BIR BÖCEKLE TABIAT ALTÜST OLUR

Yıldızlar, o göğün ateşböcekleri, o her yetişkinin gözlerini bir gün aleviyle parlatan mücevherler, çocukların, o gözleri yıldızdan olanların dikkatini çekmez; çünkü çok uzaktadırlar.
Kendileri ceninlikten kurtulmuşlarsa da akılları hâlâ cenindir ve ancak duyularıyla algılayabildikleri nesnelere bir değer biçerler. “Oysa bir diken batsa onlara, bir böcek ısırsa sanki bütün tabiat altüst olacakmış gibi telaşa düşerler.” Çocuklar mazur. Ya büyükler! Yalancı ışıklarla kamaşan gözlerini açıncaya kadar kaç hakikat uçup gidiyor omuzlarından. Göçmen kuşları güneşe uçururken hür kanatları, insan nasıl da eli kolu bağlı oturuyor. Hatta eli kolu bağlı tüfeğini doğrultuyor bir kuşu düşürmek için semadan. Eli kolu bağlı bir kağıt çekiyor desteden. Eli kolu bağlı dans ediyor pistte. Eli kolu bağlı tenin önünde boyun büküyor. “Av, dans oyun ve tene düşkünlük… Bunları sevgili biliyor. Böylece ruh yalnız tenin kölesi olmakla kalmıyor, tenle duyulan her şeye köle yapıyor onu.” Ah özgürlük! Tanrı’ya yaklaştığında daha aydın, daha güçlü, daha arı ve daha olgunken ruh, Tanrı’dan uzaklaştığında nasıl körleşip zayıflıyor, nasıl pörsüyor küçülüp! İnsanın bir yükselişe ihtiyacı var. Tanrı’yla ruhu arasındaki mesafeyi kapatmaya. “İnsan hayatının ışığını, sükununu ve nurunu bu yükselişle elde eder.” Ruhun tenin anaforuna kapılması ise sınırsız bir alçalmadır insanı düşüren. Bütün yanılgılarının ve zavallılıklarının nedeni. Ah aldanış! “ONLARI YOL ORTASINDA YALNIZ BAŞLARINA KOYUP GİDEN HAKİKAT DEĞİL, HAKİKATI YOL ORTASINDA TEKBAŞINA BIRAKARAK SAVUŞUP GİDEN ONLARDIR.”

Oysa bir andan ibarettir zaman sonsuzluğun yanında. Aristotales’in tam bir mutluluk için aradığı bütün şartlar (mal, onur, haz, sağlık..) bir araya gelseler bile hayaldir hepsi. “Ebediyetle mukayese edildiklerinde hiçliğe yaklaşırlar!” Herkes gölgesiz bir mutluluğun peşinde. “Fakat ölüm kaçınılmazdır. Bütün tasarılarımızı suya düşürür.” İhtarlarına kulak asmadığımız için planlarımız eksik ve yaralıdır. Bu yüzden hatırlamaktan hoşlanmasak da, mutluluğumuza gölge düşürdüğünden emin olsak da “Ölüm gerçek mutluluğumuza karşı durmak şöyle dursun bizi bizzat bu mutluluğa götürür.” Değerliyi değersiz, değersizi değerli kılan ölüm düşüncesinden kaçar insan. Önceliklerinin yer değiştirmesinden korkar. Uykuya ve eğlenceli rüyalara dört elle sarılır. Halbuki ölüm, ölümsüz olduğumuzu yazıyor fosforlu harflerle karanlığa. “Biz ölümsüzüz. Son anın ardında olduğu varsayılan hiçlik bütün kuruntuların en aykırı ve en çılgıncasıdır.” diyor.

XVII. yüzyılın büyük Fransız filozofu Malebranche’ın gönlü ne hakikati yol ortasında bırakıp gitmeye razı, ne bir böcekle altüst olmaya. Cümlelerini ödünç veriyor bu yazıyı yazabilmemiz için. Onları tırnak içine alıyor, bu tırnaklarla tutunmaya çalışıyoruz düşünceye. Tıpkı onun düşünceye Descartes’la tutunmaya çalıştığı gibi. Fakat Descartes’ı aşmıştı Malebranche. İnsan varlığının kanıtlanmaksızın bilineceği, ancak Tanrı’nın varlığının kanıtlanması gerektiğine dair görüşünü ters yüz etti Descartes’in. Ona göre insan doğasıydı meçhul olan. Tanrı’nın varlığı ise kanıta ihtiyaç duyulmayacak kadar kesindi. Bilgiye ulaşma aracı olarak duyu deneyimlerini baz alanlar bir aldanış içindeydiler, çünkü algıladıklarını sandıkları şeylerin gerçek doğasından haberleri yoktu. Bu yüzden insanın iç ve dış dünyasından bilgi alabilmesinin tek yolu ancak Tanrı’yla olan yakınlığıydı. Zira maddeyle manayı Tanrı’dan başka bir araya getirecek güç yoktu. Fiziksel nesnelerin konumunu da, bireylerin düşüncelerini de harekete geçiren ve değiştiren O’ydu. Her tür bilgi Tanrı’nın bizdeki ışığından başka bir şey değildi. İnsan yaratıcı olamazdı Malebranche’a göre. Doğrusu Tanrı yaratma gücünü aktarmış değildi insana. Bir cismin diğerine çarpmasından meydana gelen hareketin asıl nedeni değildi çarpan cisim. Bütün hareketlerin “gerçek neden”i Tanrı’nın iradesiydi. Sonlu yapılar birbirlerini etkileyemezlerdi zira. Ya insan ruhu! Tanrı izin vermeden algılayabilir miydi! O halde istenecek olan O’ydu ve O’ndan istenilecekti.

Kendi gücüyle elde edemediğini elde etmek için duaya başvurmalıydı. Böyle diyordu Malebranche. Ve ekliyordu: “İtiraf ederim ki, ilerlerken yazan, yazarken ilerleyen kimselerden olmaya çalışıyorum!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir