Aşiret zihniyeti mi?

Dün de bir nebze bahsettim; bu ülkede takdire şayan bir iş yapabilmek için sanki özel bir zümreye mensup olmanız gerekiyor.

Şayet öyle bir durumunuz yoksa her an takdir yerine tekdir almanız mukadderdir. İç karartıcı bir durum. Zira, ne kadar önemli işler yaparsanız yapın, kendinizi yasaklarla örülmüş bir hücreye mahpus hissedebilirsiniz.

Aşiret mantığına benziyor bu durum. Bir hizmet bir zümre tarafından yapıldığında yere göğe sığdırılamazken, aynı çalışma, bir başka kitle tarafından yapıldığında ayıplanıyor, kınanıyor, yerden yere vuruluyorsa, ortada aşiret refleksi üzerine kurulu “bizden” ve “öteki” ayrımı var demektir. Ve maalesef bu ilkel yaklaşım öteden beri hep var oldu…

Türkiye’de koparılan fırtınaların dip noktalarında bir nevi sınıf mücadelesi vardır. Sağcılık, solculuk, İslamcılık, yeşil sermaye, rejim kavgası… Aslında her birinin perde arkasında öteden beri gücü elinde tutan elit bir zümreye karşı dişiyle tırnağıyla bir yere gelmeye çalışan Anadolu halkının mücadelesi vardır. Seçkin zümreler, bazı konuları kendilerine tahsis edilmiş kutsal alanlar gibi görüyor. Bu düşünceye göre entelektüel birikim, sadece belli bir zümreye bahşedilmiştir. Kaliteli bir kitap yazılacaksa onlar yazar, dünya standartlarında bir gazete ya da dergi çıkarılacaksa onlar çıkarır, iyi bir film yapılacaksa yine onlar yapar; yapmalıdır. “Öteki”nin hakkı değildir kaliteli bir icraat ortaya koymak.

Kenan Evren’in konuk edildiği televizyon programı, bu zihniyeti bir kere daha tescil ediyordu. Düşünebiliyor musunuz; mesleki apoletini eğitimcilik üzerine inşa eden bir gazeteci, 12 Eylül darbesinin mütekait paşasını sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Konu ne? “Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen okullar”. Paşa “Bu okullar başarılı” itirafında bulunuyor ister istemez; ancak “dışarıdaki melanet” gafıyla şuur altı şartlanmışlığını da ortaya koymayı ihmal etmiyor. Acı olan, zoraki gülücüklerle “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası yapan kişinin okul karşıtlığı üzerine medyatik aforizmalara başvurması. Hızını alamıyor beyefendi ve Fethullah Gülen saplantısını teyit edebilmek için paslar atıyor Paşa’ya. “Ne yapalım, mahkemeye verdik, beraat etti” demesi bile tatmin etmiyor, salvolara devam ediyor. Neresinden baksanız ayıp! Ancak benim bugünkü konum başka: Niçin eğitim gibi önemli bir çalışmayı birileri yaptığında yere göğe sığdırılamıyor da; aynı şeyi başkaları yaptığında, üstelik “başarılı” olunduğunda bu sindirilemiyor?

Negatif tavır, sadece bahsi geçen kurumlarla ilgili olsa, belki bazı gerekçeler uydurulabilir, belki de mesele kişisel bir takıntıya indirgenebilir. Ancak çifte standardın en âlâsını ortaya koyan bu duruş, imam hatiplileri, Kur’an kurslarını, başörtüsü yüzünden üniversiteye alınmayan gencecik insanları da kapsıyorsa, burada ideolojik bir önyargı var demektir. Kötü olan da bu! Vaktiyle Ankara Valiliği yapmış olan Nevzat Tandoğan’ın “Türkiye’ye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” demesi elit bir aşiret söylemiydi. Aynı zihniyet bugün “Okul mu açılacak, onu da biz açarız, sivil toplum kuruluşuna ihtiyaç mı var, onu da biz inşa ederiz” şeklinde sürdürülüyor.

Eğitim faaliyetinin arasına “çağdaş” lafı sıkıştırdığınızda her şey bir anda değişiveriyor. Ne tecessüs kalıyor ne sorgulama. Oysa malum kuruluşlar için de birileri ağır ithamlarda bulunuyor. Misyonerlik suçlamasından burs müracaatı yapan gencecik çocukların fişlenmesine, Kiliseler Birliği irtibatından PKK bağlantısına kadar pek çok konuda suçlanmıştır “çağdaş” eğitimin bânileri. Ne var ki birilerine göre onlar, daima masum ve masun; “öteki” de daima mahkûm ve mahzun kalmak zorundadır. Ayrımcılık, kim tarafından yapılırsa yapılsın ve kime karşı uygulanırsa uygulansın doğru değil. Böyle davrananlar dar bir zümreden alkış toplasa bile, maşeri vicdan bu ayrımcılığı görür ve mağdurun yanında yerini alır…

Ekrem Dumanlı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir