ARAMIZDAKİ MASA

Üzerinde güneş batmayan masalar var! Bir kez dirsekler konmaya görsün üstüne, Geppetto Usta’nın elinden çıkmış gibi uzayan masalar… Bir ucu doğuda bir ucu batıda dörtnala koşuyorlar. Dört ayak üzerinde güneşe gölge katıyorlar, hakikate yalan.
Yarışlar düzenleniyor sırtlarında. Yağlı güreşler. Tahtadan madalyalar takılıyor eğilen boyunlara. Tahtadan ama damarları var; zehirli kan dolaşan. Böyle bir masa gördüğünde sen, iyi bak arkasında kim var? Nasıl koyuyor masaya ellerini? İki yengeç gibi çarpık çurpuk yürütüyor mu sana? Hem görebiliyor mu masanın arkasından seni, elini siperlik yapmış alnına. Can çekişen bir balık gibi açıp kapıyorsun umutsuzca ağzını. Yankı mı yapıyor çığlığın yoksa. Kelimelerin dönüyor mu masaya çarpıp? Bak eğersiz biniyorsun bir nakarata, üzerinden atacak: “Olurdu olmasa aramızdaki masa!” Olurdu güneşe bıraksaydı kendini yemiş. Koruk bunlar, bin yıl güneşte kalmadan tatlanmazlar. Hem Allah’ın arzı, kulun masası geniş!


Bir masadan ne çok şey yapılabilir! Bir yelkenli yazın. Ters çevirmelisin yalnız, yere getirmen gerek sırtını. Dört direğinden birine bağlayabilirsin korsan bayrağını kapkara. Geriye kaldı üç direk, ikisine yelkenini gerersin beyaz. Son direğe sırtını yaslarsın ve o nakarat: “Olurdu olmasa aramızdaki masa!” Ve bir kızak kışın, yalnız kırmalısın iki ayağını çakmak için altına. Bu masayla zirvelerden kayacaksın, vadiden vadiye, makamdan makama. Hem tezgâh da yapabilirsin, mevsimi yok bunun. Ya da her mevsimin hasadı ayrı. Sen kirli önlüğünün cebine doldurduğun kâğıtlara bak! Bir masadan ne çok şey yapılabilir! Barikatlar mesela. Ey kapıların önünde bekleyenler! Açılmayacak kapı çekilmedikçe ardından üst üste masalar. Beklerken boş durmayın bir ağızdan nakarat: “Olurdu olmasa aramızdaki masa!” Gülümseyin hoşlanmayanlara bu yılgın şarkıdan. Tatlı dil masayı odasından çıkarır. Peki ya suç masadaysa! Arkasında oturanı dinlemiyorsa ahşap canavar. Aslan terbiyecileri ne ki, onlara masa terbiyecilerini hatırlat!


– Bugün kelimen masa mı?


– Hayır makam!


– Sen oturulacak bir yerden bahsediyorsun, oysa makam ayakta durulacak yer anlamına geliyor. Bir duraktır makam.


– Evet, her masa bir duraktır.


– Peki her makam nedir?


– Her makam bir tuzaktır.


– Fakat herkes onun peşinde! Saklasalar da bunu.


– İşte tuhaflık orada. Tuzağa düşmek için tuzak kuruyorlar.


– Nasıl?


– La Bruyere, Karakterler’de bak ne anlatıyor: ” Bir insan yüksek bir makama geçmek isterse, tuzağını kurar, tedbirlerini alır; herkesi bu isteğine göre kullanır: Kiminin onunla beraber işe girişmesi, kiminin de destek olması gerekir bu durumda. Böylece kurulur tuzak!”


– Peki ya hak ediyorsa makamı kişi?


– O zaman dolap çevirmez, Fârâbî gibi yapar.


– Ne yapmış Farâbî?


– Davet edildiği Hamdânî Sarayı’nda kendisine gösterilen alelâde bir yere oturmayı reddederek sultanın yanına oturmuş. Bu hareketiyle kızdırsa da sultanı, çok geçmeden öfke takdire dönmüş ve yıllar sonra Farâbî öldüğünde, cenaze namazını bizzat bu hükümdar – Hamdânî sultanı Seyfüddevle- kıldırmış.


– Peki hak ettiği halde takdir görmezse kişi?


– Bak bir sorusu var La Bruyere’in böylelerine!


– Sorsun bakalım!


– “Kişi hak ettiği yere getirilmemekten mi, yoksa hak etmeden oraya yerleştirilmesinden mi utanmalı!”


– İyi de nasibini nasıl arayacak!


– Araplar, ” Bir dağın altında bile olsa nasibin bulur seni!” diyorlar. Eski Yunan da aynı şeyi söylüyor.


– Eski Yunan’dan kim?


– Kulak ver Epictetus’a: “Kalabalığa incir ve fındık atarlar. Çocuklar kapışmak için birbirlerine girerler. Yaşlılar hiç aldırış etmezler. Valilikler dağıtılır, işte çocuklara uygun bir iş. Mahkeme başkanlıkları, konsüllükler, onlar da çocuklara özgüdür. Bunlar benim için incir ve fındık gibidir. Rasgele elbisemin üzerine düşerse alır ve yerim. Ama onları yerden almak için eğilmem ve hiç kimseyi itmem.”


Üzerinde güneş batmayan makamlar var bir de. Masaları yok bu makamların, teşrifatçıları yok. Her makam bir başka makama bağlı. Her basamak diğer basamağa çıkıyor. Tere talip bu sarp merdiven. “Hâl” bir lutûf, “Makam” için çalışmak gerekiyor. Muhammedî edeplerle dönüşüyor haller makama. Yedi, dokuz, on, kırk, yüz, bin bir… “Tövbe” bayrağı Hz. Âdem’in elinde, Zühd bayrağını Hz. Nûh yükseltiyor. “Teslimiyet” meşalesiyle yürüyor Hz. İbrahim, İnâbe meşalesiyle yarıyor denizi Hz. Musa. Hüzün yelkenlisiyle yol alıyor makamına Hz. Davud. “Recâ” ipiyle çekiliyor göğe Hz. İsa. “Havf” makamı Hz. Yahya’dan soruluyor. “Zikir” makamına öncülük ediyor Muhammed Mustafa.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir