Ayasofya da sabah namazı.

Dileğimiz ve meramımız odur ki, hafta da bir gün olsun, Eyüb Sultan Camiin de olduğu gibi, Cuma günleri sabah namazlarını cemaat olarak Ayasofya Camiin de eda edelim…

Ayasofya içimize çakılı bir mıh gibidir, zaman zaman söylenir nutuklar atılır, hisleri duyguları iptal zombiler gibi, sadece hiç bir şey yapmadan bir reaksiyon vermeden seyirci kalırız… Bu tıpkı sahip olduğunuz malikhanenin en özel bölümünün ipotek altında olması gibi bir durum…

Geçtiğimiz ramazan bayramın da mescidi Aksa ya girebilmek için filistin halkının uğradığı zulümü gözyaşları içinde izledim… Arada ki benzerliği dehşetle fark ettim… orda gözle görülür, fiziki bir bir işgal ve zulüm var; burda ise çok daha etkili görünmez yasaklar söz konusu… Birilerinin kanına dokunuyor diye kendi öz mülkünüzde ki mescidinize giremezsiniz… Filistin halkının mescitlerinden men edilmelerine ibret alarak, kendi mescitlerimizi dolaşarak, işgal altında ki İslam topraklarının istiklali için dualar ettim… Dileğimiz ve meramımız odur ki, hafta da bir gün olsun, Eyüb Sultan Camiin de olduğu gibi, Cuma günleri sabah namazlarını cemaat olarak Ayasofya Camiin de eda edelim… Sahip olduğumuz değerlere sahip çıkma adına böyle bir gelenek oluşturalım. Biz 7-8 aydır her cuma sabah namazına Ayasofya ya gidiyoruz, sizleri de bekliyoruz… Aşağıda ki konuyla ilgili yazı bir süre önce namaza davet amacıyla yazıldı ve internette yayınlandı. İnsanlar: “a öyle mi, ne güzel, inşallah, maşallah” dediler lakin tereddütle çekimser kaldılar… Hatta ilgisizlik o boyutta ki, resmi olarak açık, devletin kadrolu imamı olan mekandan habersiz çoğunlukla karşılaştık… Bu Cuma sabah namazına gelin, gelebilecek olan babayiğitleri lütfen haberdar edin…

FETİH MABEDİ AYASOFYA

Yıllardır Ayasofya ile ilgili tüm yazılarda eski mabedin ismi hep ‘mahzun’ olarak anılmıştır. Öyle ki benim de yıllar önce “Ortodoks ittifakı ve mahzun mabet Ayasofya” diye bir dergide, yazım yayınlanmıştı. Bu sefer özellikle onun mahzun halini anmadan yazmak istedim.

Aslında, bu eski mabet hala ayakta oluşunu Türklere ve Müslümanlara borçludur. Sezar ın Mısır a saldırdığın da, o zamanın harikası, muhteşem İskenderiye Kütüphanesini yaktığı gibi, 1204 yılında İstanbul’u zapt eden haçlıların da, bu şehri vahşice barbarca nasıl yağmaladıklarını sanat eserlerini yıktıklarını tarih bize haber vermektedir…

Nitekim, İstanbul un fethiyle bir çağ kapatıp, yeni bir çağ açılmasına vesile olmuş, şair ruhlu Koca Sultan, Muhammed Fatih Han, şehri teslim aldığı zaman, mabedin yağmalanmış, bakımsız haline bakıp, derhal onarım ve bakımını emir ederken tarihe geçen şu beyiti söylemiştir:

Perde-dârî mî küned der tâk-ı kisrâ ankebût

Bûm-i nevbet mî zened der kal’a-ı Efrâsiyâb

Yani; Örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık yapıyor/ Baykuş Efrasiyab’ın kalesinde nevbet vuruyor/bekliyor.

Fahri Kâinat, Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz in ön görüsü ve övgüsüyle fethedilmiş, kendi öz mülkümüz olarak vasiyet edilmiş, bu şehri şahaneyi adeta sembolize eden mabedin mahzunluğu, bir zamandır namazgâh olamayışından, İşgal zamanlarında bile kesintisiz okunan Kur-an ı Azimüşşan ın okunamayışından ileri gelmektedir.

Ne hazindir ki yine, tarih tekerrür etmiş, o zamanda olduğu gibi şimdide, yine örümcekler ağ kurmuş, adeta baykuşlar nöbet bekliyor… Cami kimliği askıya alınmış, gerçek bir müze hüviyetinden de uzak, arafta müphem bir bekleyiştedir.

Hıristiyan dünyası, fethi mübini yüzyıllardır içine sindirememiş, meydanda kaybettiği savaşın kuyruk acısının rövanşını masa başında alma hevesiyle bir şekilde Ayasofya nın ibadete açılmasına engel olmaktadır…

Bir takım Bizans entrikalarıyla, kotarılmış bu işin, hiç de hukuki mesnedi yoktur. Oysa bir zaman ört-bas edilip, dillendirilmeyen hakikat odur ki; Ayasofya, kilisenin mülkü değil, imparatorun malıdır ve Fatih Sultan Mehmed Han dahi, kendi parasıyla nakdini ödeyerek, imparatordan satın almış ve camii olarak vakfetmiştir. Öyle ki bu vakfının şartlarını değiştirenlerin Allah ın ve meleklerin lanetine uğrayarak kesintisiz ebedi ateşte kalması için ettiği duayı hepimiz bilmekteyiz.
( – “… İşte bu benim Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamberin, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin, haşır gününde yüzlerine bakılmasın, kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.” )

Şimdi tam da, ‘Papa gelip dua ederse’, ‘AB Ayasofya yı Türklere karşı koz olarak kullanıyor’, ‘Kiliseye dönüştürülmesi için önerge veriyor’ gibi girişimlerle ümmetin ajite ve tahrik edildiği bir zamanda, kendi topraklarımızda bu esaretin kalkması için, çok konuşuldu, yazıldı, söylendi de, bu konu da yapılacakların hepsi yapıldı mı acaba diye bir soru takıldı, aklımıza…

Tarihte bir bilgenin: “karanlığa küfredeceğine kalk ta bir mum yak…” önerisine kulak vererek ve şairin:

“Şevk kanadı kırıklar gibi oturamam,

Çağlar üstü mutlak fikirdenim…”

Düşüne katılarak, İstanbul a ilk geldiğim zamanlarda olduğu gibi, bu kadim mescide daha çok yönelmeye başladım…

Kainatın Efendisi, Sallallahu Aleyhi ve Selem Efendimiz in, övgüsüne mazhar olabilmek için İstanbul’u fethe gelen sahabenin seçkinlerinden Eba Eyyub-el Ensari ra ın, Ayasofya da ezan okuyup, namaz kılıp çıktıktan sonra şehit edildiğini öğrendiğimden beri, Fetih Mescidi ile aramızdaki artık solmaya yüz tutmuş gönül bağımı yeşertmeye, özellikle namaz eda etmek için daha çok gitmeye başladım.

Topu hep siyasilere, iktidar olamayan hükümetlere atmak, arada bir bu konuda söylenmekten çok, icraata yönelmek lazım, diyenlerin, zaman zaman bir anda parlayan sönen ateşler gibi, bir ara sabah namazlarında dolup taştığını, sonra yine kimsesiz kaldığını yakın çevresindeki esnaftan, öğrendik.

Böyle manevi kıymeti, önemi olan mescitlere vefa, Rasul-ü Zişan ın güzel sünnetlerindendir. Medine-i Münevvere de civar halkın tamamı Cuma namazlarında tabiatıyla Mescid-i Nebeviyi tercih ettiği için Mescid-i Kuba, cemaatsiz kalıyordu, işte sırf bu yüzden

Rasul-ü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem, her cumartesi, sadakatle bazen binitli, bazen yaya olarak Kuba Mescidine gider, namaz eda ederlerdi.

Hendek (namı diğer Ahzab ) Savaşında, Resul-ü Ekrem Nebiyi Muhterem Sallallahu Aleyhi ve Selem in, fütuhat için dua edip, duasının kabul olduğu ve galibiyetinin Cebrail as. tarafından, Zat-ı Şeriflerine müjdelendiği ki, bu müjdeden sonra Fetih Mescidi olarak anılan, Sel Dağında ki mescit le Allah-u âlem kardeş ilan edildiğini, İstanbul un kibarlarının ve Şehri şahanenin şairlerinden Yahya Kemal in nezaketen, Peygamber-i Zişan ın işaretine ve Fethine müyesser olan Cihan hükümdarına hürmeten, ‘Ayasofya’ diye değil de ‘Fetih Mescidi’ diye andıklarını öğreniyoruz.

Sadece Fatih Sultan’ın değil, aynı zaman da Peygamberimizin de bize emaneti olan, mescit e ilgisiz kalmamak adına, Fatih in evlatlarını, İstanbul un gerçek sahiplerini her Cuma, sabah namazına davet ediyoruz… Biz de, Mahbub-u Hüda Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz in, Sel Dağın da ki, Fetih Mescidin de yaptığı dualarla, Rabbi Teala ya yönelerek, ümmet-i Muhammed’in futuhatı için, bir dilek, bir gayret, bir niyaz ortaya koyalım diyoruz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir