Bankacılık Ya da Satış!

Son günlerde yabancı sermaye ile ilgili farklı yorumlar ülke gündemini oluşturmaya başladı.

Birileri, “Biz beceremiyoruz, kaynağımız yok, onlara ihtiyacımız var ve bu nedenle yabancı sermaye gelsin yatırım yapsın”derken…
Birileri de, “yabancı sermayenin gelmesi ülkenin bağımsızlığı için tehlikelidir” diyor.
Peki bunlardan hangisi doğru?
Biz, şahsen ne “gelsin” ne de “gelmesinler” diyenlerin safındayız. Bizim kaygımız yabancı sermayenin geliş biçimiyle alakalı. Yoksa, sermayenin gelip istihdam sağlaması, katma değer üretmesine zinhar muhalif değiliz.
Dolayısıyla yabancı sermaye gelecekse Türkiye’nin hazır kurumlarına el koymak için değil, yeni yatırım yapmaya gelmelidir.
İşte bu yüzden biz, muhalefet etmek için muhaliflik yapanlardan değiliz.
O halde niye günlerdir bu sayfalardan AKP’nin özelleştirme girişimlerine karşı sert eleştirilerde bulunuyoruz.
Efendim, bizim derdimiz, kaygımız ya da tasamız şu: Bu ülkenin stratejik kurumları ve kuruluşları üç-beş kuruş paraya bir gün gelip çattığında “verimsiz” oldukları iddiasıyla “bize eyvallah” deyip pılıyı pırtıyı toplayacak leş yiyicilere satılmasın.
Bu ülkenin kaynakları dışarıya kaçırılmasın…
Bu ülkenin çocukları işsiz kalmasın…
İşte, tek derdimiz bu!
***
Uzun yıllardır Türkiye’ye gelen yabancı sermaye ülkemizin pek hayrına olmadı. Ağırlıklı olarak sıcak para şeklinde gelen bu sermaye sürekli olarak borsa, bono, tahvil ve mevduata yöneldi. Ne de olsa faizlerin yüksek seyrediyor, kur farkı da devreye girince ciddi karlar elde ediyorlar.
Merkez Bankası’nın açıklamalarına göre şubat sonu itibariyle, toplam sıcak para miktarı 48.7 milyar dolar. Sadece son bir yılda giren sıcak para, net 19.8 milyar dolar. Oldukça büyük rakamlar.
Size bir misal verelim de daha iyi kavrayın olan biteni!
Örneğin Mayıs 2004’te bir bin dolar bozdurarak elde ettiği 1.492 YTL’yi, bir yıl boyunca İMKB’de değerlendiren bir yabancı bu parayı Mayıs 2005 sonunda 2203.7 YTL’ye çıkardı. Bu para o günkü kurdan dolara çevrildiğinde ise 1626 dolara denk geldi.
Bu hesaplamaya göre, son bir yılda borsada tutulan sıcak paranın dolar bazındaki getirisi yüzde 62.6’yı buldu.
Ne güzel değil mi? Oturdukları yerden, üretim falan yapmadan, vergi, SSK ya da enerji maliyetleri ile boğuşmadan bir yılda 626 doları cukka ediyorlar. Siz bir de bu rakamı milyon dolar üzerinde hesapediverin…
Korkunç bir kar, hem de alın teri akıtmadan..
Peki, bu 626 dolar farkını kim, nasıl ödüyor?
Tabii ki, sen ve ben, ekmek almak için çırpınan garip vatandaşım..
***
Peki, AKP hükümeti nasıl bakıyor? Nasıl olacak sıcak paraya oldukça sıcak bakıyor. Vergi koymak akıllarının ucundan bile geçmiyor. Bakanlar Kurulu’nun herkese esip gürleyen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan bakın ne diyor: “Sıcak paraya vergi mergi koymayacağız. Herkes bilsin; ne dalgalı kurdan vazgeçeceğiz ne de gelen paradan vergi alacağız. Senin ekonomin kötü ise vergiyi koyduğunda gelmeyecek mi o para? Senin faizlerin yüksekse, mama dağıtıyorsan, gelecek onlar da gagalayacak.”
Görüldüğü gibi, Sayın Unakıtan’ın vergi koymak gibi bir derdi yok, ama o da yüksek faizlerden dert yanıyor. Satır aralarında Merkez Bankası’na falan göndermelerde bulunuyor. O zaman sormak lazım: Sayın bakan aklınız başınıza yeni mi geldi? Saadet Partililer ‘Merkez Bankası’nı özerkleştirerek, ülke ekonomisini üst kurulların hakimiyetine sokuyor ve bürokratik oligarşiye zemin hazırlıyorsunuz’ diye bas bağırırken neredeydiniz?’
***
Yabancı sermaye bir taraftan finans piyasalarında cirit atarken, diğer taraftan da bankacılık sektörünü hallaç pamuğu gibi atıyor.
Türkiye Bankalar Birliği’nin raporuna göre 2004 yılsonu itibariyle bankacılık sektöründe yüzde 3’lük pay sahibi olan 13 yabancı banka sayısı 17’ye çıkarken, yabancıların bankacılık sektöründeki payları katlanarak büyüdü.
Rapora göre, Türkiye’de faaliyet gösteren 13 yabancı banka “ABN AmroBank, Ak Uluslararası Bankası, Arap Türk Bankası, Banca di Roma S.P.A, Bank Mellat, BankEuropa, Citibank, Deutsche Bank, Habib Bank, HSBC Bank, JP Morgan Cahse Bank, Societe Generale ve WestleB AG”den oluşuyor.
Bu 13 bankanın 2004 yılsonu itibariyle aktif büyüklüğü ise 10 milyar 347 milyon YTL ile toplam bankacılık sektörünün yüzde 3.37’sini oluşturuyor.
Görüldüğü gibi ulusal bankacılık sistemimizde 2001 krizi ile başlayan kanama yabancı payını arttırmış durumda. Hatırlayınız, 2001 krizinden sonra Demirbank yok pahasına İngiliz HSBC’nin eline geçti. Arkasından Sitebank’ı Portekizli BCP Group satın aldı. Daha önce Demirbank’ın Romanya’daki bankasını satın alan İtalyan Unicredito krizle birlikte Koçbank’ın yüzde 50’sini 250 milyon dolar gibi bir paraya satın alıverdi.
***
Bir kere, bankacılık sektörü başka sektörlere benzemez. Bir ülkede ulusal bankacık sistemi yerini uluslararası bankacılık sektörüne bırakırsa en ufak bir krizde dahi sanayi ve ticaret büyük darbe alır. Yabancı bankaların önemli bir kısmı ülkede topladığı mevduatları, yurt dışındaki merkezlerine aktarır, daha sonra da ülkemizden toplanan bu paralar yüksek faizlerle ülkeye kredi olarak geri döner. Yabancı bankalar güçlü oldukları için, müşterilerine istediklerini kabul ettirme şansına sahip. Yerli bankaların mali yapıları daha zayıf olduğu için bunlarla rekabette zorlanırlar.
Evet, bazı sektörler vardır ki, ülkenin milli güvenliği için mutlaka “yerli ve milli” olmak mecburiyeti vardır. Bankacılık bunlardan biridir.
Özellikle Türkiye gibi bir coğrafyadaki ülke için. Akıldan çıkarmayalım, ekonomi ve siyaset bir sarmalın iki parçasıdır. Aslında Türkiye için ders alınması gereken ülkeler var. Güney Kore ve Malezya uygulaması ile Arjantin, Şili, Meksika ve Brezilya’nın durumu.
Bir fikir jimnastiği için, 1969-1990 yılları arasında Güney Kore’nin ortalama reel büyüme hızı yüzde 9.7. Bunun içinde finans ve reel sektör dâhil yabancı sermaye etkisi sadece yüzde bir.
Benzer şekilde Tayvan’ın ortalama reel büyümesi yüzde 9.7 ve yabancı sermaye katkısı yüzde 1.6 iken Singapur’da yüzde 9.6 ve 1.4, Tayland’da yüzde 7.2 ve 1.5, Malezya’da yüzde 7.6 ve 0.6 mertebesinde.Görülüyor ki yabancı sermayenin öyle paketleyip “cennet” falan getirdiği yok.
***
Türkiye’nin birinci ihtiyacı her alanda milli sermayeyi güçlendirmek olmalı. Aksi halde sürekli sermaye ithal eden ülke konumundan ileriye gidemeyiz.
Dilerseniz şu soruları da hep birlikte soralım:
– Yabancı bankalar, Türk tüketici ve şirketlerine nasıl imkânlar sunacak?
– Küresel finans markalarıyla Türk bankaları nasıl rekabet edecek?
– Piyasada ne kadar etkili olacaklar veya etkili olmalarına müsaade edilecek?
– Yabancıları finans sektöründe kontrolü ele geçirmesi reel sektörü nasıl etkileyecek ve bu durum milli güvenlik zafiyeti doğurur mu?
Bütün bu sorularla ilgili 230 milyar dolarlık fon büyüklüğündeki Türk finans sektörünün komuta kontrol üssü BDDK’nın cevabı ise gayet açık ve net: “Biz oyunun kurallarını koymakla değil, oynanmasını sağlamakla görevliyiz. Bu konuda belirleyici olan siyasi iktidardır.”

***
Bize göre, bu kafayla giderse AKP, Türkiye’yi her alanda “açık pazar” haline getirir.
Açık pazar, tüketim toplumu oluşturmak demektir.
Üretim yabancıların elinde, tüketim bizden!
Zaten, AB ve ABD’nin isteği de bu değil mi?
Allah aşkına, dünyanın neresinde tüketim toplumlarının üretmeden zenginleşmesini gerçekleştiren bir sistem var?
Dolayısıyla başta söylediğimizi tekrar etmekte bir kez daha fayda var. Yabancı sermaye gelecekse Türkiye’nin hazır kurumlarına el koymak için değil, yeni yatırım yapmaya gelmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir