İnternette bütün bu gelişmeler yaşanırken, ben ise aradan geçen yıllarda Ayberk’i bütünüyle unutmuştum. Çünkü kişisel bakış açıma göre, bu iş 1997’deki televizyon rezaletiyle bitmiş ve adamımızın toplum nazarında defteri dürülmüştü. Ancak, bu tür marazi fikir hareketleri aslında öylesine doğurganlar ki bazen küçücük bir kıvılcım kendilerini yeniden toparlamalarına yetiyor. Çünkü toplum, dinî inançlarıyla barışık olmayan, ama bunu açıkça da ifade edemeyen ve gerçekte inançlarını bir vesileyle her an kusmaya hazır, hasta ruhlu insanlarla dolu. Birilerinin de böyle tiplerin ruhuna servis yapması gerekiyor. O yüzden, Ayberk gibileri öyle kolayca toplumsal bellekten silinemiyor.

Bu konunun gündemimden uzun süre önce düşmüş olmasından dolayı, Bülent Ayberk’in internette kurduğu yeni krallıktan, kuruluşundan epeyce sonra ve ancak bazı tesadüfler sonucunda haberdar olabildim. Bir gün bir arkadaşım, Ayberkçilere ait bir sitede bana yönelik ağır hakaretlerle karşılaştığını ve bunlara hukukî düzlemde karşılık vermem gerektiğini söyledi. Adresini verdiği siteye girdiğimde de kendisine artık “Dabbet-ül Arz” demeye başlamış olan bu adam ve yardakçılarının, geçmişte aldıkları darbelerin etkisiyle hakkımda bol keseden atıp tutmakta olduklarını şaşkınlık içinde gördüm. Ayberkçilere yönelik mücadelemin son aşaması da işte böyle başlamış oldu.

Okurlarımız bu adamın ruhsal sağlığı hakkında yeterince güçlü bir kanaate sahip olmazlarsa, anlattıklarımın kör bir kişisel nefrete dayandığı gibi bir izlenime kapılma ihtimâlleri olabilir. Oysa ki nefret benim çok uzağımda duran bir duygu. Kendisine karşı nefretten ziyade derin bir acıma duygusu besliyorum. Ben sadece milyonlarca Müslüman gibi aptal yerine konulmaktan dolayı öfkeli biriyim. Ayberk’in bana belki de hayattaki tek faydası bu olmuştur. Onu araştırmakla başlayan bir süreçte, sonradan başka saiklerin de etkisiyle hayatta önüme çıkan bu tür sıradışı durum ve kişileri kalben benimsemeden önce mutlaka sorgulamayı öğrendim. Bir de tabiî, bu adamın öyküsü bana Müslüman yayıncıların da para uğruna rahatlıkla yalan söyleyebileceklerini öğretti.

Ayberk, 2001 yılından itibaren, müritleriyle yazışmaya başladığı internet ortamını pek sevdi, öyle ki -özünde kara cahil ve kanun nizam bilmez biri olduğundan- yazılarında azıttıkça azıttı. Kafasını bozan her kim var ise internetteki chat sohbetlerinde onun için ağzına geleni söylemeye başladı. Buna cumhurbaşkanı da başbakan da, bakanlar da, tanınmış sanatçılar ve gazeteciler de dahildi. Söverken hiç bir sınır tanımıyordu. Çünkü bundan dolayı başına dert açılabileceğini, yasal bir kovuşturmaya tâbî tutulacağını düşünemiyordu bile. Ülkede var olan hukuk düzeni konusunda bir çocuk kadar cahildi. Emin olunuz, hâlâ da öyle biridir. Birkaç gün önce, televizyonlarda yayımlanan ajans görüntülerinde de izledik. İşlediği onca suçtan sonra Balıkesir Organize Suçlar Bürosu elemanları kendisini evinden Emniyet’e götürürken, “Ben buraya tekrar aklanarak döneceğim” diyebiliyordu.

Oysa ki sadece bana ve benim tanıdığım bir kaç düzine insana yönelik hakaretleri bile kendisini 3-5 yıl içeride tutmaya yeter. Ancak, yasalar hakkında gerçekten de hiç bir şey bilmiyor; hayatta attığı her kötü adımın yanına kâr kalacağını sanacak kadar cahil bir adam. Çevresindeki müritleri de onunla aynı cahillik düzeyindeler…

Gruba giren yeni biri zaten ortamın ne mal olduğunu bir kaç haftada anlıyor. Ayberk efendinin ilk ve sürekli derdi “aidatlar”… Bir sürü hayâlî proje ve aslı astarı olmayan yığınla yardım faaliyeti için müritlerinden habire para talep ediyor. Bu konuda da o kadar tedbirsiz ve sarsak ki bunun için Balıkesir İş Bankası Şubesi’nde karısının üzerine hesap açtırıp paraların oraya yatırılmasını istiyor. Tabiî, ortada yardım amaçlı para toplamak için herhangi bir izin başvurusu da yok.

Kendisine iki yıl önce bir mesaj attım ve dedim ki “Bülent Ayberk, aklını başına topla, mahvoluşa doğru gidiyorsun. Bu memlekette ‘Yardım Toplama Kanunu’ diye bir kanun var. Protez bir bacağa ihtiyacı olan küçük bir çocuk için bile en az 5-6 imza gerektiren bir izin belgesi almak zorundasın. Bir ilde para topluyorsan, o ilin valisi bunu mutlaka bilecek. Geçmişte çok saçmaladın, hadi bunları gençliğine verdik. Ama artık koskoca adamsın, dedem yaşına geldin. Ayıptır, yapma artık böyle şeyler…”

Bu mesajımdan sonra, ertesi gün sitesinde bana bilmem kaçıncı kez hakaretler etti ve yeniden kâfirliğimi ilan etti. Bir kez de karısıyla telefonda konuştum. Balıkesir İş Bankası’ndaki hesap hakkında kendisini, bütün iyi niyetimle uyardım ve “Mesude Hanım” dedim, “Eşiniz şizofrenik belirtiler sergiliyor, ancak siz aklı başında birine benziyorsunuz. Eğer ki bu yaptığınız duyulursa, devlet sizi ananızdan doğduğunuza pişman eder. Bir üniversite hocasının eşiyle birlikte ‘Yoksul öğrencileri okutuyoruz’ şeklindeki duygu sömürüleriyle kişisel hesabına para aktarması yüz kızartıcı bir suçtur. Elinizde, parayı nerelere harcadığıınıza dair basit bir makbuz bile yok. Eşinizin sizi bu tür kirli projelerinde maşa gibi kullanmasına nasıl izin verebiliyorsunuz?”

Bana, “Ben sizi iyi tanıyorum. Siz kocamın düşmanısınız” dedi ve ekledi: “Ben ne yaptığımı iyi biliyorum. Bir daha da bizi kesinlikle rahatsız etmeyin.” Bunun üzerine telefonu kapattım. Şimdi bu sözleri söyleyen genç kadın hapiste, memuriyet hayatı büyük ihtimâlle bitti, hayatı boyunca dolandırıcılıktan sabıkası olacak ve 8 ilâ 11 yaşlarındaki iki küçük kızı da ortada sahipsiz kaldı.

O ŞİMDİ MAHPUS:

Devletin güvenlik güçleri, 1980’lerden bu yana hak bildiği yolda hiçbir engel tanımaksızın ilerleyen sahte astro-fizikçi Bülent Ayberk’in -yirmi yıllık bir gecikmeyle de olsa- nihayet farkına vardılar ve onu geçtiğimiz günlerde yoğun bilimsel çalışmalarından birazcık sıyrılıp istirahat edebilmesi için cezaevine gönderdiler.

Ayberk, son yıllarda hayâl âleminde, adı “Jana” olan bir kadın kahraman türetmişti. Anlattığına göre, bu kadın bir zaman gezginiydi ve canının istediği her çağa gidip oradaki aksayan olayları düzeltiyordu. Bir çeşit “Hz. Hızır” gibi yani. Bu hanım, sonunda çağımızda da gelmiş, burada Ayberk’i bulmuş ve ondan gündelik “insanî” masrafları için yardım istemiş (!). Müritlerinden Jana için her ay 1000 Amerikan Doları yardım topluyordu bizimki. Pekiyi nerede? Yine, eşi Mesude’nin hesabında. Bay ve Bayan Ayberk’in (sırf Mesude Hanım’ın 1000 YTL dolayındaki üniversite maaşıyla) son yıllarda tutturdukları yüksek hayat standardına şöyle bir göz atarsanız, Jana’ya yardım paralarının aslında hangi hatun kişiye gittiğini de kolayca anlarsınız! Şu ana kadar ikilinin banka hesaplarından yarım milyon dolar para ve üzerlerine kayıtlı bir dizi gayrımenkul çıktı. Ki Ayberk hayatı boyunca sigortalı ve kadrolu olarak hiç bir işte çalışmamıştır. Bütün ömrü boyunca başkalarının sırtından geçinerek, asalak bir böcek gibi yaşadı. 59 yaşındaki biri için acı bir durum tabiî…

“Hz. Hızır’ın bile çekindiği biriymişim”

– Biraz önce ona bir mesaj yazdığınızı söylediniz. Bu türden karşılıklı kapışmalarınız internette de sürüyor muydu? Yani, son yıllarda onunla yüz yüze görüşemeseniz bile doğrudan doğruya yazıştığınız oluyor muydu?

– Hayır, kendisiyle karşılıklı olarak, bire bir polemiğe girmiş falan değilim. O bunu asla göze alamaz. Sadece sitesinde var olan internet adresine sözünü ettiğim o son uyarıcı mesajı gönderdim, hepsi o. Ancak Ayberk 2001’den sonra internette oluşturduğu “Hanif İslâm” tarikatında müritlerini motive edebilmek amacıyla beni bir “nefret nesnesi” olarak alabildiğine kullandı. Adım, zamanla bu grubun üyeleri tarafından âdeta “Deccal” ile özdeşleştirildi.

Forumlarında benden söz ederken aklınıza gelebilecek hemen her türlü hakaret cümlesini kurdular. Sözgelimi, “ağzından salyalar saçan necis köpek”, benimle ilgili bu nitelemelerinin en sık tekrarlanan, sıradan örneklerinden biridir. Öyle ki gün geldi, kullanabilecekleri özgün bir hakaret de kalmadı.

Özellikle de bu son dönemde tarikat içindeki iki numaralı isim olan Ergün Bektaş ve ABD’de yaşayan müritlerden Oğuz Kayı, en saldırgan iki Ayberk savunucusu olarak bilinirler. Amerikan vatandaşı bir kamyon şoförü olan Kayı’ya New York’ta yaşadığı için hukuken yapabileceğim çok fazla bir şey yok; ancak Bektaş’ı tutuksuz yargılandığı bu mahkeme sürecinde, geçmişte şahsıma yönelik onca çirkin hakareti nedeniyle üzmeye kararlıyım. Bu ülke dingonun ahırı değil ve o da tıpkı üstadı gibi ödemesi gereken bedeli ödemeli.

> Bu grubun sana olan hıncını, tehdit ve iftiralarını biliyordum ama şimdi amlıyorum ki sen de onların yapısını tamamen çözmüş gibisin.

> Size şimdi Ayberk’in tarikat içi suistimallerinde adımı nasıl fütursuzca kullandığına ilişkin öyle muhteşem bir örnek vereceğim ki bu örnek tarikatın genel entelektüel düzeyine de ışık tutacak.

Yıl 2003… Müritleri Ayberk ile yine sabaha kadar sürecek bir chat oturumuna başlamak üzereler. Ayberk’in sohbeti açış cümleleri ise son derece neşesiz. Müritleri sorar: “Üstat neyiniz var? Bu akşam neden neşesizsiniz?” Üstadımız, “Yakında öldürüleceğimi öğrendim, o yüzden biraz tadım kaçtı” diyor. Müritler doğal olarak heyecanlanırlar ve “kim, nasıl, neden” soruları ardı ardına ekrana düşer. Ayberk’in istediği kıvama geldiklerinde de Hazret başlar monitöre şu açıklamaları dizmeye: “Dün Hz. Hızır Aleyhisselam ile görüştüm ve bana üzücü haberi verdi. Gazeteci kisvesindeki kiralık katil Ali Murat Güven tarafından, yakında bir suikast sonucu öldürülecekmişim. Hızır’ın dediğine göre, Güven ben Ayvalık’ta bir konferansa giderken aracıma yaklaşıp ardarda bir kaç kurşun sıkacak ve ben de oracıkta son nefesimi verecekmişim.”

Bu sözler, chat ortamına bağlı yüzlerce müritte derin bir şok dalgasına yol açar ve katılımcılar benim için akıllarına gelen her türlü laneti yağdırmaya başlarlar. Hemen ardından da şu soru gelir: “Üstat, pekiyi tarihin akışındaki bu gidişi tersine çeviremez miyiz? Siz Hz. Hızır ile görüşebiliyorsunuz. Lütfen ona bu durumu da sorun. Mutlaka yapabileceğimiz bir şeyler olmalı!”

Ayberk bunun üzerine müritlerinden “Hz. Hızır ile görüşmek” için izin ister ve ertesi akşam yeniden buluşmak üzere sözleşirler. Bir sonraki oturumda ise chat başladığında oldukça sevinçlidir. “Hızır’dan bir çözüm önerisi geldi, ama birazcık masraflı” der, “Ali Murat Güven’in beni öldürmesini engellemek için bir tek yol varmış. O da bana 2004 model, kurşun geçirmez camlı bir Suzuki otomobil almanız… Yalnızca bu yolla Güven Ayvalık’ta bana ateş açtığında onun kurşunlarından korunabilirmişim. İnanın ki bu işte benim nefsimin hiç bir talebi yok, aracın modelini bile Hızır Aleyhisselam önerdi.”

Yaşar Bey, ben şimdi bunları size sakin sakin anlatırken siz gülüyorsunuz; ama inanın ki 2003 yılındaki o chat yazışmalarında hiç bir mürit gülmüyordu. Sonuçta şeyhleri için, bana duydukları nefretle 75 bin Amerikan Doları para topladılar ve kendisinin istediği o kurşun geçirmez Suzuki’yi aldılar. Beyefendi bu aracı yakalanana kadar da keyifle kullanmaktaydı.

– İnanılmaz bir olay doğrusu… Pekiyi ya, ilk chat oturumunda anlattığı, Ayvalık’taki o saldırı öyküsü ne oldu? Tarihin akışı doğrulandı mı, yani siz de saldırdınız mı kendisine?

– Kısa bir süre sonra müritlerine “acil” koduyla bir mesaj geçti ve “Beklenen kötü olay gerçekleşti. Bugün Ayvalık’ta Ali Murat Güven ile adamlarının silahlı saldırısına maruz kaldım. Bereket versin ki hâlâ hayattayım. Bu tamamen Hz. Hızır’ın yardımları ve sizlerin cömertliği sayesindedir” diyerek şükranlarını belirtti. Böyle bir olayın hiç yaşanmadığını söylememe gerek var mı bilmiyorum. Anılan tarihlerde Yeni Şafak’taki muhabirlik görevimde, bilmem hangi haber için terlemekle meşguldum. Kaldı ki Hızır Aleyhisselam’ı bile ürkütüp çaresiz bırakacak kadar azılı ve tehlikeli biri olduğumu hiç sanmıyorum. Benim Polat Alemdar tarzı vasıflarım yok. Ayberk’i öldürmekten önce, ay sonunda iki yakamı bir araya getirmek gibi daha gerçek ve öncelikli sorunlarım var hayatta. Ancak, bu adamın mürit tayfası için kanıtlanabilir somut gerçekler hiç mi hiç önemli değildir. Tek bir gerçek vardır, o da “Dabbet-ül Arz” diye nitelendirdikleri liderlerinin dudaklarından dökülen fetvalar…

Bu arada, meraklısına hemen belirteyim. Sözünü ettiğim Suzuki vak’asının bütün chat kayıtları elimde bulunuyor. Sanırım verdiğim bu akıllara zarar örnek de İslâm ile uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan bu sapkın grubun inanç karakteristiğini net olarak ortaya koyuyor.

‘Hâlâ utanmadan kitaplarını satıyorlar’

– Bülent Ayberk’in, onu 1980’lerde ve 90’larda adım adım üne kavuşturan kitapları, kendisinin kuyruklu yalanları ortaya çıkınca piyasadan çekildi mi? Onun bir şarlatan olduğunu öğrenen yayıncıların bu durum karşısındaki tavırları ne oldu?

– Paranın dini ve imânı yok. İçerik açısından çöplükten farksız olan bu kitaplardan kolayca para kazanmaya alıştıkları için, sonradan yaptıkları hiç bir baskıda herhangi bir editöryal değişiklik gerçekleştirmediler ve Ayberk’in bütün o saçmalamalarını 1987’den 2006’ya kadar tıpatıp aynı kalıplardan, satırı satırına aynı cümlelerle basmayı sürdürdüler. Şu anda kahramanımız ve ona yardım-yataklık eden eşi içerideler; ama dilerseniz sizinle çıkıp civardaki bir yayınevinden ya da internetten sipariş yoluyla onun bütün kitaplarını alabiliriz.

– Nasıl yani? Bu kitaplar hâlâ piyasada satılıyor mu?

– Elbette… Hepsi de çatır çatır satılıyor ve genç kuşakların zihnini kirletmeyi sürdürüyorlar. Şu anda Ayberk’in kitaplarını basmaya inatla devam eden iki ayrı yayın evi var. Bunlardan biri “K…” Yayıncılık, diğeri ise “A…” Yayıncılık… Her ikisine de defalarca mesaj gönderdim ve kendilerini üç kuruş dünya kazancı için bu rezil adamın ekmeğine yağ sürmemeleri konusunda uyardım.

Ancak iki yayınevinin de şimdiye kadar en küçük bir geri adım attığını ya da ahlâkî bir endişe sergilediğini görmedim. Ellerinde Ayberk’in kitaplarının kalıpları var ve depolarındaki mevcudu bittikçe son derece az bir maliyetle aynı kitapları, hiç değişmeyen bir içerikle tekrar tekrar basmayı sürdürüyorlar.

Kitapların reel maliyeti en fazla 1 YTL, satış fiyatları ise 8-10 YTL. (Güven, bu sözlerin ardından internette bazı kitap satış sitelerine giriyor ve bize Bülent Ayberk’in kitaplarının şu anda bile pek çok yerde satıldığını kısa sürede kanıtlıyor.)

– Pekiyi, neden iki ayrı yayınevi? Aiberg her ikisiyle de mi anlaşma yapmış?

– O da ayrı bir komedi… Ayberk’in hiç kimseyle yasal bir anlaşma yaptığı falan yok. Çünkü öylesine gayrıciddi ve salaş bir adamdır ki hiç kimse onunla nizamî bir iş anlaşmasına giremez. Adamı bulup da imza attırmak bile gerçek bir mesele çünkü. Kaldı ki vaktiyle böyle bir anlaşma yapılmışsa da yaşanan abuk subuk gelişmeler karşısında artık çoktan kadük olmuştur.

Bu herif İstanbul’da rezil olup Balıkesir’e göç etmeden önce, Cağaloğlu yayıncılık piyasasında âdeta karabatak gibi bir belirir bir kaybolurdu. İşte o dönemlerde yolu “K…” Yayınevi’ne düştü ve “Körler ile sağırlar, birbirlerini ağırlar” misali, ilk kitap dizisini de 1980’lerin sonlarında “Arz’dan Arş’a Sonsuzluk Kulesi” adıyla bu şirketten çıkardı.

“Değeri bilinmemiş Danimarkalı Müslüman âlim Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg” efsanesini başlatan o kitaplarının müsebbibi durumundaki malûm yayınevinin yetkilileri, bu şahsa ilişkin bütün gerçekleri aslında ta en başından bu yana biliyorlardı; ancak kolay yoldan gelen bu tatlı kâr çok hoşlarına gitti ve yıllarca hiç seslerini çıkarmadan, bu rezalete büyük bir pişkinlik içinde yataklık yaptılar. Daha önce de anlattığım gibi, 1990’ların başlarında söz konusu yayınevine muhabir sıfatıyla gittim ve benimle görüşmeyi güçbela kabul eden patronuna “Yarattığın bu canavardan memnun musun?” diye sordum.

Bana, “Kendini boş yere üzüyorsun” diye cevap verdi ve şu tarihî açıklamayı yaptı: “Bu halk batıdan gelen herşeyi çok sever. Biz de Müslüman gençlere arzuladıkları şeyi verdik. O kitapların üzerine bir Türk’ün adını yazsaydık hiç kimse kitaplarımızı okumayacaktı. Böyle yapınca herkes pek bir teveccüh gösterdi. Adamımız sayesinde yepyeni bir akım doğdu. Hiç boşuna yorulma, bu gidişi durduramazsın, çünkü alan razı satan razı. Bırak insanlar Bülent’in Hans’lığına inanmak istiyorlarsa inansınlar, sana ne oluyor ki?” Tabiî, bu acayip yaklaşım, muhatabımla konuşacak başkaca herhangi bir şey bırakmadığından, ben de şaşkınlık içinde oradan ayrılmıştım.

Sonraki yıllarda bir biçimde “K…”ın “A…” Yayıncılık ile bir alacak verecek meselesi ortaya çıktı ve Aiberg’in kitaplarının kalıpları iki yayınevi arasında ihtilaf konusuna dönüştü. Ortada akıl ve ruh sağlığı yerinde, yasal haklarını ciddi ciddi arayan gerçek bir yazar da olmadığından, bunlar yirmi yıl önce alelacele çiziktirilmiş olan Aiberg masallarını bugün de hâlâ birebir aynı kalıplarla rahatça basıyorlar. Yani “K…”dan alacağınız bir kitap ile “A…”den alacağınız bir Aiberg kitabının içeriği tamamen aynı…

Her iki yayınevinin yetkililerine de hodri meydan; gerekiyorsa beni burada kendilerine yönelik suçlamalarım nedeniyle mahkemeye versinler. Bunu yapmalarını gerçekten de çok istiyorum, çünkü Aiberg’in kendisini yirmi yıl sonra da olsa kültür dünyamızdan defetmeyi başardık, ama ondan kalan son tortular olan kitapları hâlâ bu iki yayınevi eliyle satılmaya ve birilerine para kazandırmaya devam ediyor. Hiç olmazsa hakkımda açılacak olan bir dâvâ, bana da bilirkişiye bu kitapları enine boyuna inceletme şansı verir ki zaten ben de zaten uzun süredir böyle bir fırsatı kolluyorum.

Aklınızın bir köşesine yazın, eninde sonunda o kitapları da piyasadan sileceğim. İnsan eliyle doğan bu büyük âfet, en geç 3-5 yıl içinde bütün olumsuz sonuçlarıyla birlikte Türkiye Müslümanlarının üzerinden çekilip gidecek. Ve bir daha da hiç kimse onu, kurduğu uyduruk tarikatı ya da kitaplarını hatırlamayacak.

“Bana ‘kuşkuculuk kültürü’nü mesleğim kazandırdı”

– Sorgulayıcı bir kişiliğe sahip olduğunuz, geçmiş yıllarda hazırladığınız ve her biri ciddi anlamda ses getiren bütün o başarılı haber dosyalarından da belli oluyor zaten. Pekiyi, düşünme yetisini peşinen bir başkasına devretmenin ve kestirmeden inanıp bütün dünyevî dertlerden kurtulmanın -özellikle bazı tarikat evlerinde- son derece önemli bir erdem sayıldığı böylesi bir kültürel iklimde, nasıl oldu da bu denli sorgulamaya yatkın bir kişilik geliştirebildiniz?

– Benim en büyük şansım; önce ailem, sonra sosyal çevrem, en sonunda da sorgulama kültürünü baş tacı eden mesleğimdir. Bir kere ben öyle dine dair çok da derin donanımı olan bir aile ortamından gelmiyorum. Kendi dindarlığımı da gençlik yıllarımdaki okumalarıma, araştırmalarıma ve hayatı sorgulamalarıma borçluyum.

Yani, hacının oğlu olduğum için hacı olmadım; bu açıdan bazı düşünürlerin pek güzel bir yakıştırmayla “atalar dini” olarak nitelendirdikleri bir körü körüne inanma geleneğinin mensubu değilim.

Aksine dinimi dişimle tırnağımla kazandım; Kur’an’daki her bir satıra imân edişimin ardında uykusuz geceler ve türlü türlü ruhsal çileler var.


Eh, böyle imân edince, doğal olarak imânınızın kıymetini de çok iyi biliyorsunuz.

Bu yoğun sorgulama sürecinin ardından, 1980’lerin ortalarında gazeteciliğe ilk adımları atışımla birlikte, zaman içinde mesleğim bana önüme sürülen her türlü bilgiyi mutlaka eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi öğretti. Bu konuda en çok da 1996-2000 yılları arasında muhabir ve editör olarak görev yaptığım “Teksoy Görevde” programının yararını gördüm. Söz konusu programda kazandığım benzersiz deneyimler benim için ikinci bir üniversite bitirmekle eşdeğer oldu. “Teksoy Görevde”nin konsepti olağandışı kişi ve olayları araştırmak üzerine kurulu olduğu için, ekip olarak hemen her gün bu türden vak’aların ihbarını alırdık. Yurt içinde ve dışında, ilk anda “normalötesi fenomen” olarak tanımlanan o kadar çok kişi ve olayı araştırmaya gittim ki zaman içinde neyin gerçek neyin düzmece olduğunu kolaylıkla birbirinden ayırabilecek bir takım deneyimlerim ve sezgilerim oluştu. Bizler o dönemde her hafta en az iki düzine olayı inceler, ancak bunlardan yalnızca bir ya da ikisini ekrana getirirdik. Bağlantı kurduğumuz yalancıların, sahtekârların, şöhret sevdalılarının ise haddi hesabı yoktu.

Hiç unutmam, bu program kapsamındaki ilk görevim bile taze bir televizyon muhabiri için gerçek bir hayat dersi niteliğindedir. Manisa’nın Salihli ilçesinden gelen bir telefon üzerine, kameramanımızla birlikte bu yöreye hareket ettik. Bizi arayan orta yaşlı bir bayan, ortaokuldaki kızının yakın zamanda bir sınıf gezisi kapsamında Selçuk Müzesi’ni ziyarete gittiğini, orada arkadaşlarıyla birlikte çektirdikleri bir hatıra fotoğrafında, kızının hemen yanıbaşında çok belirgin bir “hayalet” görüntüsünün ortaya çıktığını söylüyordu. Anne, kızının makinesindeki filmi çıkarıp fotoğrafçıya yıkatmaya verdiğinde, karelerden birinde esrarengiz bir adamın silüeti belirmişti.

Derhal bize verilen adrese gittik, kızı da annesini de babasını da tek tek tanıdık. Hepsi birbirinden iyi, misafirperver ve de dürüst insanlardı. Dahası, fotoğraftaki “hayalet” de bütün şaşırtıcılığıyla karşımızda duruyordu. Giyim kuşamıyla tıpkı eski Romalılara benzeyen yaşlı bir adamın görüntüsü yalnızca kart baskıya değil, aynı zamanda negatif filme de yansımıştı. Bu açıdan, kartta bir hile yapılmış olma ihtimâli de ortadan kalkıyordu. Allak bullak oldum ve durumu hemen yapımcıma bildirdim. O ise her zamanki sükûneti içinde, “Şaşırmak için acele etme. Aileyi de yanına al ve Selçuk Müzesi’ne, fotoğrafın çekildiği yere git” dedi.

Bir kaç saat sonra hep birlikte müzedeydik ve ben de çok geçmeden dersimi aldım. Orada karşılaştığım sürpriz, geride bıraktığım son on yıldaki pek çok gizem araştırmama da ışık tutacaktı.

Olay, inanılmayacak kadar basit bir algı yanılmasından ibaretti. Müze yetkilileri, vitrinler ziyaretçilere daha bir etkileyici görünsün diye binayı çok zayıf ışıklarla donatmışlardı. Teşhir salonlarının büyük bir bölümü neredeyse bir mağara kadar loştu. Aralarında bizim küçük kızın da bulunduğu 10-15 kişilik bir öğrenci grubu müzenin bu loş köşelerinden birinde yanyana dizilip poz vermiş ve o esnada arkada bir yerde duran kartondan yapılma bir “Romalı adam fotoğrafı” da grubun hemen yanıbaşında kadraja girmişti. Hani şu, fotoğraf stüdyolarının girişlerinde reklâm amacıyla bulunan gerçek boyutlarda mukavva kızlar vardır ya, tıpkı onun gibi, Romalı kıyafetinde bir erkek modelin posteriydi bu. Müze yönetimi, ortama mistik bir hava katsın diye bu karton posterlerden pek çoğunu sağa sola serpiştirmişti ve tıpkı o ailenin üyeleri gibi biz de onu “hayalet” diye güzelce yutmuştuk. Yutmakla da kalmayıp bu işi ciddi ciddi bir televizyon programına dönüştürmek için ta İstanbul’dan Manisa’ya kadar gelmiştik.

Bu olay bana, gündelik hayatta normaldışı gibi görünen pek çok olayın aslında mantığımızı çalıştırarak kolayca açıklayabileceğimiz nedenleri olduğuna ilişkin güvenilir bir kılavuz oldu. Bu tür olayları görür görmez hemen aklımın iflasını ilân etmek yerine, gördüklerimi, duyduklarımı başkalarına da aktarmadan önce mutlaka enine boyuna incelemeyi öğrendim. O yüzdendir ki sonraki meslek hayatımda bir daha bu şekilde hiç faka basmadım ve insanlara da böyle sakıncalı bilgileri asla iletmedim.

Sonuç itibarıyla, normalötesine dair deneyimlerimizi sorgulamak her zaman için yararlıdır. Dahası, bu gerçek Müslümanlar için zorunlu bir tavırdır.

“Bu memlekette hurafelerin sonu gelmez”

– Pekiyi sevgili Güven… Görülen o ki biraz uzun sürdü ama, sonuç itibarıyla “Ayberk Dosyası”nda da masadan galip ayrılan taraf siz oldunuz. Sahtekâr olduğunu yıllardır avaz avaz bağırdığınız bu egzantrik kişi artık “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla yargılanıyor. Üstelik üniversitede öğretim görevlisi olan eşi de ona yasadışı faaliyetlerinde yardım etmekten dolayı tutuklandı. Tutuksuz yargılanan bir kaç grup üyesi daha var ki onlar da Aiberg’in internetteki sitelerini yöneten bildik kişiler. Görünüşe göre Aiberg’in kendisini “Dabbet-ül Arz” ilan ettiği tarikatı bir daha kolay kolay toparlanamamak üzere çöktü.

Böylece, “efsane avcısı” unvanlı Ali Murat Güven’in, kendisini vicdanen açığa çıkartmakla yükümlü gördüğü dinî içerikli palavraların da artık sonu mu gelmiş oluyor?

Bu ilginç hobiden artık yavaş yavaş emekli olayım diye bir düşüncen var mı?

– Kendisini “Müslüman” olarak tanımlayan kitleler, Allah’a inanmak için Kur’an-ı Kerim’i tek başına da yeterli bir mucize olarak görmeyi öğrenmedikçe, bu emeklilik işi biraz zor… Ben her ne kadar dinî palavralardan uzak durmaya çalışsam da onlar benim yakamı bırakmıyorlar. İşte, size bunun en son örneği…




Bir süredir internet ortamında, adresten adrese dolaşıp duran tartışmalı bir fotoğraf türedi. Bu fotoğrafta bir türbe bulunuyor. Bildiğiniz yeşil örtülü, klasik bir türbe. Baş kısmında da yine yeşil bir sarık var. Türbenin bulunduğu odanın duvarlarında da bazı hat yazıları göze çarpmakta.

Fotoğrafı elektronik posta zincirleriyle binlerce kişiye ulaştıranlar, altına ise şu notu yazmışlar:


“Ey Müslümanlar, bu fotoğrafın kıymetini çok iyi bilin. Çünkü orada görülen türbe, peygamberimiz Hz. Muhammed’in Medine’deki mubarek mezarıdır ve dünya Müslümanlarının yüzde 99.9’u bu inanılmaz görüntüyü hayatı boyunca bir kez bile görme fırsatı bulamamaktadır. O yüzden, lütfen size ilettiğimiz bu çok özel fotoğrafı sevdiklerinize de gönderin, böylece herkes Peygamber Efendimiz’in mezarını görme fırsatı bulsun.”

Bu mesajı piyasaya ilk yayan kişi her kimse, neredeyse “türbenin fotoğrafının bir bilgisayar çıktısını alın da cebinizde taşıyıp aklınıza geldikçe onu öpün” demeye getiriyor işi…

Söz konusu fotoğraf bana ilk ulaştığında, görüntüye dikkatlice bakar bakmaz gerçeğin farkına vardım ve sergilenen aptallığın boyutları karşısında az daha aklım başımdan gidiyordu. Son bir kaç aydır da bana bu fotoğrafı -sözümona iyilik yapmak için- gönderen bütün okurlara hep aynı uyarıda bulunuyorum: “Allah aşkına, peygamber aşkına, Kur’an-ı Kerim aşkına, önünüze bu türden bir bilgi ya da belge geldiğinde bunu başkalarına postalamadan önce iki dakika olsun duraksayıp sorgulamayı öğrenin artık!”

Neden mi? Çünkü fotoğraftaki türbenin Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) ile uzaktan yakından bir ilişkisi yok. Burası Konya’daki Mevlânâ Türbesi… Zaten türbenin baş tarafında yer alan tasavvuf kültürüne özgü o yeşil sarık da bunun asla Medine’de bir mezar olamayacağını açıkça ortaya koyuyor.

Vahhabi inancına mensup Suudiler Peygamber’in mezarına bu tür bir tasavvufî simgeyi koydururlar mı hiç? Ayrıca, türbenin arka planında görülen duvar yazıları da zaten dikkatlice incelendiğinde mekân hakkında yeterli bilgiyi veriyor. Evet, tekrar ediyorum, bu mekân, Mevlânâ Hazretleri’nin makamını bir kez olsun ziyaret etmiş kişilerin de görür görmez hemen hatırlayacağı gibi, Konya’daki ünlü türbedir. Ancak, söz konusu fotoğrafı “Hz. Peygamber’in makamı” diye tanıtanlar öylesine kötü niyetli ya da öylesine kara cahiller ki bunu kısa sürede toplum içinde dalga dalga yayılan yepyeni bir hurafeye dönüştürmeyi başardılar.

Ben de bari bu vesileyle size şu an gündemimdeki son vak’aya ilişkin olarak kanıt niteliğinde iki fotoğraf sunayım da en azından önümüzdeki günlerde böyle mesajlar alma ihtimâli olan okurlarınız şimdiden konu hakkında bilgi sahibi olsunlar. Size verdiğim birinci fotoğraf, internet ortamında dolanıp duran malûm fotoğraftır. İkincisi ise Mevlânâ Türbesi’nin benzer bir açıdan çekilmiş olan yakın tarihli bir fotoğrafı… Bakın bakalım, burası gerçekten de Hz. Peygamber’in mezarı mı?

Kısacası, Allah’a inanmak için sürekli olarak metafizik bir gösteri, mucize ya da keramet arayışı içinde bulunan bir toplumda bilgiye ve bilime yönelik güçlü bir saygıyı, Müslümanca bir uyanıklığı savunmak öylesine zor ki… Sözgelimi, geçen sonbaharda yayımlanan, sizin de sohbetimizin başında sözünü ettiğiniz bir araştırma yazımda, British Museum’daki o ünlü cesedin Hz. Musâ’yı kovalarken Kızıldeniz’de boğulan firavunla uzaktan yakından hiç bir ilişkisi bulunmayan sıradan bir Mısırlı köylü mumyası olduğunu kanıtlarıyla birlikte ortaya koyduğumda, elektronik posta kutuma teşekkürden çok hakaret mesajı gelmişti. Kolay değil elbette, palavralar üzerine inşâ edilmiş kırılgan bir imânı birkaç dakikada yerle bir ediyorsunuz. Bunun getirdiği yoğun hayâl kırıklığı içinde habire saldırıyor bazıları…

Oysa, bütün içtenliğimle söylüyorum ki bana, Allah’a inanmak için ellerime şöyle bir göz atmak bile fazlasıyla yetiyor. Bir insanın ellerindeki, gözündeki, yüzündeki, velhasıl vücudunun genelindeki tasarımın kusursuzluğunu görünce başım dönüyor, sık sık iman tazeliyorum. Kafamızı birazcık çalıştırmayı öğrenirsek, aslında hayatımızın istisnasız her ânının başlıbaşına birer mucize olduğunu da görebileceğiz.

Öte yandan, şartlar ne kadar çetin ceviz olursa olsun, bu mücadeleden asla yılmak ve geri çekilmek yok. Son nefesimize kadar din adına söylenen yalanlarla ve hurafelerle dişe diş mücadele edeceğiz inşaallah… Dost olarak Allah, inanmak için de Kur’an bize yeter.

– Ayberk efsanesinin bir çok bilinmeyen yönünü gün ışığına çıkartan bu güzel ve aydınlatıcı söyleşi için size çok teşekkür ederiz. Umarız ki anlattığınız ibret verici olaylardan sonra bazı gözler daha bir açılır ve kimileri bu gibi hastalıklı kişilerin ortaya attıkları öğretilere bağlanmadan önce kime ve neye inandıklarını bir kez daha gözden geçirirler.

– Bu dileğinizin, hayatta doğru yolu bulma konusunda nasibi bulunan bazıları için gerçekleşme imkânı var ise de bizler ne anlatırsak anlatalım belli bir kesimin bu dünyadan herşeye rağmen değişmez bir gaflet içinde gelip geçeceklerine adınız kadar emin olabilirsiniz. Daha dün İstanbul’daki bir grup Ayberk müridinin, üstatlarının tutuklanma olayıyla ilgili görüşlerini haber alma fırsatı buldum. Fatih civarında kümelenmiş olan bu kişiler “Liderimiz kesinlikle suçsuzdur, Fethullahçı ve nakşi polisler ona âdi bir komplo kurdular” diyorlarmış. Komplonun başındaki isim kim miymiş? Tabiî ki ben!

> Ne diyelim bizde bu hurafeler, sende bu gerçek aşkı oldukça anlaşılan senin daha çok haberini yapacağız. Allah yardımcın olsun.

YENİ BİR İNTERNET HURAFESİ:

Son zamanlarda giderek popüler olmaya başlayan internet hurafelerinden biri de yukarıdaki “gizemli” fotoğraf… Onu sanal ortamda elektronik posta zincirleri oluşturarak yaymaya çalışanlara göre, bu fotoğraf Hz. Peygamber’in Medine’deki kabrini gösteriyor. Oysa Güven’in Konya’da çektiği alttaki fotoğrafa bakılırsa, burası düpedüz Mevlânâ Hazretleri’nin türbes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir