Ayşe Sevim: Aşk insanı değerli kılar

Yazarları sadece eserleriyle tanımak size yetmiyorsa, onlar hakkında çok daha fazlasını bilmek, birbirinden çarpıcı klasiklerin hangi ruh halinin eseri olduğunu öğrenmek istiyorsanız Ayşe Sevim sizin için su gibi okunacak bir kitap kaleme almış.

“Yazarlar ve Aşk”larında Ayşe Sevim tarihçi kimliğini bir kenara bırakıp edebiyatın pek de fazla bilinmeyen bir odasına buyur ediyor okuyucuları.

> Yazarların hayatına nüfuz etmeye çalışırken bazen boşlukları dolduruyor bazen varsayımlarda bulunuyorsunuz. Bu edebiyatçı yanınızın tarihçi yanınıza baskın çıktığı anlamına mı geliyor?

> Galiba edebiyatçı yanım tarihçi yanıma yıllar önce baskın çıktı. Elimi farklı baharatlara uzatsam da hepsi edebiyat tenceresinde kaynayan yemeğe gidiyor. “Yazarlar ve Aşkları”nda da aynı şey oldu. Tarih mezunuyum ama bu kitabı asla biyografik- tarihi bir çalışma olarak görmedim. Tarih tahsili yapanlar bilirler, bir olay incelenirken tarihçiden objektif olması beklenir. Sadece bir kayıt edici olması yani. Benim metnim ise tamamıyla sübjektif. Edebiyatta olması lazım geldiği gibi. Bu kitapta ben olayları metne geçirip tarihçi gibi kenara çekilmedim. Aksine sizin de tespitiniz üzere onların yerine düşündüm, yorum yaptım, karakterlerle dalga geçtim yahut kutsadım. Edebiyat biraz da herkesin gördüğü bir olayı farklı gözlerle görebilme sanatıdır. Bunun eserlerinize yansıması lazım.

> Kitabınız aşkın ve acının yazmayı beslediği gerçeğini bir kez daha doğruluyor. O halde -genelleme bizi yanıltmazsa- aşk olmasaydı edebiyat olmazdı gibi bir çıkarımda bulunabilir miyiz?

> Aşk olmasaydı edebiyat olmaz mıydı sorusunu başka yazarlar nasıl yorumlarlar bilmem ama ben aşk olmasaydı değil edebiyatın hiçbir şeyin olamayacağı kanaatindeyim. Bizim Allah’ımız Efendimize sevgilim diye hitap ediyorsa, zannediyorum aşkın bu evrende çok ehemmiyetli bir yeri var. Aşk edepsiz bir şey değildir malumunuz, davranışlar edepsizdir. His olarak çok kutsaldır o. İnsanı değerli kılan bir şeydir aşk ve herkes kabiliyeti ölçüsünde, kabı nispetince bunu yaşar. Öyle çok söylendiği gibi çiçeğe böceğe de aşık olunmaz, onlar sevilir. “Yazarlar ve Aşkları”ndaki yazarlar bile farklı dereceler de yaşamışlar bu duyguyu siz de fark etmişsinizdir. Bence dünyadaki her şey bu duyguyu keşfedebilme ölçüsünde bir değer kazanıyor.

> Batılı ve doğulu yazarların ’aşk’a bakışı ve ’aşk’a yüklediği anlam noktasında en bariz fark nedir size göre?

> Mahremiyet. Batılı yazarları incelerken geniş bir bahçede yürüyorum hissini yaşadım. Hiçbir şey gizli değil, kendilerini de yaşadıkları aşkları da ortaya koymuşlar. Bizimkiler ise tam tersi. Bilgiler hasır altı edilmiş. Mesela, Yahya Kemal Müzesi’nde bir tutam kadın saçı var ama kadının kim olduğu bilinmiyor. İz sürmek zorunda kaldım diyebilirim. Galiba bu kutsal olana bakışımızla alakalı. Batı dünyası yani Hıristiyan dünya yaşadıklarını din adamlarına anlatarak feraha eriyor bizde ise saklamak esas. Tabii başka noktalar da var ama bence en belirgini mahremiyet mevzuu.

> Edebiyat tarihine malolmuş bunca isim şimdiki paparazzi aşkları gibi yaşadıklarını afişe etmiş değillerdir. Yanılıyor muyum? “Yazarlar ve Aşkları”nı yazmaya başlarken korkularınız, endişeleriniz oldu mu?

> Oldu tabii. Konunun büyüklüğü altında ezilmekten korktum. Zira yazdığım şey olayların tasvirinden ziyade hislerin tasviri olacaktı. Şimdi siz beni dinliyorsunuz ama aynı zamanda kalbinizden neler neler geçiyordur. Bu beni dinlemenize mani değil tabii. Ben sizin beni dinlerken duruşunuzu, kaleminizi tutuşunuzu, mimiklerinizi vs. tarif edebilirim. Ama benimle alakalı neler hissettiğinizi ne kadar yazabilirim? Eğer siz benim kurguladığım bir karakter olsaydınız istediğimi yazmakta serbest olabilirdim yine. Çünkü sizi ben uydurmuş olacaktım. Bilmem izah edebildim mi? Muhataplarım gerçek insanlar olduğundan onların duygularını doğru tespit edebilmem gerekiyordu. Sadece okuduklarımdan hareketle onların zamanına gitmem, onlar gibi bakmam lazımdı. Bir de incelediğiniz kişiler yazar sonuçta. Yani algılamaları yorumları çok farklı düzeylerde.

> Bu kitapta edebiyatçıların aşklarını anlatmakla kalmıyor onların kişiliğine, karakterine ve ruh dünyasına dair önemli ipuçları veriyorsunuz. Öyle ki bu kitabı okuduktan sonra pek çok kişi klasikleri tekrar ve farklı bir gözle okuma ihtiyacı hissedecek. Bu kitap sizin okumalarınızı ve yazarlara bakışınızı nasıl etkiledi?

> Benim insana bakışım bile değişti diyebilirim. Çünkü, insan çok değişik bir kavram. Acı çekmek istiyor, risk almak istiyor, başı belaya girsin istiyor. Halbuki balığa yem atarsanız mutlu mutlu yaşamını sürdürür akvaryumdan çıkmaya yeltenmez, ya da hiçbir hayvan bile isteyerek av olmaya çıkmaz. İnsan böyle değil, acıya istidatlı. İnsana yeniden saygı duydum diyebilirim. Yazdığım yazarlarda da bu vardı. Mesela Dostoyevski, ortalama herkesin isteyebileceği bir hayata sahipken başına bir felaket gelsin istiyor. Nihayetinde kürek mahkumu oluyor ve o günlerini daha sonra hiç de kötü anmıyor. Hatta kürek mahkumlarının öğrencisi bile oldum demiştir. Yani benim hem okuyacağım kitaplara bakışım hem de yolda gördüğüm olayları zihnime geçirirken yorumlayışım farklı olacak. Olduğu gibi almamaya çalışacağım. Altında ne gibi acıların risklerin yattığını çözmeye çalışacağım herhalde.

> Kitaptaki isimleri siz mi seçtiniz yoksa onlar mı yazdırdı kendi hikayelerini?

Her ikisi de. Mesela Dostoyevski’yi ben yazmak istedim. Hayran olduğum bir yazar, Çehov’da öyle. Aşkı yaşama şekilleri de tam kendilerine özgü. Ama Safiye Erol kendini yazdırdı. Onu umursamadan geçemedim. Aşk karşısında öyle sağlam bir duruşu vardı ki. Ya da Slvia Plath, o da kendini yazdıranlardan. Huzur onun için ateş gibi. Hani güneşe bakamayan hatta güneşe çıkamayan hastalar vardır. Şimdi hastalığın ismini hatırlayamayacağım. Slvia için de huzur öyle bir şey. Kendini yok etmeye çalışıyor. O da gelip kendini yazdırdı.


(www.sanatalemi.net)


Not: Röportaja konu olan kitapla ilgili teknik bilgiler ve arka kapak yazısı için bu linki kullanabilirsiniz..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir