Arada Kalmak

Size bir masal anlatacağım, sıkıcı bir masal.Bir zamanlar yedi kapısı olan bir şehir varmış.

Bu şehrin her kapısında insanları, ayrı bir kader beklermiş. Seyyahlar, şimdiye dek yaşadıklarından farklı bir şeyler yaşayacaklarını bu kapılardan geçerlerken sezerlermiş. Şehrin yedi ayrı çeşmesi varmış, dudağınızı dayadığınız her çeşme ağzınıza suyun farklı hallerini anlatırmış. Bazen soğuğu dağlardan taşımış bir su, bazen tadı sabah rüzgarı kadar hafif bir su, bazen toprağın ruhunda dolaşan kaynak bir su, bazen boğazları tırmalayan acı bir su yolcuların ağzına dolarmış. Sokakları da farklıymış bu şehrin. Bir sokağı geniş bahçeleriyle insana şarkılar fısıldarken, başka bir sokağındaki iş yerleri insana alın terinin parlaklığını gösterirmiş. Hasılı insanlar farklı farklı konuşur, farklı farklı giyinir, farklı farklı yaşarmış. Kimse bir diğerinin yaşam şeklini, avuçlarında ezip kum haline getirmeyi düşünmezmiş. Şehir halkını gören diğer insanlar, kalplerindeki kirleri dökerek şöyle söylemişler; “Sizler farklı yaşamakla hata ediyorsunuz, gelin bizim gibi tek tip bir yaşantı edinin. Aynı şekilde giyinin, aynı şeyleri sevin, aynı müzikleri dinleyin…” Bu sözler şehir halkının hiç de benimsemedikleri cümlelermiş, gelenleri şöyle yanıtlamışlar; “Gökyüzünde kartallara da, şahinlere de, serçelere de, kargalara da yer vardır. Biz kim oluyoruz ki başkalarının hayatını beğenmeyip değiştirmeye kalkalım. Hem sadece kartalların olduğu bir gökyüzü görkemli değil, şimdikinden daha aşağı olacaktır.”

Çiftçi nasıl tohumu toprağın üzerine bırakır ve zamanı geldiğinde ekini topraktan çıkarırsa, Zaman da hayatın üstüne attığı insanları, yaşlandıklarında toplamaya başlar. Onları hayatın topraklarından sökerek beline bağladığı önlüğün içine atar. Zaman, yaşlıların boşalttığı yeri gençlerle doldurur. İşte gel zaman git zaman bizim masalımızdaki şehrin insanları da değişmiş. Ölenler giderken mutluluğu da yanlarında götürmüşler. Yeni gelen kuşak atalarının yaşam şeklinden vazgeçip “tek tip” bir hayat sürmeye karar vermiş. Uzun tartışmalardan sonra ortak bir noktada buluşabilmek için, herkesin kendi değerlerinden kısmen feragat etmesine karar verilmiş. Böylece bazıları giyim şeklini, bazıları inancını, bazıları sevdikleri müzikleri, bazıları korkularını, bazıları sevme şekillerini ortaya yığmış. İnsanlar ellerine kazma kürek alıp vazgeçtikleri şeyleri toprağın derinliklerine gömmüşler. O kadar derine gömmüşler ki, bir daha onları arasalar bile asla bulamayacaklarmış. Geriye kalan şeylerle de yeni bir kültür inşa etmişler. Ama bu kültürde herkes bir eksiklik hissediyormuş. Ellerindekilerden tümüyle vazgeçmedikleri için bir yarıları geçmişe, yeni kültürleri hayatlarına bulaştığı için diğer yarıları şimdiye aitmiş. Yani yemek yeme şekilleri eskisi gibiyken, giyinişleri bambaşkaymış, konuşmaları eskisi gibiyken, dinledikleri şarkılar bambaşkaymış. Birer ucube olmuşlar. İnsanlar gibi konuşan ama hayvanlar gibi eğlenen, insanlar gibi çalışan ama hayvanlar gibi dinlenen tuhaf birer yaratık haline gelmişler. Huzursuzluk onların kalplerine her gün nefesini üflüyormuş. Ne bir hayvan kadar hayatlarının bayağılıklarına umarsız kalabilmişler ne de bir insan kadar yaşamlarının çirkinliğini görebilmişler. Ucubelere özgü o “ait olma” hissiyle daha fazla yakınlaşmışlar birbirlerine. Artık öyle bir noktaya gelmişler ki birinin diğerinden hiçbir farkı kalmamış. Herkes “aynı”ymış. İçlerinden biri kaybolsa dönüp aramıyorlarmış bile. Çünkü kaybolanın tıpatıp aynısından yüzlerce varmış. Kaybolan kaybolmakla geride bir eksiklik bırakamıyormuş.”

Küreselleşme hayatımıza hediye paketleriyle girdi. Paketler o kadar muntazam hazırlanmıştı ki içinden ne çıkacağını düşünmeden onlara saldırdık. Kendimize ait ne varsa, içi meçhul o paketlerle değiştirdik. Yukarıdaki masal şehrinin sakinleri gibi biz de, kendimize ait olanı asla “bizim” haline getiremeyeceğimiz değerlerle takas ettik. Ve bir ucubeye dönüştük. Modern hayatın içinde yaşayan bir taşralı olduk ve yaşantımızın her zerresi bu tuhaflıktan nasibini aldı. Tesettür/iffet anlayışımız bile.
İsterseniz önce, bu çamurlu konuya neden girip üstü başınızı kirlettiğimi izah edeyim. Ne yazabileceğimi düşünürken, yetkililerinden bir mail aldım. Mailde bu ayki konunun “Müslümanların İffet/Tesettür Anlayışlarındaki Değişim” olduğu söyleniyor ve eğer yazımı yazmadıysam bu başlık altında bir yazı verip veremeyeceğim soruluyordu. Onların bu isteğini, memnuniyetle kabul ettim. Ne de olsa beni “Acaba ne yazsam?” sıkıntısından kurtarmışlardı. Ama kısa bir süre sonra beni kurtardıkları sıkıntıdan alıp başka bir sıkıntının içine koyduklarını fark ettim. Ben tesettür/iffet anlayışındaki değişimden ötürü kimin kulağını çekecektim?
Her şeyden önce genel suçluyu teşhis ettim. Bu Küreselleşme denilen deniz anasıydı. Yapıştığı yerden çıkmayan sümüksü şeydi yani. Bu deniz anasının çalışanları olan moda, sinema, pop müzik vs. de etrafa dağılmış, insanları “tek tip” haline getirmeye çalışıyordu. Açıkçası biz de biraz çabuk teslim olduk bu çalışanlara. Sonra da patlayan mısırlar gibi etrafta “tuhaf bir tesettür anlayışını yansıtan” kızları gördük. Hemen dişlerimizi gıcırdatmaya başladık. Halbuki dişler daha önce gıcırdatılmalıydı. Küreselleşme ellerindeki paketlerle sokağımıza girdiği an yapmalıydık bunu. Onu evimizde ağırlayıp, yedirip içirdikten, paketlerini kabul ettikten sonra kızmanın bir anlamı yok. Elbette evimizde ki kızımız o paketten çıkan elbiseyi üzerine geçirecekti.
Bilmem anlatabildin mi? Yukarıda uydurulan masaldan alınması gereken hisse de bu oluyor zaten. Kızların önüne sopayla çıkıp, “yaptığınızın ne kadar saçma olduğunu görmüyor musunuz, böyle de yapılır mı” deseydim, bu hiçbir işe yaramayacaktı. Onların dikkatleri sözlerimdeki gerçeğe değil, elimdeki sopaya kayacak ve benden tez zamanda kurtulmak isteyeceklerdi.
Onları suçlu bulmuyorum, onlar kendilerine ait olan şeylerden hem vazgeçmek istemeyen hem de şimdinin etkisinden kurtulamayan kişiler. İçlerinde bir yerlerde hata yaptıklarının farkındalar. Birer ucube olduklarını kendileri de seziyorlar. Ama yine de ne tesettürden vazgeçiyorlar ne de modanın pençelerinden kendilerini kurtarabiliyorlar. Tesettürlü olmalarına rağmen, bazen bacakları, bazen kolları, bazen saçlarının bir kısmı, bazen boyunları, bazen vücut hatları ortada oluyor. Tesettürlü olmalarına rağmen onları gördüğünüzde utançtan başınızı eğebiliyorsunuz. Onlarla, erkeklerle samimi bir haldeyken, küfür ederken, tuhaf espriler yaparken karşılaşıyorsunuz. Acaba onlara kızmalı mıyız yoksa başlarını merhametle okşamalı mıyız? Bu kadar arada kalan kişileri “ceza”yla mı yoksa “merhamet”le mi yıkamalıyız?

Onların ablaları, yani bizler zor bir imtihandan geçtik.Başörtüsü yasağı yüzünden bazılarımız okulundan oldu, bazılarımız okula gitti lakin sürekli aşağılandı, bazılarımız başını açtı, bazılarımız işten çıkarıldı ve çoğumuz psikolojik tedavi gördü. Onlar bunları yaşamak istemiyor. Böyle bir dönemden geçen biri olarak genç kuşağın o “aşağılayıcı” deneyimden geçmesini asla talep etmem. Ama çözümlerinin de hatalı olduğunu biliyorum. Onlar her iki tarafa da ait olmak istiyorlar. Bunun mümkün olmadığını elbette fark edecekler. Saflar hiçbir zaman bulanık olmaz. Ama bunu fark edene dek onların yaşadıkları ucubelikten kendilerinin sorumlu olduğunu düşünmüyorum. Onlara ucube olmaları için sabahtan akşama kadar belli değerleri yücelten televizyonu izlettiren, tesettürün ne olduğunun izahı yerine “Ayşe Hanım’ın kızı şöyle başını bağlıyor” derler sonrayla tehdit eden, arkadaş seçimine müdahale etmeyen, paranın ve onun avantajlarını kutsayan aileleri sorumlu tutuyorum. Küreselleşmeyi elindeki paketlerle mahallenin başında gördükleri vakit ellerine sopaları aldıkları gibi onu mahalleden atmayan aileleri yahut başka bir değişle değerlerini bir daha bulamayacakları kadar derine gömen aileleri suçluyorum.

Bu kızlar çevrede görüldüğünde, birilerinin ağzından hep şu cümle duyulur: “Böyle başını bağlayacağına hiç bağlamasın bari” Halbuki şu cümle daha uygundur: “ Böyle başını bağlayacağına keşke olması gerektiği tesettüre girse ve tesettürlü bir kızın davranması gerektiği gibi davransa”
Bence “Böyle başını bağlayacağına hiç bağlamasın bari” diye yüzüne söylendiği halde başını açmayan her kızda aslına dönmek isteyen bir kalp saklıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir