Batı`nın Cennetle İmtihanı

`Gladyatör`ün yönetmeni Ridley Scott yeni filminde 11. ve 12. yüzyılda Ortadoğu`yu kana bulayan Haçlı Seferleri`ni `başka bir göz`le işledi.

2001`de, yaşanmış bir olaydan alıntılayıp çektiği `Kara Şahin Düştü` filminde Amerikan askerlerinin Somali`de saplandığı batağa girebilme dürüstlüğünü gösterebilen Ridley Scott, yeni filmiyle `Hollywood`un vicdanı` olma yolundaki kafamızda beliren imajını pekiştirme yolunda. `Cennetin Krallığı`nda, Haçlı birliklerinin 200 yıl boyunca sekiz kez toplanıp Ortadoğu`ya akın ettiği ve büyük bir coğrafyayı kana buladığı Haçlı Seferleri`nin üzerine giden Scott; `gözünü para bürümüş` Avrupalı ulusların, kilisenin bizzat en üstteki yöneticileri eliyle kışkırtılarak `dinsizleri öldürüp cennette mekân sahibi olma` amacıyla yaşattıkları trajediyi, dürüstçe, çok da eğip bükmeden ortaya seriyor. Orlando Bloom, Liam Neeson, Jeremy Irons, Edward Norton ve Eva Green`den oluşan kadroya Selahaddin Eyyubi`yi canlandıran Arap oyuncu Gassan Mesud`un eklemlendiği film, büyük oranda bol Oscar`lı `Gladyatör`ün kamera arkası ekebinin elinden çıktı.

Cennetin merkezine yolculuk

Epik filmlerin usta yönetmeni Scott, bütçesi için 135 milyon doları gözden çıkardığı yeni filminde öyküyü, çocuklarını ve intihar eden karısını kaybedip onun günahlarına kefaret olsun diye Kudüs`e hicret eden köylü bir nalbant üzerinden işliyor. 30`lu yaşlarında babası olduğunu öğrendiği Golfrey`in (Neeson) peşinden deniz yoluyla Kudüs`e geçip şövalyelik nişanıyla onurlandırılan Balian (Bloom), önceleri dinsizlerin yaşadığını sandığı Kudüs`te ibadet eden Müslümanları gördüğünde yaşadığı şaşkınlığı çok geçmeden üzerinden atıp, babasının “Hayatın pahasına bile olsa doğruyu söyle. Muhtaçlara yardım et ve kralı koru” öğüdüne uyup Kudüs`ün çevre köylerinden birinde düzenini kuruyor. Son nefesini veren babasının yardım etmesini istediği kral, Mısır ve Suriye Sultanı Selahaddin Eyyubi (Mesud) ile barış anlaşmasına riayet edip Müslümanların Kudüs`te yaşamasına izin veren 4. Baudouin`dir (Norton). Ancak kralın etrafındaki hakim grup, bir an önce savaş çıkartıp 1. Haçlı Seferi`nde olduğu gibi Müslümanları ve Yahudileri kılıçtan geçirmek niyetindedir. Cüzamlı kralın ölümünün ardından koltuğa oturan eniştesi, Tapınak Şövalyeleri`ne yakın duran Guy de Lusighan, köyleri basıp masum insanları öldürerek Selahaddin`i savaşa zorlar. Dönemin en büyük ordusuyla Suriye`den yola çıkıp Hattih`de düşman kuvvetleri bozguna uğratan Selahaddin, Kudüs kapılarına dayanır. Şehri korumak için köylülerden bir ordu kuran Balian, pazarlık payı bırakmak için akıl dolu ve `kahramanca` bir mücadele verir. Şehri bırakmasına bırakacaktır; ancak öfkeli Selahaddin`in hışmından kurtulmak içindir herşey. Sonunda istediğini elde eder ve gerisin geriye ülkesine döner.

Çok tartışılacak bir film

Genel olarak sorunsuz bir film olan Cennetin Krallığı, finalinde sıkıntı yaşıyor. Eğer, Batılı tarihçilerin de üzerinde hemfikir olduğu Selahaddin`in hoşgörüsü, Hıristiyan halkı sağ salim ülkesine gönderebilecekse, Kudüs önündeki Müslüman birliklerin sivil halka karşı acımasız saldırıları niye? Yok bu saldırılar, `aslında hepimiz aynıyız` mesajı veriyorsa, bugüne kadar tam bir aydın profili çizen Scott`ın, durulmayan oryantalist rüzgarlardan nasibini aldığını gösterir; ki filmin adaletine zarar veriyor bu. Zira yaklaşık 90 yıl önce tüm dindaşlarını kılıçtan geçiren bir milletin torunlarını, yeni bir kıyıma girişmelerinin hemen ardından yenip, sonra da canlarını bağışlama; başka türlü bir hoşgörü, başka türlü bir insanlık öğretisi… Bir de başka bir sorun var. Batılı sinemacılar, nasıl oluyorsa Müslümanların dini ritüellerini bir türlü öğrenemedi. Cennetin Krallığı`nda da ezan okunurken Filistinli Müslümanlar secdeye gidiyor!
Benzer birkaç sorun dışında film, şaşırtıcı derecede tarihsel gerçeklere bağlı; üstelik içinden çıktığı medeniyetin yanlışlarını dürüstçe eleştirebilecek kadar dikkate değer. Cennetin Krallığı, özellikle 11 Eylül sonrası Batılının kafasında büyük bir kısmı cani olarak çizilen Müslüman portresini de allak bullak eden, dinler ve hoşgörü üzerine hem Doğu`yu, hem de Batı`yı birkez daha düşünmeye zorlayacak bir film.

Batı`dan sert tepkiler var

Batılı sinema çevreleri, ciddi bir sınav veriyor bu filmle. Batı, ne tür bir gelenekten beslendiğini unutup, hor görüp geri kalmışlığını yüzüne vurduğu Doğu`nun, üzerinde oturduğu mirasın gerçek sahibi olduğunu Scott`ın hatırlatmasıyla aklının ucuna dahi getirir mi bilinmez. Filme gelen ilk tepkiler, Batılı aydının bir süre daha kendi gerçeklerine ayak direyecek gibi göründüğüne dair düşünceyi besliyor. Kimi Hıristiyan akademisyenler, filmi İslamiyet propagandası yapmakla suçladı bile. Britanya`nın Haçlı seferleri uzmanı, tarihçisi Prof. Jonathan Riley Simith ise yapılacak en kolay şeyi yapıp konuyu manipüle edenlerden. Simith, filmin Usame Bin Ladin`in tarih anlayışını ortaya koyduğunu söylerken, Scott benzer eleştirilere cevabını filmin Londra galasında verdi: “Din farklılıkları bugün büyük bir anlayış eksikliğine neden oluyor. Böyle olunca bütün Müslümanların kötü ve bütün Batılıların da iyi olmadığını göstermenin önemli olduğunu hissettim.”

ÖMER ÇAKKAL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir