Askerler demokratik denetime razı değil

Çünkü askerler demokratik bir denetime ve gözetime razı degiller. Böyle bir konunun bırakın tartışılmasını, bilgi olarak dahi ortaya konmasını istemiyorlar. Tarihten gelen birtakım nedenleri de var; ama TSK 1980’den beri iktidarda.

Emekli askerî hakim Ümit Kardaş, TESEV’in Genelkurmay Başkanı’nın eleştirilerine hedef olan “Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim” başlıklı almanağının yazarlarından biri.


Türkiye’nin de resmen üyesi olduğu DCAF’ın (Democratic Control of Armed Forces) desteğiyle hazırlanan ve Silahlı Kuvvetler’in yanı sıra Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik, MİT, Özel Harekat, köy korucuları, askerî yargı ve gözetimdeki rolü itibarıyla medyanın ele alındığı almanağın amacı hem parlamenterleri, hem de kamuoyunu bilinçlendirmek ve güvenlik sektörünün hesapverebilirlik ve şeffaflık açısından röntgenini çekmek olarak açıklandı. Yaşar Büyükanıt’ın almanağın haziran ayındaki tanıtım toplantısına katılan AB temsilcisi Kretschmer’in TSK’ya yönelik eleştirilerine verdiği sert yanıt, ilgiyi yeniden TESEV’in çalışmasındaki tespitlere yöneltti. Basımı mayıs ayında yapılan söz konusu çalışmayı okumayanlar da aylar sonra “neler varmış bakalım bu almanakta Paşamızı bu kadar kızdıran” deme ihtiyacını hissetti. Uzmanlık alanı askerî yargı olan Ümit Kardaş’la bu çerçevede konuştuk.


Genelkurmay Başkanı TESEV almanağına neden bu kadar kızdı?


Çünkü askerler demokratik bir denetime ve gözetime razı değiller. Böyle bir konunun bırakın tartışılmasını, bilgi olarak dahi ortaya konmasını istemiyorlar. Tarihten gelen birtakım nedenleri de var; ama TSK 1980’den beri iktidarda. MGK yapılanması ve 12 Eylül hukukunun getirdiği düzenlemelerle yürütme ve yargı erkleri ile toplum üzerinde güçlü bir iktidara sahip ve sürekli topluma korku salıyor. Böyle bir tehdit ve korku ortamında onu denetleyemezsiniz. Hükümetin bu almanağı ifade özgürlüğü bağlamında ve demokrasiye bir katkı olarak algılayıp savunmaması ve askere hak vermesi hatta bu çıkışın nedenini daha çok bu almanağa yöneltmesi hem etik hem de ahlaki değil. AKP iktidarda muktedir değil, yalpalıyor.


Başbakan’ın askerlere “Gelin abartmayalım, uzlaşalım” önerisi yalpalamak mı?


Başbakan tutarsız davranıyor. ABD’de ordunun sivil otoritenin emrinde olduğunu söyleyip, dönüş yolunda tavizkar bir tutum sergilemesini doğru bulmuyorum. Başbakan’ın bu konularda askeri ikna etmesi gerekmiyor. Askerî bürokrasi bir siyasi parti değil, kendine bağlı, idare içinde yer alan bir kurum. İktidar uzlaşmayı muhalefet partileriyle arar, onları iknaya çalışabilir. Ama askeri değil. Ayrıca askerin tatmin edilebileceğini de sanmıyorum. Almanakta yazıları bulunan akademisyen 5 polis hakkında soruşturma açılması bilimsel ifade özgürlüğüne bir saldırı ve bu soruşturmanın askerin hedef göstermesi sonucu başlaması çok acı. Üstelik bu akademisyenlerin makale yazdıkları konuların ordu ile ilgisi yok. Bu insanların aldığı yara nasıl onarılacak? Bilimsel gelişme nasıl sağlanacak? Bu konularda siz demokrasiden yana bir iktidar olarak nasıl kayıtsız kalır, taviz verirsiniz?.. Gerçek irtica bu işte.


Size göre “dinî” irtica tehdidi altında mı Türkiye?


Hayır, ben aksine iyiye gidiş görüyorum. Hakikaten, gettolarından çıktı bu insanlar ve dünyevileşmek istiyorlar. Çiçek Pasajı’nda oturan, erkek arkadaşlarıyla el ele dolaşan türbanlı kızlar görüyorum. Üniversiteye gelip kapıdan döndürülen kızlar okumak istiyor. Eskiden okumak istemiyorlardı. Şimdi belki orada pozitif bilim ile tanışıp değişecekler. Yani bunlar aslında çoğalmadılar. Zaten vardılar. Şimdi toplumsal alana geliyorlar, talepleri var. Bu talepleri karşılamak zorundasınız. TSK ise türbanı laikliği tehdit eden bir durum olarak algılıyor.


Genelkurmay Başkanı bazı sorular sordu. ‘Bunlara hayır diyemiyorsanız, demek ki irtica tehdidi var’, dedi. Onlardan biri de laikliğin tanımının yeniden yapılması isteğinin dile getirilmesiydi.


Burada sorun, isteği dile getirenin Meclis Başkanı olması. Laiklik tanımının daha anlaşılır hale gelmesini önermek neden irtica olsun ki? Bu ifade özgürlüğüdür. Benim için laiklik açısından sakıncalı olan kurum, Diyanet İşleri Başkanlığı. Çünkü laiklikte en önemli unsur, devletin tüm dinî inançlara karşı eşit mesafede durmasıdır. Ama siz devlete bağlı bir organ oluşturup, belli bir inanca, belli bir mezhebe din hizmeti veremezsiniz.


Diyanet olmasa daha büyük bir kaos olmaz mı?


Sürekli korkutuluyoruz. Korkularımızdan dolayı ne doğru düzgün laik olabiliyoruz, ne de demokrat. Ondan korkuyoruz, bundan korkuyoruz. Korku, devlet yönetiminde bir aygıttır. Bu aygıtı iktidarınız için kullanırsınız.


Ordumuzun aynı zamanda bir NATO ordusu olduğunu düşünürsek, irtica tehdidi sanki onların da işine geliyor.


Tabii NATO’nun da işine geliyor, Amerika’nın da.


Büyük Ortadoğu Projesi, İslam’ın terörle eşit gösterilmesi çabaları, İslamofaşist deyimleri, Papa’nın İslam’ı aşağılaması… Bu gelişmelere karşı bizim ordumuzun din anlayışı nedir?


Bunlarla bir paralellik var; ama nüfusun çoğunlukla Müslüman olması nedeniyle bunu bu şekilde ifade edemezler. O zaman da tabii irtica var deniyor. Yani dünyanın İslam’ı tehlike algılamasının bizde de yansımaları oluyor. Amerika’nın yeşil kuşak teorisinin geçerli olduğu bir dönemde 12 Eylül oldu ve Silahlı Kuvvetler, politik partilerden çok daha fazla dini istismar yaptı. Amerika’nın dış tehdit algılaması değişmediği sürece Genelkurmay başkanları ara sıra çıkıp bu tarz konuşmalar yapacaklardır. Bakınız dine müdahil olmak da din istismarıdır. Diyanet İşleri, bir devlet kurumu; toplumun dini nasıl yaşaması gerektiğini empoze ediyor. Asker de Diyanet üzerinden dinî yaşamı kontrol etmek istiyor.


MGK’nın yapısındaki yasal değişiklikler uygulamada neleri değiştirdi?


MGK’nın yetkileri daraltıldı. Bir sivil genel sekreter getirildi. Ama değişen bir şey yok. Fiiliyatta oluşturdukları müdahale geleneği, fişlemeler, iç istihbarat devam ediyor. Bence MGK’nın tamamen kalkması lazım. Dış güvenlik kurulu olabilir. Dış güvenlikle ilgili konularda askerin görüşünü alacaksınız tabii ki. Ama MGK’da iç siyaset konuşuluyor. Siyasetçinin böyle bir zemine ihtiyacı yok. Kendi parti grupları var, Meclis var, bakanlar kurulu var.


Yeni sivil genel sekreter MGK’nın iç değil, dış güvenliği izleyeceğini beyan etmişti.


Uygulamada böyle olmuyor işte. O zemin durduğu sürece askerler oraya kendileri açısından tehlike gördükleri konuları hep getirecekler. Zaten kavram milli güvenlik, milli savunma değil. Güvenlik dediğinizde bu her şeyi kapsar; hukuk, ekonomi, eğitim, kültür hepsiyle ilgilenirsiniz.


Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni görmediklerini açıklayan siyasiler var. Neden gizleniyor?


Bunun hazırlanmasında asker egemen olduğu için, kendilerine göre yaptığı birtakım tehdit algılamalarının bilinmesini istemiyor. Bu belgeyi yürütmenin hazırlaması lazım; ama acaba sivil siyasetçiler bu konuda ne kadar nitelikliler, buna eğilmek istiyorlar mı? Yoksa bu askerin işi, biz onlara mı bırakalım diyorlar?


Eğer siviller yetersizlerse bunda askerin payı yok mu? İşte hep deniyor ki siyasiler boşluk yaratıyor, asker de onu dolduruyor. Sen sürekli onları korkutursan, aşağılarsan nasıl gelişecek beyinler?


Gelişemez tabii. O boşluğu zaten asker yaratıyor. Asker siyasete müdahale ettikçe siyasetçi sorumluluk almaktan kaçınır. Kendine olan güvenini kaybeder bir süre sonra. Hatta Genelkurmay milli güvenlik siyaseti ile ilgili galiba bir görüş sormuş hükümete. Onlar da ‘siz nasıl uygun görürseniz’ demişler.


Bunu diyen kim, Başbakan mı?


Artık bilemiyorum, ya Başbakan ya Milli Savunma Bakanı. Siz siyaset yapıyorsanız, cesur, programlı ve dik olacaksınız. Bakın toplumsal bir olay olduğu zaman vali askerden yardım ister. Öyle bir yönetmelik çıkarıldı ki asker doğrudan doğruya müdahale ediyor artık. Bunu hazırlayan, hükümet. Siz kendi yetkilerinizi resmen askere devrediyorsunuz. Ha diyeceksiniz ki asker bunları tokatlıyor. Travma geçirdiler bunlar. Doğrudur. Bir başbakan, iki bakan asıldı. Ondan sonra iki gömleğimiz var; bayramlık ve idamlık söylemleri. Tayyip Erdoğan da yakın bir zamanda böyle bir psikolojinin içindeydi. Darbeler yapıyorsunuz. Siyasetçi tabii ki güvenini kaybediyor. Sorumluluk almaktan korkuyor.


Bir adım ileri iki adım geri gidiyor.


Kürt sorunu var diyorsunuz, lafınızın altını dolduramıyorsunuz. Askere dur kardeşim, ben bunu çözeceğim, bu benim sorunum diyebiliyor musunuz? Yoksa bir kenara çekilip, asker gitsin, savaşsın mı diyorsunuz. Siz güçlü birisinden dayak yediğiniz zaman bir daha onun çevresinde dolaşabilir misiniz? Dolaştığınız zaman da boynunuzu büküp korkarak kaçarsınız, onun dediğini yaparsınız.


Peki bu durumdan dayak atan da zarar görmüyor mu?


Tabii, o da netice itibarıyla güç kaybına uğruyor. Disiplini zayıflıyor, kendi içinde muhalif gruplara bölünüyor. Her darbeden sonra tasfiyeler oldu orduda. 12 Eylül’de bir sürü genç subay atıldı. 1960 ihtilali keza Eminsuları, tasfiye etti. 28 Şubat’ta da aynı şeyler yaşandı.


Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasını dinleyen genç subayların kafalarında hangi soru işaretleri vardır acaba?


Askeri eğitim çoğunlukla bir prototip yaratıyor. Daha ortaokul çağında o kurmaylığa marke olan insanların kafasında gücü elde etme, general olma, genelkurmay başkanı olma, cumhurbaşkanı olma fikri var. Sürekli onlara ‘sivillerden daha üstünsünüz, sizin donanımınız farklı, siz cumhuriyeti koruyacaksınız’ gibi bir psikolojik yaklaşım da onları farklı düşünmeye sevk ediyor. Kurmay sınıflarda muhalif olacağını düşünmüyorum. Yani o piramidin tepesine doğru gittikçe amaçlar değişiyor. Yani bir tuğgeneral tümgeneralliği, tüm olan korgeneralliği hedefliyor. Tabii imtiyazlar, ayrıcalıklar başlıyor ondan sonra. Bunları bırakmak kolay değil.


Siz albay rütbesinde emekli olduğunuz için mi böyle rahat konuşuyorsunuz?


Ben hakimdim, general olmak niyetim yoktu. Ben fikirlerimi özgürce söyleyip yazmak istiyordum. Ben askerî öğrenci olarak okumadım. Orduya yedek subaylıktan katıldım. Doktora yaptım. Şiir yazdım. Sinema ve tiyatrodan beslendim ve kendimi korudum. Toplumsal olaylara salt askerî mantalite açısından bakmak kısır bir görüş olur ve yanlışlara götürür insanı. Onun için askerî öğrencilerin kendilerini besleyecek, vizyonlarını açacak hobiler edinmeleri, lojmanın dışına çıkmaları, topluma karışmaları lazım.


Ümit Özdağ, “Ordu, hem AB’nin Türkiye’yi bölücü bir proje olduğunu söylüyor, hem de AB’ye karşı değiliz diyor. Dürüst olsunlar, AB’ye karşı çıktıklarını açıklasınlar.” dedi. Siz bu yoruma katılıyor musunuz?


Ordu güç kullanmaya alıştı, denetlenmek istemiyor. AB’ye karşı çıkmayı da istemiyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin bir politikası Batılılaşmak. Burada bir çıkmaza giriyor. “Avrupa Birliği bizim neyimize?” diyemiyor tabii. Aslında düşüncesi bu. Özellikle son 25 yıldır siyasi parti gibi çalışıyor. Ve bu hükümranlığını kaybetmek istemiyor. Tabii ordunun çoğunluğunu sivil toplumdan gelen, askerlik görevini yapan bizim gibi insanlar oluşturuyor. Astsubaylar ve hatta subaylar dahi kurmaylara göre kendilerini ezilmiş görürler bu sistem içerisinde. Ne kalıyor geriye? Bir kurmay sınıfı, yani o piramidin tepesi siyaseti belirleyici olan. Zirvedekiler üç yüz kişi midir, beş yüz kişi midir, neyse işte. Yoksa alttakilere bir şey sorulmaz. Sıkı bir emir komuta zinciri var.


Ama askeriye içinde demokrasi olmaz ki…


Asker sadece dış güvenlikle ilgilense sorun yok. O zaman tabii ki disiplini de olsun, gücü de. Yani görevi sınırlanırsa mesele kalmaz. Ama kim sınırlayacak? Siyasi partilerin ordu ile ilgili hiçbir programları yok. Yani nasıl bir ordu düşünüyorlar, bunu söylemeye dahi korkuyorlar.


Ve bu yüzden siyasi demeç veren askere yasal işlem yapamıyorlar…


Yapılacak en güzel iş, Erdoğan’ın kendi partisinin başında kalması ve Çankaya’ya hakikaten demokrat, tarafsız, vizyon sahibi, hukuku işleten bir insanı seçmek. O zaman askerin bu tür müdahalelerinde radikal davranarak, onları emekli edebilirsiniz.


NURİYE AKMAN


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir