“Amerika İbrani’dir!..”

Yeni çıkan PaRDeS kitabı ile adından sık sık söz ettiren Nedret Ersanel’e Amerika’yı soruyoruz. Amerikan dış politikasını etkileyen şirketlerden, istihbarat örgütlenmesine konuşma uzayıp gidiyor. Sonra söz dönüp dolaşıp Amerikan politikasında Musevi etkisine geliyor. Ersanel: “Karıştırmayacaksınız. Amerika İbrani’dir!”

Bu günlerde kitapçıları gezerken raflarda öne çıkan bir kitap dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Benim çekti. Kitabın adı PaRDeS: Amerikan Ruhunun Menfaat Fihristi. Kitabı elinize alıp incelediğinizde Amerikan sistemi ve istihbarat ile ilgilenenler için bir hayli iştah açıcı olduğunu itiraf etmeliyim.


Kitabın yazarı da bu konularla ilgilenenler ve sitemizi yakından takip edenler için hiç de yabancı değil. Nedret Ersanel’i basın dünyasını tanıyanlar iyi bilir. Sitemizin müdavimleri de. Hayykitap’tan çıkan Pardes, yazarın dördüncü kitabı. Ersanel’i daha önce yazdığı “Deşifre- Amerikan Sistematiğinin Gizli Esasları” ve “Siber İstihbarat: Sanal ve Dijital Casusluğun Anatomisi” isimli kitaplarından tanıdığınıza eminim. “Kara Otlar”ı da unutmamalı.


PaRDeS, Ersanel’in son kitabı. Okurken insan kitabın kenarına notlar alıp “keşke sorsam” demeden edemiyor. Ben de notlarımı birleştirdim ve Nedret Bey’in kapısını çaldım. Sonra aldığım notları ona soru olarak yönelttim. Ersanel sorularıma oldukça çarpıcı cevaplar verdi. Röportajın ilginizi çekeceğinden eminim.


Kitabınızda ilginç bir bilgi dikkatimi çekti. Dördüncü bölümde ABD’nin İran’a koyduğu ambargoyu yine kendisinin bozduğunu söylüyorsunuz. Üstelik bu “iki kendini bilmezin” kabahati değil. Kitapta tek tek verilen Amerikalı şirket isimlerine bakıldığında bunun ABD’nin kendi politikası olduğu izlenimi uyanıyor. Ambargonun delindiği alanlardan birisi nükleer teknoloji olunca işin boyutu daha da büyüyor. Ne o? Yoksa İran nükleer krizi boş bir gündem miydi? Yoksa yaşanan tüm tartışmalar sahnelenen bir oyundan mı ibaret?


ABD, Irak’a çullanırken “kimyasal silahlar” palavrası nasıl bir vesileyse “nükleer silah” söylemi de o….Tek fark şu olabilir.. Irak’ta kimyasal silah falan yoktu, İran’da da nükleer silah yok ama nükleer çalışmalar yaptığını inkar etmiyor. Bu yüzden “Boş bir gündem”den kastınız, ABD ve İsrail’in bir vesile uydurarak İran’ın da işini görmeleriyse; doğrudur, tam olarak budur. Lafı evirip çevirmeye gerek yok; ABD ve İsrail, İran’ı yok etmek istiyor. Bugünkü yönetimi tamamen silip, kendi dümen sularında gidecek bir kuklayı Tahran’a oturtana kadar da bunu sürdürecekler.


Bu işin Amerika tarafı. Peki, sabah akşam ABD’ye laf atan İran ne yapmaya çalışıyor?


Bakın o tamamen ayrı bir konu. İran, “her kuşun eti yenmez” vakasıdır. İran devlettir. Devlet geleneği ve gelenek sahibi ordusu vardır. Yerleşik bürokrasisi, tarihi, ortak bir milliyetçilik ruhu vardır. Hiçbir açıdan Irak’la kıyaslanamaz. ABD eğer hakikaten “delikanlıysa” İran’a kara harekâtı düzenlesin de görelim… O zaman hem Washington hem de genel anlamıyla Batı “anyayı Konya’yı” anlar! Bunu yapamıyorsa, “efendim biz gider uçakla bombalarız, adrese teslim füze atarız” diyorlarsa, onu biz almayalım! Doğru.. Yapabilirler. Ama hani ne oldu o zaman, “demokrasi, insan hakları, terörü destekleyen İran yönetimi, kadın hakları, etnik haklar, televizyonlarda sabahtan akşama döndür döndür gösterilen siyahlar içindeki kadınlar, idam edilen masum İranlılar, İran’ın ezilen halkları?” Onları kurtarmayacak mıyız? Yazık değil mi? Irak’ta ne güzel demokrasiye geçildi işte! İran da geçse kötü mü! Bazı tesislere bomba atarak, zalimlerin elinden mazlumları nasıl kurtaracağız? ABD ivedi biçimde İran’a işgal ordusu göndermeli ve kara harekâtıyla bu işi bitirmelidir! Niye yapmıyor? Yani kusura bakmayın, asla bu tür üslupları tercih eden, kullanan ve benimseyen biri değilim ama güzel Türkçemizde daha cuk oturan bir kelime yok; “Yemez!”


Peki, ne yapacaklar?


Artık görüyoruz… ABD’nin gözü-hele Irak’ın bu halinden sonra-İran’ı kesmiyor. İşte daha yeni Time Dergisi yazdı…1500 hedef belirlemişler, tüm uçaklarını kullanarak İran’ı vurma planları yapıyorlarmış. Tahran bunlara yanıtını çoktan verdi; “buyrun” diyor. Sonuçta ne olur, yine yakıp yıkacaklar, bir sürü masum insan ölecek ve bu insanların vebalini sonsuza kadar taşıyacaklar. Benim önerim Ramazan’a girdiğimiz bu günlerde operasyon yapmaları. Böylece tüm İslam dünyasının “hayır” dualarını da alırlar.


Bakın benim bu fikirlerim Türkiye’deki reel-politik aşığı köşe yazarlarına, okudukları kendinden menkul aydınlara ters gelir. Çünkü onların bildiklerinden fazlasını biliyorum ama onların dilini kullanmıyorum. O “dil” iyi bir dil değildir. İran, kriz yönetme konusunda eşsiz birikime sahip, son derece tecrübeli ve zeki diplomatları olan bir ülke. Bakın kaç zamandır, Pentagon’u da Amerikan Dışişleri’ni parmaklarında oynatıyorlar. ABD bu “sürüncemeye” dayanamaz. Eninde sonunda-muhtemelen seçime gidilirken-bir halt edecektir. Ama bir sonuç çıkmaz. İran bu yolla çözülecek ülke değil. Bush iktidarının bunu gözü kesmezse, durum biraz daha mutedil hale gelebilir. Bu halde de çok çok yapacaklarını söyleyeyim… Alışıldık kirli oyunlarını oynayacaklar… Parayla adam satın alacaklar, etnik ayrılığı ve bazı mezhep farklılıklarını kışkırtacaklar, Irak’tan öğrendikleri, içerden bir grubu silahlandırıp ölüme sürme tezgâhını kuracaklar, Azerileri tahrik edecekler vs. Şimdiden “Pejak” diye PKK’nın İran’da faaliyet gösteren bir kolu aktif görünüyor bile. Hâsılı Amerika’da Cumhuriyetçi ekol bu işlerin uzmanıdır. Hakkıyla yaparlar. Başarılı olurlar mı? Şu an için kimse bilemez. Ama buna başarı denir mi? O da ayrı konu. Çok uzattık. Buyrun siz.


Türkiye’de TELEKOM’un satılması çokça tartışıldı. İhanet suçlamaları havada uçuştu. Kitabınızı okuyunca insan gülümsemeden edemiyor. Diyor ki “bu tartışmalara gerek yokmuş aslında!” bir yandan da kızıyor. Bu kadar stratejik kurumların böylesine “doğrudan” iletişime geçmesine. NARUS diye bir kurumun ismi geçiyor kitapta. Bu kurumun birçok ülke telekomünikasyon şirketiyle bağı var. Örneğin Japonya… Mısır, Brezilya, Arabistan, Güney Kore, Fransa, Almanya ve hatta Çin… Bu ülkelerin telekomünikasyon kuruluşları NARUS ile içli dışlı. Siz sözü Türkiye’ye getirip bırakıyorsunuz. Yani açık bir şey söylemiyorsunuz ama imanız manidar. Türkiye’de TELEKOM’un özelleştirildiği ile ilgili tartışmamız boşuna mıydı? Bu bir… İkincisi, Çin gibi bir dev böyle bir ilişkiye nasıl girebiliyor? Yoksa başka anlaşmalar mı söz konusu?

Manidarlığı siz çıkarıyorsunuz. İma da yok. Benim gazetecilik üslubum bu değil. Belgesi varsa yazarım. Yoksa susarım. Türkiye’de NARUS programlarının kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum. Ama kullanılıyorsa kesinlikle kontrol edilmelidir. Varsa kesinlikle şüphe duyarım. Çünkü NARUS’un arkasını biliyorum. Bunlar biraz da tekel ve özel programlar olduğu için kullanmaya mecbur kalıyorsunuz. Microsoft’un programlarını da saydığınız ülkeler kullanıyordu, sonra durumu fark ettiler ve AB içinde büyük olay çıktı. Bir kısmı da-Rusya ve Çin başta olmak üzere-vazgeçtiler. Telekom benzeri stratejik kuruluşların özelleştirilmesine gelince… Özelleştirmenin kriterleri ve nelerin satılması gerektiği bellidir. Kar getirebilecek, derlenip toparlandığında ekonomik açıdan verimli olabilecek ve stratejik olmayan yapıları, devletin üzerindeki yükü hafifletmek için satabilirsiniz. Telekom satılır mı? Yani sadece bu veçhelerden bile satılamaz. Kar etmemesi mümkün mü? Kaldı ki stratejik önemini bizden gayr-ı dünya âlem biliyor. “Efendim başkaları da satıyor”muş.. Sana ne kardeşim. Uçurumdan atlasalar atlayacak mısın? Kaldı ki ABD iletişim özelleştirmelerine bakın. Rusya’ya Çin’e satıyorlar mı? Kendi şirketlerine, bilemediniz kendi şirketleriyle ortak Avrupalı firmalara veriyorlar. Garip iştir vesselam.


Kitabınızda 11 Eylül saldırıları sonrasında CIA’nın yapılandırıldığını söylüyorsunuz. Bu daha çok teknolojik bir yapılanma fakat ben CIA başkanının 11 Eylül sonrası yaptığı bir açıklamayı hatırlıyorum: “Bundan sonra yeni bir CIA göreceksiniz! Operasyonlarımızda aracı kullanmayacağız, doğrudan kendimiz yapacağız!” bu operasyonlardan Türkiye’nin payına düşen nedir?


CIA’in operasyonel bir grubunun olduğu bilinmeyen bir şey değil. Bahsettiğiniz açıklama CIA’in deniz-aşırı, başka ülkelerde yapacağı sıcak müdahalelerle ilgili. Benim bahsettiğim ise, 11 Eylül’ün yarattığı “haber alma eksikliğinin” (onlara göre rezaletinin) giderilmesi, daha doğrusu bir istihbarat/casusluk Ezrail’i inşası ile ilgili. Türkiye’nin bu operasyonel faaliyetlerde üstlendiği rol yüksek dereceli gizlilik taşıyan işlerdir. Bilsem de söylemem ama şu kadarını açayım.. Biz bu işleri yine onlardan öğreniyoruz. Örneğin son Irak savaşından önce CIA’in Irak’taki casusluk ağı yerlerde sürünüyordu… Öğreniyoruz ki, Kuzey Irak’ta casusluk yapacak ve yerel casusları parayla devşirecek ajanlar Türkiye üzerinden bölgeye gitmiş. Veya işte bu işkence uçakları meselesi. Bizim havaalanlarımıza da inip kalkmışlar hatta terörist kaldırmışlar. Artık bilmediklerimiz var mıdır(!) nasıldır, onu da Allah bilir.


Kitabınız, pratik olarak Amerikan sisteminin nasıl çalıştığına dair ipuçları ile dolu. Kitabınızı okuyan bir kişi ABD’nin bir devlet mi yoksa, özellikle güvenlik, istihbarat ve enerji alanında bir şirketler topluluğu mu olduğu sorusunu sorabilir. Benim öğrenmek istediğim, böylesine stratejik alanlarda Musevi cemaatinin etkinliğinin nasıl kabul edildiği.


Güzel soru… Ama cevabı zannettiğinizden daha yalın. ABD’deki Musevi etkinliğini, bizdeki veya başka ülkelerdeki Musevi cemaatleri ile karıştırmayacaksınız. Bu yanılgıya sık düşülür. Nedeni de basit. “ABD kaç Musevi var?. Şu kadar..” Bu soru ve cevap; ABD’de sanki bir grup Musevi yaşıyor, Amerika’da acıdığı için, oyları bulunduğu için, paraları bulunduğu için, iyi lobi yaptıkları için onları koruyor zihin altı kabulünü çıkarıyor. Mesele nüfus ya da nüfuz ile ilgili değil. Bunları hepsi doğru ama tabloyu açıklamaz. Açıklama şudur… ABD İbrani’dir!!! Medya onların elinde. Hayır! Medya onlardır. İktidara etki ediyorlar. Hayır.. İktidar onlardır. Finansı kontrol ediyorlar. Hayır.. Para onlardır. Lobi etkinlikleri var. Hayır. İsrail-Musevi lobisi, Amerikan halkına lobi yapar. Siyasiler buna uyar. Karıştırmayacaksınız. Amerika Musevi’dir!


Mecburen kısa geçiyorum. Açıklaması çok. Başkan Bush sabah kalktığında İncil’den bir sayfa okuyup gününü ona göre düzenleyecek kadar Hıristiyan. Öyle değil mi? Şaka yollu söyleyeyim, Eski Ahit’i mi Yeni Ahit’i mi okuyor acaba? Proteston Hıristiyanlığın ABD’nin çoğunluk ve sıradan halkını bu denli muhafazakâr yapması mümkün mü? Ya da muhafazakârlığın mahşer atlıları neo-conları iktidar yapması. Bu formül İbrani’dir. Başka türlü olmaz. Yani burada çok şey var söylenecek ama.. İnsanların anlaması için çok okumaları lazım.


Geçtiğimiz aylarda Amerika’da İsrail’in Amerikan politikasına etkisi ile ilgili bir tartışma yaşanmıştı. Belki de ilk kez “bu etki” açıkça tartışılıyor. Bundan sonra ne olacak? Amerika kendisini yeniden tanımlamaya mı çalışıyor? Amerikan iç dinamiklerinde yeni bir yapılanma söz konusu olabilir mi? Cumhuriyetçilerin bu konudaki yaklaşımını biliyoruz. Peki demokratlar? Onların yaklaşımı da pek farklı değil ama bazı şeylerin de tartışmaya açıldığı gerçeğini göz ardı edemeyiz.


Edebiliriz… ABD’deki İsrail etkisinin tartışılması yeni değil. Daha sertleri yaşandı. İsrail’in bu ülke üzerindeki etkileri konusunda son derece yetkin bir isim olan Paul Findley’in (gazeteci, yazar falan sanmayın 22 yıllık ABD senötürüydü.)1985’te yayınlanıp haftalarca “best seller” olan “They Dare ot Speak Out” diye bir kitabı var. “Konuşmaya Cesaret Ettiler” diye çevirebiliriz. Meraklısı bulup okusun. Şimdiki tartışmalar devede kulak kalır. Durumun farkında olmayan yok ki. Yani hiçbir şey değişmez. Onu söylemeye çalışıyorum… Herkes farkında ve memnunsa ya da kılını kıpırdatmıyorsa şu demektir… “İsrail’i İsrail’e şikâyet ediyorsunuz.” ABD İbranidir’den kastım bu.


Demokratlar?


Hâsılı, “hiç heveslenmeyin” derim. Ha, demokratlar daha pratiktir. Meseleye biraz daha “liberal” bakarlar. Çevre konusunda, insan hakları konusunda, kadın hakları ve savaş meselelerinde, ekonominin sağlığı dosyasında daha hassastırlar. İyi ama bu “entelektüel” konuları onlara kim öğretti? ABD’nin kültürel tarihi “Woody Allen” tarihidir. Şimdi saydığım maddelerin hepsinin toplum liderleri, aydın örgütlenmeleri, sanat ve medya odaklarının hepsi Yahudi’dir. Yalan diyen beri gelsin, binlerce sayfalık materyali çarpayım suratlarına. Biz bunları niye söylüyoruz?.. Huyları kötü! Hemen İsrail düşmanı diye yaftalarlar adamı. İyi de vaka bu?! “Yok değil” mi diyelim. Yani bir Allah’ın kulu yok mudur, bilim adamı, gazeteci, politikacı olsun, İsrail düşmanı olmadan bunları söylesin. Elli kere bu adamlarla birlikte oturdum, sonunda sarmaş dolaş kalktık. Kendileri de biliyor. Ama siz söylemeyeceksiniz. Niye? “E, biz mazlum halkız, tarihte çok çektik…” İyi de ben mi yaptım?. 1948’de kimin aklına uyup oraya gittiyseniz gidin onun yakasına yapışın.


Kitabınızda ilginç bir bölüm var. Kara liste. CIA’nin bir alt kurumunun dünya çapında 325 bin kişiyi “terörizm ile savaş” çerçevesinde listelediğini belirtiyorsunuz. Daha önemlisi o kurumun 25 ülke ile organik bağa sahip olduğu bilgisi. Türkiye ABD’nin önde gelen müttefiklerinden birisi. Türkiye bu çerçevede Amerika ile temasa geçti mi? Araştırmalarınızda böyle bir sonuca ulaştınız mı?


Hayır, böyle bir bilgiye sahip değilim. İşbirliği çerçevesinde bilgi alış-verişi olmuştur elbette. Bunlar farklı konulardır. Ama sizin asıl sorduğunuzu anlıyorum, bu 25 ülkenin içinde “Türkiye var mıdır” diyorsunuz. Bilmem, var mıdır?


Amerika’da istihbarat alanındaki özel şirketlerin varlığını bir bir ortaya koyuyorsunuz. Bu noktada iki sorum olacak. İstihbarat ve güvenlik alanında özel şirketlerin devreye girmesi devlet mekanizması içerinizde ne gibi problemler doğuruyor? Bu şirketler hukuksuz uygulamalara kaçıyor mu? Ya da diğer devletlerin istihbarat örgütleriyle ilişkiye geçtiklerinde nasıl bir mekanizma işliyor? Bu bir. İkincisi Türkiye ile ilgili. Geçtiğimiz aylarda eski MİT mensubu Şensal Atasagun’un ismi bir güvenlik şirketi ile yan yana anılmıştı. Güvenlik şirketi ile istihbarat alanında uzmanlaşmış şirketleri birbirine karıştırmamalı, ama acaba Türkiye’de güvenlik şirketi adıyla kurulup da istihbarat faaliyetleri yürüten şirketler var mı?


O kadar uzun boylu değil.. Daha doğrusu bizde o kadar uzun boylu değil. Türkiye kendisi dışında kendi vatandaşlarının istihbarat işleriyle uğraşanını haddini bildirir. ABD’deki yapı çok farklı.. Bize uymaz. Türk istihbarat camiası yetkin ve etkili bir organizasyondur. Hiçbir şeyden çıkaramıyorsanız şundan çıkarın, Türkiye’nin ister içerde ister-özellikle-dışarıda yaptığı kaç operasyon de-şifre oldu. Kaçı ağızlara sakız oldu. Artık yıllar sonra “tarihi bilgi” olarak aktarılanlar var o kadar. İstihbarat teşkilatı budur… “Bunlar bir şey yapmıyor herhalde” diye şüpheye düşeceksiniz. Bu halde karşınızda iyi bir istihbarat mimarisi var demektir. Amerika’ya gelince. Orada özel şirketler/firmalar silah ve istihbarat alanında gerçekten de çok etkinler. Yöneticilerinin tamamına yakını ülkenin çeşitli istihbarat örgütlerinin ya da silahlı kuvvetlerinin tepe noktalarından gelen isimlerdir. Güvenlik açısından problem olmuyor mu? Çok nadir. Sistemi oturtmuşlar. Birden çok nedenle açık vermiyorlar. Birincisi, dediğim gibi zaten hepsi resmi yapılardan geliyor. Yani zaten sağlam adamlar. İkincisi, buradan ciddi menfaatler elde ediliyor. Milyonlarca hatta zaman zaman milyarlarca dolar dönüyor. Kimse bindiği dalı kesmez. Üçüncüsü, alışmışlar. Yani kapitalist-liberal sistem budur. Özel sektör işe girer, parasını kazanır, bu alanlardaki tek müşteri de devlettir zaten. Sonuncusu da şudur. Bu şirketler, işin fiiliyatına pek girmez. Yani kim Amerika’da casusluk yapıyor veya Irak’taki teröristleri bulalım demezler ama ABD’deki casusu yakalama, izleme, dinleme, pasifize etmenin teorik, pratik, teknik yollarını inşa ederler. Irak’ta gidip çatışmazlar ama çatışacak adamın eline öyle bir silah verirler ki terörist öldüğünü bile anlamaz. Uydu sistemlerini de bunlar geliştirir, istihbaratta dijital devrimi de bunlar yapar, “homeland security”nin nasıl olması gerektiğinin organizasyon şemasını da bunlar yapıp elemanlarını buraya yerleştirir. Buna rağmen kontrol mekanizması da vardır. Yabancı ülkelerin istihbarat yapılarıyla ilişki kuramazlar örneğin. Ancak bilgi alış-verişi veya teknik/mekanik konularda ortaklıklar kurarlar ülke şirketleriyle ki, onlar da hep Batı kurumlarıdır zaten. Bu işleyişi de yurt içinde FBI yurt dışında CIA izler.


Yahya Bostan /iyibilgi.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir