BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NE İŞE YARAR?

Yahudilerin Güneydoğu Anadolu’da 100 bin futbol sahası büyüklüğünde toprak satın aldığını ve Türkiye’den bu tip toprak satın almalarının, bir zamanlar Filistin’de yaptıklarına benzer bir uygulama olduğu tezi, Gazze’deki İsrail vahşeti dolayısıyla yeniden gündeme geldi. Yanı sıra, İsrailli kadınların, hamile olarak gelip Urfa’da bir hastanede doğum yaptıkları ve çocuklarına T.C. kimlikleri aldığı söylentisi, yeniden yayılmaya başladı. Söylentiler, eskisinden daha hızlı yayılıyor. Zira, artık internet, daha fazla insana yayılmış durumda. Paralel olarak, e-dedikodular da, isteyenin istediği yönlendirmeyi yapabileceği şekilde rahatlıkla yayılabiliyor. Bunun bir önlemi yok. Çünkü, gelen herhangi bir e-postadaki her türlü yönlendirmeye rahatlıkla inanabilecek bilinçsiz bir internet tüketici kitlesi, hazır ve nazır.

İsrail vatandaşlarının bu tip eylemleri tamamen YALAN olmasa da, ortada BÜYÜK BİR ABARTI olduğu kesindir. Hele, tıpkı Filistin’de yaptıkları gibi, Türkiye’den de toprak satın alarak, bu topraklar üzerinde yeni bir Yahudi devleti kurmaları veya İsrail’e katmaları, bu yolla mümkün değil!

Çünkü Filistin’deki İsrail devleti, tamamen toprak satın alma yoluyla kurulmamıştır. Tamamen Yahudilerin toprak satın alması yoluyla kurulmuş olsaydı, bugün, İsrail devleti, bütün Filistin’e ve hatta çevredeki Arap ülkelerinin topraklarına kadar yayılmış durumda olmaz, etrafı Filistinli Arap yerleşimleri veya toprakları tarafından çevirilmiş, Yahudilerin küçük küçük şehir devletleri ile bir takım “moşav”lardan veya “kibbutz”lardan ibaret kalırdı. Tıpkı, 1946’da olduğu gibi…

Yukarıdaki haritalarda, koyu yeşil renk, Filistinli nüfusun yerleştiği ve sahip olduğu toprakları gösteriyor. Beyazlar ise Yahudilerin yerleştiği yerler. 1946’da, Yahudilerin onca toprak satın alma gayretlerine ve İngilizlerin kendilerine bolca toprak bağışlamalarına rağmen, Yahudilerin toprakları, Filistin’in yüzde 10’unu bile bulmuyor.

Fakat tam bir yıl (rakamla, 1 yıl) sonra, 1947`de, bir bakıyoruz ki, neredeyse Filistin’in tamamı, bembeyaz olmuş, Filistinlilere Batı Şeria ve Gazze’nin bugünkü sınırlarından biraz daha büyük bir alan ile Filistin bölgesinin kuzey ucu bırakılmış. Yani, Birleşmiş Milletler, harita üzerinde küçük (!) bir oynamayla, gerçekte Filistin topraklarının yüzde 10’u kadar bir toprağa sahip olan Yahudilere, Filistin topraklarının yüzde 70’ini bırakarak, “devlet olma” idealinde önlerini birdenbire açıvermiş…

İsrail ise zaten Birleşmiş Milletler’in fazladan kendilerine bıraktıkları bölgeler ile yetinmeyip, 1948’de Batı Şeria ve Gazze’nin bugünkü sınırları dışında kalan bütün Filistin topraklarını yutmuş. Haritalara bakıldığında, Birleşmiş Milletler’in lütfettiği kuzeydeki Filistin topraklarından eser kalmadığı gibi, Gazze’yi Batı Şeria’ya ve Batı Şeria’yı da Kuzey Filistin’e bağlayan koridorların da kesilerek, Batı Şeria ve Gazze’nin “küçültüldüğünü” görüyoruz. Sonuç, Filistinlilerin büyük ve acı tehciri!

Bu sahneler, tamamen Birleşmiş Milletler’in büyük eseri… Zaten bu teşkilâtın bugüne kadar dünyada “başarabildiği” ne var diye baktığımızda, sadece ve sadece Yahudilere hiç yoktan devlet kazandıran bu kararını ve uygulamasını görmekteyiz. Bunun haricinde, Birleşmiş Milletler’in ne başarısı var? Kıbrıs dahil, “çözmek” üzere daldığı her sorunu, daha da “sorun yumağı” haline getirmekten başka…

Açıkça, Birleşmiş Milletler, Yahudilere Filistin’de toprak kazandırmak ve kurulan İsrail devletinin sonraki kanlı işgallerini meşrulaştırmak amacıyla kurulmuş ve 1947’de bu işlevini yerine getirdikten sonra da fiilen anlamsızlaşıp işi bitmiş bir teşkilâttır. Devamlı veto yetkisine sahip beş üyesinin bulunduğu bir yapı, ne kadar “milletleri birleştirebilir” ki?..

Kalkıp böyle bir teşkilâtın güvenlik konseyi üyesi olabilmek için yaptığımız numaralara, harcadığımız, bu devlet bütçesinden, hepimizin vergilerinden çevreye saçtığımız paralara değdi mi? İsrail’in Birleşmiş Milletler’de AKP’nin zavallı dış politikasının at oynatmasına izin vereceğini mi sanmıştınız? Dünya arenasının en safı siz misiniz?

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI KONJONKTÜRÜ BİTTİ

İkinci Dünya Savaşı’nın “muzaffer” müttefiklerinin kurduğu dünyada, Birleşmiş Milletler, veto ve güvenlik konseyinin “Filistin dışında” sembolik bir anlamı olduğu, söylenebilir. Ancak şu anda, bu sembolik anlamın dahi esâmisi okunmazken, milletleri birleştiremeyen, tersine birbirinden ayıran, bölen teşkilâtın beş devamlı üyesinin veto hakkı ise aynen devam etmektedir. Oysa, İkinci Dünya Savaşı sonrasının muzaffer müttefiklerinden veto hakkı sahibi bir tanesi, ortada yoktur. Bu kaybolan ortağın (SSCB) yerini, mirasçısı olduğunu iddia eden ama gerçekte mirasçılarından sadece biri olan Rusya almıştır. Rusya’nın, SSCB’nin veto hakkını kullanması dahi İkinci Dünya Savaşı konjonktürünün bitiş belgelerinden biridir. Zaten İkinci Dünya Savaşı sonrası konjonktürü içinde dahi bu beş ortağın bütün yaptığı, Birleşmiş Milletler ilkeleri ve kararlarını, birbirleri aleyhine göz göre göre çiğnemekten ibaret değil miydi?

Şimdi, söz konusu konjonktürün değişmesinin, İsrail için anlamını biraz irdelemekte fayda var. İsrail’in varlığı, İkinci Dünya Savaşı müttefiklerinin varlığına ve veto yetkilerine dayalı ise demek ki, artık konjonktürdeki değişme dolayısıyla, İsrail’in varlığının da değişime uğrama ihtimali bulunmaktadır. İsrail’in saldırganlığının sebebi, bundandır.

GAZZELİ ÇOCUKLARIN ÖLDÜRÜLME BAHANELERİ

İsrail, 2009’un ilk günlerinde Gazze’deki vahşi operasyonuna devam edip, sivilleri ve özellikle de çocukları hedef gözetmeksizin yok ederken, bazı gruplara aşağıdaki şekilde mesajlar gönderiliyor ve çocuklara yönelik saldırılar, hiç bir akıl ve mantık ölçüsüyle izah edilemeyecek derecede “haklı” çıkarılmaya çalışılıyordu. Buyurun bu iğrenç gerekçeleri okuyun:

“2007 istatistiklerine göre, dünyada nüfus artışının en yüksek olduğu ülke Birleşik Arap Emirlikleri. Üreme hızları yüzde 3,83.

Üreme hızı Batı Şeria`da yüzde 3,5 iken Gazze`de yüzde 4,3`e yükseliyor.

Özetle, Gazze, yeryüzünde üreme hızının, doğurganlığın en yüksek olduğu bölge. Bunun altında yatan düşünce şu: “On çocuğumdan ikisi şehit olursa umurumda değil, geriye kalan sekizi rahat yaşasın.”

Bu cümleyi ben uydurmadım. Bu cümleyi bana 2006 yılında, Filistin`li ve çok çocuklu bir arkadaşım söyledi.

`Umurumda değil` derken gözünün içine baktım, `Çocukların ölür de nasıl umurunda olmaz?` gibi bir cümle sarfettim. `Şehadet` dedi arapça. `Sen de Müslümansın (Y.N. Değilim), şehadet nedir bilirsin.`

İsrail silah üstüne silah icad ederken, Filistin`li çocuk üstüne çocuk yapıp nüfusu silah olarak kullanıyor.

İsrail tüm dünyadaki Yahudi nüfusun sadece 14 milyon olduğunun bilincinde her bir vatandaşını yaşatmaya önem verirken, Filistin İslamiyetin etkisiyle yüzünü ölüme dönüyor, çocuklarını tanklara, bombalara `kurban` olarak sunuyor.

İsrail öldürülen her vatandaşına karşılık on Filistin`liyi öldürmeye yemin etmişken, Filistin`li öldürülen her vatandaşına karşılık 10 Filistin`li doğurmaya çabalıyor.

Kucağında ölü çocuk bedenleri, gözünde gurur, aklında cennet…

Evlat, insan kaybetmiş olmanın üzüntüsü gibi değil de Cennet`e yolcu göndermenin gururu yüzünde. Bayram şekeri paketler gibi yeşil kefenlere sarıyor çocukları.

Çocuk cesetlerinin önünce hayata değil ölüme secde ediyor, tapınıyor.

Hamas`ın iktidara gelmesiyle, uluslararası camiadaki `mazlum`, `mağdur` pozisyonunu yitirmiş, İsrail`in eline haklılık kozu vermiş. Şimdi kucağında çocuk kurbanlarla masum, mazlum ve mağdur ancak.

Kimse kimseyi kandırmasın `Gazze`li din kardeşlerimiz için` diyerek.

2005 Pakistan depreminde dünyadan Pakistan`a gönderilen yardımlar hala İslamabad`ın Cuma pazarında satılıyor. Alan da müslüman satan da. Hiçbiri yardıma ihtiyacı olanların eline geçmedi.

Deniz Feneri`nin Müslümanlardan topladığı bağışlarla tv kanalları kuruldu, villalar, alışveriş merkezleri yapıldı, siyasi partiler palazlandı.

Kimse kimseyi kandırmasın Filistin`li müslüman annelerle empati kurma numarasıyla. Kızı okul yolunda Taleban tarafından öldürülen Afgan`lı anneyle empati kuruyor muydun?

Kocasının benzin döküp yaktığı 8 yaşındaki Afgan`lı kız çocuğuyla empati kuruyor muydun?

Kuramıyordun. Çünkü karşında, lanetleyeceğin İslam dışı bir din yoktu. Aksine, ultra islamcı Taleban vardı.

Ama şimdi Filistin`de karşında İslamiyet dışı bir din buluyorsun lanetleyecek. Az doğurup çok üreten, Kuran`da sana düşman belletilen bir millet buluyorsun.

Gazze`li anneler metal tanrılarına kurban etmeye doğuruyorlar o kadar çocuğu. Az üretip, hiç üretmeyip çok doğuruyorlar.

Gazze`li babaların, islamcı terör örgütlerinin o çocukların arkasına, arasına saklanmaya ihtiyacı var çünkü.

K. Nxxxx Bxxxxxxx<

Bu kötü Türkçe imlâ ile yazılmış e-maillerdeki propaganda ve yönlendirmelere dikkat etmek lâzım. Zira, MOSSAD`ın, son vahşi Gazze operasyonunda, özellikle Türkiye`de etkin biçimde çalıştığını gösteriyor. Dahası var, bakın bu e-mail de, Gazze`deki vahşeti seyretmeye giden İsraillilerin davranışını haklı çıkarmak için yazılmış. Okuyan, sanki Gazzeli çocukların değil, İsrailli çocukların vahşete uğradığını sanacak:

“Savaşın bitmesini Hamas da istemiyor. Çünkü, IL ile savaştıkları sürece Iran`dan para alıyorlar.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/10753803.asp?gid=200

Halid Maşal, abluka kaldırılsın kapılar açılsın diyor. IL, bu savaş ortamında bile kapıları açmış, yardım gitmesini sağlamışken, ilk parti giden 100 tırın yarısını kendilerine, kalanını 1,5 milyona dağıtan Hamaslılar değil mi? Üç gün sonra giren 50 tıra BM refakat edince, kamyonlara ateş eden Hamaslılar değil mi? Halid Maşal, halkını bu kadar düşünüyordu da sadece 2008 yılında IL`e neden 1571 roket ve 1531 havan topu atmış?
http://www.mfa.gov.il/MFA/Terrorism-+Obstacle+to+Peace/Hamas+war+against+Israel/Missile+fire+from+Gaza+on+Israeli+civilian+targets+Aug+2007.htm

IL`liler ölen sivil Gazzelilere üzüldüğü kadar, elbet öldürülen Hamaslılara sevinecek. Yıllardır çevrelerinde patlyan bombaların yarattığı çoluk-çocuk travmalarını elbet unutmayıp, yanıtını seyretmeye gidecekler. Elbet sevinecekler. Ancak IL`in merkezinde patlayan canlı bombalar sonucu damlara çıkıp, göbek atmıyorlar, şeker dağıtmıyorlar.”

M. A.

Dahası: İsrail Büyükelçisi, Hamas yetkililerinin bir hastanenin bodrumunda saklandıklarını ve İsrail kuvvetlerinin bu yüzden bir şey yapamadığını Türk basınına söylüyor, ertesi gün, İsrail, bir hastaneyi vurup, sivil hasta demeden Filistinli katlediyor. Hakikaten, Türkiye`de iyi çalışıyorlar…

24 Ocak 2009







SESİM GELİYOR MU?

Şimon Peres, İsrail İşçi Partisi Lideri olarak, yıllarca İsrail’in şahin sağ iktidarlarına karşı muhalif tavrını korudu. Uluslararası alanda, daha sol ve enternasyonalist bir kimlikle tanındı. 1978’de, CHP’nin de üye olduğu Sosyalist Enternasyonal’in başkan yardımcılığına seçildi. Türkiye’de de “ılımlı” bir İsrailli politikacı olarak biliniyordu. Türkiye ile iyi ilişkiler içinde olmayı arzu eden “bir dost” olarak tanıtılıyordu.

İsrail’in ortadan ikiye bölünmüş, çok parçalı bulmacayı andıran siyasî yapısı içinde, genellikle İşçi Partisi’ni hiçbir zaman tek başına iktidar yapamadı. Çoğunlukla koalisyon ortaklığı yaptı. Ulusal birlik hükümetlerinde çalıştı. Önceleri başbakan, sonraları dışişleri bakanı olarak uzun süre İsrail’in iç ve dış politikasında söz sahibi oldu. İşçi Partisi güç kaybettikçe, koalisyon ortaklığındaki payı da giderek azaldı. İsrail cumhurbaşkanlığına seçildiğinde, Filistinliler ile barışa katkılarından ötürü Nobel Ödülü almış olmasından dolayı, Filistin meselesinde de daha ılımlı katkısı olabileceği düşünülmüştü. Her ne kadar İsrail cumhurbaşkanlarının, tamamen “sembolik” yetkileri olsa da…

Peres’in “ılımlı” yapısından kaynaklanan beklentiler, cumhurbaşkanı olmasına doğru giden süreçte, birer ikişer suya düştü. Bir kere Peres, Sabra ve Şatila Kasabı Şaron’un ve Başbakanı Şamir’in başlattığı Lübnan işgalini sona edirip, 1984-1985 yıllarındaki başbakanlığı sırasında, İsrail askerlerinin tamamen geri çekilmesini sağlamıştı. İkincisi ve daha önemlisi, Peres, Filistinliler ile ilk barış görüşmelerinde bulunan adam olarak tarihe geçmiş ve Oslo Süreci’ni başlatmıştı. 1992’de, Birinci Körfez Savaşı’nın ardından, İslâm dünyasında zedelenen imajını tazelemek isteyen ABD’nin teşvikiyle, Filistin Lideri Yasir Arafat ile görüşen Peres, İsrail yasalarına göre suç işlemişti. Zira, İsrail yasalarına göre Filistinlilerle görüşmek yasaktı. Fakat bizzat Başbakan İzak Rabin’in talimatı ve bilgisiyle, barış sürecine giden yolda, bu yasaları çiğneyebildi.

Böylece, Arafat ve Rabin ile birlikte Peres de 1992 Nobel Barış Ödülü’nü kazanan üç isimden biri oldu. İsrail’in 1967’de işgal ettiği Batı Şeria ve Gazze’de bir Filistin Devleti kurulmasına doğru giden süreçte, önemli rolü vardı. Fakat İzak Rabin, 1995’de bir suikast ile öldürüldü. Arafat da, 2004’de hayatını kaybetti. Oslo Süreci’nin Nobellisi olarak, geriye bir tek Şimon Peres kaldı.

Fakat Şimon Peres (Aslında Perski), artık bir İşçi Partili değil. Bu durumda, sanırım Sosyalist Enternasyonal’deki görevi de sona ermiştir. Zira, 2005’de, Sabra ve Şatila Kasabı olarak tanınan Ariel Şaron’un komaya girmesinden az önce, Şaron’un bizzat kurduğu Kadima Partisi’ne girdi. İşçi Partisi liderliğini ise şimdiki hükümetin Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı olan Ehud Barak’a bıraktı.

1 Şubat 2009


Yayın tarihi: 12 Nisan 2009


iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir