Boğazımızı Sıkan Elden Kurtulmalıyız

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Araştırmacılar Kurulu Üyesi Doç. Dr. Talip Küçükcan, İslam dünyasını konuştuk.

Küçükçan, ilim ve irfana dayalı sosyal ağlar genişledikçe Müslümanların toplumsal sermayelerinin büyüyeceğini belirterek, “Böylece sorunlarla etkin mücadele etme gerçekleşecektir. Sadece ötekileri suçlayarak bir yere varılmaz. Bir taraftan çuvaldızı kendimize de batırmalı öte yandan da boğazımı sıkan elden kurtulmaya çalışmalıyız. ” diye konuşuyor.

Doç. Dr. Talip Küçükcan, korkunun ecele faydası olmadığını vurgulayarak, “Türkiye kendi kültürel değerlerini yeniden keşfetmek ve uygarlık birikimini dış dünyaya taşımak zorundadır. Gerek batı gerekse doğu ile iletişim kurmak ve yakınlıklar tesis etmek bu açıdan zararlı değil tam tersine yararlı olacaktır.” tespitinde bulunuyor.

İSLAMİ İNANÇLAR SİPER OLUYOR

“Dini inanç ve semboller müminler için koruyucu kalkan olmanın yanında, toplumsal varoluş kimliklerini tanımlama ve sürdürmede de kaynaklık etmektedir. Batıda, farklı hayat biçimleri, siyasi kültürler ve toplumsal ilişkilerle karşı karşıya gelen Müslümanlar için İslami inançlar bir siper olmaktadır.”

OSMANLI KATALİZÖR ROL OYNADI

“İslam dünyası geçmişte büyük bir medeniyet oluşturmuştur. Bir medeniyet inşası için gereken bütün alt yapı üretilmişti. Yani siyasi, askeri, ekonomik ve ilmi güç ve birikim evrensel bir medeniyetin inşası ve yayılmasında katalizör rol oynamıştı. İslam dünyası Osmanlı imparatorluğunun çöküşü ile bu medeniyeti temsil eden siyasi ve askeri güçten mahrum kaldı.”

BATILILAR İSLAM UYGARLIĞINI TAKLİT ETTİ

“İslam uygarlığının dinamik biçimde üretildiği ve askeri/ekonomik başarıların devam dönemlerde Osmanlı Batı düşüncesinden etkilenmemiştir. Tam tersine Osmanlı topraklarındaki bazı pratikler batılılar tarafından taklit edilmiştir. Tarihsel olarak biraz daha geriye gidildiğinde İslam uygarlığının zirve isimlerinden İbni Sina ve Farabi gibi düşünürlerin batılıların zihin ve eğitim dünyasın derin etkiler bıraktığını söylemek mümkündür.”

Avrupa’nın Müslümanlarla ilk ciddi karşılaşması Endülüs İslam Devleti sayesinde oldu. Bugünkü İspanya, Portekiz ve Prenelere kadar Fransa’yı içine alan bir coğrafyaya yayılan Müslümanlar, tarihleri boyunca bir “öteki” icad etmekte mahir olan batılıların en dişli “ötekisi” haline geldi. 11 Eylül’ün ardından Avrupa’ya da sıçrayan ve Müslümanlara yönelik artan şiddet, bu tarihselliğin nüksetmesi olarak algılanabilir mi? Yani Batının bilinçaltındaki Haçlı Ruhu, bu vesilelerle yine hortluyor mu?
– Kolektif kimliklerin oluşmasında “öteki” olarak tanımlanan toplulukların belirgin bir etkisinin olduğu sosyolojik bir gerçek. Batı kimliğinin oluşmasında İslam kuşkusuz başlıca “öteki” rolünü oynamıştır. Özellikle kolektif Hıristiyan dini kimliğinin inşasında İslam dünyası ile yüz yüze gelmenin, uzun asırlar süren sürtüşme ve çatışmaların etkisi olmuştur. Batı kamuoyunda İslami tehdit olarak algılanmasının tarihsel kökenleri vardır. Örneğin Fransız yazar Maxime Rodinson, Batı Hıristiyanlığının İslamiyeti bir problem olarak görmeye başlamadan çok önce bir tehdit ve tehlike olarak algılamaya başladığını belirttir. Albert Hourani’ye göre de İslamiyet ortaya çıktığı ilk andan itibaren Batılı Hıristiyanlar için bir sorun olmuştur. İslam ve Batı arasındaki ilişkiler iki ayrı uygarlığın mücadelesi olarak devam etmiş ve her ne kadar zaman zaman birbirinden etkilenmiş olsalar da geriye sürtüşmelerle dolu bir miras bırakmıştır. Batı sömürgeciliğinin İslam coğrafyasında bıraktığı izler hala canlılığını koruyor.
Osmanlı ile Viyana kapılarına yani Avrupa’nın merkezine kadar ulaşan bir “tehdit” ve “tehlike” olarak görülen Müslümanlar 11 Eylül ile tekrar aynı konumda algılanmaya başlamıştır. Bu tarihten önce de var olan “İslamofobi” (İslam korkusu) ciddi bir yükseliş trendi kazanmıştır. Haçlı ruhu olarak tanımlamak mümkün olmasa da Batı bilinçaltına yerleştirilen İslam korkusu tekrar hissedilmeye başlanmıştır denilebilir. 11 Eylül ile birlikte zaten kurumsallaşmakta olan ve geniş bir tabana yayılmakta olan İslamofobi (İslam korkusu) dizginlerinden tamamen boşandı.
Avrupa’daki Müslümanların, Batılı yaşam tarzına entegre olmaması ya da çok yavaş bir seyirde asimile olmasında İslam’ın etkisi ne ölçüdedir?
– Dini kimlikler yabancılaşma, kültürel sürtüşme ve savrulmalar karşısında en kuvvetli kalkan olarak karşımıza çıkmaktadır. Dini inanç ve semboller müminler için koruyucu kalkan olmanın yanında, toplumsal varoluş kimliklerini tanımlama ve sürdürmede de kaynaklık etmektedir. Batıda, farklı hayat biçimleri, siyasi kültürler ve toplumsal ilişkilerle karşı karşıya gelen Müslümanlar için İslami inançlar bir siper olmaktadır. Aslında çokkültürlü ve liberal toplumlarda bunun bir sakıncası yok. Herkes kendi inancını yaşatma hakkında sahip. Ancak söz konusu Müslümanlar olunca hemen dini inançların uzlaşma, toplumsal değerler ile barışma ve uyum içinde yaşamaya engel olduğu propagandası yapılıyor. Bu tür yaklaşımlar çokkültürlü ve eşitlikçi anlayışla bağdaşmıyor. Herkes gibi Batıdaki Müslümanların da dinlerine sahip çıkma ve onu günlük hayatlarında yaşama hakkı olmalıdır.

TÜRKİYE, UYGARLIK BİRİKİMİNİ DÜNYAYA TAŞIMAK ZORUNDA

Haçlı Seferleri’nin yalınkat bir çapulcu saldırısı olmadığı tarihi bir gerçek. Bu bir “ortak değer etrafında” birleşemeyen Avrupa’nın bir “ortak düşmana karşı” birleştirilmesi projesi. Acaba, bu proje, paramparça olmuş İslam dünyasının yeniden toparlanmasına ve yeni güç odaklarının zuhuruna katkıda bulunmuş mudur?
– İslam dünyası geçmişte büyük bir medeniyet oluşturmuştur. Bir medeniyet inşası için gereken bütün alt yapı üretilmişti. Yani siyasi, askeri, ekonomik ve ilmi güç ve birikim evrensel bir medeniyetin inşası ve yayılmasında katalizör rol oynamıştı. İslam dünyası Osmanlı imparatorluğunun çöküşü ile bu medeniyeti temsil eden siyasi ve askeri güçten mahrum kaldı. Ulus devletlerin kurulması ile paramparça oldu. Saldırı, tehdit ve sürtüşmeler kuşkusuz siyasi ve kültürel ortaklıkları olan toplulukları ortak çatılar altında toplayabilir. Ancak İslam medeniyeti tehdit algısından değil fikri özgünlük ve bunu toplumsal-siyasal hayata yansıtabilme gücü ve isteğinden üretilmişti. Ayrıca aklı ve vahyi sentezleyen düşünce/inanç dengesine dayalı yapısıyla zirvedeki varlığını uzun süre devam ettirdi. Konuya bu açıdan bakıldığında karşımıza çıkan manzara parçalanmış İslam dünyasının ortak değerler/amaçlar etrafında birleşmesinden çok ulus devletler bazında yeni oluşumlar şeklinde kendisini göstermiştir denilebilir.
İslam’ın son “vurucu gücü” olan Osmanlı, İslam’ın Batıya doğru çok engelli koşusunu sürdürmüştü. Ancak en sonunda Batılılaşmada karar kılınmış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Batı ile tekrar bir ’izdivaç’ talebinde bulunmamızın sonucu sizce nereye varır?
– Osmanlının son dönemlerinde Batılılaşma bir arayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Geleneğin yeniden üretilememesi, ekonomik durgunluk, askeri ve teknolojik yeniliklerin gerçekleştirilememesi gibi nedenlerden dolayı imparatorluk ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Fransız devrimi ile Batıda başlayan gelişmeler Osmanlı aydın ve yönetim kadrosunu etkilemiştir. Batılılaşma karşıtı olanların imparatorluğun sorunlarının çözümü için önerdikleri etkili olmamıştır. Aslında Batılılaşma ilk dönemlerde imparatorluğu kurtarmak için bir çare olarak görülmüştür. Özellikle ekonomi, teknoloji ve askeri alandaki yenilikler eğitim vasıtasıyla aktarılmıştır. Ne var ki bu alandaki yeniliklerin tümü aslında bir fikri paket ile ülkeye gelmiştir. Batılı eğitim alanların seçkin bir sınıf oluşturması ve yönetim mekanizmalarında etkin konuma geçmesi ile birlikte bu devletin resmi politikası haline dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti de bu mirası devralmış ve hızlandırarak reformlar aracılığıyla sürdürmüştür.
Tarihsel ve sosyolojik olarak bakıldığında güçlü toplumların fikri bakımdan zayıf veya gerileme sürecinde olan toplulukları etkilediği bir gerçektir. Osmanlı da bunu yaşamıştır. Aslında uygarlıklar düzeyinde de benzer bir durum söz konusudur. İslam uygarlığının dinamik biçimde üretildiği ve askeri/ekonomik başarıların devam dönemlerde Osmanlı Batı düşüncesinden etkilenmemiştir. Tam tersine Osmanlı topraklarındaki bazı pratikler batılılar tarafından taklit edilmiştir. Tarihsel olarak biraz daha geriye gidildiğinde İslam uygarlığının zirve isimlerinden İbni Sina ve Farabi gibi düşünürlerin batılıların zihin ve eğitim dünyasın derin etkiler bıraktığını söylemek mümkündür. Modern dönemde de benzer bir durum söz konusudur. Türkiye siyasi çıkar çatışmalarının ve yozlaşmanın girdabında savrulan bir ülke görünümü vermektedir. Batı saydam, demokrat ve gelişmiş görüntüsü ile tekrar bir kurtuluş yolu olarak görülmektedir. Uygarlık birikimlerini kullanmak anlamında Batıyla partnerlik kurmanın bir sorun olacağını sanmıyorum. Ancak bu özellikle kendine güveni olan, kendi kültürel değerlerini modern dönemlerde de tekrar üretebilme derinliğine sahip topluluklar için geçerlidir. Toplumlar gittikçe küreselleşen dünyamızda kendi gettolarında yaşayamaz artık. Öteki ile iletişim kurmak, kendini yeniden tanımlamak ve konumlandırmak zorundadır. Bu açıdan bakıldığında Batı ile yüzleşmek yararlı olacaktır. Korkunun ecele faydası yok. Türkiye kendi kültürel değerlerini yeniden keşfetmek ve uygarlık birikimini dış dünyaya taşımak zorundadır. Gerek batı gerekse doğu ile iletişim kurmak ve yakınlıklar tesis etmek bu açıdan zararlı değil tam tersine yararlı olacaktır.

AVRUPA-İSLAM’I FİKRİNİN AMACI BAĞLARI KOPARTMAK

Özellikle 1990’larla birlikte “Avrupa İslamı” kavramı sıkça tartışılmaya başladı. Diasporadaki Müslüman aydınların ortaya attığı bu kavramın, negatif bir dönüştürücü etkisi ve bir Batı kompleksi barındırdığını düşünüyor musunuz?
– Avrupa-İslamı kavramını ilk ortaya atanlar Müslümanlar değil batılı aydınlar olmuştur. Avrupa-İslamı inşasının temel amacı Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanların geldikleri ülkelerle olan bağlarını koparmak. Avrupa’daki Müslümanlar topluluklar ve kurumlar ile dini hareketler söz konusu Müslümanların geldikleri ülkelerden esinlenmiştir. Grup ve kuruluşların merkezleri aslında göçmenleri gönderen ülkelerde. Bugün Batı ülkelerindeki müslüman topluluklar arasındaki İslami hareketlere bakıldığında şöyle bir manzara ile karşılaşılır. Batıdaki yaygın İslami hareketler ve guruplar gelinen ülkelerdeki hareket ve gurupların damgasını taşımaktadır. Bu anlamda Avrupa’da ortaya çıkan ve buraya özgü hareketlerin varlığından değil, çeşitli İslam ülkelerinde ortaya çıkmış ve Avrupa’daki müslümanlar arasında yayılmış hareketlerden söz etmek mümkündür.
Bu durum Avrupalıları rahatsız ediyor. Bu nedenle Avrupa-İslamı inşası sürecini destekliyorlar. Öte yandan Avrupa’da yetişen Müslüman genç kuşaklar da tabiiki aldıkları eğitim ve maruz kaldıkları sosyalleşme süreçlerinin bir parçası olarak farklı din algısı geliştiriyor. Her ne kadar İslamın mesajı evrensel olsa da din anlayışı toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya değişiyor.
Avrupalı bazı gözlemcilere göre Avrupa’da doğup büyüyen müslümanlar arasında yeni bir İslam anlayışı gelişmektedir. Bunlar iddialarını çeşitli guruplardan bağımsız olarak açılmaya başlayan camiler ve bazı gençler arasındaki yayılmakta olan fikirlere ilişkin gözlemlerine dayandırmaktadır. İddiaya göre oluşum sürecindeki Avrupa İslamı daha liberal özellikler taşımaktadır. Ne var ki bunun dışında da Avrupa İslamını tanımlayacak ya da içeriğini anlatacak bir açıklama yapılmamaktadır. Kuşkusuz Avrupa’da doğup büyüyen, yaşadıkları ülke okullarında eğitim gören, bu ülke şartlarında sosyalleşen ve kimlik inşa eden müslüman topluluklara mensup gençlerin anne-babalarından daha farklı bir din anlayışı geliştirmeleri doğaldır. Ancak bu anlayış farklılığını Avrupa İslamı biçiminde tanımlamak ve bu tanıma sadece liberal bazı anlamlar yüklemek biraz abartılı bir anlatım gibi gözükmektedir. Yeni bir İslam anlayışı inşası için öncelikle sağlam bir eğitim temelinin bulunması, ana kaynaklara erişimin sorunsuz olması ve hepsinde de öte yeni bir anlayış geliştirecek derinlikte kültürel birikim ve entelektüel sermayenin kazanılmış olması gerekir. Batıdaki müslüman toplulukların ne eğitim ne de bilgi derinliği açısından böyle bir sermaye birikimine sahip olduğunu söylemek için henüz çok erken. Avrupalı müslümanların kendi entelektüellerini ve fikri geleneklerini oluşturmadan yeni bir İslam anlayışı geliştirmeleri mümkün değildir. Bugün bazılarının Avrupa İslamı olarak tanımladıkları ılımlı İslam anlayışı sadece Avrupa’da değil Türkiye de dahil zaten bir çok İslam ülkesinde kendisine yer bulmaktadır.
Avrupa İslamı diye farklı bir anlayışın oluşabilmesi için Avrupa ülkelerinde yaşayan müslümanların fikri açıdan özgürleşmesi ve geldikleri ülke geleneklerini eleştirel bir şekilde değerlendirebilecek felsefi yeterlilik ve bağımsızlık düzeyine ulaşmış olmaları gerekir. Böyle bir özgürleşme olmadan yeni fikirlerin üretilmesi mümkün olmayacaktır.

AVRUPALI CİDDİ KİMLİK KIRILMALARI İLE KARŞI KARŞIYA

Genç Avrupalı Müslümanlar, bu projelerle modern hayata çabucak adapte olup “kimlik sorununu” gerçekten de aşabilir mi?
– Avrupa’da kimlik sorunu yaşayan sadece Müslüman gençler değil. Avrupalılar da ciddi kimlik kırılmaları ile karşı karşıya. Artık demografik, sosyal ve kültürel açından homojen bir Avrupa ve Avrupa kimliğinden bahsetmek mümkün değil. Avrupa’da 13 milyon Müslüman yaşıyor. Balkanlardaki Müslümanlarla bu rakam 30 milyonu, Türkiye’nin AB’ye üyeliği durumunda ise 100 milyonu bulacak. Bu Avrupa’da derin kimlik tartışmalarına neden olmuştur. Müslümanları da içinde barındıran bir Avrupa kimliği nasıl tanımlanmalıdır sorusunu saygın düşünürler tartışmaya başlamıştır. O nedenle hem Avrupalıların hem de Müslümanların kimlik krizleri veya sürtüşmeleri ile sorunlarının çözümü Avrupa-İslamı inşasından çok Avrupa kimliğinin yeniden ve daha kapsamlı tanımlanmasında yatmaktadır. Kuşkusuz genç Müslümanlar kimlik sürtüşmelerinden en çok etkilenen gruplar arasında yer almaktadır. Din özellikle diyasporada çok güçlü bir kimlik kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Dini ve kültürel değerlerin yeniden inşası ve kimlik kaynağı olarak gençler tarafından benimsenmesi karşılaştıkları sürtüşme ve bunalımlarla başa çıkma süreçlerini olumlu yönde etkileyecektir. Bilgi ve kültürle donanmış bir gençli kendi gettosundan çıkarak toplumun bütün kesimleri ile iletişim kurarak uyum sürecinin içinde yer alabilir. Kimlik sürekli değişen ve yeniden tanımlanan dinamik bir inşa ve algıdır. Statik ve donuk değildir. Avrupalı Müslümanlar da içinde yaşadıkları toplumla çatışmadan birlikte yaşamanın formülünü aramak ve kimliklerini yeniden tanımlamak durumundadır. Müslümanlar, geldikleri ülkelerin siyasi ve dini havasını sürekli olarak Avrupa’ya taşıma işine son vermelidir. Kendi düşünürlerini ve ilim adamlarını yetiştirerek kendi ayakları üzerinde durmanın yollarını aramalıdır.
11 Eylül’ün ardından hem ABD’nin, hem de AB’nin Türkiye’ye bakışı, salt jeopolitik gerekçelerin ötesine geçti. Türkiye’nin AB üyeliği tartışması, müzakere tarihinin yakınlaşmasıyla din/kültür/medeniyet alanına kayıyor. Buradan hareketle şunu söyleyebilir miyiz; İslam’ın meydan okuyuşuna karşı Türkiye kalkan olarak kullanılmak isteniyor olabilir mi?
– Halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin diğer İslam ülkelerine karşı kalkan olarak kullanılması düşünülemez. İslamın meydan okuyuşu ne yazık ki entelektüel ve fikri olmaktan çok siyasi söylem olarak karşımıza çıkıyor. Bugün İslam dünyasına bakıldığında bir perişanlığın hüküm sürdüğünü görüyoruz. Bir çok İslam ülkesinde halk otoriter rejimlerin baskısıyla eziliyor. Siyasi yapılar katılımcı değil. Ekonomik göstergeler kötü. Dünyaya kapalı sistemler var yoksulluk diz boyu. Böyle bir manzarası olan İslam dünyası kime nasıl meydan okuyabilir? Müslümanlar dış dünyayı eleştirdikleri kadar kendi iç yapılarını da eleştirmek zorundadır. Kendi içindeki çıkmazları, çelişkileri ve duyarsızlıkları görmezden gelen ve bunların çözümü için adım atmayan bir İslam dünyası hangi kaynakları ve gücü ile meydan okuyacak? Ayrıca şunu da ilave etmek gerekir ki Avrupa’da Türkiye’nin üyeliğine kültürel ve dini gerekçelerle sert tepkiler gösteren ve direnen çevreler de var. Türkiye kalkan olarak görülse böyle bir manzara çıkmazdı.
Bu konuyu biraz daha açmak gerekirse şunlar söylenebilir. Türkiye’nin üyeliğini bir tehdit olarak algılayanların din farklılığını da tartışma konusu yaptığı görülmektedir. Örneğin IPSOS araştırma şirketi tarafından Le Figaro gazetesi için yapılan bir kamuoyu araştırmasında Fransız halkının yüzde 56’sı bir İslam ülkesi olarak gördükleri Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı olduklarını belirtmiştir. Öte yandan Fransa Başbakan’ı Jean-Pierre Raffarin Türkiye’nin kültürel kimliğine karşı açık bir duruş sergilemiş ve “İslam ırmağının laikliğin nehir yatağına akmasını mı istiyoruz?” sorusuyla din farkından dolayı Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu ima etmiştir. Diğer yandan AB’nin Hollandalı müzakerecisi Fritez Bulkashtian ’AB’nin Türkiye’nin katılımına izin vermesinin, Avrupa’nın Viyana Savaşı’na boşuna girdiği anlamına geleceği’ yollu benzer bir açıklamada bulunmuştur. Bütün bunlar bize Türkiye’nin İslam dünyasında karşı kullanılacağına ilişkin tezlerin temelsiz olduğunu göstermektedir.

ZULME SEYİRCİ KALMAK GELENEK HALİNE GELDİ

Doğu’dan bakınca Batılı, Batı’dan bakınca doğulu görünen Türkiye, bu jeostratejik ve jeopolitik dinamizmini AB’ye eklemlenmek yerine hangi alternatiflerle güçlendirebilir sizce?
– Uluslar arası ilişkilerde bağımsız ve tarafsız hareket edebilmek ve mevcut oluşumlara karşı eşit mesafeli politikalar üretebilmek için ülke birikimlerinin hem bölge hem de dünya ölçeğinde saygın ve etkin bir düzeyde olması gerekmektedir. Türkiye kuşkusuz zengin birikimlere sahip olan bir ülke. Doğu ile Batının hem içinde hem ortasında. Ancak uzun yıllar Türkiye kısır ve verimsiz iç çekişmelerle enerji kaybetti. Türkiye ne kadar birikimli olursa olsun uluslar arası ilişkilerde muhataplarının duruşu da belirgin etkiler doğurmaktadır. Türkiye birikimlerin kendi bölgesinde veya ortak tarihi/kültürel/coğrafi değerleri paylaşan ülkelerle paylaşma istese bile söz konusu ülkelerdeki siyasi yapılanmalar iş birliğine kapalı bir manzara içindedir. Türkiye saydam, açık ve katılımcı yönetim anlayışı ve demokratik siyasi yapısı olmayan ülkelerle verimli bir ortaklık kuramaz. Ancak yukarıda da işaret edildiği gibi derin bir iç/öz eleştiriden sonra yeni ve dinamik alternatiflerin ortaya çıkmaması için bir neden görünmüyor. Ne var ki bu sadece Türkiye’nin istek ve çabası ile gerçekleşemez.
İslam Dünyasında aydınlar ve halk kitleleri arasında, dünya genelinde şiddetin tetikleyici durumunda olan ABD ve İsrail politikalarına tepki istenilen seviyede mi? İlim ve irfandan uzak bir şekilde sadece sloganik çözümlerin tüketildiği bu coğrafya da alternatif mekanizmalar nasıl devreye sokulabilir? Yani, siz ümit ışığı görüyor musunuz?
– Ne yazık ki İslam dünyasında öteden beri çarpıklıklara ve haksızlıklara karşı tepki vermek değil sessiz ve seyirci kalmak gelenek haline gelmiştir. Sivil toplumun ve ifade hürriyetinin olmadığı veya çok az geliştiği toplumlarda güçlü tepki sesleri çıkmaz. İslam dünyasında aydınların geniş bağımsızlıkları olduğu söylenemez. Doğrusunu söylemek gerekirse Müslüman aydınların ilk eleştirmesi ve tepki göstermesi gereken kendi ülkelerindeki yönetim anlayışı, siyasi kültür anlayışı ve idare biçimi olmalıdır. Bu özgürlüklere sahip olmayan aydınların ABD veya İsrail gibi ülkelerin politikalarını eleştirmesi ne kadar ciddiye alınabilir ki?
Kuşkusuz İslam dünyasını ateş çemberine alan sorunların çözümünde Müslüman aydınlara önemli görevler düşüyor. Ama bu görevin önce evde yani her aydının kendi ülke ve toplumunda başlatması gerekiyor. İlim ve irfana dayalı sosyal ağlar genişledikçe Müslümanların toplumsal sermayeleri büyüyecek ve sorunlarla etkin mücadele etme gerçekleşecektir. Sadece ötekileri suçlayarak bir yere varılmaz. Bir taraftan çuvaldızı kendimize de batırmalı öte yandan da boğazımı sıkan elden kurtulmaya çalışmalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir