Bir Güzel İnsan: Seyyid Ahmed Arvasî

Onlar ki; kuş gibi göçtüler bu dünyadan
Deymedi ayakları dünyanın çamurlu yollarına
Uyanıp da yaşam denen derin uykudan
Attılar kendilerini o nazlı yarin kollarına

Türk medeniyetinde
iki muteber insan tipi vardır:
Bilge insan ve Alp’ler…

Seyyid Ahmed Arvasi
Seyyid Ahmed Arvasî, 1932 yılında Van’ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğanyayla) köyünde dünyaya geldi. Aslen seyyiddir yani peygamber efendimizin neslindendirler. Tıpkı Peygamber efendimiz gibi hakk ve hakikat yolcusudur. O, bir çok ilim, irfan ve tasavvuf erbabının yetiştiği Arvas’lar neslinin altın halkalarından birisidir. Cedlerinin Anadolu’ya ilk gelişlerini, kendisi şöyle anlatmaktadır: … Ailem ‘Arvasî’ adı ile bilinir. 650 yıldan beri Anadolu’da yaşar. Orhan Gazi ile tanışan ceddim Hacı Kasım-ı Bağdadi adında bir zattır. O’nun oğullarından biri Van Gölü’nün güneyinde (Arvas köyüne) yerleşmiştir. Biz O’ndan türemiş ve çoğalmışız…” Orhan Gazi bir fermanla, “Seyyid Kasım’ın zürriyeti benim zürriyetime emanettir” diyerek bu nesle sahip sıkmıştır.

Arvasî Bey’in babası Abdülhakim Arvasî Bey’dir. Büyük şairlerimizden Necip Fazıl Kısakürek’in manevi hocası Abdülhakim Arvasî Hz. İle zaman zaman karıştırılmıştır. Arvasî hoca bu isim benzerliğini, 18 Nisan 1980 tarihinde dostu Mehmet İlhan Bey’e yazdığı mektupta izah etmektedir: “Şu an Ankara’nın Bağlum nahiyesinde yatan S. Abdülhakim Arvasî hazretleri ile aynı ailedeniz. Kendileri aynı zamanda babamın da isim babalarıdır. Babama kendi adlarını vermişlerdir.”

Seyyid Ahmed Arvasî Hoca ömrünü Türk-İslam mücadelesine adayarak, çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazmış ve zaman zaman fikrinin, inancının çilesini çekmiştir. Arvasî Hoca, fikirlerini sadece gazete köşelerinde yazan bir kişi değil aynı zamanda onu hayatına tatbik eden ender insanlar biriydi. Onu yakından tanıyanlar; bilgisine, tevazusuna, ahlakına ve dindarlığına hayran kalmaktan kendilerini alamamışlardır. O, dış dünyadan etkilenen bir insan olmanın aksine, çevresine etkileyerek yanlış inanç ve hayat sistemine karşı dimdik duran bir gönül eridir. Arvasi Hoca, Türk ve İslam kelimelerinden ürkeklerin olduğunu, hayret ederek şöyle söylüyordu: “Hayretle gördüm ki, bu ülkede Türk kelimesinden ürkenler var. Yine hayretle gördüm ki, bu ülkede İslam kelimesinden ürkenler var. Ve yine ürpererek gördüm ki, bu ülkede Türk ve İslam kelimelerinin yan yana gelmesinden dehşete kapılan kişi ve çevreler var.”

Ömrünü ilme vakfeden Seyyid Ahmed Arvasî’nin vefat ettiğinde daktilosunun başında olması onun ilme ne derece önem verdiği anlatmağa yeter sanırım. Yazılarında sık sık milli eğitim sisteminden bahsederken, yetişen gençliğe milli ve dini şuur verilmesi gerektiğini de ısrarla belirtirdi. Kendini tarih ve kültürünü tanımayan milletlerin gelişmeyeceğini söyleyen Arvasî Bey, gençlere milli klasiklerimizi okutmanın ehemmiyetinden de şöyle bahsediyordu: “ …Bugün, hemen hemen bütün Batı Avrupa ülkeleri çocuklarına, herşeyden önce, mukaddes kitap bildikleri İncil’in mesajlarını ulaştırmaya çalışırlar. İngiltere’de, Hollanda’da, Belçika’da, Danimarka’da İskandinav ülkelerinde, Federal Almanya’da, İtalya’da Yunanistan’da… böyledir. Sonra bu ülkeler, kendi kültür ve medeniyetinin özelliklerine göre, Greko-Latin Dünyası’nın en ünlü fikir adamlarını, eğitim seviyesinin verdiği imkanlar ölçüsünde, genç nesillerin kafalarına ve gönüllerine yerleştirirler. Yani genç nesiller, herşeyden önce, kendi “klasiklerini” öğrenirler.

Gerçekten de Batı dünyası, asla kendi klasiklerin ihmal etmez; genç nesilleri, daima onlarla yüzyüze ve içiçe bulundurur. Bu sebepten olacak, okullarına ve dershanelerine onların isimlerini verir, duvarlara resimlerini asar, onlar için köşeler açar, hayat ve eserlerini sergiler, anma günleri tertipler, bütün bunların yanında, basın ve yayın organları, radyo ve televizyonlar da kendi kültür ve medeniyetinin “klasiklerini” diri tutmaya çalışırlar. Böylece “millî eğitimlerini” sağlam bir temel üzerine oturttuktan sonra, tamamı ile kültür ve medeniyet şuuru içinde, diğer milletlerin tarihlerine, yaşayışlarına ve “klasiklerine” yönelirler. Genç nesilleri “millî klasiklerden” mahrum bırakan bir kültür politikası, yabancılaşmalara yol açar. Bunun gibi, genç nesilleri, “Dünya Klasiklerinden” mahrum bırakmak da gelişmenin ve çağdaşlaşmanın yolunu tıkar.”

Milli şuurun geliştirilmesinde aydınların önemini vurgulayan Arvasî Hoca, milli aydınımızın azlığından ve bu aydınlarımızın yeterince seslerini duyuramadığından yakınmaktadır: “Bir milletin hayatında aydınların çok önemli bir yeri vardır. Bir millet, sayıca ne kadar çok, kültürce ne kadar zengin olursa olsun, kendine öncülük edecek aydın kadrolara muhtaçtır. Müşahedeler göstermektedir ki, yeter sayı ve kalitede aydına sahip olmayan cemiyetler, kolay kolay başarıya ulaşamamaktadırlar.

Ülkemizdeki sözde aydınların en belirgin özellikleri, kendilerini halktan üstün görmeleri ve halktan tahakküm arzusu taşımaları olduğunu belirten Seyyid Ahmed Arvasî; Bunların halkçılık ve demokratlık maskelerini sıyırınız, altından çıkacak mutlu azınlık ve diktatörlük hırslarını görürsünüz diyerek harkulâde bir tespit yapmıştır.

Sömürgecilerin en büyük korkusu, soyup soğana çevirdikleri ülkelerde “milliyetçi aydınların” çoğalıp kadrolaşmasıdır. Çünkü, onların en büyük düşmanı, tarihine, millî kültürüne, tarihi medeniyetine ve mukaddeslerine sahip çıkacak ve sömürgecilerin oyunlarını teşhis edip ortaya koyacak şuurlu ve akıllı aydın kadroların olmasıdır. (S:209)

Bugünlerde AB sürecinde daha net bir şekilde gördüğümüz aydınlarımızda ve siyasetçilerimizde var olan aşağılık duygusunu, Asrın Yesevisi Arvasî Hoca; “Bu kompleksten kurtulmak gerek” adlı yazısında şöyle izah ediyor: “Bizde, birkaç asırdan beri, birçok “fikir” ve devlet adamı” kendimizi “Batı’ya kabul ettirme kompleksi” içinde hareket etmektedir. Bu gibiler için, “Batı’nın değer hükümleri esastır” Batı birşeyi, bir işi beğeniyorsa “iyi”dir, beğenmiyorsa “kötü”dür. Onun için, gözlerini ve kulaklarını Batı’ya açarlar, oradan gelecek mesajlara göre hareket ederler, tavır alırlar ve konuşurlar. Onların kendilerine göre, onların orijinal bir tefekkür biçimi yoktur. Onlar, hazır lopçu, bedavacı ve taklitçidirler. Onlar sözlerine “Batı’da” diye başlar ve “Batı’da” diye bitirirler.

Onlara göre herşeyin güzeli, iyisi ve doğrusu Batı’dadır. Türk ve İslam dünyası ise bütün tarih boyunca, hep çirkinlikler, kötülükler ve yanlışlıklar ülkesi olmuştur. Kurduğumuz kültür ve medeniyette hayır yoktur. Demokrasi mi istersiniz Batı’da… İktisadi ve kalkınma modeli mi ararsınız Batı’da… Tefekkür mü ararsınız Batı’da… Güzel sanatlar mı dediniz, işte Batı’da… talim ve terbiye için tek örnek Batı’da, Musiki, resim mimari, heykel ve dans mı istiyorsunuz, işte Batı… hiç zahmet etmeye gerek yok… Batı düşünecek, Batı yapacak, Batı araştıracak ve siz oradan aktaracaksınız. Ne güzel…

Arvasi Hoca, Batı’nın asla taklitçi değil şahsiyetçidir derken, onlar için esas olanın orjinalite olduğunu da vurgulamaktadır.

Günlük gazetelerimizde gördüğümüz ve halka hiçbir faydası olmayan bazı insanların özel hayatlarının aktüel haberler olmadığını izah ederken, fikir ve iman insanın aktüelitesinin ne olduğunu, ‘niçin aktüel konularda yazı yazmadığını soran okuyucusuna’ şu cevabı veriyor: Aktüel olanı biz tayin etmek zorundayız. Çünkü yaşamak isteyenler, aktüel olmak mecburiyetindedirler. Diyerek şöyle cevap veriyor:

“Benim yazılarım, aç midelerden çok aç beyinlere, maddi cinayetlerden çok manevi cinayetlere, küçük politikalardan çok büyük ideal ve hedeflere, parti oyunlarından çok Türk-İslam Ülküsü’ne, dedikodudan çok, ilmi, millî ve İslami konulara yöneldiği için mi aktüel değil?”

Seyyid Ahmed Arvasî, yazılarında sade bir dil kullandığı için, kolay anlaşılmaktadır. Engin bilgisi ve tefekkürü sayesinde, konuyu dallandırıp budaklandırmadan okuyucuya anlatırdı. Meseleyi herkesin anlayacağı biçimde izah ederken, meselenin can alıcı noktasından yakalardı.

Arvasî Bey, tasavvufu çok iyi bildiği gibi, aynı zamanda onu yaşamaya gayret ederdi. Bazılarının, İslam’ı kurtarma gayretlerinin abesle iştigal olduğunu ifade ederken, onlara “İslam’ı kurtarmayı bırakın, İslam’la kurtulmaya çalışın” diye tavsiyelerde bulunmaktadır. İslam ilmihalini yazacak kadar şuurlu bir müslümanın, içinden bir çok tasavvuf büyüğünün çıktığı Arvas neslinin bir ferdi olarak tasavvufa karşı kayıtsız kalamazdı. Arvasî Hoca, İslam’da tasavvufu araştırmadan, maksatlı bir şekilde eleştirenlere şu önemli gerçeği haykırmaktadır:

“İslam’da tasavvuf orjinaldir ve doğrudan doğruya şanlı Peygamberimiz tarafından ortaya konmuştur…

…İslam’da tasavvuf, ne Budizmin “Nirvanası’na”, ne Hıristiyanların “mistisizmine”, ne Yahudilerin “kabalizmine”, ne pozitivistlerin “insanlık dinine”, ne de Spinoza’nın “panteizmine” benzer. Böyle bir benzerlik arayanlar ya cahil olmalı, yahut ard niyetli…

İslam’da tasavvuf nedir? sorusuna ise şu cevabı verir:

İslam’da tasavvuf, bir bakıma kişinin kendi kendini, Allah rızası için, ciddi ve samimi bir “nefs muhasebesine” tabi tutması, zaman içinde “nefs-i emmarenin” esaretinden kurtularak merhale merhale “nefs-i saliha”ya doğru yücelmesidir. Yani İslam iman ve ahlakının, fertte derinleşmesi demek olan tasavvuf, işin daha çok psikolojik cephesini ifade eder.

Şahsiyet ve kimlik bunalımı hakkında da söyleyecek sözü vardır Asrın Yesevi’sinin; zaman zaman cemiyetimizde ortaya çıkan şahsiyet ve kimlik bunalımının farkındadır. Kişi kendini cemiyetten soyutlayarak, hiçbir ahlaki yada dini otoriteyi kabul etmek istemez. Milli vicdan ve dini ahlakın olmadığı zaman yabancılaşma ortaya çıktığını belirten Arvasî Hoca, bu rahatsızlığı şu şekilde izah eder: ‘‘Millî vicdana yabancılaşan kişi ve zümrelerin ahlaki duyguları da millete yabancılaşır. Yani ahlak içtimai karakterini kaybeder, ferdileşir ve bu sahada “anarşi” doğurur; antisosyal tipler çoğalır; egoizm, bir kanser gibi cemiyeti sarar. Bu zaruridir: çünkü, millî vicdandan kopan fert, ya yabancı ahlak telakkisine bağlanacaktır veya kendi kafasına göre hareket edecek bir antisosyal olacaktır. Görüldüğü gibi, her iki halde de cemiyetle çatışacak ve anarşinin en korkuncu olan ahlak anarşisine kaynak olacaktır….

Seyyid Ahmed Arvasî kültürün önemine ve kültür emperyalizmine de dikkat çekmektedir. Küreselleşme adı altında yapılan kültür emperyalizmi, ülkelere sinsi bir şekilde yaklaşarak girdiği ülkedeki yerli kültürü tahrif etmektedir. Kültür emperyalizmi nedir diye sorarsanız, O zaman uzmanına kulak vermek lazımdır: “Nedir “kültür emperyalizmi”? Bu, bir milletin, çeşitli sebeplere bağlı olarak, kendi kültür ve medeniyet değerlerine “yabancılaşması”, kendi kültür ve medeniyet değerlerinden “utanması”, kendi kültür ve medeniyet değerlerini “hor ve hakir görmesi”, yabancı kültür ve medeniyet değerlerine hayranlık duyarak kapılanması demektir.

Kültür emperyalizmine maruz kalan cemiyetler, yabancı kültürler ve medeniyetler karşısında derin bir aşağılık duygusuna (complex inferiorite) kapılarak kendi tarih köklerinden koparlar, millî ve mukaddes kültür değerlerini yaşamaktan ısrarla kaçarlar, kendi millî ve dini hüviyetlerini gizlemeye çalışır ve yabancılar gibi yaşamaya can atarlar…

Merhum Seyyid Ahmed Arvasi, hakkında yazılan eser sayısının azlığı, bizim ayıbımızdır. Onun gibi değerli fikir adamlarımıza daha fazla sahip çıkmalı, onun eserlerini genç dimağlara aktarmalıyız. Arvasi Hoca hakkında maalesef birkaç kitap yazılmıştır. Hüdavendigar Onur’un yazmış olduğu, “Asrın Yesevisi” adlı eseri de bunlardan birisi. Aşk konuları hakkında yüzlerce eser yazılırken, Arvasi Hoca gibi bir insanın hakkında bir elin parmakları kadar kitabın yazılması son derece mânidardır. Mehmed Nuri Yardım’ı da tebrik etmek isterim. Yaşayan ve vefat eden ilim ve fikir adamlarımız için organize ettiği konferanslar, paneller milletimizin geleceği için çok faydalıdır. Keşke Yardım gibi birkaç tane daha gönül insanımız daha olsa….

Seyyid Ahmed Arvasi

1932 yılında dünyaya geldi. Ailece Van’ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir. Mühitlerinde bu köyün adına izafeten ’Arvasîler’ olarak tanınırlar. Soyadı kanunu çıktıktan sonra köylerinin adı soyadları oldu. Babası Anadolu’da yetişen büyük velilerden Seyyid Abdülhakim Arvasî’dir. Büyük şairlerimizden Necip Fazıl’ın hocaları Abdülhakim Arvasî hazretleri ise bir başkasıdır.

1952’de Erzurum Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra bir süre ilkokul öğretmenliği yaptı. 1958’de Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nü bitirdi. Sırayla Balıkesir, Bursa ve İstanbul’daki eğitim enstitülerinde hocalık yapan Arvasî, 1979 yılında emekli oldu. Türk milliyetçiliğinin sesi olan Hergün Gazetesi’nde, Türk-İslam Ülküsü başlığıyla günlük makale yazdı. 12 Eylül darbesinden sonra MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda yargılandı. Tahliye olduktan sonra Türkiye Gazetesi’nde Hasbihal isimli köşesinde makaleler yazdı. Doğuş (edebiyat) ve Yeni Birlik Dergisinde de yazılar yazmıştır. Türk Kültürü’nde Dağarcık ile Yeni Birlik dergilerinde şiirleri yayınlandı.

56 senelik ömrünün Türk-İslam davasına adayan Seyyid Ahmed Arvasî; 31 Aralık 1988’de Erenköy’deki evinde saat 11.00’de ruhunu teslim ederken çok sevdiği daktilosunun başındaydı. Cenaze namazı, Fatih camii’nde çok kalabalık bir cemaat tarafından kılındı ve tekbirlerle Edirnekapı’da damadı Reşat Yamankaradeniz’in yanına defnedildi.

Seyyid Ahmed Arvasi Eserleri

Türk-İslam Ülküsü (3 cilt), Kendini Arayan İnsan, İlm-i hâl, İnsan ve İnsan Ötesi, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, Şiirlerim, Eğitim Sosyolojisi, Doğu Anadolu Gerçeği, İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri, Hasbihâl (6 cilt)…

Hasbihal, daha sonra konularına göre şu isimlerde yayımlandı: Emperyalizmin Oyunları, Devletin Dini Olur mu, Kadın Erkek Üzerine, İnsanın Yalnızlığı, Milletlerin İtibarı, Kadın-Erkek üzerine, Fikir Sefaletine Örnekler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir