“Bazen ’Bir ömür boşa gitti’ duygusuna kapılıyorum”

Birgün gazetesi Cengiz Çandar ile ilginç bir röportaj yaptı. Ahmet Tulgar Çandar’ın son olaylar hakkındaki görüşlerini sorguluyor.

Yine irrasyonalizmin bütün iktidar odaklarınca tercih edildiği ve oradan, o odaklardan tjeniş toplumsal düzleme hızla yayıldığı bir dönemdeyiz Türkiye’de. Böyle bir dönemden geçiyoruz. İç siyaset de, dış siyaset de akıldışı araçlarla yürütülüyor yine. Statükonun kendini sağlama almak için yeniden atak yaptığı, şiddettin siyasi söylemin temel (ve hemen hemen biricik) oluşturucu öğesi olduğu, toplumsal tıkanıklıkları açma çabalarının karşısına yine zorlaya zorlaya, bin bir provokasyonla geçkin bir milliyetçiliğin çıkarıldığı günlerdeyiz. Yine siviller suçlu, yine demokratikleşme (bu kadarı bile) fazla geldi bu topluma, bu sivillere kimilerince. Yine hükümet teşne işine gelirse katılmaya bu şiddet korosuna. Katılıyor da işine geldiği her yerde. Koronun as elemanlarından kabul gördü mü.


Evet, yine ve hâlâ etrafımız düşmanlarla çevrili kimilerince.


Ve yine histeri ve melankoli arasında gidip geliyor bir ülke akıldışı tutumları, araçları yüzünden muktedirlerin.


Böyle bir dönemde bütün akılcı söylemler, bütün rasyonel çabalar önem ve aciliyet kazanmıştır artık. Herkesin bir ucundan tutup, rasyonalitenin, aklın sınırları içine çekmesi gerekir çekebildiği kadarını toplumun.


Bu yüzden buluştum Cengiz Çandar’la. Türkiye’nin şu içinde bulunduğu durumun bağlantılandırıldığı birçok meseleyle- asker ile sivilin ilişkisi, siyasal İslam, Kürt hareketi, ABD ve Ortadoğu- yakından ilgili, hatta bu meselelerin kendi deyimiyle “aktörü”, “oyuncusu” olmuş, bu meselelerle dönem dönem iktidar katında, iktidarın yamacında da iştigal etmiş bu gazetecinin sorularıma ne cevaplar vereceğini, sivil ve rasyonel muhalefetin nereden nereye kadar uzandığını merak etmiştim.


Yüzü gülüyordu yine Çandar’ın ama söylediklerinde umutsuzluk ve yorgunluk tınlıyordu. Eskisi gibi bir stratejisyen, analist üslubu kullanmıyordu kendinden emin, sorularımı yanıtlarken. Sinizm ile hüzün arasında gidip geliyordu.


Daha çok dertleşir gibiydik yani.


» Çok uzun yıllardır bir gazeteci olarak iktidarın hayli yakınından izliyorsunuz Türkiye politik süreçlerini. Şu geldiğimiz noktada…Sadece izlemiyorum, aktörü de olmaya soyundum bu süreçlerin. Oyunculuğa da kalkıştık.


» Evet. Ve şimdi ne hissediyorsunuz? Nasıl bir duygu oluşuyor sizde bu geldiğimiz aşamada?Ortalama Türkler gibi gelgitli bir duyguya kapılıyorum. Çok sık olarak, ara sıra değil, “Bütün bir ömür boşa gitti. Niye yaptık? Bu işten bir şey çıkmayacak” gibi bütün bir kariyerimi anlamsız kılacak bir ruh haline kapılıyorum. Bu sefer de geleceği tasarlamak konusunda sıkıntılar çıkıyor.


» Bırakmak mı bu işleri yani?Şöyle: Ne kadar yaşayacağınızı bilmiyorsunuz. Bagajlarınız da dolu. Ve bu bagajlar kan ter içinde bırakıyor sizi. Ve o bagajlar açılıp bir yere yer-leştirilemiyor. Ya dolaplar yok ya tıkış tıkış.


» Ya da getirdiğiniz hediyeleri kimse almak istemiyor. Öyle mi?Aynen öyle. Elinizde bagajlar, üstelik para da ödeyerek, kan ter içinde dolaşıyorsunuz. Fakat dediğim gibi bu bir gelgit. Bir sarkaç gibi sallanıyorum. Bazen de ülkemden, yaptıklarımdan çok hoşnut olduğum duygusuna varıyorum. “Hiç bir şey boşa gitmiyor, devam” dürtüsü geliyor.


» Bu gelgit, bu bir umut bir umutsuzluk durumu, süreklilik duygusunu kaybettirmiyor mu? Şimdiki zamana mahkûm etmiyor mu ülkeyi?Biraz mesafe alınca bu olanlardan, bunların tanık olduğumuz bütün süreç boyunca hep böyle olduğu, bizden sonraki kuşaklara da olacağı genellemesine ulaşıyoruz. O zaman bu hafif tertip bir bilgelik duygusunu da besliyor. İhtiraslarınız törpüleniyor.


» Bu gelgitin sürekliliği Türkiye’de bir türlü boşalamayan bir enerjiden mi kaynaklanıyor? Bir gerilimin, çekişmenin sıkışmış enerjisi?Benim görebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla Türkiye hem jeopolitik olarak hem kültürel olarak en önemli uluslararası fay hatlarından birinin üzerinde bulunuyor. Fay kırıklarıyla dolu bir hat bu ve kırılıyor ikide bir ve dip sarsıntıları bu gelgitlere neden oluyor galiba. Soğuk Savaş sonrasında, bu Medeniyetler Çatışması tezini doğrular nitelikte olayların da olmasıyla Türkiye bu dip sarsıntıları daha fazla hisseder oldu. Bu hem siyaseti hem de tek tek bireyleri etkiliyor.


» Peki, madem deprem uzmanları orduyu “gö-rev”e çağırır oldu biz de deprem terminolojisi ile konuşalım: Büyük bir kırılma olmayacak mı bu fay hattında ve bütün enerji çıkmayacak mı?Bu depremin merkez üssünü Ortadoğu olarak alırsak, şiddetini ölçemiyoruz, bir, neyle sonuçlanacak, ne yıkılacak, ne gibi yeni yapılar çıkacak pek net göremiyoruz, iki. Tarih yeniden yazılıyor ve biz tarihin bu “chapter”inin ne uzunlukta olacağını bilmiyoruz. Yani projesini görmediğimiz, planlarını bilmediğimiz bir inşaatın temel atma törenindeymişiz gibi bir durum. Bu ruh halimize de yansıyor. Mesela Lübnan’da bu son savaş ve bombardıman, gidip gördüm, arkadaşlarımda depresif durumlar ve müthiş hayal kırıklıkları yaratmış. Halbuki çok antrenmanlı bir ahali. 1948’den bu yana. “Bu depresif ruh hali de neyin nesi?” deyince, 2000 yılında İsrail, Güney Lübnan’dan çekilmiş, 2006 yılında 34 gün bomba yağıyor üzerlerine, o zaman da “Ne yani, 60 yaşına geldik, bu iş bitmeyecek mi?” diyorlar.


» Türkiye bütün bu olaylar olurken bir strateji oluşturmuş durumda mı? Ya da Türkiye’deki iktidar klikleri bu tarihsel süreçte farklı farklı da olsa stratejiler güdüyor mu?Türkiye’de çok vahim bir durum var. Türkiye toplu bir cinnet yaşıyor. Kafayı yemiş vaziyette. Ruhi ve zihinsel bir hercümerc hali görüyorum. Bu aynı durum Avrupa’da da var, Amerika’da da var. Yani bu cinnet hali Türkiye’ye özgü değil ama Türkiye’de çok daha fazla. Yani Türkiye her konuda “en”. Mesela en anti-Amerikan ülke. Tamam, Amerika’yı sevmeyelim, bugünkü Amerikan yönetimine karşı olalım ama Türkiye nasıl bu kadar anti-Amerikan oldu? Çünkü bunu da bir cinnet hali olarak oldu. Sonra mesela irtica tehlikesinin en fazla olduğu ülke burası içeriden bakarsan. Ama dünyanın başka bir yerinden baktığında dünyanın en kabul edilebilir İslamcı unsurlarının olduğu ülke burası. Ancak Silahlı Kuvvetler’e göre irtica tehlikesinin en büyük olduğu ülke. Şimdi bu kadar “superlativ” konuşan, her şeyde bu kadar “en” olan bir ülke… Türkiye bir işgal tehlikesi ile karşı karşıya mı? Hayır. Ama Amerika’nın Türkiye işgalini konu alan kitaplar en çok satan kitaplar oluyor bu ülkede. Sonra en fazla bölünme tehlikesini de en fazla Türkiye hissediyor. Bunlar cinnetin topluma egemen olmasından kaynaklanıyor. Biraz rasyonel olmaya çabalayınca da en ağır ithamlarla karşılaşılıyor.


» Evet, herkese uygun bir itham bulunuyor.Mesela TESEV en ağır suçlamalarla karşılaşıyor. “Dışarıdan besleniyor” deniyor. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulunun açık toplum olduğu ülkelerde saydamlık çok önemlidir. “Accountability” yani kamu otoritesinin hesap verebilirliği yani. TESEV de Silahlı Kuvvetler üzerinden Türkiye’nin bu “accountibility”de nerede olduğunu araştırıyor. Birden bire başka hiçbir çalışmasına ses çıkarılmazken bu çalışması büyük heyecanlara yol açıyor. Neredeyse bir casusluk kurumu olmakla suçlanıyor. TESEV, Türk büyük sermayesinin bir kesiminin finansmanı ile kurulmuş olan ve finans kaynakları da açık olan, bunu da açıklayan, “Soros’dan şu kadar aldık” diyen, Dışişleri Bakanlığı’ndan da finansman alan bir kuruluş.


» Burjuvazinin bir kesimince kurulan bir sivil toplum örgütüne bile böyle bir saldırıda bulunulması, daha güçsüz ve ayrıcalıksız sivil toplum örgütlerinin ne gibi zorluklarla mücadele etmek zorunda olduklarına iyi bir işaret değil mi?Sivil toplum faaliyetinin Türkiye’nin herhangi bir yerinde her babayiğidin harcı olmadığı gösterilecektir. Toplumun nefes alma borularını tıkıyorlar.


» Şu andaki gerilim TSK ile sivil toplum arasında mı, yoksa özel olarak TSK ve AKP arasında mı sizce?Silahlı Kuvvetler’in üst kademelerinden son zamanlarda üst üste gelen salvoların bir rasyoneli bulunuyor. Bu yaklaşan Çankaya Meydan Mu-harebesi’nin askeri tabirle yığınaklaşmasıdır. Ama mesele sadece orayla kalmıyor ki. Silahlı Kuvvetler ile AKP arasındaki bu son günlerin polemiği ile toplumun bütün siyasi kültürü en-fekte oluyor. Bütün bir toplum bu tartışma etrafında mevzileniyor. Ve Silahlı Kuvvetler’in her an siyasi süreçlere müdahil olabileceği kabul ediliyor. Üstelik Silahlı Kuvvetler destek de görüyor. Destek verenlerin bazıları muhalefet partileri. Bu partiler sivil demokrasinin parçaları değil mi? Yargı, medya.


» Ve böylece olay TSK ile AKP arasında olmaktan çıkıyor, bütün sivil toplumun meselesi oluyor.Silahlı Kuvveder’in böylesi bir müdahil oluşunun ülkenin esenliğine olmadığını düşünen bir çok insan bu sefer AKP’nin etrafında toplanıyor. Bir çoğumuz kefil değiliz AKP’ye. Ama Çetin Altan’ın dediği gibi yine kışla ile cami arasına sıkışıp kalıyoruz. Ben AK Partili değilim mesela bazı duruşlarına katılsam da ama beni zorla niye AKP’yi savunur duruma getiriyorsunuz? 28 Şubat’ta da aynı yöntemleri uyguladılar Refahyol’a, buna karşı çıktım diye adımız irticacıya çıktı, andıç yedik, işimizden olduk, bugün hâlâ evinin üzerine sarı yıldız çizilmiş Yahudiler gibi dolaşıyoruz.


» AKP hükümetinin tavrı ne TSK karşısında sizin izlenimlerinize göre?Hükümet utangaç bir direniş içinde bence. Bu hükümet, daha doğrusu bu siyasi kadro bir hata yaptı. Cemaatçilik yaptılar. Cemaatçilik yaptıkları için de demokratik ittifakları yeterince geliştire-mediler. Şimdi böyle bir şeyle mücadele etmek en geniş demokratik ittifakları seferber etmekle mümkün. Hem buna tevessül etmiyorlar hem bir sürü unsuru kendilerinden uzaklaştırdılar. Dolayısıyla şimdi mağduriyet üzerinden direnebilirler olsa olsa. Ve destek bulabilirler. Ama AKP bu direnişte liderlik yapabilecek durumda değil.


» CHP ne yapıyor peki sizce?CHP korkarım giderek sosyal faşist bir parti haline geliyor. Sosyalliği tamam da, demokratiığı kalmayacak. Tabii yine Hacı Bektaş Şenlikleri’ne katılacak, Emek Platformu’nda yine CHP’liler olacak, yani sosyaldemokrat fotoğrafındaki o sosyal kalacak ama demokradığı kaybolup giderek faşist, sosyalfaşist bir parti olacak. Kemal Kerinçsiz mesela Onur Öymen’i çok takdir ettiğini, kendisini CHP’ye çok yakın hissettiğini söylüyor. Yani CHP kaybettiği oyları MHP’den alacağı oylarla kompanse edebilir.


’AKP, DTP’ye karşı çıktıkça resmi söylemle örtüşüyor’
» Kürt sorunununda milliyetçi söylemi vurgulayarak mı TSK’ya yaranmak istiyor AKP son zamanda? Bu noktada mı buluşmak istiyor statüko ile?Bu Kürt meselesi konusunda AKP, milliyetçi Kürt siyasetçilerinin karşısında İslami eğilimleri kuvvetli Kürder’ e oynama gibi bir siyaset izleme çabası içinde. Milliyetçi söylemli Kürt siyaset sınıfının karşısına seçmen rekabeti, oy rekabeti için dikildikleri zaman Kürt meselesine ilişkin Türk milliyetçi söylemi ile örtüşmüş görünüyorlar. Oysa bu AKP’nin iç meselesi. AKP kendisi için Güneydoğu’da büyük bir oy potansiyeli görüyor. Kürt nüfus içinde DTP’ye rakip AKP: Ve bunun için AKP. DTP ile mücadele ettiği ölçüde, DTP’ye karşı söylemini sivrilttiği ölçüde Türk milliyetçiliği ile örtüşüyor. Resmi söylemle örtüşmüş oluyor. Ama resmi söylemle aynı şey değil AKP’nin söylemi. Mesela PKK’nın ateşkes kararına ilişkin Başbakan’ın ve Dışişleri Bakanı’nın kullandığı sözcükler ile askeri otoritenin kullandığı sözcükler aynı değil. Ciddi bir fark bulunuyor burada.


» Bu noktada kalacak mı AKP ateşkes sürecinde?Tek başına bırakılırsa kalır. Ama bu o kadar kırılgan bir yol ki.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir