Bir Alıja Izzetbegovıc Vardı

Bosna Hersek’in mücadelesini yapan lider Alija Izzetbegovic 1925 yılında Bosna Hersek’in Bosanski Samac ilinde doğdu.

Babaannesi Üsküdarlı bir Türk kızıdır. İki yaşındayken ailesiyle birlikte, hayatının en önemli kısmının geçeceği Saraybosna (Sarejevo)’ya taşındı. İlköğretimini Saraybosna’da bitirdikten sonra 1944 yılında liseden mezun oldu. Hukuk, sanat ve bilim konularında eğitim gördü. Çeşitli konferanslar vererek, yazılar yazarak,hayatı boyunca İslami harekette aktif bir rol aldı.
Kendisi gibi genç arkadaşlarıyla birlikte konusu tüm İslam dünyası olan tartışmalara, sohbetlere katıldı. İslami etkinliklerde bulunan “El-Hidaye Teşkilatı’nın” gençlik kolları olan “Genç Müslümanlar Örgütü” içinde gösterdiği faaliyetler dolayısıyla 1949 yılında totaliter Yugoslav rejimi tarafından beş yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Cezasının üç yılını yatıp çıktı.

Hapisten çıktıktan sonra tekrar Sarejovo Üniversitesi’ndeki çalışmalara dönen Izzetbegovic, ziraat konulu kariyer çalışmasını tamamladı. Daha sonra asıl istediği olan avukatlık bölümüne girmek için hukuk üzerine çalışmalar yaptı. 1956’da master derecesini kazandı. 1963 yılında da avukatlık sınavını verdi.

Yirmi beş yıl çeşitli büyük şirketlerde hukuk danışmanlığı yaparak hayatını kazandı. Tabii bu süre onun için boşa giden yıllar olmamıştır. Çalıştığı sürece emekli olana kadar bütün zamanını ve enerjisini felsefe ve İslami konularda araştırma yapmaya adadı. Yugoslavya’da yayınlanan çeşitli gazetelere ve İslam ülkelerindeki çeşitli yayınlara sürekli yazılar yazdı. Makalelerinden bazıları Saraybosna’daki bazı İslami okullarda ders kitabı olacak şekilde derlendi. 1970 yılında ünlü “İslam Bildirisini” kaleme aldı. Bildiri, yaşadıkları ülkelerde çoğunluğu teşkil eden Müslümanlara bir çağrı niteliğindeydi. Tüm dünya Müslümanlarına,uyanışın,ve yeniden dirilişin öncüleri olma noktasında kendilerine düşen tarihi rolü tamamlamaları çağrısında bulunuyordu.

Izzetbegovic, bütün dünyada yankılar uyandıran önemli eseri “Doğu ve Batı Arasında İslam”ı 1980 yılında tamamladı. Arkadaşlarıyla birlikte İslam Deklarasyonu’nu yayımladı.1983 yılının Ağustosunda düşüncelerinden dolayı 14 yıl hapse mahkum oldu. Uluslar arası baskılar nedeniyle cezasının 5 yılını çekerek 1989 yılında affedildi. Yugoslavya’nın dağılma sürecine girdiği dönemde Demokratik Eylem Partisini “Stranka Demokratske Akcije” (SDA*) kurdu ve genel başkanı seçildi.

Komünist yönetimin çökmesiyle birlikte yapılan ilk serbest seçimlerde Bosna Hersek Federal Cumhuriyeti Devlet Başkanı seçildi. Sırp ve Hırvat güçlere karşı yürütülen bağımsızlık savaşına liderlik yaptı. 1995’te savaşa son veren Dayton Anlaşmasını imzaladı. 1996 yılında yapılan seçimlerde üçlü başkanlık konseyine seçildi. Uluslar arası gücün baskılarına karşı çıkan Izzetbegovic 2000 yılında sağlık nedenlerini gerekçe göstererek başkanlık görevinden istifa etti. Alija Izzetbegovic entelektüel, eylem adamı, siyasetçi, özgürlük savaşçısı ve düşünür kimliği ile halkına öncülük etmiş bir BİLGE KRAL’dır. Bu özellikleriyle İslam dünyasında yeni bir lider tipinin öncüsü sayılmaktadır.

BOSNA HERSEK MİLLİ MARŞI

Allah’ın mavi arşına
Mabetlerden tekbirler yükseliyor
Bunlar benim ülkemin şarkılarıdır
Bütün ovalar, bütün dağlar bu şarkıyı haykırıyor.

Kanlı toprak üzerine kurulmuş
Sevgili kız, haşin kız Bosna’m benim
İki gözüm gibi korurum seni
Çünkü ben senin oğlunum, ben seninim senin.

Orada, Tuna’da altın tohum
Drina’da mavi şafak
Neretva’da güneş batar
Ovalarda yayılan sava.

Kanlı toprak üzerine kurulmuş
Sevgili kız, Haşin kız Bosna’m benim
İki gözüm gibi korurum seni
Çünkü ben senin oğlunum, ben seninim senin

Eğer düşman senin sınırlarına
Şanlı atalarının hatıralarına dokunursa,
Bu dağlar, bu ovalar için canlarını verecek
Şehitlerin kanlarında boğulacaktır.

Yugoslavya’nın kuruluşu ve ikinci dünya savaşı

Birinci dünya savaşı sırasında 1918 Haziranında, Sırbistan, Karadağ ve Avusturya-Macaristan’ın güney slav eyaletleri temsilcileri. Korfu Paktı’nı imzaladılar. 1918 Ekiminde Hırvatistan’ın merkezi Zagreb’te Yugoslav yani güney slav milli konseyi oluşturuldu. 1921 yılında kabul edilen anayasa ile de Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı bir diğer adıyla da Yugoslavya kuruldu ve başına Sırbistan Kralı Aleksandr getirildi. Bu dönemde Bosna-Hersek topraklarının tümü Hırvatistan içinde kabul edildi.İkinci dünya savaşının patlaması ile birlikte, Yugoslavya kendini savaşın tam ortasında buldu. Bağımsız Hırvat Ustaşa Devleti, nazilerlede yakın ilişkiye geçerek, özellikle Sırp milliyetçilerinin Çetnik (çeteci) adlı anti-nazi direnme örgütüne karşı mücadele etti. Ustaşa’nın Nazi işbirliği ile Sırplara ve çetniklere karşı mücadelesi özellikle Bosna-Hersek topraklarında katliam boyutlarına erişti.

İkinci dünya savaşının bu kanlı hatıraları, daha sonraları Sırplarla Hırvatlar arasında önüne bir türlü geçilmeyen şiddetli bir kan davası haline dönüştü. Bu kan davasının sahası da Bosna Hersek toprakları oldu. Nitekim, Draja Mihailovic liderliğindeki çetniklerin, esas mücadele sahası Bosna Hersek olduğu gibi, Hırvat kökenli Josip Broz Tito önderliğinde Nazilere karşı mücadeleyi başlatan Partizan Ordusu’da Karadağ’da ve Bosna’nın doğu kesimlerinde faaliyetine başladı. Partizan faaliyeti giderek Bosna topraklarına kaydı ve arazinin elverişli olmasından ötürü Tito’nun mücadelesi çoğunlukla Bosna’daki Partizan üslerinden yürütüldü.

Jajce’de karargahını oluşturan Tito, yeni Yugoslavya’nın temellerini de daha sonra yine Bosna Hersek topraklarında atacaktı. 1942-1944 yılları arası, Bosna Hersek tarihini ancak 1992 yılındaki Sırp soykırım saldırılarıyla karşılaşacağı ölçüde en kanlı dönemidir. Bu yıllarda Pavelic’in Ustaşaları, aradı ardına Sırpları kitleler halinde öldürdüler. Bu yüzden Bosna Hersek’in Sırp nüfusunun önemli bir bölümü Partizanlara katıldı. Partizanların safları Sırplarla şiştiği ölçüde ölümlerde arttı.

Bu çarpışmalarda Sırplarla Hırvatlar arasında kalan Müslümanlar, savaşta en fazla kayıplara, ölümlere, zaiyata uğrayan unsur Müslümanlar oldular. Çetniklerin seri katliamı özellikle Doğu Bosna’da kanlı bir rüzgar gibi esmiş ve ikinci dünya savaşı sırasında yaklaşık 200.000 Müslüman katledilmiştir.

Sosyalist Yugoslavya’nın Doğuşu

İkinci Dünya savaşı sonrasında, Tito’nun milli kurtuluş cephesi ülkeye hakim oldu. Gerçek iktidar milli kurtuluş cephesinin belkemiğini meydana getiren Yugoslavya Kominist Partisi’nin elindeydi. Bu parti daha sonra, 1948’de Stalin-Tito ihtilafı üzerine, Yugoslavya Kominist Partisi, milletlerarası kominist hareketin örgütü olan Kominform’da ihraç edilmesinin ardından, Yugoslavya koministler birliği adını alacaktır. Tito, etnik yapısı bakımından çok karışık bir ülke olan ve daha kötüsü de milliyetler arasına kan girmiş olan Yugoslavya’da birliğin ancak enternasyonalist ideolojiye bağlı bir merkeziyetçi kominist yönetim ile sağlanabileceğini düşünüyordu. Daha savaşın bitiminde, 1944 yılında Partizanlar tarafından esir alınmış 100.000 ustaşanın 10.000i öldürülmüş, sağ kalanlarını çoğuna da intikam ve nefret hisleriyle işkenceler yapılmıştır. Hırvatlar öldürülen Hırvat sayısının 400bine vardığını iddia ediyorlardı. İkinci dünya savaşında ölen toplam Yugoslav 1.700.000 ve bunun büyük çoğu da Sırpt’tı.
Bu yüzden, Tito, merkeziyetçi bir kominist yönetimi öngörmekle birlikte, milli gerginliklerin üstesinden gelmek için “Fedaral bir Yugoslavya” yapısı tasarladı. Özellikle kalabalık olan Sırpların ülkeye hakim olmasını engellemek amacıyla, altı federal cumhuriyet oluşturuldu. Sırbistan’ın yanı sıra Sırp kökenli olan Karadağ ayrı bir cumhuriyet oldu. Bu iki Sırp cumhuriyetinin yanı sıra Slovenya, Hırvatistan, Makedonya cumhuriyeti olurken, Sırbistan içindeki Arnavutların çoğunlukta olduğu Kosava’ya ve Macar azınlığın yaşadığı Voyvodina’ya özerklik statüsü verildi.

Altıncı federal cumhuriyet Bosna Hersek idi. Aslında Bosna Hersek’in apayrı bir statüye kavuşturulmasının nedeni (cumhuriyetin topraklarını teşkil eden sınırlar 1878 Berlin antlaşmasında çizilen sınırların aynısıdır.) ; aralarında kan davası bulunan Hırvatlarla Sırplar arasında tampon bir bölge oluşturmaktı. Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti, Bosna Hersek’in de bir federal cumhuriyet olduğu biçimiyle doğuş tarihi 29 Kasım 1946’dır. Bu tarihte, Bosna Hersek nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Müslümanlara, kendilerini Sırp ve Hırvatlardan ayırmak amacıyla “Yugoslavlar” sıfatı verilmiştir.

Boşnakların ayrı bir millet olarak kabul edilmesi

Bosna Hersek’teki Müslüman halkın, veya bir başka deyişle “Boşnaklar”ın apayrı bir millet olarak kabul edilmelerinin tarihi 1968 yılına rastlar. Sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşundan sonra yaklaşık yirmi yıl, ülke Tito’nun kadife eldiven altına gizlenmiş demirden eli ve sert otoritesi altında, etnik çatışmalar pek yaşanmadan yönetilmişti. Ülke belki de en sakin ve huzurlu dönemlerini yaşamaya başladı. Ancak her şeye rağmen milli çelişkilerde ortadan kalkmamıştı.

1968 yıllarında Yugoslav Gizli Polis Örgütü’nün başında bulunan ve Tito’nun Partizan savaşı yıllarından beri yakın silah arkadaşı Sırp asıllı Aleksandr Rankovıc’in Müslüman ve Hırvatlara yönelik sert politikaları özellikle Hırvatlar arasında kıpırdanmalara neden olmuş ve Rankovic görevinden uzaklaştırılmıştı. Ne var ki Rankovic Hırvatlarla Müslümanların ortak tepkilerini çekmesinden dolayı bu kez de Sırp milliyetçiliğin adeta bir simgesi olmaya başladı.
Bu gerilim Tito, Sırp-Hırvat ve Müslümanlar arasında doğması muhtemel bir çatışmayı önlemek için; ülke içi bir denge politikası izlemeyi hedef alarak Sırp ve Hırvat milli topluluğunun iç içe bulunduğu Bosna Hersek’te nüfusunun çoğunu oluşturan Müslümanların bir “Altıncı ve eşit hakka sahip Güney Slav milleti” olduğunu hükme bağladı.

Tito, bu kararı alırken, İslamın bir din olduğu kadar bir kültürde olduğu noktasından hareket etti. Böylece1946’da bir cumhuriyet haline gelen Bosna Hersek’in çoğunluk halkı olan Müslümanlar 1968’den başlayarak “ayrı bir millet” statüsü elde etmiş oldular.

BOSNIA I HERZEGOVINA (BOSNA HERSEK)

En başından söylemek gerekir ki Bosna Hersek sadece bir toprak değildir. O başlı başına bir ideolojidir. Sırpların, Hırvatların, Boşnakların bir arada barış içinde yaşayabileceğini göstermeye çalışan bir ideolojidir. Sırp Ortodoksların, Hırvat Katoliklerin ve Bosnalı Müslümanların özgürlük içinde eşit haklara sahip olması gerektiğine inanan, savaş karşıtı bir düşüncedir. İşte biz bu düşüncenin mimarına, biraz ütopik gibi görünen hayalin gerçeğe dönüşmesini sağlayan Alija Izzetbegovıc’e Bilge Kral diyoruz.

1945 Nisanında koministlerin Saraybosna’ya girmesiyle birlikte Alija’nın özgürlük savaşı başladı. Genç Müslümanlar’ın ve Müslüman derneği Preporod’un teşkilatlanmalarıyla Alija ve arkadaşlarının antikominist yazıları ve gösterileri başladı. Bunun üzerine 1 Mart 1946’da henüz 20 yaşında olan Alija, onun gibi düşünen 14 arkadaşıyla birlikte tutuklandı ve düşüncelerinden dolayı üç yıl hapse mahkum edildi. Aslında bir bakıma bu mahkumiyet Alija’nın hayatta kalmasına neden oldu. Çünkü Alija’nın görevini üstlenen örgüt elemanları daha sonra Tito yönetimi tarafından idama mahkum edildi. Alija bunu “Hayatta insanın başına gelenlerden neyin iyi veya kötü olacağını karar veremezsiniz.” diye değerlendirmişti. O her işte bir hayır olduğuna inanıyordu. Dönemin Bosna Hersek’inde yaklaşık bin kişi tutuklandı. İdama mahkum edilenlerin en yaşlısı 27, en genci ise 20 yaşındaydı.

Mahkumiyetin ardından daha sonra idam edilecek olan Hasan Biber tarafından Genç Müslümanlar örgütüne tekrar girdi. İslam üzerine makaleler yazdı.1970’te Islamska Deklarasija (İslam Deklarasyonu)’nu yayımladı. Bu 40 sayfalık kitap daha sonra (1983 yılında) yargılanacağı Saraybosna Davası’nda büyük dikkat çekecekti. Kitabı Sarybosna’da yazmış olmasına rağmen içeriği bütün Müslüman ülkelerine yönelikti. Hatta Yugoslavya adına tek kelime bile geçmiyordu. Izzetbegovic kitabın içeriğni ve yargılanmasına, tutuklanmasına sebep olan nedenleri şöyle açıklıyor: “Deklarasyonun ana fikri, Müslüman kitlelerin imgelemini ancak İslam’ın yeniden canlandırabileceği ve onları bir kez daha kendi tarihlerinin aktif katılımcıları olmaya muktedir kılabileceği idi. Batılı fikirler bunu yapmaya muktedir değiller. Bu mesaj fundamentalist olmakla suçlandı ki bir bakıma da öyleydi: kaynaklara dönüşü talep etmesi anlamında. Otoriter rejimi lanetliyor, eğitime daha fazla yatırım yapılmasını talep ediyor ve kadınlar için yeni bir pozisyonu, şiddetten kaçınmayı ve azınlık haklarını savunuyordu. Deklarasyon Batıda hatırı sayılır bir itiraz kaydıyla karşılandı. Benim görüşüme göre onlar, Deklarasyon’un İslam’ı sorunun kalbine yerleştirmiş olması gerçeğini affedemediler”1

Bence Alija’nın son cümlesi her şeyi özetliyordu. İslam’ın dayatılarak yok edilemeyeceğini, bütün Müslümanların özüne dönmesi gerektiğini düşünüyordu. O yıllarda yazmış olduğu, el yazmasının 20 yıl tavan arasında saklanıp 1980 yılnda yayımlanan bir diğer kitabı Islam izmedzu Istoka i Zapada (Doğu ve Batı Arasında İslam) da büyük ses getirmişti. Hatta bir çok Yugoslav yazarın o kitabı okuyana kadar Alija’nın büyük bir yazar olduğunu bilmiyorlardı. Alija’nın adı sıkça duyulmaya başlayacaktı.

Alija Izzetbegovic Doğu ve Batı arasında İslam’la, bugünün düşünce ve olgu dünyasında İslamın yerini değerlendirmeye çalışmıştı. Yani olaya şöyle bakabiliriz: Müslüman dünyanın coğrafi konumunun yeryüzünde Doğu ve Batı arasındaki bir yeri kaplaması gibi, İslam da Doğu ve Batı düşüncesi arasında bir yerde bulunuyordu. Bazı değer ve fikirlerin tüm insanlık için ortak olduğunu göstermeye çalışmıştı.

“Dünya görüşlerini üç kümede toplayabiliriz: Dini (Maneviyatçı) materyalist ve İslami. Bunlar şuur, tabiat ve insan olarak adlandırmaya alışmış olduğumuz mahut üç esas mümkünata tekabül ediyor veya bunların projeksiyonlarıdır. En eski zamanlardan bugüne kadar ortaya atılmış bütün ideoloji, felsefe ve düşünce sistemleri bu üç temel dünya görüşünden birine dayanmaktadır. Bunlardan birincisine göre, yegane veya esas varlık ruhtur; ikincisine göre maddedir. Üçüncüsüne gelince o madde ve ruhun bir arada varoluşundan yola çıkmaktadır. Çünkü yalnızca madde olsaydı, materyalizm tek tutarlı felsefe; maneviyat ise, tamamen manasız bir tutum olurdu. Diğer yandan eğer ruh varsa, o zaman insan da vardır. Maneviyat ve ahlak olmadan insan hayatı manasızdır.

En yüksek şekli insanda sergilenen ruh-madde birliği prensibinin adı ise, İslam’dır. İnsani anlayışın gerçekleşiminde varoluşun bütün zoolojik hususiyetlerini teyidi durumunda insan hayatı insicamlıdır. İnsanın bütün kusurlarına da esas itibariyle, ya biyolojik hayatın dince reddedilmesine ya da insanın, materyalist zihniyet tarafından inkar edilmesine irca olunabilir.”2

İşte Alija, böylesine evrensel ve geniş perspektifli düşüncelerinden, düşüncelerini halka duyurmasından dolayı tarihe adı Saraybosna Davası olarak geçen davada 23 Mart 1983’te başlayan 100 gün ve gece süren sorgulamalar ardından 14 yıl mahkum edildi.

Yargılanma sürecinde Alija’ja, Savcı Edina Residovic tarafından sorulan, ön hazırlıksız ve detaycı sorulardan bazılarını ve Alija’nın bunlara verdiği kısa ve net cevapları göstermek istiyorum:

Residovic: İslam Deklarasyonu’nun Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti ile ilişkili olmadığını tek bir cümlede olsa beyan ettiniz mi?

Izzetbegovic: Hayır. Çünkü buna gerek yoktu. Metnin bağlamından bu gayet açık bir biçimde çıkıyor.

Residovic: Dünyadaki yedi yüz milyon Müslüman arasında kimleri sayıyorsunuz? Beni de bu İslam Dünyasına dahil ediyor musunuz?

İzzetbegovic: Fas’tan Endonezya’ya kadar Müslümanların nüfus çoğunluğunun oluşturduğu ülkelerde yaşayan insanları dahil ediyorum.

Residovic: Savunmanızda, İslam Deklarasyonu’nun İslam üzerine temellenmiş modern ve islami bir düzeni savunduğunu belirttiniz. Bu nasıl modern ve beşeri sistemdir ki, hiçbir yerde yabancılaşmanın önlenmesinden ve öz yönetimden söz etmez. Vs. Vs

Yaklaşık bir ay süren yargılamalar, yalancı şahitler, basının Sırp yanlı tutum izlemesi ve yalancı şahitlerin daha sonra ifadelerini baskı altında verdiklerini, tehdit edildiklerini belirtip, bütün olacakları göz önüne alıp ifadelerini değiştirmeleri bile işe yaramadı. Şahitlerin ifadelerini değiştirmeleri ile ilgili düşünceleri “onların mahkeme öncesi tahkikat muameleleri sırasında vermiş oldukları ifadeler daha önce doğruyu söylemeleri konusunda uyarıldıkları için doğru kabul edilmiştir””dendi. Alija düşünce suçu işlemişti. Açıklama şöyleydi:

İslam Deklarasyonu toplumsal düzenimizin değerlerine yönelik bir saldırıdır. İçinde mutlak bir tehlike, yazılı ve sözlü suç, karşı-devrimci etkinliklere ilişkin bir bilinç yatmaktadır. Bu son zikredilen eylemlerin, düşman propagandası ile bazı benzerlikleri vardır. Ancak bu, karşı-devrimci etkinliklere daha yakın olan bir kesintisiz eylem ve yoğun propaganda vak’asıdır.

Hüküm giyen Alija, bir anlamı olmadığı halde son bir konuşma yaptı. Bu bence mücadelesinin haklı olduğunu, yılmayacağını halka belki de daha doğrusu halkına göstermek için, özgürlük için bir mesajdı.:

“Yugoslavya’yı seviyorum ama onun yönetimini değil.(…) Bütün sevgimi özgürlüğe veriyorum ve geriye yetkililer için bir şey kalmıyor. Ben, bu ülkenin yasalarını çiğnemiş olmaktan yargılanmıyorum. Çünkü böyle bir şey yapmadım. Ben aramızdaki tekil iktidar sahiplerinin, izin verilmiş ve yasaklanmış olan ilişkin kendi standartlarını, Anayasa’yı ve yasaları dikkate almaksızın empoze etmelerine yarayan yazılı olmayan kuralları ihlal etmiş olmaktan dolayı yargılanıyorum. Nereden bakılırsa bakılsın, yazılı olmayan bu kuralları vahim bir biçimde ihlal ettim.

Bu ihtibarla beyan ederim ki: Ben bir Müslüman’ım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam Davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar böyle hissedeceğim. Çünkü İslam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayattı. Kısaca benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.”3

Alija Izzetbegovic, Omer Behmen, Hasan Cengic, Ismet Kasumagic, Edhem Bicakcic ve Hüseyin Zivalj toplam 94 yıla mahkum oldular. Alija mücadelesinin haklı olduğuna inandığı için içerde de çalışmalarını sürdürdü. İyi bir hukukçu olduğundan yasalardan yararlanarak sürekli mahkemeye dilekçeler verdi, başvurular yaptı. Uluslar arası baskıların da artması nedeniyle cezasının beş yılını çekerek 25 Kasım 1988’de serbest bırakıldı. Alija’nın deyişiyle “çekirgelerin yediği yıllar” artık geride kalmıştı.

Bana göre Yugoslav Hükümetinin, Alija’yı bağışlama sebebi İslam ülkelerinin baskısı ve Yugoslav hükümetinin İslam ülkeleriyle ticaretini geliştirmek istemesiydi. Çünkü Alija’ja eğer siyaseti bırakacağına dair garanti verirse ve yaptıklarının yanlış olduğunu, pişman olduğunu söylerse affedeceklerini bildirdiler. Alija bu teklifi düşünmeden reddetti.

“1989’da hapisten çıkar çıkmaz ziyaretime gelen arkadaşlarımı uyardım. Yugoslavya’nın parçalanacağını, bu ihtimali göz önüne alarak siyasi çalışmaları geciktirmeden başlatmamız gerektiğini söyledim. Bazıları “Tekrar hapse atacaklar seni, gel bu işe girme!” dedi. Bazıları ise, benim gibi düşünüyorlardı. Ben ve arkadaşlarımız korkmuyorduk. Zira, hiçbir zaman korkuyla arkadaş olmamıştık. Mladi Müslimani Teşkilatı (Genç Müslümanlar) eski üyeleriyle yeniden bir araya geldik. Aradan yıllar geçti ve artık hepimiz yaşlanmıştık. Ancak, içimizdeki ateş çok gençti. Milletimiz için bize bir kere daha tarihi bir görev düştüğünün bilinci içinde yeniden yola çıktık. Tam bir yıl sonra 1989 Kasım’ında partiyi kurduk. Ve tam bir yıl sonra seçilmiş olarak parlamentoya girdim. Bu nedenle Kasım ayı benim için önemli bir aydır. Ve bu olaylar hep birer yıl arayla gerçekleşti.”4

27 Mart 1990’da kurucusu 40 kişi tarafından imzalanan Demokratik Eylem Partisinin basın açıklamasını okuyarak SDA’yı halka duyurdular. Başkanlığına Alija getirildi. Başta Müslümanlar olmak üzere, cumhuriyetteki tüm etnik grupları kucaklayacak tarzda kurulan SDA kısa sürede yed yüz bin kayıtlı üyeye ulaştı. 1990 yılı Haziran ayında yapılan ilk çok partili seçimlerde SDA birinci parti grubuna geldi. Hırvat ve Sırpların katılımıyla bir koalisyon hükümeti oluşturuldu. Alija Izzetbegovic devlet başkanı seçildi.

Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlıklarını ilan etmesinin ardından 29 Şubat – 1 Mart 1992’de yapılan referandumda halk Yugoslavya’da bağımsızlık ve ayrılma yönünde oy kullandılar.

SAVAŞ BAŞLIYOR

Saraybosna’ya yönelik saldırı, 4 Nisan 1992’de çok sayıda barikatın kurulması ve 5 Nisanda ilk kayıpları vermesine neden olan Vraca’daki Polis Akademisine silahlı bir saldırı düzenlenmesi ile başladı. O gün, bayramın ikinci günüydü.
Mayıs ve Haziran 1992’de, Bosna’nın her yanında zehirli mantarlar gibi toplama kampları boy vermeye başladı. Kurbanlar asıl olarak kadın ve erkek Müslüman sivillerdi. 8 Ağustos 1992’de Saraybosna’da çıkan günlük tek gazete Oslobodenje (özgürlük), Bosna-Hersek’teki 94 toplama kampının listesini ve CNN’de Omarska Kampında çekilen görüntüleri yayınlayınca dünya –isteksizcede olsa- gerçekleri görmeye başladı.
Bosna Hersek tanındıktan sonra, onun sınırları devlet sınırları haline gelmişti. Var olan devlet sınırlarının zorla değiştirilemeyeceği hakkındaki Birinci Helsinki Şartı, bu bakımdan Bosna Hersek’in lehineydi.
9 Temmuz 1992’de Helsinki’deki AGİT Zirvesi’ne katılarak Alija, dünyaya Bosna Hersek te olup bitenleri halka duyurmaya çalıştı. Çünkü ülkesinde savaşın geldiği ve gideceği boyutları görüyordu.

Alija’nın yaptığı konuşma:

“Bu tarihi toplantıyı Bosna Hersek vatandaşları ve halkları adına hitap edebilmek benim için büyük bir onurdur. Bosna Hersek bu büyük halklar ve ülkeler topluluğuna katılmakta, bu itibarla da temelleri burada, Helsinki de atılmış olan yeni bir Avrupa ve yeni bir dünya düzeni inşa etme sürecinin parçası haline gelmektedir. Bu fırsatı, Bosna Hersek’in demokratik ilkelere ve AGİT belgelerinde ve hepsinden önemlisi Helsinki Nihai Sözleşmesi’nde ve Paris Şartı’nda ortaya koyulmuş olan insan haklarına bağlılığını bir kez daha teyit etmek için kullanmak istiyorum.
Bosna Hersek, bu alanlardaki diğer senetlerle birlikte, Nükleer Silahların Sınırlandırılması Mutabakatı da dahil, karşılıklı güvenlik siyaseti gözetmeyi taahhüt eder. Bir gün ordudan arındırılmış bir ülke haline gelmek bizim daimi arzumuzdur. Aynı zamanda kendimizi, Yugoslav Krizine AGİT’in mandası altında, Avrupa Topluluğunun Yugoslav Konferansı aracılığıyla siyasi bir çözüm bulunması çabalarına aktif olarak katılmaya adamış bulunuyoruz. Bu konferanstan çıkacak kararları Bosna Hersek’teki krizle ilgili oldukları ölçüde saygıyla karşılarız. Bosna Hersek, BM Şartında ve AGİT’in temel belgelerinde ortaya konulduğu üzere, kendisine komşu olan tüm devletlerin bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve sınırlarına saygı gösterecektir. Bosna Hersek, demokratik kurumları inşa etmeye ve Avrupa güvenlik ve iş birliği sürecine katkıda bulunmaya devam edecektir. Maalesef, halihazırda bunu yapmak itibarını sert bir biçimde sınırlandırdı.

Bosna, Avrupa Topluluğu tarafından bağımsız bir devlet olarak tanındığı andan itibaren, Sırbistan,Karadağ ve Yugoslav Ordusu tarafından girişilen saldırganlığın kurbanı olmuştur. Bu saldırganlık, Bosna Hersek AGİT’in bir üyesi olduğunda şiddetlenmiş, BM üyeliğine kabul edildiğinde ise çok daha sert ve gaddar bir hal almıştır.
Bosna Hersek kendi vatandaşların özgürlüğün, bağımsızlığın ve uluslar arası tanınmanın avantajlarından yararlanmaktan aciz bırakılmıştır.
Bosna Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkmış değildir. O, bundan 600 yıl önce de bağımsız bir Avrupa Krallığı idi. Birbirlerinden farklı manevi yönelimlere sahip olan Yunan ve Latin Kiliseleri arasındaki sınırlarda tarafsız kaldı ve bunun üzerine, aralarında Papalık yönetiminin ve onun önderliğinde de bulunan komşu devletler tarafından da tanındı.
Bunu, sonucunda Bosna Hersek’in çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü bir entite olarak ortaya çıktığı, fırtınalı bir tarihin yüzyılları izledi. Bizler Bosna Hersek’in bu çevresini gururla öne çıkarıyor ve yabancılara Avrupa’nın Balkanlardaki köşe başı olduğumuzu söyleme hakkını kendimizde görüyoruz. Fakat şu anda bunların hepsi sorgulanmaya oldukça açık hale getirildi.
Bosna soykırımı savaş alanı haline geldi. O şimdi toplama kamplarının olduğu bir ülke. Okullar ve spor sahaları, işkencelerin ve kitle katliamlarının gerçekleştiği alanlara dönüştü. Televizyonlarımızın ekranlarında Saraybosna’daki katliamın görüntülerini izlediniz. Ama birkaç gün önce Saraybosna’nın varoşlarında kiraz toplarken bir bombardımanda öldürülen yedi çocuğu görmediniz. Bosna Herrsek’in diğer kısımlarındaki toplu mezarlıkları görmediniz. Bizler bile orada tam olarak nelerin olduğunu bilmiyoruz çünkü tüm bölgelerin yolları kesik ve Saraybosna ile tüm iletişim ağları ve televizyon bağlantıları kesilmiş durumda.
Hiçbir uluslar arası insan hakları örgütüne ya da gazeteciye, hayatta kalan muhacirlerin aktardığı, yaşadıkları acı ve elem verici kitlesel sürgün ve cinayetlerin işlenmekte olduğu işgal edilmiş bölgeleri ziyaret izni verilmiyor. Yalnızca, toplu mezarlara gömülmek üzere 13 kamyon dolusu cesedin çıkarıldığı Prijedor kentini zikretmeme izin verin.

Emin olduğumuz bir şey varsa, o da Sırbistan ve Karadağ’ın Bosna Hersek’e haince saldırdığı ve saldırgan güçlerin BM Güvenlik Konseyi tarafından alınmış bütün kararlara, Avrupa Topluluğunun bütün taleplerine ve Belgrad’ın tüm vaatlerine rağmen Bosna’dan çekilmemiş olduklarıdır.

Eşi benzeri görülmemiş bir el çabukluğu gerçekleşti: Ordu sadece ismini değiştirdi, O artık Yugoslav ordusu değil, Sırp Ordusu. 80.000 civarında asker, 600’den fazla tank, devasa miktarda ağır silah ve mühimmat ve 50 savaş uçağı ile birlikte Bosna Hersekte kaldı. O, hala Avrupa’nın en ağır biçimde silahlandırılmış güçlerinden biri.
Bosna’nın etnik temizliğe tabi tutulması planının planının realize edilmesi için masum Bosna Hersekliler üzerine salınan bu güç idi. Bize gelince, bizler kendimizi savaş için değil barış için hazırlamıştık. Sonuç kasabalarımızın ve kentlerimizin işgal edilmesi, köylerimizin yakılması, nüfusumuzun yerlerinden edilmesi oldu. Bosna Hersek’te yaşayan her üç kişiden biri, evini barkını terk edip bin bir güçlükle mülteci kafilelerine katılmaya zorlandı.

Sayın Başkanlar, ve dostlar, Bosna’da savunulmakta olan yalnızca Bosna’nın kendisi değil. Bosna’da savunulmakta olan Avrupa’dır. Bosna’da, Helsinki Nihai Senedi, Paris Şartı ve Avrupa’nın ayakta tutmak için ant içtiği diğer senetler savunulmaktadır. Eğer Bosna kurtarılmazsa, o zaman bu şartların, sözleşmelerin ve senetlerin bir anlamı kalmaz.

Bizler, delice bir umutla sivil ve kozmopolit bir Bosna Hersek vizyonunu korumaya çalışıyoruz. Fakat uluslar arası destek olmaksızın bu mümkün olmayacaktır. Bize yollamakta olduğunuz insani yardımlar için size sonsuz teşekkürler borçluyuz. Fakat bu Bosna’yı saldırıdan kurtarmaz. Saldırganlık ve onun sonuçları, cömert sadakatlarla ortadan kalkmaz: Ülkemin vatandaşlarından size getirdiğim mesaj budur.”5

Alija’nın bu konuşması çok açıktı, bana göre. Çünkü Avrupa’nın göbeğinde literatüre ilk defa “etnik temizleme” kavramı girmişti. İkinci bir Hitler çılgınlığı yaşanıyordu. Savaşın haklı bir gerçeği yoktu, olamazdı da. Yugoslav Ordusu Sırplara geçmişti. Savaşın ileriki yılları ise daha da çirkefleşecekti. Hırvatlar da gözlerini açtı ve Bosna’dan pay alabilmek için saldırıya geçtiler. Çetnikler İkinci Dünya Savaşı’ndaki Çetniklerin aynısıydı. Ustaşalar da öyle ama bir fark vardı: Bunlar daha beterleriydi. Bunlar daha canilerdi

İşin içine bir de SDA eski kurucularından Fikret Abdic’in, Alija Izzetbegovic’le aralarında olan belki de politik anlaşmazlıklarından dolayı saf değiştirip, Sırp yanlısı tutum izleyerek katliamlara başlaması girdi. Bununla yetinmeyip sözde Bosna Özerkliğini de ilan etmesi ile, Bosna Hersek üç ateşin arasında kaldı.

Slobadan Milosevic’in Büyük Sırbistan hayalini gerçekleştirmesi için, sivilleri hedef alması, savaşın sonuna kadar yani 4 yıl boyunca iki milyonu aşan masum Müslümanları katletmesi,toplama kamplarında akla hayale gelmeyen işkenceler yapması gerekiyordu. Bunu çekinmeden yaptı da.

Savaş olağanca hızıyla sürerken Alija’da ülkeden ülkeye konferanslara görüşmelere giderek barış umutları arıyor. Her seferinde anlaşılan ateşkes kararına ne Tudman ne de Karadzic uyuyordu. Bosna kan ağlamaya 20.yüzyılın sonlarında devam ediyordu.

“(…)Görüyorsunuz Allah karşımıza acı verici bir imtihan çıkarmıştır. Boğazlandık, kadın ve çocuklarımız öldürüldü, camilerimiz yıkıldı, ama biz kadın ve çocukları öldürmeyeceğiz. Kiliseleri yıkmayacağız. Bunu yapmayacağız. Çünkü bazı tekil vakalarda bunlar olmuş olsa bile, bu bizim yolumuz değil. Burada savaşçılarda var ve ben bu fırsatı olanlara şunu söyleyerek değerlendirmek istiyorum. Ve bu, buradaki ve başka yerlerdeki herkese iletilmesi gereken bir mesajdır: Biz muzaffer olacağız çünkü biz başkalarının dinine, milliyetlerine ve farklı siyasi kanaatlere saygı gösteriyoruz ve çünkü bu zor durumumuzda bile temiz insanlar olmaya çabalıyoruz. Ve, başkalarının ibadetlerini yıkmak bize her halükarda yasaklanmıştır. Bu yasak sayesindedir ki, kesinlikle dünyanın en yumuşak insanları olmayan Türklerin 400 yıl boyunca hüküm sürdüğü Sırbistan’da, Decani, Gracanica, Sopocami manastırları bu güne dek hala ayakta kalabilmiştir.

Onlar dokunulmadan kalmışlardır. Çünkü saygı duyduğumuz Kitap’ta öyle yazmaktadır. Bu tür cümleler işlenmemesi gerektiği yazılmıştır ve insanlar bunu göstermemişlerdir. Buna riayet ettiğimizde ve kiliselere başkalarının inancına saygı göstermek istediğimizi söyleyebilmemizde, yalnızca dünyanın asırlar boyunca el yordamıyla yavaş yavaş geliştirdiği Avrupa ekonomisinin, o en ince geleneklerine iltizam etmiş olmuyor; fakat aynı zamanda doğrudan ve lafzi olarak kutsal kitabımızın emirlerine de saygı göstermiş oluyoruz.”6

Alija savaşta bile karakterini bozmamış, mücadelesini onurlu bir şekilde yürütebilmek için askerlerine bu mesajları gönderiyordu. Bu savaştan önce, sözde Yeni Avrupa onca debdebe ve merasimle yaratılmakta iken, aynı Avrupa’nın bu denli korkakça davranacağına ve kendisinin daha yeni tanımış olduğu bir ülkeye karşı girişilen bir saldırganlık savaşını hoş göreceğine, soykırıma, toplama kamplarına ve benzerlerine gözlerini kapatacağına kim inanabilirdi.

1 Kasım 1995’te Dayton’da başlayan görüşmeler 21 gün sürdü ve nihayet Tudman ve Milosevic barış imzalamayı kabul ettiler.

Saat 11:40’ta ABD Başkanı Clinton Beyaz Saray’da sayısız gazetecinin önünde Bosna Hersek’te barışa ulaşıldığını ilan etti. Alija’nın imzayı attıktan sonra yaptığı konuşma şöyleydi:

“Bu Bosna ve dünya için önemli bir gün. Bosna için, savaşın yerini –umarım- barış alacak. Dünya için, çünkü Bosna trajedisi ve onun getirdikleri, ilk dereceden ahlaki bir meseledir ve ahlaki bir mesele dünyadaki herkesi ilgilendirir.

İmzaladığımız belge, Bosna Hersek’in egemenliğini ve bağımsızlığını sağlamayı ve hoşgörü ile özgürlüğe dayalı açık bir toplumun kurulmasını garanti ediyor.

Bunu, yeni biten müzakerelerin ana ve en büyük sonucu olarak düşünüyoruz. Yüklendiğimiz sorumlulukları yerine getirmeye kararlıyız.

6 Cudo Bosanskog Otpoel (Bosna Direniş Mucizesi) A. Izzetbegovic S:28 1994

Bu konuda dünyanın desteğini ve yardımlarını bekliyoruz. Bu desteği ve yardımı özellikle ABD’den kongresinden ve halkından istiyoruz. Bunu yapmaktan çekinmeyin; çünkü bu, Bir çok kişinin acı çekmesine son verecektir ve hem bölge için hem de dünya için bir tehdit olan tehlikeli bir savaşı bitirecektir.

Halkımıza gelince, belirtmeliyim ki bu adil bir barış olmayabilir; ama savaşın sürdürülmesinden daha adil. Bu şartlar altında böylesi bir dünyada, daha iyi bir barış elde edilemezdi.

Tanrı şahidimizdir ki, halkımız ve ülkemiz maruz kaldığı adaletsizliklerin ortadan kalkması için elimizden gelen her şeyi yaptık.”7

SONUÇ

Dayton Antlaşmasının ve daha sonra yapılan Madrid konferanslarının tüm hükümleri uygulanmadı ama Daytonla birlikte acılar tükenmeye ve barışa dönüş başladı.
1 Mart 1999’da Bosna Hersek bağımsızlığını ilan etti. Bosna’nın artık “beyaz zambaklı”
bayrağı dalgalanmaya başladı.
Bosna ideolojisi gerçekleşmeye başladı. Sırplar Hırvatlar ve Boşnaklar birlikte Bosna Bayrağı altında yaşıyorlar. Fakat ben bu barışı zafer olarak göremiyorum. 20. Yüzyılın sonunda katliam, vahşet, soykırım, etnik temizleme ya da adını koyamadığım çirkefliklerin ardından gelen bir zafer insanı ne kadar sevindirebilir ki…

İşkence ve katliamlardan sadece şu örneği vermek istiyorum. Müslüman bir Boşnak’ın anlattıkları: Canlı molotof kokteyl hiç gördünüz mü? Biz gördük. Arkadaşlarımız gözlerimizin önünde teker teker patlayarak ölüyorlardı. Midelerine sarkıtılan boruyla zorla petrol içiriyorlar, sonra da ağızlarına sokulan bezle petrolü ateşe veriyorlardı. Bazılarının parmaklarını kesiyorlar sonrada yemelerini emrediyorlardı. Genç kızlara ailelerinin gözü önünde tecavüz ediyorlardı. Kamptakilere Kuran’ın üzerine idrar yapmaya zorluyorlardı. Ve daha sayısız iğrenç davranışları…. Şehirde tramvayda giderken hayatta kalmanız çok kolaydı. Sadece doğru koltuğa oturacaksınız. Bir öndekine yada bir arkasındakine değil. Çünkü nokta atışı yapan nişancıları hedefi sivillerdi….

Üç yıl önce, Bosna Hersek’in en sevilen sanatçılarından olan, Dino Merlin’in internet sitesinde Balkanlarla ilgili bir yazısında;” Balkan” kelimesinin eski Türkçe de bal ve kan (med i kırf) kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiğini, tarih boyunca da bal kadar tatlı ve çekici bu topraklarda bu bal için sayısız kanların döküldüğünü yazıyordu.

Şimdi Slobodan Milosevic, Lahey’de savaş suçlusu olarak yargılanıyor. Diğerleri ya öldüler ya da hala aranıyorlar.

KAYNAKLAR

• Alija Izzetbegovic, Tarihe Tanıklığım
• Alija Izzetbegovic, Doğu ve Batı Arasında İslam
• Alija Izzetbegovic, Cudo Bosanskog Otpoel
• Zekeriya Yıldız, Geçmişten Günümüze Bosna Hersek
• Zlata Filipovic, Zlata’nın Günlüğü
• http://www.yenisafak.com/diziler/aliya/aliya04.html
• http://www.dinomerlin.com
• http://www.bih.com

ESRA SANCAKLI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir