Atlıyı peşinden sürükleyen yıldız

Bu yıldızı ilk kez Rey şehrinde gördüler. Bu küçük ama göz alıcı yıldız seyahat edecek kadar büyüdüğünde Harezm ve Mâve-râünnehir’de de görüldü. Uzun bir aradan sonra tekrar Rey semalarına döndüğü zaman o kadar büyümüş ve parlamıştı ki ışığından gözlerini alamayanlar çok geçmeden etrafında kümelenmeye ve hareketlerini izlemeye başladılar.


Ne zaman bir başka şehre gitmeye niyet etse atlar çözüldü, eğerlendi, üzengiler ayakların heyecanıyla titredi. Yıldız Herat’ta, Herat’ta 300 atlı. Buhara mı dendi, Buhara’ya bir kuyrukluyıldız kaydı. Gazne’ye, Horasan’a, Serahs’a düşünce yolu, nallardan çıkan kıvılcımları halk yangın sandı. Doğrusu bir yangın varsa da yangını çıkaranlar değil söndürmeye gidenlerdi onlar. Mûtezile ve Kerrâmiyye fırkalarının yaktığı fitne ateşi kasıp kavuruyordu ortalığı. İmam Gazalî ve İmam Beydâvî’nin söndürmeye çalıştığı bu yangına karşı yeni bir yıldız lâzımdı. Bu yıldızı ilk kez Rey şehrinde gördüler: Fahreddîn Râzî.

Yıldızdı evet, kanatları vardı. Edebiyat, tefsir, matematik, fıkıh, astronomi, kelam, kimya, usûl-ü fıkıh, tıp… Ne parıltı! Devrin sultanlarının bile gözleri kamaşmıştı. Sultan Alâuddîn Harezmşah sık sık ziyaretine gelirken, Sultan Gıyaseddîn Gûrî, Herat’ta onun adına bir medrese yaptırdı. Fakat Kerramiyye kök salmıştı Herat’ta. Zehirli diller sultanın sevgisine uzandı. Ta ki Fahreddîn Râzî atına binip âlim ve talebelerden oluşan 300 kişilik ilim ordusuyla bir başka kentte soluk alana kadar. Her musibette bir hayır vardı, her şehrin ilimden bir nasibi. Bir yandan ehl-i sünnet nehrini bulandırmak isteyenlere ilimle set çekilirken, öbür yandan fen bilimlerinin önü açıldı. Hareket, zaman, mekan, hız, enerji, ışık, ses ve renk Râzî’nin diliyle anlam kazandı.

İlmiyle hitabeti yarışsalar acaba hangisi geçerdi! Kürsüye çıktığında tutulan nefesleri çok geçmeden bırakılan gözyaşları izlerdi. İşte Sultan Şihâbuddîn Gaznevî’nin kirpiklerini ıslatan kelimeler: “Ey dünyanın sultanı! Ne senin saltanatın kalır, ne de Râzî’nin bu hali!” Râzî sözünü ilâhî kelama bağlamış, dönüşün Allah’a olduğunu bildiren bir âyet-i kerîmeyle hıçkırarak vaazını tamamlamıştı. O her vesileyle talepte bulunulacak kapının ancak Allah’ın kapısı olduğunu vurgular, kullardan bir istekte bulunurken bile bu gerçeği dile getirmekten geri durmazdı. Sultan Harezmşah’a yazdığı mektuptaki vakarlı sesleniş gelecek zamanların âlimlerine hatırlatılacak niteliktedir: “Bu mektubumu zâhirde sebep olduğunuz için size gönderdim. Fakat bu durumu hakikatte hep var olan ve yokluğu mümkün olmayan yüce Allah’a arz etmiş bulunmaktayım. İsteğimi yerine getirirseniz hakikatte veren Yüce Allah’tır. Bu vesileyle siz de teşekkür edilmeye müstahak olur ve sevap kazanırsınız, vesselam.”

Büyüklerin sınavı da büyük olurdu. Herat’a geldiğinde bir kişi dışında bütün ilim erbabı ziyaretine gelmiş, bu durum Râzî’nin dikkatinden kaçmamıştı. Çok sonra bir ziyafette karşılaştığı o zata, “Niçin ziyaretime gelmediniz?” diye soran Râzî’nin aldığı cevap şuydu: “Ben fakir bir kimseyim. Ziyaretinize gelmem şerefinizi artırmayacağı gibi gelmemem şanınızı azaltmaz!” Râzî, “Bu söz tasavvuf erbabının sözlerine benziyor. İşin aslını anlatın ki merakta kalmayayım!” dedi ve cevap yerine bir soruyla karşılaştı: “Neden seni ziyaret etmemiz gerekiyor!” Râzî, “Müslümanların saygı göstermesi gereken biriyim ben!” dedi mahcup bir sesle. O zat ise sorularına şöyle devam etti: “Mademki ilminle övünüyorsun, ilmin neticesi marifetullah’tır. O halde cevap ver: ‘Allah’ı nasıl tanıdın? Hedefine nasıl ulaştın’” Râzî, “Yüz burhan ve delil ile ilim ve yakîn elde ettim.”dediğinde alacağı cevabı asla tahmin edemezdi: “Burhan şüpheyi gidermek içindir. Halbuki yüce Allah benim kalbime öyle bir nur vermiştir ki, onun olduğu yerde şüphe bulunmaz!” Râzî’nin hayatını değiştiren bu söz ellerine kapanıp af dilediği ve ömrü boyunca bağlı kaldığı Necmettin Kübra’dan başkasına ait değildi. Yemek vakitlerini kitap okuyamadığı için kayıp olarak gören Râzî’ye kader en büyük dersini ve kazancını bir ziyafette vermişti.

Fahreddîn Râzî bu olaydan sonra en büyük eseri Tefsîr-i Kebîr’i kaleme almış, yırtıcı kuşlardan kaçan güvercinlere bile sığınaklık eden merhamet kucağını bütün acizlere, fakirlere ve zulme uğramışlara açmıştı sonuna kadar. Vasiyetinde ölümünün herkese duyurulmamasını istemiş, “Beni defnettiklerinde çokça Kur’ân-ı Kerîm okusunlar. Sonra da ‘Sana fakir ve muhtaç biri geldi, ona lütuf ve ihsanda bulun!’ diye dua etsinler.” demişti. Râzî, 1209 yılında Kerramiye fırkası tarafından zehirlenerek şehit edildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir