BİLİM ADAMI OLMAK KOLAY DEĞİL…

Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında bu konuya açıklık getiriyor. Kuhn, Batı düşünce tarihinin önyargılarından biri olan ‘evrimci bakış açısı’ nı ve dolayısiyle bu düşüncenin temelinde yatan emprisist bilim geleneğini yerle bir etmektedir.. Bilimsel girişim kesintisiz birikim halinde değil; aksine, bilgiyi büyük kesintilere, hatta kopmalara uğratan devrimci dönüşümlerle gelişmektedir.



Bilimin kesin doğruları yoktur. Zira bilim, mevcut imkanlarla ve sınırlı duyularımızla elde edebildiğimiz sonuçlardan ibarettir. Deney ve gözlemde kullandığımız araçlar geliştikçe, bilimsel teorilerin de geçerliliğini kaybetmesi kaçınılmazdır. Karl Popper der ki: “Doğruya erişmek, neredeyse imkansızdır ve ulaşıp ulaşamadığımız konusunda hiçbir zaman emin olamayız. Sadece tahmini bilgiyle yetinmek zorundayız.” Bilim tarihinin bize öğrettiği en önemli ders budur. Bilim tarihinin öğrettiği bir başka önemli ders daha var: Bilim adamlarının en önemli özelliklerinden biri mütevaziliktir. Tüm büyük bilginler, entelektüel açıdan alçakgönüllü kişilerdi. Newton, “Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama ben, kendimi, deniz kenarında kumlarla oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını yada daha güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum.” derken tüm bilim adamları adına konuşur; Einstein da, genel görelilik kuramını kısa ömürlü bir kuram olarak niteler ve şunu söyler: “Koca ömür sonunda öğrendiğim tek şey var: Gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır.”



Popper, “Yıldızlar aleminin sonsuzluğunu izlediğimizde, bilgisizliğimizin ne kadar sonsuz olduğunu anlarız.” der. Kant’ın tarihteki yeri hakkında daha geniş bir bakış açısına ulaşmak için daha da geçmişe dönersek, Kant’ı Sokrates’le karşılaştırabiliriz. Her ikisi de, devlet dinini bozmak ve gençliğe zarar vermekle suçlanmıştı. Her ikisi de, kendini suçsuz görmüş ve düşünce özgürliğü uğruna savaş vermişti. Sokrat, idama mahkum olduğu zaman, karısı ona şöyle demişti: “Yazık. Suçsuz olduğun halde seni idam edecekler.” Ölümün eşiğindeki Sokrat’ın cevabı ise herkese ders verir nitelikteydi: “İyi ki suçsuz olarak ölüyorum. Bir de suçlu olarak mı ölseydim?”



Doğruyu bulmak ve hatalardan kurtulmak için yapmamız gereken tek şey, karşısında olduğumuz görüşlerde olduğu gibi, kendi görüşlerimizi de aynı eleştirel yaklaşımla yargılamayı öğrenmektir. Bilim adamı, kesin konuşmaktan korkar. Çünkü geleceği planlamak gibi bir düşünce bilim adamına yakışmaz. Bilim tarihine baktığımız zaman, planlanmış komploların, hiçbir zaman hedeflerine ulaşmadığını görürüz. Bu konuda Karl Popper şöyle diyor : “Komplo kuramını savunan Lenin, bir komplocuydu; aynı şekilde Mussolini ve Hitler de. Fakat Rusya’da Lenin’in hedefleri gerçekleşmedi. İtalya veya Almanya’da Mussolini’ninkiler ya da Hitler’inkiler de gerçekleşmedi…”



Düşünce, din ve vicdan hürriyeti konusunda da Popper’e kulak vermek gerekiyor: “….fikir alışverişinin özgürce yapılmadığı yerde, gerçek anlamda bir düşünce özgürlüğünden söz edilemez. Düşüncelerimizi sınamak, sağlam olup olmadıklarını anlamak için, başkalarına ihtiyaç duyarız. Eleştirel tartışma, bireyin özgür düşüncesine bir zemin oluşturur. Fakat bu, siyasi özgürlük olmaksızın, tam anlamıyla bir düşünce özgürlüğünün imkansız olduğı anlamına gelir. O halde siyasi özgürlük, birey aklının tam ve özgürce kullanılabilmesinin bir ön şartıdır.”



Özgürlüğün olduğu yerler bilim adamlarını mıknatıs gibi çeker. Nitekim Marie Curie, Polonya’da doğdu. Ama genç kızlık yaşlarında Fransa’ya gitti ve orada iki defa Nobel ödülü kazandı. Descartes, çok yerler gezdi. Bavaria ve Macaristan’da orduya katıldı. Ama ömrünün geriye kalan kısmını Hollanda’da tamamladı. Voltaire, Fransa’da doğdu. Bir ara düşüncelerinden dolayı hapse girdi ve İngiltere’ye göçetmek zorunda kaldı. Burada 2,5 yıl kaldı. Ondaki büyük değişim bu süre içinde başladı. Zira Locke, Bacon, Newton ve Shakespeare gibi büyük bilim ve sanat adamlarını tanıdı.



Karl Popper, Viyana’da doğduğu halde İngiltere’ye göçetti ve ömrünün sonuna kadar orada kaldı. Einstein Almanya’daki Nazi baskısından kaçıp Amerikan vatandaşlığına geçti. Enrico Fermi, İtalyan vatandaşıydı. 1938 yılında Mussolini’nin baskısından kurtulmak için New York’a gitti. 1944 yılında Amerikan vatandaşlığına geçti. Burada, Einstein’ın da içinde bulunduğu bilim adamları grubuyla birlikte atom bombasının yapımında başrolü oynadı. ABD’de Nobel ödülü alan bilim adamlarının çoğu yabancı uyrukludur. Çin, Hindistan, Pakistan, İran, Mısır, hatta Türkiye’den oraya gitmiş binlerce dünya çapında isim var.… Mesela Prof. Nejat Veziroğlu, Prof. Necdet Eraslan ve oğlu Prof. Arsev Eraslan, Prof. Feza Gürsey, Prof. Behram Kurşunoğlu, Prof. Asım Barut ve daha niceleri Türkiye’de bilimsel çalışma ortamı bulamadıkları için yurt dışına gitmek zorunda kalmışlardır. Bir kısmı ise “sakıncalı kişi” suçlamasıyla Türk vatandaşlığından çıkarılmış ve bu yüzden yabancı ülkelere göçetmek zorunda kalmışlardır. Prof. Dr. Fuat Sezgin, Prof. Sadık Kakaç ve Prof. Gazi Yaşargil gibi…



Sadece bilim adamları değil, sanatçılar arasında da dindar olanlar önemli bir yere sahiptir. Johann Sebastian Bach, koyu bir dindardı. Kilise için müzik yapmak onun en büyük zevkiydi. Zaten esrelerinin çoğu dini müzikten oluşmaktadır. Bach çok önemli bir bir müzisyendi. Haydın, Mozart ve Beethoven onun dehasına hayranlık duyuyorlardı.



Eski Çek Cumhurbaşkanı ve meşhur tiyatrocu Vaclav Havel, bir röportajda şunları söylüyordu: “21. Yüzyil insanı daha dindar olacak. Yeter ki, her şeye gücü yeten, adil, bir ve tek tanrı inancına sahip bir dinle tanışsın…”


“Nefsini bilen, Rabbini bilir” sırrınca, tüm bilginler ve büyük insanlar mütevazıdirler. Mütevazı oldukları için de hadlerini bilirler. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir