Ahmedinecad, Hüccetiye üyesi mi?

Dünyada savaşı yayarak Kayıp İmam’ın geri dönmesini sağlamaya çalışan Hüccetiye’nin hikâyesi…

İsrail sorgu subayı Avraham Sela* karşısında duran adama acımayla karışık bir nefretle baktı. Bu adam Aksa Camii’ni havaya uçurma girişimiyle iki bin yıl sonra gerçekleşmiş İsrail rüyasını bozmaya kalkışmıştı. Herkes, ama herkes biliyordu ki Aksa havaya uçurulursa bir milyarlık Müslüman dünyası İsrail’in başına üşüşecekti. İsrail’in elinde nükleer silahları olabilirdi. Ama bu silahların kullanılması bile topyekûn yok oluş anlamına geliyordu zaten.


-“Bunu anlamıyor musun?” diye hırpaladı adamı Sela… “İsrail’in başına üşüşeceklerini, elimizde olan tek vatanı kaybedeceğimizi anlamıyor musun?”


-“Tam da bunu sağlamaya çalışıyordum.” dedi adam, tartıştığı birini köşeye sıkıştırmış olmanın heyecanıyla. “Tam da bunu! Dünya ülkelerinin hepsi İsrail’e savaş açmalılar. Yedi bin kişi kalana kadar bütün Yahudiler öldürülmeli. Biz, kalan yedi bin kişi Mabet Tepesi’nin yıkıntıları arasında Rabbimize dua edip, yakarmalıyız. İşte o zaman, o zaman gelecek Mesih. Zeytindağı’na inip bizi kurtaracak. Şehina bizi terk ettiği yerden geri dönecek. İşte o zaman Kudüs’ün sokaklarında aslanla koyun bir arada oynayacak. Bin yıllık barış dönemi başlayacak. Peki, sen bunu anlamıyor musun? Bunlar yaşanmadığı müddetçe Mesih’in gelemeyeceğini anlamıyor musun?”


Avraham Sela omuzlarının düştüğünü hissetti. Ömrü boyunca hiçbir dinden haz almamıştı. Ama bir gün kendi dininden bir adamdan, bir Yahudi’den bu kadar tiksinebileceğine ihtimal vermemişti. Daha sonra Kudüs İbrani Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Avraham Sela’nın katıldığı sorgulama 1970’lerin ikinci yarısından 1983’e kadar devam eden bir terör kampanyasına yönelikti. Faşist “Kah” (İşte Öyle!) Partisi Mescid-i Aksa’nın yıkılması için harekete geçmişti. 11 Mayıs 1980 tarihinde Aksa Camii’nin 50 metre yakınına yerleştirilmiş bombalar patlamadan birkaç dakika önce fark edildi. Kah Partisi 1988’de yasaklandı. Ancak taraftarları farklı örgütlerin çatısı altında Aksa’ya yönelik emellerini devam ettirdi.

Anti – misyonerlikten bin yıl öncülüğüne


Karanlıktan medet umanlar, kaostan düzenin çıkacağına, dünyayı kurtaracak kişi veya düzenin gelmesi için yeterince kan akmadığına inananlar sadece Kah takipçileri değil. Sosyologların ’binyılöncülüğü’ (pre-millenarianism) adını verdiği bu sapkınlık, bilinen dinlerin hemen tamamında kendini gösteriyor. Binyılöncülüğü, geleneksel Mesihçi yaklaşımın aktif-bekleyişçi kolunun radikal kanadını oluşturuyor aslında. Bu cümlenin kolay anlaşılamayacağı ortada. Daha anlaşılmaz olan binyılöncülerinin İslam dini içinde de bulunması. Hem de modern İran’da.

1953 yılı, Meşhed’li vaiz Şeyh Mahmud Halebî’nin hayatında önemli bir dönüm noktası olacaktı. Bir Şii havzasında (medrese) ders veriyordu. Kum’a sık sık gider, hayran olduğu Ayetullah M. Hüseyin Tabatabai’nin derslerini dinlerdi. O yıl havzaya bir Bahai misyoneri dadanmıştı. Bahailerin sayılarının hızla arttığı söyleniyordu ama işin doğrusu Mahmud Halebî çok da ihtimal vermiyordu buna. Ta ki havzadaki molla arkadaşlarından birinin Bahailiğe geçtiğini öğrenene kadar.


Halebî’yi oldukça sarsan bu olay Bahai misyonerlerinin faaliyetleri üzerine araştırma yapmaya itti onu. Araştırmaları sırasında Bahailerin sundukları inancın değil, sunuş şekillerinin cazibesinden dolayı başarılı olduklarının farkına vardı. Bahailer çok iyi hatipler yetiştiriyor, gizlilik içinde devlet kadrolarına sızıyor, Şii metinlerinden çok daha ikna edici ve kaliteli kitaplar, broşürler bastırıyorlardı. Halebî, Bahai misyonerlerle aktif mücadeleye girişmenin gerektiğine karar verdi. Bahai teolojisi çalışan havzalar açılmalı, Bahailerin tezlerini çürütebilecek hatipler yetiştirilmeli, dahası Bahailerin gizli örgütlerine sızılmalıydı.


Halebî bu amaçla Encümen-i Zıdd-ı Bahaiyât adlı derneği kurdu. Meşhed’in büyük âlimler çıkarmış Felsefî ailesinden Şeyh Muhammed Tâkî Felsefî de kendisine destek verince Encümen’in Meşhed kanadını ona bırakarak Tahran’a taşındı. 1963’e kadar dernek Tahran’daki üniversite ve havzaların çevresinde ev sohbetleri düzenleyerek halkı Bahai tehlikesi hakkında bilinçlendirmeye çalıştı. Halebî’yi daha ziyade tüccarlar dinliyordu. Bunlardan topladığı maddî destekle üniversitelere talebe yerleştirmeye başladı. Öğrencilerini Şii ve Bahai teolojisi okumaya teşvik eden Halebî özellikle zeki, hitabeti güçlü, bilimsel bir dil kullanabilen talebelerin peşindeydi.


Devrime kadro yetiştirdi


Halebî’nin farkında olmadığı şey Bahai düşmanlığı üzerinden yetiştirdiği gençliğin devrimci ve Şah karşıtı bir söylemi benimsedikleriydi. 1963’te Ayetullah Humeyni, Şah’ın reformlarına karşı ayaklanınca Halebî’nin yetiştirdiği öğrenciler de sokaklara döküldü. Humeyni sürgüne gönderildi, Halebî ve Felsefî de hapishaneye. Şah rejimi Bahailerle mücadele edecek bir örgütten rahatsız olacak değildi. Kaldı ki Halebî ve Felsefî Meşhed ve Necef’te hâkim olan Mirza Mehdi İsfahani ve Ayetullah Seyyid Abulkasım Hûyî’nin apolitik ekolüne mensuptu. Doğal olarak serbest bırakıldılar.


Humeyni ayaklanması ve takip eden Şah baskısı Halebî’ye önemli dersler vermişti. 1970’lerde bu dersleri hayata geçirerek örgütün iç yapılanmasını tamamladı. Örgütün gizli tutulan bir kolu Bahailerin içine sızmıştı. Bu işte o kadar başarılı oldular ki bazıları Bahai hiyerarşisinin içinde üst kademelere kadar tırmandı.


İronik bir şekilde Bahailerle uğraşma düşüncesi örgütün bir dizi Bahai metodunu benimsemesine sebep oldu. Bunların içinde gizlilik, hiyerarşik yapı ve modern iletişim araçlarının dava için kullanılması beraberinde başarı ve hızlı bir büyüme getirdi. Büyüme örgütün varlık sebebini revize etmesini de dayatıyordu. Bahai tehlikesinin hiç olmadığı yerlerde dahi sohbet halkaları kurulmuştu. Örgütün yeni bir varlık sebebi arayışını Halebî’nin Kum’dan tanıdığı ve zamanla örgüt içinde önemli bir yere gelen Ayetullah Muhammed Tâkî Misbah Yezdî çözdü: Kayıp İmam Mehdi’nin geri gelişini hızlandıracak adımlar atmak. Bu arada Bahai karşıtı söylem de yerini Marksizm karşıtlığına bırakmıştı.


Örgütün varlık sebebini şekillendiren bu yıllarda Halebî’nin iletişim içinde olduğu dört kişi vardı: Ayetullah Misbah Yezdî, Şeyh Muhammed Tâkî Felsefî, onun ağabeyi Ayetullah Mirza Ali Felsefî ve Mirza Ali’nin ders arkadaşı ve Meşhedli bir âlim olup Necef’te yaşayan Ayetullah Ali Sistani. İlginç olan, bu kişilerin aynı hocalardan ders almış olmalarıydı: Allame Tabatabai, Ayetullah Seyyid Ebulkasım Hûyî ve Ayetullah Mirza Mehdi İsfahani. Bu isimler modern Şiiliğin içinde ’sessiz bekleyişçiler’ adını verebileceğimiz, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiği fikrini savunan, din adamlarının siyasete karışmasını hoş görmeyen çizgidendi. Ayetullah Misbah Yezdî bu büyük âlimlerin siyasete katılmama çizgisini oldukça farklı yorumlamıştı. Ona göre din adamlarının siyasete katılmamasının sebebi idare makamının İmam Mehdi’ye ait olmasıydı. İmam Mehdi’nin gelişi öncesinde bu makamda bir din adamının oturması hem İmam Mehdi’ye saygısızlık, hem de Mehdi’nin gelişini geciktirecek büyük bir günahtı. Siyaset fazlaca dindar olmayan insanlara bırakılmalıydı. Onların böyle bir saygısızlık işlemeleri affedilebilirdi.


Misbah Yezdî’nin bu görüşleri zaman içinde örgütün alt kademelerinde binyılöncülüğü çizgisine kaydı. Şii kaynakları Mehdi’nin büyük bir kargaşa, zulüm ve adaletsizlik döneminde geleceğini ifade ediyordu. Demek ki Mehdi’nin gelmesini gerektirecek kadar zulüm ve kargaşa henüz yaşanmamıştı yeryüzünde. Bunun da sebebi iyilerin kötülüğe karşı mücadelesiydi. Kötülükle mücadeleye bir müddet ara verilir, nehy-i ani’l-münker (kötülükten alıkoyma) vazifesi Mehdi gelene kadar askıya alınır, hatta dinen sakıncalı olmayan bazı taktiklerle yeryüzünde kargaşanın ve zulmün gayr-i Şiiler eliyle artırılması sağlanırsa vaat edilen Mehdi’nin gelişi hızlandırılabilirdi.


İnform yeni dinleri ve kültürleri fişliyor


London School of Economics’den Prof. Eileen Barker, 1988 yılında azınlıkların dinlerini inceleyen ve bu konuda gerek devlet kurumlarına, gerekse özel kişilere bilgi sağlayan INFORM adında bir merkez kurdu. Bugün INFORM kataloglarında 3 bin civarında irili ufaklı dinî hareket hakkında bilgi bulunuyor. Bunca geniş bir ilgi alanında Barker ve ekibi tabii ki pek çok binyılöncüsü dinî hareketi de tanıma imkânı bulmuş. Barker’a göre dünyanın bütün binyılcı hareketleri, bunlar ister binyılöncüsü olsun, ister bu binyılı pasif olarak bekleyen veya binyıl başladıktan sonra kendilerine misyon biçenler olsun, bir şekilde Hıristiyanlıktan etkilenmiş.

Hıristiyan binyılcılığı ilham kaynağını Eski Ahit’in Danyal ve Hezekyel, Yeni Ahit’in de Esinlemeler Kitabı’ndan alıyor. Bu metinlerde Ahirzaman’da yaşanacak büyük bir kargaşa ve zulüm ortamını takiben Hazreti Mesih’in ikinci gelişi ve bunu takip eden bin yıllık ’Cennetin Krallığı’ndan bahsediliyor. Prof. Barker, mevcut binyılcı akımların çoğunun ya pasif bir bekleyişten yana ya da hali hazırda o binyılın oluşum süreci içinde olduğumuz inancına sahip olduklarını söylüyor. Yine de tarih boyunca olduğu gibi bugün de kendilerini ’Mesih’in gelişini’ sağlayacak tarihî olayları şekillendirmekle sorumlu gören binyılöncüleri bulunuyor.


Mesih’i getirecek insan faaliyetlerinin şiddet içereceğine inanan binyılöncüleri de var. Binli yıllarda Avrupa’da şiddet ve terörü yaymak suretiyle dünyayı İsa Mesih’in geleceği ’türbülasyon’ ortamına sokmaya çalışan binyılöncülerinin türediği biliniyor. Asrımızda da kargaşadan Mesih uman hareketler var. Prof. Barker özellikle 2000 yılı öncesinde Y2K (Year 2000) felaket senaryolarını yazan Evanjelik Hıristiyanların bekledikleri gibi bilgisayarların çökmemesi üzerine küçük çaplı da olsa şiddete başvurduklarını hatırlatıyor.


Modern Yahudi bin yıl öncüleri


Aslen seküler bir hareket olan Siyonizm dindar Yahudilerin arasında da kendine müttefikler bulduğunda binyılöncüsü bir çizgiye kaydı. 19. yüzyıl sonunda Haham Abraham Yitzhak Kook ve oğlu, asırlardır Yahudilerin Mesih’in gelişini pasif olarak beklediklerini, ama işte beklenenin gelmediğini, artık Yahudilerin ayağa kalkıp Mesih’i getirtecek süreci başlatmaları gerektiğini söylüyordu. Fakat bunu başaracak insan faaliyetinin ne olduğunu kimse bilmiyordu. O güne kadar Yahudiler Mesih’in kendi hayatları içinde gelmesi için dua ederlerdi. Haham Kook, Mesih’i getirtecek eylem planının Ahirzaman kehanetleri içinde sıralanmış olduğunu düşünüyordu. Önce Yahudilerin İsrail’e toplanmasından mı bahsediliyordu? O zaman bu yapılacaktı. Sonra İsrail’in Kutsal Yahudi Krallığı olarak tesisinden mi bahsediliyordu? O zaman ikinci adım buydu.


Kook’un görüşleri zaman içinde çeşitli yorumlara uğradı. Gush Emunim adlı bir hareket, Yahudilerin toprağı işlemesini ve yerleşimler kurmayı Mesih’in gelişinin ön şartı olarak görüyordu. Bunlar yerleşim birimlerini kurdular. Meir Kahane İsrail topraklarının gayr-i Musevilerden arındırılması gerektiğine inanıyordu. Bunun için önce gönüllü, sonra zoraki tehcir politikası öngörüyordu. Kahane’nin takipçileri Üçüncü Mabet’in inşasının tamamlanması için Mesih’in gelmesi gerekmekle birlikte temellerinin atılmasının pekala bu gelişi hızlandırabileceği ümidiyle Aksa Camii’ni havaya uçurmaya kalkıştılar. Kahane’yle ilişkili Mabet Tepesi İnanlıları örgütü her yıl Üçüncü Mabet’in temel taşını Aksa Kompleksi’nin bir köşesine yerleştirmeye çalışır.


İran Devrimi hesaplarını bozuyor…


Halebî’nin örgütü, Bahai düşmanlığını ideolojisinin kenarına iterek fikrî dönüşümünü yaşarken 1979 İran Devrimi yaşandı. Devrimin üzerinden daha bir yıl geçmemişti ki Halebî ile Humeyni karşı karşıya geldiler. Humeyni o güne kadar resmî hiçbir kaydı olmayan örgütün bir hayır kurumu olarak resmiyet kazanmasını istedi. Encümen-i Hayriye-yi Hüccetiye-yi Mehdeviyye adı o zaman ortaya çıktı. Hüccetiye’nin rejimle ikinci sıkıntısı Ayetullah Humeyni’nin Velayet-i Fakih doktrinini halkoylamasına sunması oldu. Hüccetiye, din âlimlerinin yönetime karışmasını Mehdi’nin gelişini geciktirecek bir ihanet olarak görüyordu. Sonunda halkoylamasında Velayet-i Fakih’e destek kararı aldı ama bunun bir takiyye olduğunu ve temelde komünistlerin rejimi ele geçirebilecekleri endişesiyle kendilerine daha yakın buldukları devrimcilere destek verdiklerini bilmeyen yoktu.


Örgütün gizli yapısı devrim kadroları arasında rahatsızlıklara sebep oluyordu. Komünistlerin Tudeh Partisi, Halebî’nin aşırı anti-Marksist söylemi yüzünden Hüccetiye’yle uğraşıp duruyordu. Bu uğraşı zaman zaman Hüccetiye hakkında mitler oluşturmaya kadar varıyordu. Humeyni, 12 Temmuz 1983’te kafa karıştıran bir açıklama yaptı. Açıklamanın birilerine mesaj içerdiği barizdi. İran’ın manevi lideri tam tamına şunları söylemişti: “Onikinci İmam yeniden ortaya çıkıncaya kadar günahların artmasına müsaade etmemiz gerektiğini söyleyenler konumlarını düzeltmeli ve elden geçirmeliler. Eğer ülkenize inancınız varsa bu hizipçiliği terk eder ve ülkemizi ileri götüren dalgaya katılırsınız. Yoksa bu dalga sizi boğar.”


Aynı gün Hüccetiye Derneği varlığını sona erdirdiğini ilân etmeseydi çoğu İranlı için bu sözler muamma olarak kalacaktı. Halebî rejimle ve sokaklara hâkim olan İslami Cumhuriyetçi Parti’yle mücadeleye girişmek yerine o heyecanla bekledikleri Kayıp İmam gibi ’gaybubet’e çekilmeyi tercih etti. Ancak ne komünist Tudeh Partisi ne de rejimin Ayetullah kadroları Hüccetiye’nin gerçekten siyasetin dışına çıktığına inandı. Humeyni’nin 1989’da vefatından sonra Halebî gerek Velayet-i Fakih müessesesini, gerekse Hamaney’in yeterliliğini sorguladığı için ev hapsine alındı. 1990’lar örgütün sessiz geçirdiği yıllardı. Bu yıllarda örgütün siyaset içindeki faaliyetleri Ahmet Tevekkülî’nin başarısız başkanlık adaylıklarından ibaret kaldı. 1998 yılında Hüccetülislam Muhammed Tâkî Felsefî, 1999’da da Mahmud Halebî vefat etti. Örgütün Ayetullah Muhammad Tâkî Misbah Yezdî’nin manevi önderliğinde yeniden yapılanması ve adından söz edilir hale gelmesi için 2002 yılını beklemesi gerekecekti.


Örgüt söylem tazeliyor


Hüccetiye’nin yeniden faaliyete geçtiği yönünde ilk uyarılar, 2002 yılında duyuldu. Kum şehrinde bir grup insan Hüccetiye sempatizanı oldukları ve dinî çatışmayı teşvik ettikleri gerekçesiyle tutuklandı. Bu hadise Tudeh’in de devrim Ayetullahlarının da anti-Hüccetiye söylemlerini kamçıladı. Milletvekili Davud Hasanzadegan-Rudsari, örgütü ’gerici ve cahilliğe övgü düzen’ bir örgüt olarak tanımladı. Örgütün eski Bahai karşıtı çizgisini terk edip bir taraftan Şii-Sünni çatışmasını ateşlediği, diğer taraftan da İslam Devrimi’ni yıkmaya yönelik faaliyetlere giriştiği iddia edildi.


Örgütün adı 2003’te de sıklıkla duyuldu. Yönetimin her kademesine sızdıkları iddia ediliyordu. Hüccetiye’nin kendisini siyasal bir parti olarak kaydettirmesini isteyenler bile vardı. 2004 yılında İran’da baş gösteren mezhep çatışmalarının arkasında da çoğu isim Hüccetiye’yi görüyordu. Milli Güven Partisi’nin ileri gelen isimlerinden Resul Müntecebniye, 4 Mayıs 2004’te Nesim-i Saba gazetesinde yayımlanan makalesinde Hüccetiye’nin artık Bahailerle uğraşmayı bırakıp Şii-Sünni çatışmasını ateşlemekle meşgul olduğunu iddia etti. Müntecebniye’nin iddiası Farsça yayın yapan ve iyi bağlantıları olduğu bilinen Baztab adlı web sitesi tarafından da destekleniyordu. Siteye göre Hüccetiye bağlantılı yayınevleri Sünnileri eleştiren Arapça kitaplar yayınlıyor, bunlar Kum’da dağıtılıyor ve üzerlerinde ’Beyrut’ta Yayınlanmıştır’ notu bulunuyordu.


2004’ün Kasım ayında Radio Free Europe’un Farsça versiyonu olan Radyo Farda, Hüccetiye’yi uluslararası gündeme taşıyacak bir iddiada bulundu: Radyonun haberine göre Hüccetiye’nin gerçek lideri Iraklı Şii din adamı Ayetullah Ali Sistani idi. Radyo Tahran Belediye Başkanı Mahmud Ahmedinecad’ın da Hüccetiye ile gönül bağının olduğunu iddia ediyordu. Radyo Farda’nın haberi bulmacanın parçalarını bir araya getirir mahiyetteydi. Ali Sistani gerçekten de Misbah Yezdî’nin, Halebî’nin ve Felsefî’nin ders aldığı kişiler tarafından yetiştirilmiş, Halebî ve Felsefî gibi Meşhed’li bir âlimdi. Velayet-i Fakih doktrinine çekinceler koyduğu, din adamlarının siyasetten uzak durmasını arzu ettiği biliniyordu. Ancak temelde bir barış adamı görünümü veren Ali Sistani’nin Şii-Sünni çatışmasını körükleyeceğine veya sırf Mehdi gelsin diye dünyada günahların ve zulmün artmasını isteyeceğine ihtimal verilmiyordu. Kaldı ki Radyo Farda, Sistani’nin yanına Tahran’ın sevilen halk adamı belediye başkanı Mahmud Ahmedinecad’ı da koymuştu.


Ahmedinecad ve Mehdi’ye hazırlık


24 Haziran 2005’te yapılan İran Başkanlık seçimlerini daha önce Tahran Belediye Başkanı olan Mahmud Ahmedinecad kazandı. Seçimlerden sonra bir konuşma yapan eski Başkan Muhammed Hatemi, kafa karıştırıcı ifadeler kullandı: “İmam Humeyni döneminde devrimi bir sapkınlık olarak görenler, şimdi terör ve baskı mekanizmalarını kullanıyorlar. Bu sığ düşünceli gelenekçiler taş devrinden kalma geri kafalılıklarının arkasında şimdi güçlü bir örgüt de buldular.” Hatemi’nin Ahmedinecad’la arasının hoş olmadığı bilinen bir gerçekti. Fakat Hatemi bir de örgütten bahsediyordu. Humeyni döneminin Genelkurmay Başkanı olan Ahmet Tevessulî, Hatemi’nin Hüccetiye’ye atıfta bulunduğunu iddia etti.


Ne var ki Ahmedinecad’ın Hüccetiye ile irtibatı hakkındaki iddiaların hiçbiri belgeye dayanmıyor. Batılı gözlemciler Ahmedinecad’ın Kayıp İmam’ın Mehdi olarak geri döneceği yönünde hemen her konuşmasında yaptığı vurgunun ve Ayetullah Mesbah Yezdî’yi kendi ’merce-i taklid’i olarak ilân etmiş olmasının Hüccetiye bağlantısını gösterdiği kanaatindeler. Ancak 12. İmam’ın Mehdi olduğu ve Ahirzaman’da geri geleceği inancı İmamiye Mezhebi’nin temel inançlarından biri durumunda. Ahmedinecad’ın Mehdi beklentisi sıradan bir Şii için hiç de ’sıradışı’ değil. Buna karşılık Ahmedinecad’ın konuşmalarında ’İran Devrimi’nin temel gayesinin 12. İmam Mehdi’nin geri dönüşünün yolunu açmak’ olduğunu vurguladığı biliniyor. İran Başkanı’na göre Mehdi’nin yolunu açacak İran’ın daha güçlü, gelişmiş ve model bir İslamî sistem oluşturması gerekiyor. Ahmedinecad’ın ülkenin imamlarına hitap ettiği bir konuşmasında, “Bütün politikalarımızı İmam Mehdi’nin dönüşü endeksli yapmalıyız. Batı’nın politikalarını ve sistemlerini taklit etmeyi terk etmeliyiz.” dediği biliniyor. Ahmedinecad 2005 Eylülünde Birleşmiş Milletler Genel Meclisi’nde yaptığı konuşmasında da Mehdi’nin gelişinin hızlandırılması için Allah’a dua etmişti. Yine de Ahmedinecad’ın Mehdi’nin geri döneceği yönündeki bu sağlam inancı onun Hüccetiye çizgisinde olduğunu ispat etmiyor.


Tanrı Kali’yi kanla besleyen Saglar


Binyılöncüleri içinde Hindu Saglar’ın ayrı bir yeri var. Bu örgütün tamamını iple boğarak öldürdüğü insan sayısının bir milyonu aştığı tahmin ediliyor. 19. yüzyılda İngilizlerin Hindistan’a hükmettikleri dönemde yok edilen Saglar savaşın, yaratmanın ve öldürmenin tanrıçası Kali’ye kurban ediyorlardı öldürdükleri kişileri. Bu kurban zamanın ve yaratmanın devam etmesi için şarttı. Her Sag en az üç insan öldürmek durumundaydı ki kâinattaki düzen devam edebilsin. Saglar tam olarak bilemediğimiz bir dinî sebeple sadece yolcuları öldürüyordu. Kali’nin kurbandan aldığı kan ve hazzın maksimum olması için öldürme yavaş yavaş yapılıyordu. Kali kadınların, cüzamlıların, körlerin ve bazı sanat erbabının kanını istemediğinden bunlara dokunulmuyordu. Avrupalıların kanı da makbul değildi.


Sag teolojisi 1564’te İspanyollara karşı meşhur Taki Onkoy ayaklanmasını başlatan Perulu yerlilerin teolojisini andırır. Taki Onkoy liderleri İspanyolların kendi ülkelerini işgal edebilmiş olmasının tek açıklamasının kendi tanrılarının Hıristiyanların tanrıları karşısında zayıf düşmeleri olduğuna inanmışlardı. Bunun çözümü de kendi tanrılarını güçlendirecek bir girişim başlatmaktı. Bunu başarırlarsa güçlenen tanrıları geri kalan işi üstlenecek ve İspanyolları ülkelerinden atacaklardı. Bu sebeple İspanyol kolonilerini yakmaya, önlerine gelen İspanyolları öldürmeye başladılar. Ayaklanma liderleri hiçbir planlamaya gerek duymamışlardı. Çünkü hedefleri İspanyolları yenmek değildi. Tek hedefleri kendi tanrılarının ihtiyaç duyduğu gücü sağlamaktı. Taki Onkoy liderlerinin ayaklanmanın sonucunu nasıl yorumladıkları bilinmiyor. Çünkü halklarıyla birlikte yok edildiler.


Doç. Dr. John von Heyking binyılöncülüğünün sadece dinî inanışların içinde görülmediği uyarısında bulunuyor. Von Heyking’e göre proletaryanın kapitalizm karşısında eninde sonunda ayaklanacağı yönündeki Marksist beklenti de bir tür Mesihçilik. Bazı militan Marksistlerin proleter ayaklanmanın gecikmesi üzerine ’proleterleri ayaklanmaya zorlayacak bir perişanlığa sürüklenmeleri gerektiği’ tezini savundukları biliniyor. Hitler de ’Doğa’nın tanrısal güçlerine inanıyor ve doğayı kirleten ırklar ortadan kaldırılırsa insanlığı kurtaracak müdahalesini yapacağını zannediyordu.


Filozof Eric Voegel’in ’metastatik inanç’ adını verdiği bu tür bir inanç, işgale karşı halkı ayaklanmaya sürüklemek için işgalciyi kışkırtarak hayatın çekilmez hale getirilmesi gerektiğini söyleyen Maoist gerilla taktiklerinde, askerî müdahalelerle rejimlerin ’yola geldiğine’ inanan karanlık güçlerin ortalığı karıştırarak orduları müdahaleye zorladığı üçüncü dünya ülkelerinde veya kaosun eninde sonunda bir düzen ortaya çıkaracağı gibi dinlerarası felsefeler oluşturmuş Aum Şinrikyo gibi seküler örgütlerde görülebilmektedir.


Üyelik iddiası uydurma mı?


Ahmedinecad’ın Hüccetiye üyesi olduğu yönündeki bilgiler dünya basınına Bahai kurumları ve Tudeh Partisi gibi hem Hüccetiye’nin hem de İran rejiminin muhalifi ekiplerce sızdırıldığından bu iddialara temkinle yaklaşmak gerekiyor. Bu iddiaları dillendirenlerden Amerika’daki Hoover Enstitüsü’ne yakın bir isim olan Abbas William (Bill) Samî’nin bu tür iddiaları süper güçlerin diplomatik amaçlarına hizmet amaçlı olarak gündeme getirdiği de söyleniyor.


Ahmedinecad’ın kutsal şehir Kum yakınlarında bulunan ve her hafta binlerce Şii hacının Kayıp İmam’a ulaşması ümidiyle mektuplar bıraktıkları Camkaran Kuyusu’na atılmak üzere Bakanlar Kurulu tarafından ortak bir mektup yazdırdığı dahi iddia ediliyor. Yine BM Genel Meclisi’nde yaptığı konuşma sırasında Meclis’e ilahi bir sükûnetin hâkim olduğu ve dünya liderlerinin adeta bir el tarafından sandalyelerine bağlanıp gözlerini dahi kırpıştırmadan Ahmedinecad’ı dinledikleri yönünde Ahmedinecad’ın kendi iddiaları olduğu söyleniyor.


Çoğu Ahmedinecad’ı küçük düşürmeye yönelik olan bu iddiaların doğruluk değeri bilinmiyor. Bilinen gerçek Ahmedinecad’ın Hüccetiye’nin kuruluşunda etkin olduğu Hakkani İlahiyat Okulu’na ve bu okulun başında bulunan ve Hakkani Halkası’nın kurucusu Ayetullah Muhammed Tâkî Mesbah Yezdî’ye olan yakınlığı. İran devlet başkanının İlm-ü Sanat Üniversitesi’nde okurken İslamî Derneğe üye olduğu ve bu derneğin Hüccetiye ile işbirliği içinde olduğu da biliniyor.


Ahmedinecad’ın bakanlarının ve önemli atamalarının çoğunun Hakkani Halkası’ndan olduğu da bir gerçek. Fakat bu okulun sadece Hüccetiye sempatizanı yetiştirdiğini söylemek doğru değil. Fakat halen Kum’daki en prestijli okullardan biri olan Hakkani Okulu mezunlarının ilginç bir şekilde İstihbarat ve İçişleri Bakanlığı kadrolarında yoğunlaşmış olmaları, bu okul mezunlarının en azından bir kısmının planlı olarak Hüccetiye için kritik olan istihbarat ve polis kadrolarına sızdığı imajını veriyor. Bugün istihbarat şefi olan Hüccetülislam Gulam Hüseyin Muhsini Eceheyi’nin, İçişleri Bakanı Mustafa Pürmuhammedi’nin ve İstihbarat ve Milli Güvenlik Bakanlığı’nın üst düzey yetkililerinden Ali Fellahiyan, Ali Yûnesi, Muhammed Rey-Şahri gibi isimlerin Hüccetiye bağlantılı oldukları iddia ediliyor.


Vekil mi kazık mı?


Ahmedinecad’ın Hüccetiye üyesi olduğunu ısrarla vurgulayan isimlerden biri Kanada’nın Lethbridge Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. John von Heyking. Von Heyking Hüccetiye’nin Kayıp İmam’ın geri dönüşüyle ilgili inançlarının tam bir binyılöncülüğü inancı olduğu görüşünde. Von Heyking, Şiiliğin İmam Mehdi’nin bir kaos döneminde insanlığı kurtarmak üzere geleceği, fakat bu gelişi sağlamak veya hızlandırmak için insanların yapabileceği hiçbir şeyin olmadığı yönündeki geleneksel inancının Hüccetiye tarafından metomorfoza uğratıldığını söylüyor. Ona göre Hüccetiye’nin Mehdi inancı Hıristiyanlığın Mesih inancına fazlasıyla benziyor. Şiilere göre Mehdi’nin bir vekili olacak veya bu vekil Mehdi’den önce gelerek onun yolunu açacak. Hıristiyan öğretisine göre de Hz. Yahya Hz. İsa’nın yolunu açan ve onu haber veren peygamberdir. Benzer bir ikili ilişki Bahailikte Bab ile Bahaullah arasında bulunur. Bab, Bahaullah’dan önce gelerek onun gelişini müjdelemiş ve halkı ona hazırlamıştır. Heyking, Ahmedinecad’ın kendisini 12. İmam’ın bir tür ’önce gelen vekili’ olarak görüyor olabileceğini düşünüyor. Bu durumda ’vekil’, İran’ın nükleer kapasitesini artırarak dünyada kaosu artıracak, diğer taraftan ülke içinde İran Devrimi’nin kurduğu rejime karşı bir tür ’sivil ihtilal’ gerçekleştirerek ülkede bir anayasal kriz başlatacak. 12. İmam’ın gelmesi için öncelikli olarak ortadan kalkması gereken İran İslam Cumhuriyeti de böylelikle bertaraf edilmiş olacak. Von Heyking’in spekülasyonları fantastik görülebilir. Ama Haşim-i Rafsancani’nin Ahmedinecad’ı ’İslam Devrimi’ni yok etmekle’ suçladığı bilgisiyle birlikte bu spekülasyon ’acaba’ dedirtiyor.


Von Heyking’in ’vekil’ teorisini destekleyecek hiçbir bilgi yok. Ama taraftarlarının Ahmedinecad’ı ’evtâd’dan biri gördükleri ve Ahmedinecad’ın bunu yalanlamadığı biliniyor. Şii inançlarına göre Kayıp İmam ölü olmayıp halen dünyanın idaresiyle meşgul. Her kuşaktan 36 adam seçen İmam, bunları Nebe Sûresi’nin yedinci ayetindeki ’Dağların dünyayı ayakta tutan kazıklar kılındığı’ ifadesinde geçen ’kazıklar’ kelimesine atfen ’evtâd’ tayin ediyor. Bu kişiler sayesinde dünyanın düzeni ayakta duruyor. İşte taraftarları Ahmedinecad’ın dünyayı ayakta tutan bu ’kazıklar’dan biri olduğuna inanıyor.


İranlı Filozof Prof. Abdülkerim Suruş, Misbah Yezdî ve Ahmedinecad’ın Hüccetiye bağlantılı olduğunu kabul etmiyor. Hüccetiye’nin binyılöncüsü söyleminin abartı olduğunu düşünen Suruş, Misbah Yezdî ve Ahmedinecad’ın çok daha tehlikeli bir kafa yapısına sahip oldukları kanaatinde. Suruş, bu ikilinin arka planında Mahmud Halebî’yi değil, Tahran Üniversitesi eski felsefe profesörü Ahmet Ferdid’i görüyor: “Bu adam devrim öncesinde dindar bir adam değildi. Devrimden sonra mollalardan daha molla kesildi. Aşırı şiddet düşkünü, Yahudi düşmanı, kafasını Masonlarla bozmuş bir adamdı. Almanca bilmediği halde Almanya’ya gitmiş ve Heidegger’den ders almıştı. Ondan Nazi ve faşist görüşleri devralmış.” Suruş’a göre Ahmedinecad ve Misbah Yezdî’nin çizgisi Ahmet Ferdid’in çizgisidir. Abdülkerim Suruş, Misbah Yezdî’nin zaman içinde İran’ın manevi liderine dönüşebileceğini ve bunun İran’ın Taliban Afganistan’ından çok daha kötü bir duruma düşmesi anlamına geldiğini düşünüyor.


UFUK TURU: FİKRET ERTAN
İRAN’DA HÜCCETİYE GÖLGESİ


Mahmud Ahmedinecad’ın İran Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana çeşitli basın-yayın organlarında İran’da yeniden canlandığı söylenen bir yarı-gizli teşekkül ya da cemiyetten söz ediliyor.


Bu cemiyeti ele alan bazı yazılarda cemiyetin yönetim kademelerinde etkili olmaya başladığı, üyelerinin önemli mevkilere geldiği, hatta bugünkü hükümette bazı bakanların cemiyet üyesi oldukları iddia edilirken eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin bir süre önce Meşhed’de bir vaaz sırasında ’Taş devri geriliğine sahip sığ görüşlü gelenekçilerin şimdi arkalarında güçlü bir cemiyet var.’ şeklinde sözler sarf ederek söz konusu cemiyete işaret ettiği ifade ediliyor.


Birkaç defa bizim basında da bazılarının yanlış ad (Hocatiye gibi) ile temas ettikleri bu cemiyet esasen oldukça eski bir dinî cemiyet. Tam adı Encümen-i Hayriye-yi Hüccetiye-yi Mehdeviyye. Kısaca Hüccetiye (Hüccet delil demek; Hüccetiye de delilciler) olarak bilinen bu cemiyet 1953 yılında yapılan darbe sonrasında İmam Humeyni’nin yakın arkadaşlarından Şeyh Mahmud Halebi tarafından kuruldu. Amacı, ’İslam dini ve Caferiye mezhebinin tebliği ve bunların ilmî yollardan savunulmasıydı. Dönemin sert siyasi yönetimi tarafından medreseler dışında faaliyetlerine izin verilen sayılı dinî merkezler ve cemiyetlerden biri olan Hüccetiye bu dönemde çok canlı tartışmalara, çalışmalara sahne oldu. Horasan şehri cemiyetin en güçlü bölgesel merkeziydi. Hüccetiye’nin 1979 İslam Devrimi öncesi baş hedefi Bahailik’ti. Cemiyet, Bahailiği İslam’ın baş düşmanı olarak görüyor, bu zararlı akımla mücadeleyi faaliyetlerinin en önemli hedeflerinden biri olarak değerlendiriyordu.


1979 İslam Devrimi’nden sonra Bahailik Devrim yönetiminin de baş hedeflerinden biri olarak kabul edildiği için Hüccetiye bu defa Marksizm’i İslam’ın en büyük düşmanı olarak görmeye başladı ve Marksizmin kökünden tasfiyesi için mücadeleye koyuldu.


Cemiyet, Mehdi doktrinine gönülden bağlı olduğu ve bunu savunduğu için 1979 Devrimi’ni takiben Devrim lideri İmam Humeyni ve onun geliştirdiği Velayet-i Fakih doktrini ile ters düşmeye başladı; zira Hüccetiye doktrininin esasında siyasetin ve yönetimin dinî makamlara devri söz konusu değildi. Siyaset ve yönetim Mehdi’nin uhdesinde olan alanlardı; dinî makamlar bu alanları devralamaz, üstlenemezlerdi.


Ne var ki, bu doktrin farklılığına rağmen Hüccetiye İslam Devrimi’ni destekledi, İmam Humeyni’nin siyasi liderliğini kabul ederken dinî liderliğini kabul etmekten de ısrarla kaçındı.


Hüccetiye liderleri Devrim ile birlikte kendi cemiyetleri içinde de ortaya çıkan genç devrimci üyelerinin bu doktrinden vazgeçilmesi, cemiyetin kuruluş senedinin gözden geçirilmesi yolundaki taleplerine karşı çıktılar. Bu karşı çıkış cemiyetin üye ve sempatizan sayısının hızla düşmesine, ayrılanların çoğalmasına yol açarken, ayrılanlar da Hizb-i Cumhur-i İslami Partisi saflarına katılmayı, böylelikle Devrim’e hizmet etmeyi tercih ettiler.


Cemiyet İslam Devrimi liderliğini organizasyon gücü ve disiplini ile etkilerken bu husus kendisini en çok 1981 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gösterdi. Muhammed Recavi’nin cumhurbaşkanı seçildiği bu seçimlerde Hüccetiye üyelerinin oylarını liderlerinin talimatı üzerine 12. İmam’a, yani İmam Mehdi’ye verdikleri, verilen bu oyların 400 bin civarında olduğu, bunun da geçerli oyların yaklaşık yüzde 2,5’ine tekabül ettiği o zamanlar söylendi.


Seçimlerden sonra da en başta Hizb-i İslami Cumhuri’nin sola yakın kesimi olmak üzere Devrim kadroları yavaş yavaş Hüccetiye’yi hedef alırlarken cemiyet ile Devrim kadroları arasındaki hesaplaşmanın ilk işaretleri de ortaya çıkmaya ve sonra da güçlenmeye, nihai hesaplaşma saati de yaklaşmaya başladı.


Nihai hesaplaşmanın saati de 1983 yılı Temmuz ayında çaldı. Hizb-i İslami Cumhuri’nin Hattı-İmam (İmam’ın çizgisi) mensupları Hüccetiye’ye karşı tam saldırıya işte bu tarihte geçtiler ve zaten Hüccetiye’ye hem Velayet-i Fakih doktrinini kabul etmediği ve hem de Mehdi’nin geri dönüşünün çabuklaştırılması için dünyanın karışmasını savunduğu için karşı olan İmam Humeyni’nin Hüccetiye’nin pozisyonunu örtülü ifadelerle de olsa sapkın ve sahtekâr olarak ilan etmesini sağlamayı başardılar. Bunun üzerine Cemiyet akıllı bir hareketle İmam Humeyni ve taraftarlarıyla herhangi bir tartışma ya da karşı karşıya gelmeden kaçınarak faaliyetlerini İslam Devrimi’nin liderine hürmeten belirsiz bir tarihe kadar askıya alma kararı verdi. Bu arada hükümette bulunan Hüccetî ticaret ve çalışma bakanları da görevlerinden istifa ettiler.


Hizb-i Cumhur-i İslami mensupları Hüccetiye’yi en çok tebliğ faaliyetlerini kültürel alanla, fikirler dünyasıyla sınırladığı, Hüccetiye’nin dinamik değil durağan bir İslami görüşü temsil ettiği gerekçesiyle suçluyor, eleştiriyordu. Bu eleştirinin tabii sonucu da Hüccetiye’nin İslam Devrimi ve liderliğinin dinamik ideolojisine ters düştüğü yolundaydı. Devrim kadroları tarafından Hüccetiye’ye yönelik bir başka önemli eleştiri de Velayet-i Fakih doktrini konusundaydı ve bu kadrolar Hüccetiye’nin bu doktrini benimsememesinden dolayı saf dışı bırakılması gerektiğini savunuyorlardı.



Sonuçta, Hüccetiye görünürde saf dışı kalmış oldu; ama yine de Devrim kadroları ile ters düşmesine rağmen varlığını kararlı bir şekilde bugünlere kadar devam ettirdi; üstelik Mahmud Ahmedinecad dönemi ile birlikte kendisinden daha çok söz ettirir hale gelirken bazı kaynaklara göre yönetimdeki nüfuz ve ağırlığını oldukça artırmayı da başardı.


Bu kaynaklar, 21 bakandan meydana gelen bugünkü hükümette üç bakanın Hüccetiye arkaplanına sahip olduğuna işaret ediyor. Mesela Hüccetiye kökenli Hakkani Medresesi mezunu olan İstihbarat Bakanı Hüccetülislam Gulam Hüseyin Muhsini’nin bu bakanlardan birisi olduğunu iddia ediyorlar. Mahmud Ahmedinecad’ın ’merci-i taklidi’ olduğu söylenen ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Besiç güçlerine Ahmedinecad’a oy vermeleri yolunda fetva verdiği belirtilen Ayetullah Muhammed Tâkî Misbah Yezdî’nin de aynı medresenin mezunu olduğu bu meyandaki iddialardan birisi ayrıca.


Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’a gelince; onun Hüccetiye mensubu olduğunu söyleyenler de var; üye olmayıp sadece sempatizan olduğunu; mezun olduğu İlm-i Sanat Üniversitesi’nde okurken üye olduğu dinî cemiyetin Hüccetiye ile bağlantılı bir cemiyet olduğunu söyleyenler de… Hatta Ahmedinecad’ın dünyaya meydan okuyan tavrının Hüccetiye’nin Mehdi doktrininden kaynaklandığını iddia edenler de…


Şüphesiz bütün bunlar ’Hüccet’i Katı’aya’ (kesin delil) dayanmayan söylenti ve iddialar; ama Hüccetiye de tarihî ve güncel bir gerçek. Ve bu gerçeğin gölgesi bugün İran ve yönetimi üzerinde kendisini şu veya bu şekilde hissettiriyor bana göre…


Kayıp imam


Şiiliğin 12. İmam’ı Muhammed bin Hasan el-Askerî Sahib’üz-Zaman, Kâim, Hâtim ve Hüccet isimleriyle de bilinir. Şii inancına göre Hicrî üçüncü asırda doğmuş, fakat zamanın sonundaki görevini yerine getirmek üzere 941 yılında gaybubete çekilmiştir. Ahirzaman’da dünyanın cevir ve zulümle dolduğu bir zamanda zuhûr edecek ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Bazı Şii âlimleri kendisi gibi adının da gaybubete çekilmiş olduğunu kaydeder ve gelip misyonunu eda edene kadar adının anılmasının caiz olmadığını söylerler. Onikinci İmam dünyaya birinci gelişlerinde de çok az insana gösterilmiştir. Şii inancına göre bu birinci gelişi Birinci Gizleniş olarak bilinir. Babası 11. İmam Hasan Askerî onun beklenen Hüccet olduğunu söylemiştir. Hasan Askerî öldükten sonra da 12. İmam sadece dört kişiyle görüşmüş, bu kişilere ‘sefir’ adı verilmiştir. 73 yıl süren Birinci Gizleniş’in sonunda İmam Mehdi ikinci ve asıl Gaybubet’ine çekilmiştir. İmam Mehdi gaybubette olmakla birlikte dünyayı yönetmeye devam etmektedir. Şiilerdeki ‘Gaib İmam’ inancı Breslavlı Haham Nahman’ın talebelerinde de görünür. 19. yüzyılda yaşamış ve beklenen Mesih olduğuna inanılan Nahman’ın aslında ölmediği, zamanın sonunda görevini eda etmek üzere yeniden geleceği söylenir. Hazreti İsa’nın ikinci gelişiyle ilgili Hıristiyan ve Müslüman inanışı ve Buda’nın zamanın sonunda Maitreya adıyla yeniden doğacağı şeklindeki Budist inanışı benzer motifler içerir.


Neden Hüccetiye?


Şiiler’in asıl isminin telaffuz edilmesinden hoşlanmadıkları Kayıp İmam’a taktıkları isimlerden biri de Hz. Hüccet. Halebî örgütünü bu sebeple Hüccetiye şeklinde isimlendirmiş.


*Bu bölüm yazarın Prof. Avraham Sela’dan dinlediği bir hatırasından kurgulanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir