AVRUPALI ROBOTLAR

Nice nice yüz pâre şehirler”, “Yedi krallık vilayetler” gördü Evliya Çelebi. Şiirse şiir, hatsa hat, nakışsa nakış, mûsikiyse mûsiki; bu ne sanatkâr seyyah. Şairliğinden miydi fil doğuran kadınlardan, gâipten haber veren mağaralardan söz edişi yoksa nüktedanlığından mı?
Kimi tarihçiler mal bulmuş Mağribiler gibi yağmaladılar bu haberleri. Suçladılar Çelebi’yi: Usta binici cirit atıyor efsane meydanında. Kim inanır bu martavallara! Bir de demez mi: “Ey bu müsveddelerimizi, berbat yazımızı tenezzül edip okuyan muhterem dostlar, şöyle malûm ola ki, âlemleri kaplayan bilgiye gizli değildir bu seyahatimiz ve bu ibret alınacak sergüzeştimiz…” Çelebim siz onlara kulak vermeyiniz. Çünkü bu satırların gecikmiş seyyahı ben, kulak vermiş dinlemekteyim sizi. Anlatın, ibretle seyretmekteyim şehrengizi. “Fil doğuran kadınlar” benim muhayyilemde ne kadar gerçek. Gözlerimle gördüm fil bacaklı veletleri Frengistan’da. Hamburgerlerle şişmiş bacaklarıyla bisiklete biniyorlardı, yavru filler gibi sirkte. Bu tabirimi beğenmediyseniz eğer, bir tabir daha yapabilirim. Mesela zalim çocuklar doğuruyor olamaz mı analar. Ebrehe’nin fillerince gaddar… Gelelim kâhin mağaralara. Neden dev çanak antenler olmasın dinleyen dünyanın durmuş kalbini. Şairim ya ben de uydurabilirim. Bir mağaradır televizyonum belki duvarlarına resimler yaptığım. Ateş yakıp yalanlar kızarttığım her akşam.

Demek Viyana’da Beç Kalesi’nde bir siyaset meydanı var! İki tunçtan koç güneş tam tepedeyken eşinip birbirine koşuyorlar tokuşmak için. On ikiyi gösteriyor saat, on iki kez tokuşuyor koçlar. Yer gök sarsılıyor bu çarpışmadan. Başlardaki çanlarla çın çın ötüyor şehir. Sonra asıyorlar bir torba gibi koçların kapışacağı yere suçluları. İtiraf ederse suçunu ne âla yoksa saat ölümü vuruyor on iki defa. Çelebim ağzına sağlık ne güzel anlatmışsın. Varsın inanmasınlar, hayranım sana. İzin ver robotları dinleyelim bir de senin dilinden. Tabirlerimi beğenmediysen susarım. Başkasına tabir ettir istersen:

“Beç şehrinin içini gezerken hekimler çarşısına uğradım. Yüz adet dükkân vardı. Bazı dükkânların önlerinde iskemleler üzerine oturtulmuş, beyaz sarıklı, Boşnak kalpaklı, Antalya ve Isparta külahlı, Tatar görünüşlü ve Tatar kıyafetli, elleri ve ayakları demir zincirli Müslüman esirlerinin kimi siyahî, kimi civan yiğitler, kimi ak sakallı ihtiyar kimselerdi. Mahzun, boyunları bükük halde iskemleler üzerinde oturmuşlar, önlerinde tunçtan havanlar, içlerinde besbâse, kebabe, tarçın, dârülfülfül, kakarla, zencefil ve diğer ilâçları öyle çalışıp döverler ki sanki enselerinde çabuk dövün diye kılıç ile duran adamlar var. İhtiyar olanlar yavaş yavaş, dermansız dövüp, sağına soluna bakıp güçsüz ve dermansız kaldıklarından merhamet damarlarım kabardı. İhtiyar esirlere birkaç akçe verelim diye kese çıkardım. Estergonlu Boşnak Ali Zâim engel olup ‘Şimdi ko, dursun; akşama doğru yine buraya gelip, geçtiğimiz zaman ver. Şimdi bu esirlerin sahipleri yanlarında duruyor. Verdiğin akçeleri ellerinden alırlar.’ dedi. Ben de doğru deyip keseyi yine cebime koydum. Görmediğimiz çarşı, pazar, mahalle ve imaret yerlerini seyrederek akşama yakın yine esirlerin yanına vardık. Onları seyrederken dükkânlar kapanmağa başladı. Birkaç kâfir gelip bu Müslüman esirlerin bellerinden kuşaklarını çözüp, başlarından kalpakları, külahları ve elbiselerini alıp, her birinin koltuğu altlarına birer saat anahtarı sokup çevirdiler. Hemen bütün esirlerin elleri, başları, gözleri ve kaşları oynamaz oldu. Başlarından sarıkları ve sırtlarından elbiseleri alınca gördüm ki bunlar, hepsi tunçtan yapılmış insan heykeli olup, saat gibi kurulup, çarklar döndükçe hareket edermiş. Ben hayret ettiğimde arkadaşım Ali Ağa: ‘Evliya Çelebi, Allah rızası için şu esirlere birkaç akçe’ diye şaka etti. Gerçekten acayip ve garip şeylerdi.”

Çelebim, şimdi ben hangi dille tabir edeyim bu acayiplikleri. Dersin ki yalnız Habeşistan’da 78 türlü dil konuşulur. Hangi lisanla söylesem anlarlar dilimi. Ateşperest Banyan Kavminin o beğenip bestelediğin diliyle mırıldanayım istersen: “Dahen dasi mali lavar malila dar. Ram ram ram ram. Ala ala ala…” Kimse anlamaz mı? Okut kabilesine başvursak. Diyorsun ya “Bu diyarda harami yoktur. Kurt da yoktur. Yalnız koyunlarını ukab kuşu kapmasın diye bir çoban tutarlar”. O halde onların konuştuğu dille yazayım: “Zad beklum haşram”, “Ejirida ejirida!” Tercüme mi edeyim ana dilime? “Her güle bülbül olmaz!”, “Ah aman! Ah aman!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir