Ayağını kaldıran kaplumbağa

Elini kaldıranın söyleyecek bir sözü vardır, ayağını kaldıranın da.

Elini kaldıran, her ne kadar parmakları gökyüzünü işaret etse de, kendini göstermektedir. Yapılan bu hareketle herkese söz verildiği söylenemese de, en azından söylenebilecek olan, elini kaldıran herkesin dudaklarının gözlendiğidir. Gelelim ayağını kaldıranlara; yürümek ve koşmak için ayakların anlık yerden kesilişlerini bir tarafa koyalım; insan ayağını topa vurmak için de kaldırabilir yerden, tekme atmak için de; dansetmek için de ayağı yerden kesilebilir, engeli aşabilmek için de. Yalan söylediklerini ima etmek için ayaklarından birini kaldıranlar da değil konumuz. Ancak yalana işaret eden bir taklitten söz etmek istiyoruz. Bunun için de Anadolu’da sıkça kullanılan bir deyimin altını çiziyoruz. “At nallanır, eşek nallanır, tosbağa da ayağını kaldırır.”

Evet konumuz ayağını kaldıran kaplumbağa. Ne kadar sevimli değil mi! At ve eşeği nallanırken görüp ayağını kaldıran kaplumbağa olsa olsa gülümsetir bizi. Kaplumbağanın zekasının böyle bir taklidi yapabilecek düzeyde olmadığını bildiğimiz halde, böyle bir tasvir dudaklarımızı aralayıp dişlerimizi gösterir, kalbimizi aralayıp içine şefkat tohumları eker. Ancak bu sözü söyleyenler, hayalin sevimli renkleriyle boyayıp tatlandırdıkları acı bir şurup içirmektedirler bize. Ayağını kaldıran kaplumbağanın söyleyecek bir sözü vardır çünkü ve şöyle demektedir: “Ben de onlar gibi olmak isterdim!” Eğer kaplumbağa ayağını kaldırarak bu cümleyi ima ediyorsa korkacak bir şey yoktur. Kaplumbağa kaplumbağa olduğunun farkındadır. Ancak ayaklarına nal çakılıp, dört nala koşanlara imrenmekte, bu imrenişini ayağını kaldırarak göstermektedir. Tabii bu birinci şık. İkinci şıkka göre, kaplumbağa ayağını kaldırarak şöyle demektedir: “Ben de onlar gibi olmak istiyorum!” Bu cümle ihtirasa dönüşen arzunun kelimeleridir. Kaplumbağa toynakları olmasını istemektedir; bunun için elinden (ya da ayağından) gelen her şeyi yapmaya hazırdır ve yapacaktır. İlk iş olarak ayağını yerden kaldırıp nasıl nallanacağını düşünür. Dörtnala koşmak… Başaracaktır! Üçüncü şıkka gelince: Kaplumbağa, “Benim de dört ayağım var! Ben de onlar gibiyim!” diye düşünür. At olma arzusu bir cinnete dönüşerek at olduğunu hissettirir ona. Kendisini Napolyon sanan akıl hastaları gibi elini yeleğinin cebine sokmasa da, ayaklarını kabuğundan dışarı çıkarır ve kaldırır hırsla…

***

-Sen kendini ne sanıyorsun!

Bu cümle yaydan fırlamış zehirli bir oktur ve muhatabından cevap yerine sükut istemektedir. Sonunda soru işareti değil ünlem vardır çünkü; çoğu zaman aşağılama, bazen de tehdit taşıyan bir ünlem… Muhatap ikrar sükutu yerine ünlemi büker ve bir soru işareti haline getiriverir. Sonra da pişkin pişkin cevaplar soruyu:

-Çileğim ben!

Bunun üzerine biz de dönüp bakarız cevabı verene: Evet, rengi kırmızı. Üzerinde pütürler ve sarı noktacıklar var. Doğru söylüyor galiba! Bir çileğin, “Çileğim ben!” demesinde ne var! Biraz iri gözükse de gözümüze, en fazla ‘hormonludur’ diyebiliriz. Pastalarımızı süsler, krem şantiye katar, reçelini yaparız. Şimdi aklımız kendini at sanan kaplumbağaya takıldı ya; neredeyse çilekten şüpheleneceğiz. Belki de çilek şüphemizi gözlerimizden okudu ve bu yüzden “Ben çileğim!” diyor. En iyisi onun gönlünü almak. Bir tane tadıp, “Ne kadar tatlısın!” demek. Ancak bu cümleyi söyleyemiyoruz. Çünkü dudaklarımız reddediyor bu cümleyi. Çünkü tatlı değil çilek. Olgunlaşmamış mı? Hayır ama çilek tadı gelmiyor bu meyveden. Domates bu! Nasıl olur! Cevabı gazeteler veriyor: Genetik biliminin son harikası (!) olan bu meyve, çilek görünümlü bir domates. İngiliz bilim adamlarının buluşu olan “Çilates” (Bu isim de bizim buluşumuz olmalı…) çilek gibi görünüyor, ancak domatesin tadına sahip. Meraklıları (hemen nasıl oluştu meraklıları bilmiyorum) bir yıl sonra piyasaya çıkacak olan meyveyi ‘salataya mı koyalım, krem şantiyle mi yiyelim?’ diye düşünüyorlar. Bak sen, probleme bak! Krem şantiye mi koysunlar, yoksa salataya mı? Onlar bu işin içinden çıkmaya çalışadursunlar, kendini çilek sanan bu domatesin izinden biri daha geliyor: Elmalar… Ama bu elmaları ABD’li bir firma yetiştirdi. Yediğinizde üzüm tadı alıyorsunuz. Kendini çilek sanan domatesten sonra, bu kez de üzüm ruhlu elmalar…

***

Fransa ve Hollanda’nın Avrupa Birliği Anayasası’nı reddettiği şu günlerde tutmuş kaplumbağalardan, çileklerden, üzümlerden söz ediyorum. Herkes gibi gündeme uyup, “Avrupalı Olmak” başlıklı bir yazı yazabilirdim oysa. Ne yapayım domates ısrarla “Çileğim ben!” diyor. Nasıl kayıtsız kalabilirim buna!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir