AĞAÇ YEŞERDIĞINDE BAĞIŞLANMIŞ OLACAKSIN

Kuru dallar dağıtıyor ümidi canlandırmak için. Gemilerin gittiğini sanıp karanlık sulara teslim olanlara doğru sallıyor kandilini. Işık dallara ayrılıp uzanıyor ellere, sal olup taşıyor kazazedeleri.
Sır, sönmeye yüz tutmuş ateşi kuru dallarla yeniden canlandırıyor. Nur, gözlerde fer olunca görünüyor fosforlu kapı. Ah hâlâ aralık! Dokunulsa sonuna kadar açılacak. Ey sınırı geçip, dönüş ümidini kaybedenler! Kapı açık! İşte tahtadan anahtarlar dağıtıyor bir Türkmen şeyhi. Kuru dallar tutuşturuyor canı çekilmiş ellere. Tövbe fidanları dikiliyor toprağa. Göğü çapalıyor açılan eller. Göz suyuyla sulanıyor ümit. Germiyan yurdunda Denizlili bir harami, diktiği kuru dalın yeşerdiğini görüyor bir gün bahçesinde. Dönüşün ve dönüşümün o mübarek cümlesiyle sarsılıyor o an, sarsılıyor toprak: “Ağaç yeşerdiğinde bağışlanmış olacaksın!”

Yesevî dergâhının penceresinden bırakılan güvercin, merhamet ve ümit kanatlarıyla, dumanlar ve kıvılcımlar yükselen bir göğe doğru uçuyor. Lokman-ı Perende’nin (Uçan Lokman) talebesi olur da kafeste mi oturur? Horasan semalarından Anadolu semalarına geldiğinde gözünü gök eyliyor, konacağı topraklara kuşbakışı bakıp: Moğollar ve Haçlılar, yani kan ve kıyamet. Yoksulluk ve ümitsizlik, yani ıstırap ve karanlık. Beyler ve taht kavgaları, yani zulüm ve şiddet. Daha ayak basar basmaz topraklarına iki aslan sıçrıyor üzerine ve yere iki aslan heykeli düşüyor. Nasıl bir merhaba bu! Neyse ki balıklar gönlünü alıyor dervişin başlarını sudan çıkartıp selamlayarak. Rum dervişleri Karaca Ahmed’e dönerek, “Ahmed Yesevî bize bir dev göndermiş!” diyorlar. O da ne, devin aralanan dudaklarından uçuyor kuşlar: “Birbirinizin gönlünü kırmayın. Çünkü mü’minin gönlü Kâ’be’ye benzer, lâkin gönül ondan da yeğdir. Zira Beytü’l-ma’mur göktedir. Orayı melekler tavâf eder. Halbuki gönül Tanrı’nın nazargâhıdır. Tanrı ile gönül arasında perde yoktur. Kâ’be nasıl dokunulmaz, harim ve mübarek ise gönül de Tanrı’nın tecelli ettiği yer olduğu için mübarektir, ona dokunmayın.”

XIII. yüzyıl Anadolu’sunun “bir”liğe ihtiyacı var, “diri” ve “iri” olabilmek için. Hacı Bektâş-ı Velî’nin omuz vermesine ihtiyacı var yıkılmakta olan duvarın. Can derdine düşmeye değil, can derdiyle hemhal olmaya ihtiyacı var her canın.

– “Ya Hünkâr! Duvar yıkılıyor, çekilseniz oradan!”

– “Ey duvar! Yerinde dur!”

Duvar söz dinliyor, insanlar da dinlese. Âdem sûretindeki herkes âdem olsa keşke. “Vay sana ki, içinde kibir ve haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet ve soytarılık gibi daha nice şeytan fiili varsa, suyla yıkanıp nasıl arınacaksın?”, “Arifler’in aslı sudandır ve bunlar marifet taifesidir. Su hem kendisi temizdir hem de temizleyicidir. Bu sebeple arif de hem temiz olmalı, hem de temizleyici…”, “İncinseniz de, incitmeyin. İnsan dilinin arkasında gizlidir, dil mızraktan, daha derin yaralar.”, “Madem hamı pişiremiyorsunuz, bari pişmişi ham etmeyin!”

Hünkâr, sevgiyle yaklaşıyor insana. Dört kapı açıp kırk makama çağırıyor onu. Hem “Âbidleri”, “Zâhidleri”, “Ârifleri”, “Muhibleri” aynı aşkın kazanına atıyor nefes vererek oda, (Dostumuzla beraber yaralanır kanarız/ Her nefeste aşk ile yaratanı anarız/ Erenler meydanına vahdet ile gir de gör/ Kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız.), hem fiile dönüşmeyen imâna hayret ediyor: (Pes iy mü’minler! Kıyamete inanma böyle degül kim, siz inanursız; zira kim her ne bulursanuz haramdan ve helalden geyersiz ve donanursız; haksuz yirde nimetler yiyüp, gönenirsüz; yani işbu inanmak mıdur!)

Ayasında yeşil bir ben bulunan mübarek eliyle sıvazladığı her kırık yekpare oluyor Hacı Bektaş’ın. Ayrılıklar gideriliyor her diyarda. Fakat onun ayrılık vakti geliyor bir gün. Hakk’a ruhunu teslim ediyor velî. Sevenleri koşuyor uğurlamaya. O da ne, elinde bir sancakla, yüzü örtülü bir atlı geliyor dağdan. Meçhul kişi, yıkayıp, kefenleyip meyyiti, mezara koyuyor kendi eliyle. Boz atlı uzaklaşıp giderken, dervişândan Saru İsmail kim olduğunu görmek istiyor onun. Örtü açılıyor: Hacı Bektaş-ı Velî karşısında! Saru İsmail’in rengi sapsarı! Son dersini alıyor hocasından: “Er odur ki, ölmeden önce ölür ve kendi bedenini yıkar. Buna ermeye çalış.”

Mevlâ’nın kelimesi en yüce olsun diye gazaya gidiyor yeniçeriler. Hünkâr hayatta olmasa da hep dergâhına koşuyor mehter. Sesin uzağa gitmesi için ses veriyor, ses alıyorlar o kutlu dergâhtan. Köslerine vurup inletiyorlar semayı: “Mü’miniz kalu-belî’den beri… Hakkın Birliğine eyledik ikrar… Bu yolda vermişiz seri… Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar… Lâ Yezal mestaneleriz… Nur-ı ilâhide pervaneleriz… Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile… On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli… Üçler, beşler, yediler… Nur-ı Nebi Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş Veli… Demine devranına Hu diyelim Hu!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir