Bir Adam, Bir Ülkenin Beğenisini Nasıl Yönlendirir?

Geçtiğimiz günlerde, uzun zamandır görmek istediğim bir filmi izlemek üzere Taksim’e çıktım. İstanbul’un kalbinin attığı İstiklâl Caddesi’nde, hafiften çiseleyen bir yağmurun altında aheste aheste yürüyorum.

Malûm, bu cadde vaktiyle “Peralılar”, yani şehrin eğlence, ticaret ve fuhuş hayatını ellerinde tutan azınlıklar tarafından kurulmuştu. Cumhuriyetten sonra büyük ölçüde ülkenin aslî unsurları olan Müslümanların eline geçti. Ancak şimdi bile tam olarak bizlere ait olduğu söylenemez. “Pera kültürü”, oradaki egemenliğini yitirmemek için hâlâ bütün gücüyle direniyor.

Caddede yürürken, sağ ve sol tarafa dizilmiş olan müzik marketlerden birinden oldukça tanıdık bir melodi yayıldı ortama; şarkılarını peçeyle söyleyen gizemli bayan sanatçı NATO’nun son haftalarda ortalığı kasıp kavuran “Chor Javon”u…

Mağazanın çalışanları, şarkıyı kapının dışına koydukları kolonları patlatırcasına çalmaktaydılar. Dakikalar boyunca orada takılıp, bir sürü insanın NATO’nun parçası çalarken duraklayışını ve onu camekânın önünde sonuna dek dinleyişini izledim. Bazı dinleyiciler içeri girip parçanın adını, hangi albümde bulunduğunu falan da soruyorlardı.

Derken şarkı bitti, ama satıcı çocuk onu inadına ardarda bir kaç kez daha çalmayı sürdürecekti. Yakın zamana kadar yalnızca Amerikan ve İngiliz rock ya da hip-hop parçalarının kafa ütülediği bu ünlü caddeden akan kozmopolit insan seline, NATO’nun alternatif müziğini âdeta iyice belletene kadar duyurmaya kararlı gibiydi.

Bundan iki ay önce aynen böyle olacağını adım gibi bildiğim bir manzaraydı bu. Çünkü o parçayı Türkiye’ye -küçük çaplı bir “toplum mühendisliği” operasyonuyla- bizzat ben yaymıştım.

Geçen aralık ayının başlarında bir gün, pop müzik konusunda uzman olan bir arkadaşım, bilgisayarının ekranında dönüp duran bir görüntüyü işaret ederek, “Şuna bir göz at hele” dedi, “Bir Alman internet sitesinde farklı tarzda bir klip buldum. Yüzü peçeli bir kadın çok güzel bir şarkı söylüyor, ama hangi dilde olduğunu anlayamadım. Bana sanki kadın Müslümanmış gibi geldi. Belki sen konuyla ilgilenirsin.”

İşte NATO’yu ve şimdilerde hem ulusal hem de uluslararası bir fenomene dönüşen parçası Chor Javon”u ilk kez o anda dinledim. Siyah-beyaz hazırlanmış olan klibinin her karesi emperyalizme karşı tepki doluydu; dünyanın dört bir köşesinde emperyalist saldırganların zulmü altında inim inim inleyen kadın, erkek ve çocukların görüntüleriyle bezenmişti. Daha birinci dinleyişimin sonunda da “Bu klibi Türkiye’de bir başkaldırı simgesine dönüştürmem gerekiyor” diye düşündüm.

O gece sabaha kadar internette NATO hakkında bilgi toplamak için kılı kırk yardım. Ancak bu gizemli genç kadın ve grubu hakkında son derece kısıtlı bilgi vardı sanal âlemde. En sonunda da çocukluktan kalma orta halli Almancamla, albümü yayımlayan Cheyenne Records şirketinin sitesinden meseleyi çözmeyi başardım. Ertesi gün yapımcı şirketten gelen kısa açıklama da elde ettiğim bu bilgileri biraz daha pekiştirecekti.

Ve nihayet konuyla ilgili olarak yaptığım özel haber, NATO’yu dinleyişimden yalnızca 48 saat sonra, 5 Aralık 2005 günü Yeni Şafak’ın manşetindeydi: “NATO, dünyayı işgale hazırlanıyor”…

İnsan, bu meslekte bazen -tıpkı bir satranç oyunundaki gibi- yaptığı hamlenin 5-6 adım sonrasını daha en başından görebiliyor. Parçanın büyük bir ilgiyle karşılanacağını ben de daha o an itibarıyla biliyordum. Çünkü güzeldi, anlamlıydı ve özgündü. Nitekim, haberim kuş olup uçtu ve NATO’nun o ağıt yakar gibi söylediği o hüzünlü şarkısını Türkiye’nin en ücra köşelerine dek taşıdı. Sonrasında da internette bir çok site tarafından kes/yapıştır yöntemiyle şaşılacak bir hızda yayıldı, başta ATV olmak üzere, bir çok televizyon kanalı bu genç kadının albümünü -bire bir benim haberimden alınma cümlelerle- tanıttı; öyle ki parça ilerleyen günlerde Ali Kırca’nın haber bülteninin kapanış melodisine bile dönüşecekti. Şimdilerde de polifonik bir melodi olarak cep telefonlarında yankılanıyor. O şimdi artık bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de anti-emperyalist duruşun çağdaş bir marşı…

Bunların hepsi topu topu bir buçuk ayda oldu. Öyle kartel medyası mensubu falan olmayan, kendi hâlinde bir gazeteci, 70 milyonluk bir ülkede yepyeni bir müzikal dalga yaratmayı başarmıştı. Şimdilerde, NATO’yu (bu konuda daha önce yaptığım haberi bilmeksizin) bana iyi niyetli bir şekilde tanıtmaya çalışan okur mesajları elektronik posta kutuma her düştüğünde gevrek gevrek gülmekle meşgulum.

Okuduğunuz yazı, benim ne denli öngörü sahibi ve külyutmaz bir haberci olduğumu falan anlatmamaktadır. Bunu böyle anlayacak olan varsa hemen bu satırlarda yazımı okumayı terketsin. Benim asıl anlatmak istediğim şey, bir tek insanın gerektiğinde -bilinçli bir çaba sergilediği takdirde- toplumun bakış açılarına nasıl yön verebildiğini çok somut ve güncel bir önekle cümle âleme, özellikle de yılgınlıktan, bezginlikten ve umutsuzluktan bîtap düşmüş durumda olduğunu dehşet içinde gözlemlediğim Müslüman gençliğe bağırta bağırta göstermek…

Evet bayanlar baylar, canım bu ülkede NATO’yu “modaya dönüştürmek” istedi ve ben 45 günde bunu başardım. Eğer canım başka bir parçayı modaya dönüştürmek isteseydi, emin olun ki onu da başarırdım! Yeter ki bu alengirli piyasada oyunu kuralına göre oynamayı bilelim. Toplum mühendisleri bizimle onlarca yıldır kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyorlar. Oysa, kitleleri propagandayla belli bir beğeniye yönlendirebilmek işte bu kadar basit. Herkes gibi gündelik kaygıları olan benim gibi sıradan bir adam, adı sanı bilinmeyen bir sanatçıyı tek bir gazete haberiyle ülkenin gündemine taşıdı; ülke de bu mesajı aldı. Demek ki bu dünyada güç kimin elindeyse onun borusu ötüyor.

İşte, o gücü mutlaka ele geçirmeli ve kendi mesajlarımızı daha gür bir sesle yaymalıyız yoldaşlar. Dayatılan gündemi kös kös izleyenlerin değil, doğrudan doğruya gündem yaratanların arasında yer almalıyız. İş bilenen kılıç kuşananın. İşi nasıl yapacağınızı biliyorsanız, mesajlarınızı vermeniz de böylesine kolay oluyor. Ancak bu hayatî mesajları topluma yaymakta kullanılan ileti araçları yüz yılı aşkın bir süredir Müslümanların değil; kendilerini ve hedeflerini ustaca kamufle eden bir kitlenin elinde. O yüzden asla geri adım atmak ve çözülmek yok. Bu yitik malımızı onlardan söke söke geri alacağız. Şaron’a, Bush’a, Putin’e, Blair’e, İlluminati’ye , Neoconlara, Masonlara ya da Siyonistlere rağmen bu dünyaya eninde sonunda bizim inandığımız o eşitlik ve adalet düzeni egemen olacaktır. Bunun için de ideallerin nesilden nesile genetik ve kültürel aktarımı konusunda Yahudi ırkından bir parça ders almamız gerektiğini düşünüyorum. Biz göremesek bile bizden sonra gelenlerin mutlaka başaracağına ilişkin, kuşaklar boyunca silsile hâlinde ilerleyecek tartışılmaz bir inancı tesis etmeye mecburuz. Bunu yapabildiğimiz gün, dünya bizimdir.

Aslını söyleyen, Allah’ın gücünü ve sözünü inkâr etmiş olur.

Ne mutlu Müslümanım diyene!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir