ANADİLDE EĞİTİM ve ANADİL EĞİTİMİ

Yeni meclisle birlikte yeni anayasa çalışmalarının da başlayacağı bugünlerde “anadilde eğitim” konusu da çokça işlenecek ve tartışılacak. Geçen yazımda söz verdiğim üzere bu konudaki fikirlerimi ve tecrübelerimi okurlarıma sunmak istiyorum.

Millet, milliyet, ırk, ulus konularında temel düşüncem ve mihverim Mehmet Akif’in:

“Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum..
Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!…”

mısralarıdır bunu baştan söyleyeyim. Evet ben de bir Kürdüm. Anadilim Kürtçe. Türkçe’yi ilkokulda öğrenmeye başladım. Bugün Türkçe yazan bir yazar olarak, başka bir dilde yazmayı şimdilik düşünmüyorum. Nazire yapmak gerekirse;

“Ben ki bir Kürdüm, işte perişan yurdum.”

Bu konuyu tartışanların genellikle arka arkaya sıralamak adetinde oldukları Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Gürcü, Arap, Ermeni, Rum tekerlemesi de işi sulandırmak ve saptırmaktan başka bir şey değildir. Ana dilde eğitim konusu politik bir konudur ve ihtiyaçlar ve gereçeklerden değil, ulusalcılık, milliyetçilik veya ırkçılık temelleri üzerine inşa edilmiştir.

İlkokula ilk gittiğim günü hala unutamam. Benim için o gün o kadar travmatik, o kadar rencide edici idi ki kırk yaşına geldiğim halde tüm detayları ile hatırlıyorum.

Babam beni bir yere götürdü. “Mekteb”e gideceksin dediler. Yeni alınan önlük, çanta, kalem, defter ve kokusunu ilk defa duyduğum ve hep sevdiğim yeşil renkli yumuşak silgi. Bunların hepsi beni heyecanlandırmıştı. O gün gittiğim “mektep”de nelerle karşılaşacağım konusunda hiçbir bilgim yoktu.

Babam beni sınıfın kapısında bıraktı. Okulun ilk günü gidememiştim, çünkü benim kimliğim de yoktu ve sanırım okul kaydı biraz sorunlu olmuştu. Birkaç gün sonraydı veya belki ikinci haftasıydı okulun. İlk şaşkınlığım sınıf ortamı, öğrenciler, karatahta ve öğretmeni görmek idi. Bunların hiçbirini daha önce görmemişim ve tahmin bile etmemişim.

Bu arada ilkokul benim ilk eğitim deneyimim değil. O güne kadar mahalle medresesine (hocaya) gitmiş ve Kur’an okumayı öğrenmişim, ilmihal bilgileri öğrenmişim. Yani eğitim benim zihnimde medrese, mahalle hocası imajı olarak duruyor. Oysa geldiğim yer oldukça farklı.

Ortada ayakta duran hanımteyze bana bakarak birşeyler söyledi ama ben hiçbir şey anlamadım. Olduğum yerde bir hanımteyzeye (öğretmenmiş) bir diğer çocuklara bakıyorum. Yüzüm dokunsan ağlayacak halde. Bütün çocuklar başladılar gülmeye. En arka sıradan bir çocuk “vere vıra” (buraya gel) dedi. Ben gözyaşlarımı tutamayıp ağlamaya başladım. Hanımteyze birşeyler daha söyledi.

Arkadaki çocuk kalktı geldi, donakalmış olan beni kolumdan tutup arkaya kadar götürdü. Bu arada Kürtçe olarak bana yardımcı olacağını, anlamadığım şeyleri söyleyeceğini ifade etti.

O ilk ders sürekli ağladım. Bulanık gözlerimle bakıp durduğum o kara tahtaya yazılan beyaz yazılar benim öğrendiğim alfabeden farklı ve oldukça anlamsız şeylerdi. Ben arapça okumayı ve yazmayı biliyordum. Kürtçe konuşuyordum. Karşımda hiç alışık olmadığım bir ortam, benim dilimi konuşamayan bir öğretmen bana birşeyler öğretmeye çalışıyor. Yanımdaki çocuk bir tercüman edasıyla öğretmenin söylediklerini tekrar ediyor, ben ağlamaya devam ediyorum.

Çocuk sırtımdan çantamı çıkartmamı söyledi çıkarttım. Defterimi kendisi çıkarttı, önüme koydu.

Kalemimi çıkarttı, elime verdi. Tahtada gördüğümü yazmamı söyledi. Tahtada öğretmen yanyana yuvarlaklar çiziyordu. Bütün bir sayfayı bu yuvarlaklarla doldurmak da bana oldukça saçma gelmişti.

Bunlar gibi birçok detayı ve o anki duygularımı hatırlıyorum. Ama en dokunaklı olanı benim teyze olarak gördüğüm öğretmenin hiçbir dediğini anlamamış olmam idi. Tek bir kelimesini bile bilmiyordum.

O gün yaşadıklarım aynı zamanda okulun bahçesinde, koridorunda büstleri bulunan, her sınıfta her odada, kütüphanede, müdür odasında resimleri bulunan Atatürk’ten nefret etmeme sebep oldu. Yaşadıklarımın tek müsebbibi olarak onu görüyordum. Hele ki Türkçe’yi öğrendikten sonra okul kütüphanesinde okumaya başladığım tüm kitaplarda Arapçayı kötüleyen, kargacık burgacık diye niteleyen düşünceler, Kürtlerin aslında Türk olduğunu, karda yürürken çıkan kart-kurt seslerinden “Kürt” dendiğini anlatan; bir çocuk olarak o gün bile saçma gördüğüm fikirler nefretimi arttırdı. (Adı geçen kitapların hepsi Türk Tarih Kurumu veya Atatürk Araştırmaları Merkezi yayını idi)

Bugün güçlü olmanın gereği olarak güçlü bir dile sahip olmak gerektiğini biliyorum. Son 150 yıldır İslam dünyasının başındaki basiretsiz yöneticiler yüzünden gerilediğimizin farkındayım. İlme değer verilmediği için, kültürü korumak için çaba sarfedilmediği için güçsüz ve geri kaldığımızın farkındayım.

Bilim dili önce Yunanca iken, İslam dünyasında bilimde katedilen ilerleme ile bilim dili Arapça oldu. Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra ilerleyen batı bilimi, bugün bilim dilinin İngilizce olmasını sağladı. Yüzyıllar süren sömürgeci anlayış aynı zamanda uluslararası anlaşma dilinin de İngilizce olması sonucunu doğurdu.

Bu gerçeklerden hareketle aklın yolu güçlü bir dile sahip olmayı gerektiriyor. Bölücü değil birleştirici bir anlayış, bugün konuştuğumuz Türkçe’yi daha geniş coğrafyalarda konuşulur ve kullanılır hale getirmektir. Bu itibarla Türkiye’de yaşayan herkesin Türkçe eğitim görmesi, özellikle İngilizcenin eğitim dili olduğu okullardaki yanlış yöntemden vazgeçilmesi gerekir.

Ancak ilkokula yeni başlayan bir çocuğun bilmediği bir dilde eğitim görmesi saçma ve gereksiz bir dayatmadır. Çözüm anadilde eğitim değildir. Çözüm önce çocuklara Türkçe’yi öğretmektir.

Kürtlerin ve Arapların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde öğretmenlik de yaptım. 4. yada 5. sınıfa gelen çocuklar ancak Türkçe öğrenmiş oluyorlar. Seri bir şekilde okumayı öğrenme ortalama 3. sınıfta gerçekleşiyor.

Oysa anaokulları yaygınlaştırılıp, anaokullarında Kürterin yoğun olduğu yerlerde Kürtçe bilen, Arapların yoğun olduğu Mardin ve Şanlıurfa’nın bazı ilçelerinde Arapça bilen öğretmenler görevlendirmek gerekmektedir.

İlkokul öğretmenlerinin de Kürtçe konuşabilenlerden seçilmesi, öğretmenlerin çocuklarla iletişim kurmak için Kürtçe konuşmaktan imtina etmemeleri ve doğal karşılamaları birçok sorunu çözecek ve Türkçeyi daha erken öğreneceklerdir. Bu arada anadil olarak Kürtçe’nin de grameri, okuması yazması öğretilebilir.

Benim ilkokul öğretmenimin aslında Kürtçe bildiğini sonradan öğrendim. Ama bu öğretmenimiz kesinlikle bizimle tek kelime Kürtçe konuşmazdı. Belki yasakçı zihniyetten, belki resmi ideolojinin dayatmasından, belki korkudan bilemiyorum. Ama bildiği halde konuşmamış olması bende oluşan nefreti daha da büyüttü. Sonuçta devlet eğitimde hedeflediği “iyi vatandaş”ı eğitemedi.

Türkçeyi güçlendirmek, bilim adamlarının arapça öğrenmesini teşvik etmek ve kendi kültürümüze ait hazieneler olan kütüphanelerimizi artık günyüzüne çıkartmak gerekiyor. İlerleme gerekiyor, güçlenmek gerekiyor.

İyi bir eğitim alması gerekiyor yeni nesillerin. Okulların eğitim üzerindeki rolü bile bu kadar daralmışken kısır tartışmaları aşıp daha önemli noktalara gelmek gerekiyor. Öğretmen Kürtçe konuşsun ama öğrencilerini dünya vatandaşaı olarak yetiştirsin, ideal versin, tarihine bağlı olmasını sağlasın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir