Atatürk’ün Dolmabahçe’den Firarı

Arkadaşımız Emin Cemal Kunt Atatürk’ün şimdiye kadar bilinmeyen hatıralarını sizin için derledi.

Gazeteciler, bazen müverrihlerin dahi bilmelerine, öğrenmelerine imkan bulamıyacakları hadiselere ya, şahit olurlar, yahut şahit olmuş kimselerin ağzından dinlemek fırsatını kazanırlar.
Fakat hemen işaret edelim ki, bu bir tesadüf eseri değildir. Bir gazetecilik taktiği, hatta tekniği meselesidir. Muhatabınıza tevcih edeceğiniz beklenmeyen bir sual, eğer onu tahrik ve tehyiç ederse, edebilirse, siz de değerine baha biçilmez bir vakıaya muttali olabilirsiniz.
İşte, şimdi size nakletmeğe çalışacağımız Büyük Atamıza ait fevkalade meraklı ve heyecanlı macera da böyle bir gazetecilik taktiği neticesi kazandığımız baha biçilmez bir hatıradır.

Eski İstanbul valilerinden merhum Muhittin Üstündağ, İstanbul valiliğini Dr. Lütfi Kırdar’a devrü teslim ettiği gün, gazeteciler de bermutat bu iki devlet adamının nöbet değiştirme hadisesini tesbit etmek üzere hazır bulunuyorlardı.
Gerek Lütfi Kırdar, gerekse Muhittin Üstündağ heyecanlarını gizlemeye çalışıyorlar, birbirlerine son derece nazik ve fakat ne de olsa iki rakip gibi telakki olunmak mevkiinde olduklarını müdrik mütebessim ve mültefit davranıyorlar, konuşulması gereken işlerden ziyade havadan sudan bahsetmek istiyorlardı sanki. Bunun böyle olmasını da tabii karşılamak lazımdı. Zira, biri için kaybedilen şey ne ise, öbürü için kazanılan şey aynı idi. Yani devlet kuşu meselesi !….
Gazeteciler her ikisini de sual yağmuruna tutmuşlardı. Neler sormuyorlardı. Bazen ikisine de aynı sual soruluyordu. Bunların verdikleri cevaplar arasında mukayese yapmak işte gazeteciliğin inceliği, hatta muzipliği buradadır denilebilir.
Nasıl oldu bilmiyoruz, bir aralık bir kenara sıkıştırdığımız Muhittin Üstündağ’a , arkadaşlarımızdan biri damdan düşer gibi :
– İstanbul valiliğinden ayrıldığınız için müteessir misiniz ?
dedi.
Hepimiz böyle bir sualin muhatabımızı üzeceği zannettiğimiz için, arkadaşımıza çakışır gibi baktık. Fakat aldanmıştık. Zira, Muhittin Üstündağ buna kızmamış, bilakis memnun olmuştu. Çünkü onu tahrik ve tehyiç etmiş, İstanbul valiliği sırasında geçen sayısız meşakkatli, zorlu ve hareketli yıllarını ve bunların arasına sıkışan acı acı ve tatlı, tuzlu hatıralarına kadar sürüklemişti. Birdenbire yerinden fırladı ve heyecanla :
– Efendiler dedi !….. Ben Atatürk’e valilik etmiş bir adamım….. bunun manasını derhal kavrayamazsınız. Zira, Atatürk’e valilik yapmak, hiç bir vazife ve hiç bir devlet işiyle mukayeseye mütahammil olmayacak ehemmiyete ve değerde bir iştir. Büyük Ata, ele avuca sığmaz, gönlü arzu ettiği her işi hiçbir mani tanımadan, yapmağa kalkışan yaramaz mizaçlı bir çocuktan farksızdı. Onun İstanbul’u şereflendirdiği günler boyunca ben bütün milletin bu gözbebeğini adım adım takip etmek, her türlü tehlike ve kazalardan onu korumak gibi, son derece ağır ve fevkalade zevkli bir vazifenin mesuliyetini taşıyordum. Bunun kısaca ifadesi şudur ki, mesela bir hafta İstanbul’da kaldığını tasavvur edelim. İşte bu müddet boyunca ben, İstanbul valisi, bir dakika bile olsa uyumak imkanını asla bulamam. Çünkü Ata, nur içinde yatsı ; dakikası dakikasına uymayan ani kararlarla harekete geçen, düşündüğünü behemehal yapmak isteyen, gece gündüz, sabah akşam, mefhumlarını tanımayan, adeta zamana hükmetmek ve her anı yaşamak isteyen emsalsiz bir yaradılıştaydı. Bir bakıma şefkate muhtaç olduğumuz bir baba, bir bakıma her şeyden ve herkesten kıskandığımız ve takibe mecbur olduğumuz bir evlat mevkiindedir. Yalan da değil çünkü o Türk Cumhuriyetinin kurucusu, Türk milletinin emsalsiz evladı idi.
Atatürk’e valilik yaptığım yıllarda dikkat ve takibin imtihanını vermiş bir adam olarak şunu hemen zikredeyim ki, yine nur içinde yatsın Ata, beni bu sonsuz dikkat ve ihtimama rağmen mükemmelen atlatmış, hepimizin gözü özününde elimizden, gözümüzden kurtulup kayboluvermişti. Yarabbim, o günü tekrar yaşıyorum gibiyim … Aklım başımdan gitmişti. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Kendimi bir türlü affedemiyorum. Hala da affetmem!
– Nasıl oldu, nasıl oldu ?
Diye hep birden sorduk.

– Anlatacağım, anlatacağım, sabırlı olunuz!…..
Diye devam etti.

Günlerden beri gözlerime uyku girmemişti. Sanki ayakta uyuyacaktım. Bütün gün çalıştıktan ve mutat gece sofrasından sonra, o akşam da odasına çekilerek yatmıştı. Bu şartlar içerisinde sabaha kadar derin uykusunda kalacağına katiyetle inanıyordum. Bunun için ben de yatak odasına çekildim ve ilk defa tatlı uykuya kavuşmanın sevinci içerisinde pijamalarımı giyerek yatağa girdim. Bir iki saniye geçmeden kendimi kaybetmiştim. Birkaç saat sonra, zihnim hep onunla meşgul olduğu için, rüyamda onu görüyordum. Fakat ne garip bir rüyaydı bu!…. Ata(saraydan gizlice çıkmış, bir semti meçhule yol almıştı. Arkasından koşarken ayağım bir yere takıldı düşer gibi oldum). Uyanıverdim. Fakat derhal bir tereddüt hasıl oldu.

– Ya dedim, bu rüya değil de hakikat ise, odasına gittim. Bir de ne göreyim, kapı açık içeriye süzülerek girdim, korktuğum başıma gelmişti, çünkü yatağında yoktu!
Hemen zilleri çaldım. Bütün sarayı ayağa kaldırdım. Fakat kimsenin hiç bir şeyden haberi yok. Ata da görünürde yoktu !

Şimdi ne yapmalıydım. Şaşırıp kalmıştım. Gözlerime inanamıyordum.

– Olamaz , olamaz diyordum.

Fakat realite şuydu ki, Atatürk sırra kadem basmıştı.
Düpedüz firar etmişti.

Hemen bütün adamlarımı topladım. Pijamalarla otomobile atladım. İstanbul kazan biz kepçe, Ata’yı aramaya koyulduk. Fakat ne mümkün ? Saatlerce İstanbul’u taradığımız halde bulamıyorduk. Kim bilir neredeydi. Polis romanlarında olduğu gibi, bütün ihtimalleri önüme sermiş, hepsini bir bir inceliyor ve bir taraftan yıldırım süratiyle bütün hedeflere koşuyorduk. Fakat ne yazık ki, bütün ihtimaller birer birer çürük çıkıyordu. Nihayet seher vakti Kireç burnundaki gazinoda olduğunu tespit ettik. Gazinonun üst katındaki salonda kıyamet kopuyordu. Merdivenlerden süratle tırmandık. Ne görelim, Ata neşe içinde etrafına topladığı balıkçılarla omuz omuza vermiş (Kasabiko) oynuyor.

– Yarabbim sana şükürler olsun!……
Dedim. Sevinçten şaşırmıştım. Onların elinde Ata’yı ustalıkla alıp makamı devlete götürmek lazımdı. Memurlara benim de halkaya katılacağımı söyledim. Ve halkadan belli etmeden balıkçıları birer birer eksilmesine temin ettim
Üç beş dakika sonra onunla yalnız ikimiz kalmıştık. Derhal vaziyeti anladı ve mutadı olduğu üzere tatlı bir şekilde beni payladı. Fakat kendisini arayıp bulduğumuzdan da memnun olmuştu. Felekten bir gece çalmak, hür olmak, kendi kendisinin buyruğu olmak, alelade vatandaş gibi yaşamak hasretini dindirmek istemişti. Buna da muvaffak oldu. Kendini kaybettiğimiz dakikadan bulduğumuz ana kadar geçmiş zamanı bakınız nasıl kıymetlendirmişti. Ata, herkesin uyuduğu bir anda yatağından fırlayarak gelişi güzel bir elbise giyinmiş ve başına da bir kasket alarak otomobiline atlamıştı, Beşiktaş’taki sabahçı kahvelerden birine girmiş, ısmarladığı bir sade kahveyi ocakçı eline verirken, göz göze gelmiş, onun sihirli bakışlarını derhal tanımış ve :

-Atamız, diyecek olunca, Ata ağzını kapayıvermişti.

Korku içinde ocağına dönen kahveci, yerinde duramamış, kahvede bulunan sabahçı müşterilerinden balıkçı Kosta, Mihal, Yorgi, Anastas, ve daha bir kısım Hıristiyan balıkçılara gözle kaşla işaret vererek kahvenin yeni müşterisine onların dikkatini çekmiş, bir müddet karşılıklı bakıştıktan sonra içlerinden bir ikisi ürkek adımlarla Ata’nın yanına yaklaşmışlar :

– Sen bizim Atamızsın, hoş geldin, Sizi aramızda görmekle büyük bir sevinç duyuyoruz. Demişler ve ellerini öpmeğe kalmışlardır. Bundan son derece mütehasis olan Ata, müsamahakar davranınca, kahvenin korku ve merak içinde olan diğer müşterileri de Ataya süratle gelmişler, evvelki hareketlerini tekrarlamışlardır.

Ata onlara kahve ısmarlamış kimseye haber vermedikleri takdirde geceyi beraber geçirmek arzusunda olduğunu söylemiş ve hemen :

– Haydi bakalım, benimle beraber gelin sizi gezdireyim !

Demiş, otomobiline onları da alarak doğruca Kireçburnu gazinosuna gidilmiştir. Gazino sahibi uykudan uyandırılmış, masalar kurulmuş, Atanın arzusu üzere içmeğe başlanmıştır. Bu yolda bir hareket masa arkadaşlarında bütün ömürleri boyunca unutmayacakları anlar yaşanmaya başlanınca, Ata bu samimi vatandaşların büsbütün kalplerini fethetmek için onlara şu hitapta bulunmuştur :

– Çocuklar, isimlerinizin Kosta, Yorgi, Anastas, vesaire oluşu, sizi bizden uzaklaştırmaz. Çünkü sizin ile bizim müşterek taraflarımız vardır.Biz sevdiğimiz insanlara çelebi deriz. Siz ne dersiniz. Bizim oyunlarımızla sizin oyunlarınız, sizin zevklerinizle bizim zevklerimiz arasında benzerlik hatta kardeşlik vardır. Bizim zeybeğimiz ne ise, sizin kasabanız da o değil midir ? Ben zeybeği oynadığım kadar kasabınızı da oynarım ve aynı zevki de duyarım.
İster misiniz birlikte bir tecrübe edelim!…….

Bu yoldaki bir konuşma, ihtiyar Rum balıkçılarını sarhoş etmişti. Hepsi birden ayağa kalkıp Ataya kol vererek işe girişmişlerdi.

Yazarın yorumu
Atamızın her hareketinde bir hikmet aramakta hata olmayacağını işte bir misal de bu teşkil ediyor. Bir zamanlar Balkan paktının teminini düşünen Büyük Ata’nın istinat ettiği kökten o kadar kuvvetli ve o kadar isabetlidir ki, yıllar geçtikten sonra onun arzu ve düşüncelerini bir çalışma programı yapıyoruz. (Türkiye – Yunanistan – Yugoslavya) arasında Beld namı verilen askeri anlaşması bunların bir abidesidir. Bunu zedelemek isteyen seslerin kaynakları, şuur ve mantık süzgecinden kaçmış olduğu muhakkaktır. Bunları müsamaha ile karşılamak, bizim gibi olgun bir milletin karıdır.
Komşularına yalnız dostluk, hisleriyle bağlı olmanın lüzumunu beliren Büyük Atamızın, bu hatırasını Kıbrıs diye bir dava çıkartmak isteyen sapık Yunan papaz ve palikaryalarına ithaf etsek acaba yeri midir dersiniz !
SELİM CAVİD YAZMAN
BEN CUMHURİYETİ BÖYLE KAZANDIM :
Ankara 10 ’uncu cumhuriyet yılının büyük ve ölçüsüz sevinci içindedir. Şehir, baştanbaşa ışıklarla donanmıştır. Eğlence yerlerinde her Türk , tam bir şuurla inkılabın nimetlerini idrak ederek neşe içinde eğlenmektedir.

Atatürk, resmi baloların verildiği yerlere uğradıktan sonra Halkevini de teşrif ediyor. Orada , milli ve mahalli kıyafetleriyle çoşan ve çoşturan türk köylüleriyle karşılaşıyor.

bir gün bu milleti ve bu memleketi kurtarmak için atıldığı mücadelede kendisine yeğane kudret ve kuvvet membaı olan bu temiz yürekli vatan evlatlarının neşelerinden son derece mütehassıs oluyorlar. Onları bir müddet seyrettikten sonra doğru Çankayayı teşrif ediyorlar ve :

– Efeleri buraya getiriniz. emrini tebliğ ediyorlar. Efelerin Çankaya’da Atatürk’ün sofrasında nasıl coştuklarını tasvire imkan yoktur. Büyük ata, sahnenin en heyecanlı bir anında Ankara efelerinden birine soruyor:

– Efe , sen benim için ne yapabilirsin ?

efe tereddüt etmeden cevap veriyor :

– HER ŞEY ………
– Mesela…
– Ölürüm.

şimdi bütün dikkat Atatürk’e çevrilmişti. Kimse konuşmuyor, onları dinliyordu. Atatürk gözlerini etrafındakiler üzerinde bir defa gezdiriyor. Sonra :

– Efe diyor, sözünde samimi misin ?
– Emir sizindir Atam.

Atatürk elini dizinin üstüne vuruyor :

– Koy başını buraya….

Efe derhal başını Ata’nın dizlerine koydu ve başını koyar koymaz şakağında bir soğuk temas hissetti. Bu, Atatürk’ün şakağına dayadığı tabanca namlusunun soğukluğu idi. Efe , bu soğuklukla beraber şakağına dayanmış bir tabanca olduğunu görmüş, fakat en küçük bir harekette bulunmamıştı.

Efe, Atası için ölümü seve seve kabul edebilirdi. Fakat Atatürk ona kıyacak mıydı ?

Bütün yüzlerin rengi bir anda solmuş, heyecan son haddini bulmuştu. Nefes almaktan korkuyorlardı ve gözler Atatürk’ün elindeydi. Tabanca efenin şakağına dayanmıştı. Fişek sürülmüş ve emniyet açılmıştı. Atatürk, bir saniye bile tutmayan bir zaman içinde ve göz ile fark edilemeyecek bir hızla tabancanın namlusunu şakağında yanında, belki bir santim kadar kaydırarak tetiği çekiyor.

Derin sükutu yırtan korkunç tabanca sesi….

Kalpler, sanki yerinden kopacak.

Hazır bulunanların hepsinin beti , benzi kül rengini almıştır.

Fakat efenin başı hala Atanın dizindedir ve efede en küçük bir kımıldanma yoktur.

Atatürk , efenin başını dizlerinden kaldırıyor, temiz alnını dudaklarına doğru çekiyor ve öpüyor.

Hala biraz evvelki havanın tesirinden kurtulamamış olanlara :

— İŞTE, BEN ANADOLU HARBİNİ BUNLARLA VE BÖYLE CANLARINI ESİRGEMİYENLERLE KAZANDIM, DİYOR.

NİYAZİ AHMET BANOĞLU

YORULMAK BİLMEZDİ :

Atatürk’ün bizi şaşırtan hassalarından biri de vücutça ve kafaca yorulmaksızın, dikkati hiç gevşemeksizin çalışma kabiliyeti idi. Ertesi gün manevrada beraber çalışacağı arkadaşları ile gece yarısına kadar gazinoda kaldıktan, ve onları uyumağa gönderip kendisi vereceği vazifeleri hazırlamak üzere sabahladıktan sonra, şöyle bir yüzünü yıkayıp traş olarak, yine herkesten erken kitapları başına gittiğini dostlarından duymuştuk. Ben 43 yaş ile 58 yaş arasında yakınıda bulunmuştum. Memleket dolaşmalarında maddi zahmetlere hepimizden fazla dayandığını görürdük. Bir defa Dikmen kırlarında bir piknikten sonra koşmacalı bir bohça oyunu oynamıştık. Bir delikanlı kadar çevik, hızlı ve seğirtgen idi. Büyük nutuk’u 53 yaşında yazmıştır. Çalışma odasında yarı ayak üstü, yarı oturarak ve, yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak, nutkunu dikte ederdi. Yorulan değişirdi. Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti. Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra, hiç dinlenmeden sofraya iner, o gün yazdıklarını bize okur veya okutur. Hadiseler üzerinde terütaze bir muhakeme ile tartışmalar yapardı. Bir kitabı merak edince, koskoca bir cilt de olsa, bitirmeden uyumaz, veya pek az uyku aralaması ile okumaya devam ederdi. Sonra sofrada etrafını çizdiği fıkraları bizlere tekrarlardı. Eğer bildiğiniz bir eserse, Atatürk’ün en can alıcı fikirler üstünde durmuş olduğunu anlardınız.
FALİH RIFKI ATAY

KAYNAK : NÜKTE VE FIKRALARLA ATATÜRK

NİYAZİ AHMET BANOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir