BM nasıl kurtulur?

Birleşmiş Milletler (BM) sadece devletlerin egemenliklerinin koruyucusu olarak değil aynı zamanda insanların ve onların haklarının koruyucusu olarak da, nesillerin umduğu gibi küresel bir kurum olabilecek mi? Yoksa, askeri güçler kuralları belirlemeye devam mı edecek?

Güney Lübnan’daki mevcut sarsak ateşkes, savaş ve sonuçları konusunda neler yapılması gerektiğini anımsatması dışında, apaçık bir biçimde BM’nin zayıflığını ortaya koymaktadır. Örgütü dizayn edenler, özellikle ABD merkezli bir dünya görüşünü yansıttı. Onlar, Amerikan politik sistemine, Birleşmiş Milletler’in dizaynında hukuk temeline dayanan ideal bir şablon gözüyle baktılar ve bir diğer dünya savaşının patlak vermesini engellemek için bir güç oluşturmanın yolunu aradılar. Sonuç, ülkelerin içinde yaşayan insanların haklarına ve güvenliğe odaklanmak yerine bireysel ülkelerin temsiline ve egemenliğine odaklanılması oldu. Bugün, bu yaklaşımın yetersizliğinin en iyi kanıtı tekrar tekrar BM Güvenlik Konseyi’nin başına bela olan, dünyanın birçok yerinde patlak veren iç çatışma ve sivil savaşa çözüm bulma çabalarıdır.


BM askerî otoritesinin işlevi yok

İkinci Dünya Savaşı, askeri gücün birleşmesiyle bir tarafın galip geldiği bütüncül bir savaştı. Bu savaşın nedenleri hâlâ tartışılmaya devam edilse de, ilk ateşi kimin açtığı konusunda soru işareti yok. Bu nedenle BM’nin kurucuları ve özellikle ABD Başkanı Roosevelt, gelecekte en çok devletlerin birbirlerine karşı saldırıları konusunda kaygılanıyordu ve ülkeler içinde örgütlenen şiddet konusunda söyleyecek çok şeyleri yoktu. Savaş cereyan ederken, milyonlarca insan öldürüldü, bunların çoğu da din (Yahudiler), etnisite (Romanlar) ve cinsel tercihleri (homoseksüeller) nedeniyle katledildi. Ancak, BM Sözleşmesi ve müteakip deklarasyonlarda, devletler tarafından kabul edilen insan hakları, spesifik grupların üyeleri olarak değil sadece kişilerin bireysel hakları olarak tanımlandı. Elbette, soykırım hukuk dışı bir şey; ancak hükümetler kendi sistemleri altında yaşayan halklara muamelede büyük ölçüde özgürdüler.

Son birkaç on yıldır, özellikle egemenlik ve haklara yönelik yaklaşımda temel değişiklikler oldu ve konu netleşti: Sıra dışı istisnalar dışında, devlet içi savaşların sık yaşandığı ve devlet içi çatışmanın uluslararası bir kaygıya dönüştüğü dünyada, BM’nin taraflar arasında müdahale etme ya da savaşa katılanlar tarafından neden olunan şiddeti bastırma yetkisi ve otoritesi aşırı bir biçimde sınırlandırılmıştır. Devletlerin hakları normu -egemenlik- BM barışı koruma güçlerini, hükümetlerin ve onların kurumlarının bazı gruplara saldırmasını engellemeyi hayli zorlaştırıyor, tıpkı Sudan’da Darfur’da yaşananlarda olduğu gibi. Dahası, harekete geçmek ülkelerin askeri güce katkı kararlarında olduğu gibi, Güvenlik Konseyi’nin kararlarını da gerektirmektedir; şu an Güney Lübnan’daki durumda olduğu gibi, BM kriz durumlarına anında müdahale edemiyor ya da silahlarını bırakmayı reddeden güçleri silahsızlandıramıyor.

Sonuç olarak, Birleşik Devletler ne zaman hızlı hareket etmek istese BM’yi görmezden geliyor ve ne zaman bir eylemi engellemeyi istese BM’yi çalışamaz hale getiriyor, böylece BM’nin güvenilirliği ve meşruiyeti sürekli bir biçimde sorgulanıyor ve işlevsiz hale getiriliyor. Peki böylesi sorunlara çare bulmak için neler yapılabilir? Şu an için, Amerika’nın küresel askeri hakimiyeti, BM bütçesine katılımı (düzenli olarak ödemediği) ve Bush yönetiminin tek taraflı ideolojisi, herhangi bir değişikliği ya da reformu hayal etmeyi daha da zorlaştırıyor.

Bununla birlikte uzun vadede, Birleşmiş Milletler’in, Amerika’nın gücünün “dengeleyicisi” olmaya ihtiyacı bulunmaktadır, hem askeri hem de politik açıdan bu böyledir. Bu nedenle uluslararası yanıtları harekete geçirmeli ve ikincinin arzuları, hedefleri ve parası konusunda daha otonom hareket edebilmelidir. Bu da, BM’nin öncelikli olarak geleneksel anlamda sadece devletlerin haklarının koruyucusu değil, aynı zamanda insanların haklarının da koruyucusu olmasını gerektirir; hatta grupların egemenlikleri devletlerin egemenlikleri ile eşit kabul edilmeli. Genel Konsey ve Güvenlik Konseyi üyesi devletlerin yanı sıra buna paralel bir biçimde “Halkların Genel Konseyi” ve “İnsan Güvenlik Konseyi” yaratılmalıdır. Böylece, ilk meselenin halli için uzun bir mesafe kat edilmiş olacaktır.

İkincisi, BM, üye devletlerin ödedikleri aidatlardan bağımsız bir gelir kaynağı bulmalıdır, bu BM’ye Güvenlik Konseyi’nin ve diğer kurumların onayı olmadan kendi başına hareket etmesi olanağı sağlayacaktır. Herhangi bir küresel fonun BM’ye katkı sağlayacağını düşünmek zor, ancak yine de 6,5 milyar insanın yılda 10 dolarlık bir katkısı ile 65 milyar dolarlık bir fon oluşturulabilir, buna ek olarak 1 milyar zengin insanın yıllık 100 dolarlık katkısıyla bütçe 100 milyar dolara çıkarılabilir ki bu oran Birleşik Devletler’in savunma bütçesinin sadece yüzde 20’si anlamına gelmektedir. Diğer şeyler arasında bu, BM’nin bağımsız bir askeri kapasiteyi yaratmasını ve finanse etmesini sağlayacaktır ve herhangi bir üye devletin çıkarları adına hareket edilmeyecektir.

Çözüm: Bağımsız bir ordu

Sonuç olarak, BM uluslararası hukuku ihlal eden ya da örgütlü bir iç savaşa katılan tarafların cezalandırılması yetkisine sahip olacaktır. Bu, bölgesel ve ulusal hukuki sistemlerin, böylesi iç savaşları teşvik edenlere karşı cezai suçlamada bulunabilmesinde olduğu gibi, uluslararası yasal kurumların (Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi gibi) oluşturulmasına izin veren anlaşmalar aracılığıyla başarılabilir. Ancak bu hedef, zikredilenler içinde gerçekleştirilmesi en zor olanı ve Birleşmiş Milletler’in devletlerle ilgili egemenlik tanımlamasında önemli bir değişikliğe gitmesini gerektirmektedir.

Bu fikirler, bir dünya devleti yaratma programı gibi görünebilir. Belki de daha uygun bir model, Avrupa Birliği gibi bir yapıdır. Elbette, AB ciddi noksan ve eksikliklerden muaf değil. Mesela, bağımsız bir ordu kapasitesinden yoksun (çünkü Birleşik Devletler böylesi bir orduya karşı çıkıyor). Bu nedenle üye devletler kendilerini böylesi bir girişimden alıkoyuyor, böylece de pek çok kişinin istediği gibi demokratik ya da temsilci olamıyor. Yine de, insanlık tarihinin o yaşadığı mücadele ve çatışmaların uzun geçmişine bakıldığında, (özellikle de Avrupa’nın kendi içinde vuku bulan olaylar) bahsini ettiğimiz değişikliklerin kolay ya da hızlı bir biçimde vuku bulmasını bekleyemeyiz. Roma tek günde inşa edilmedi ve Avrupa 60 yıl sonra bugün yeni yeni kendini tamamlayabilmekte. Dünya işlerinde bir devrim başlatabilirsek, belki torunlarımız 50 ya da 100 yıl sonra bu çabaların faydalarını görmeye başlayabilecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir