Altın Yüzük ve Hurma

13. yüzyılda yola çıkıp 21. yüzyılda kapımı çaldı. “Kim o?” diye seslendim, gözleme deliğinden bakıp. “Sadi!” dedi. Sadi ha! Demek gülistandan çıkıp gelmişti. Ben onun otuz yıl seyahat edip önce Bostan’a sonra Gülistan’a vasıl olduğunu bilirdim de, “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” münazaralarından birine katılmak için çıktığı yedi yüz yıllık bir yolun kapıma dayanacağını düşünemezdim. Şirazlı Sadi’nin elinde Ashab-ı Kehf’in geçmez akçeleri yoktu. Üç yüz yıl uyumamış, yedi yüz yıl yürümüştü. Almaya değil vermeye gelmişti. Ne taama ne suya uzandı eli. “Sor!” dedi.

Sordum. Asıl ismi Ebu Abdullah Müşerrifüddin’di. Doğum tarihini tam olarak hatırlamıyordu. Hatırladıklarına gelince: Hepsini anlatacaktı ama öyle bir hatırası vardı ki bir titreşimle bütün pencereleri kapatıp kendi penceresini açtı. Küçük yaşta yetim kalmış, bir gün babası ona bir yazı tahtası, bir defter bir de altın yüzük almıştı. Parıltısı hoşuna gitse de bu altın yüzüğe bir anlam verememiş ve çocuk aklıyla aldığı ilk teklifi değerlendirerek bir hurmayla değişmişti onu. Bir Moğol askeri miydi hurmayı uzatıp yüzüğü alan bilmiyordu. Bildiği babasının ona ilk dersini verdiğiydi. Moğol istilasından kaçıp yerleştiği Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nde bütün öğrendiklerini bir kefeye, babasının verdiği dersi diğer kefeye koysa çocuk zihnine kazınan bu ders ağır basardı. Nitekim Arabistan’da, Suriye’de, Merakeş’te, Azerbaycan’da, Belh’te, Gazne’de ve daha nice beldede geçirdiği otuz yılın peşi sıra yazdığı Bostan adlı kitabında bu olayı anlatıp şöyle sesleniyordu okurlara: “Çocuk kısmı mazurdur. Tatlı bir şey karşılığında elinden yüzüğü almak mümkündür. Fakat arkadaş, sen büyük olduğun halde ömrün kıymetini bilmiyor, onu tatlı bir eğlenceye feda ediyorsun.”

Sordum. Kudüs’e giderken Frenklere esir düştü mü gerçekten? Trablus-Şam’da esirlerle birlikte hendek kazarken, Halep’in eşrafından biri on dinara satın aldı mı onu? Halep’e geldikten sonra azat edip evlendirdi mi kızıyla? Yoksa bu haberleri bir ansiklopedi ciddiyetiyle dinleyip dudak bükerek mi karşılamalıyız? Sustu. Sonra “Ne çıkar ki, olsa da olmasa da. Ben sana bir hikaye anlatayım, dinle!” diyerek yeni bir pencere açtı: “Bir gün bir bey, kölesini satılığa çıkarmış, tellala vermişti. Köle o sırada efendisine şöyle dedi: ‘Efendim, siz benden daha iyi bir köle bulabilirsiniz; fakat ne yazık ki ben sizin gibi efendi bulamam.’ Kölenin bu sözü gönlüme çok dokundu, yüreğimi yaktı…”

Ah bu köle Sadi’ydi de efendi kimdi! Yoksa ne işi olurdu Sadi’nin zengin beylerle. “’Bey evde midir?’ diye soranlara: ‘Hayır, evde kimse yoktur’ derler ve bu sözü doğru söylemiş olurlar. Çünkü evde bulunan zengin cimri, insandan sayılamaz!” dememiş miydi Gülistan’ında? “Zenginleri niye zemmediyorsun. Onlar kerem sahibidirler!” itirazının ardından “Onlar yağmur bulutudurlar. Fakat kimsenin üzerine, kimsenin tarlasına yağmazlar. Güneştirler. Fakat kimseye ışık salmazlar. İktidar atına binmiş, fakat sürmezler. Allah için ayak atmazlar. Başa kakmadan, cefa etmeden bir akçe vermezler…” diye gürlememiş miydi?

Sordum: “Ey şair! Ey gazel vadisinin küheylanı! Ey sehl-i mümteni’nin padişahı! O halde nedir yakınlığın hükümdarlarla? İthaf eden sen değil misin Bostan’ı Sultan Ebu Bekr’e, Gülistan’ı veliahdına? Dedi ki: “Dur acele yargılama. Bak ne yazmışım Gülistan’ımda: “Rivayete göre adil hükümdar Nuşinrevan için bir av yerinde kebap yapacaklarmış, fakat tuz yokmuş. Bir parça tuz getirmek için uşaklardan birini köye göndermişler. Nuşinrevan tuzun parayla satın alınmasını isteyince yanındakiler, ‘Bir parça tuzdan ne zarar gelebilir ki!’demişler. Nuşinrevan “Dünyada zulmün temeli başlangıçta küçüktü ama her gelen ona bir şeyler ekledi ve bu hale geldi. Ahalinin bahçesinden padişah bir elma yerse, uşakları ağacı kökünden çıkarırlar.’ demiş.”

Sordum: Mevlana’yla görüştünüz mü sahi? Hani Gülistan’ı takdim etmişsiniz de, “Tuzsuz!”deyince üzülmüşsünüz.Mevlana sözüne şöyle devam etmiş bunun üstüne. “HELVAEST!” (Tatlıdır!) Sadi bu sorumu da gülümseyerek geçiştirdi. Sonra avuçlarımı ellerinin içine alarak anlattı: “Bir tümseğin üzerinde otla bağlanmış birkaç demet taze gül gördüm. ‘Bu değersiz ot ne oluyor ki gül ile birlikte bulunuyor?’ dedim. Ot ağladı ve şöyle dedi: ‘Sus! Kerem sahipleri arkadaşlığı unutur mu! Her ne kadar güzelliğim, rengim, kokum yoksa da nihayet ben de bu güllerin bittiği bahçenin otu değil miyim?’”

Ah biliyordum bu sözler Mevlana’yla dostlukları için değildi. Onlar bir araya gelmişlerse iki gül demetinden daha büyük bir gül demeti doğmuş olurdu. Bahçedeki otlar bendim Sadi’yi yazarken. Evim hala gül kokuyor. Bakın toprağın altından nasıl da sesleniyor: “Ey mezarımıza uğrayan ziyaretçiler! Sadi toprak olmuşsa da ne çıkar, o sağlığında da toprak idi. Rüzgar gibi dünyayı dolaştıysa da sonunda kendini toprağa verdi. Çok geçmeden toprak onu yiyecek, sonra da rüzgar o toprakları dünyanın dört köşesine savuracak. Mana gülistanı açıldı açılalı hiçbir bülbül Sadi kadar güzel terennüm etmemiştir. Böyle bir bülbül ölür de toprağından gül bitmezse hayret ederim.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir