BEŞ DAKİKA

Zaman, ne “dur” denilebilen ne de peşinden gidilebilen bir mefhum.

Zaman, kimimizin “yetmiyor” dediği; kimimizin “geçmiyor” dediği ölçüde ilerliyor.

Verilen sözlerin, alınan borçların, hayatımızı esir alıp bizi at gibi koşturan şu taksit düzeninin en vazgeçilmez ve ortak yanı geçip giden zaman.

Sınavdan sınava koşarken zamanla yarıştık.

Otobüsten inip uçağa binenler “vakit nakittir” ata sözünü çok iyi anladıklarını sandılar.

Camlı plazalarda, hızlı asansörlerle yükselen göbekli beyler zamanlarının çok daha değerli olduğunu düşündüler. Herkesin zamanından daha önemli.

Zamanın değeri herkesin maaşının, yevmiyesinin saat hesabına vurulması ile mi ortaya çıkar acaba?

Oysa zaman herkes için önemlidir. Yolda yürürken arabanın çarptığı gariban hammal için acil servise yetiştirilinceye kadar geçen zaman ne kadar değerlidir? Bir bakanın toplantıdan toplantıya koşarken arabada geçen zamanı ne kadar değerlidir? Herkes eşit olmalı mı? Yoksa dilenci beklesin, bakanın arabası kırmızı ışıkta geçebilir mi? Onun zamanı bununkinden değerli midir?

Daha basiti senin ve benim hergün yaşadığımız şeylerdir aslında.

İş hayatında da, aşk hayatında da randevulaşırız, zaman ve yer belirtir. “Toplanalım” der “buluşalım” deriz. Bu toplumda dakik insanların sayısı artıyor mu, yoksa azalıyor mu? Bilimsel araştırma yapmadım ama artması gerektiğine gönülden inanıyorum. Dakik insanların artması için de herkesin aynı titizlikle uyması gerekir verdiği söze.

Randevulaşmak söz vermektir. Sözünde durmamak ise dürüstlüğe sığmaz. Oldum olası gecikmeyi ve bekletilmeyi sevmedim. Bakanın kapısında bekletilmek de hoş değil. Söz verdiği halde 10 dakika 15 dakika geç gidip kan revan “kusura bakmayın işler yoğun” mazareti öne sürmek de onun kadar acı verici.

Bazı uyanıklar söz vermemek için buluşma saati vermezler. “Yarın haberleşelim” Bu ne demektir? Sen gün boyu beni bekle. Keyfim istediğinde ben seni ararım. Haaa unutup da aramazsam suçlu ben değilim. “Haberleşelim” demiştim ya, sen arasaydın. Ah yok mu bu yuvarlak laflar.

Kimi çok önemli zatı muhteremler de illa ki bütün randevularını ve toplantılarını olabildiğince sıkışık ve arka arkaya sıralayıp önemli adammış izlenimi vermeyi pek severler. Bu toplantı uzar, öteki sarkar, çok önemli işlerle uğraştıklarlarından size bir “kusura bakma” diyerek gönlünüzü aldıklarını zannederler. Bu arada üstü kapalı da “ben çok önemli bir adamım. Benim vaktim çok önemli. Sen yarım saat beni beklemişsin çok mu?” demiş olurlar.

Öyle yağma yok. Giden vakit ne parayla, ne fiyakayla geri getirilemiyor. Verdiği sözde durmayan, randevusuna geciken herkes zincirleme başka birkaç kişinin planlarını bozmaktadır.

Modern hayat çok çetin ve çetrefildir artık. Köy hayatında olduğu gibi varsın öğleden sonra olsun diyemeyiz. Yarın olsa ne olacak diyemeyiz. Herkes zamanla yarışıyor.

Trafikte zamanla yarışıyor, iş hayatında zamanla yarışıyor, evde zamanla yarışıyor.

Zamana dikkat etmek kişinin hem kendine hem karşı tarafa olan saygısının gereğidir.

Başlığı “Beş Dakika” koydum. Çünkü ülkemizde bu “beş dakika” kavramı kişilerin konumuna ve tipine göre farklı anlamlar taşıyan geniş bir kavram. Bazı arkadaşlarım var “beş dakika gecikeceğim” diyorsa gelmeyecektir. Bazıları “beş dakikaya ordayım” der, oysa daha yeni çıkıyordur. “Beş dakikalık yol” denilen yol çoğu zaman bir saatte alınan yirmi kilometredir. “Beş dakika” kavramını çok kullanıyoruz ve ölçüsüz kullanıyoruz.

Aman dikkat! Beş dakika ömrümüz ya kaldı ya kalmadı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir