BOL ACILI MUHTIRA ÜSTÜ PORTAKALLI SEÇİM ÖRDEĞİ*

Bir seçim komedisidir gidiyor. Öyle bir komedi ki, “yanlışlıklar komedisi” yanında hiç kalır… Eleştiriye tahammülü olmayanlar, “küçük dağları ben yarattım” zihniyetindekiler, hemen yapıştıracaklardır: “Seçimleri neden aşağılıyorsun?”…

Amacım aşağılama değil ama el insaf!

Seçim dediğin demokratik bir ortamda yapılır. 22 Temmuz 2007 seçimleri, demokratik bir ortamda yapılmadığı gibi, bu sefer seçime katılan tarafların tümü, yani iktidar ve muhalefetin hemen her cephesi, anti-demokratik bir tavır sergilemeye pek de meraklılar. Türkiye’nin gelip dayandığı noktada bu gibi garip davranışları doğal karşılamamız mı gerekiyor?

Nerede kaldı AB üyeliği hedefi? Hani Avrupa değerlerine katılıp gönenç (refah) içinde yüzecektik? Bunun için kaldırılmadı mı idam cezası? Millî Eğitim buna göre dizayn edilmedi mi? Bir sürü AB uyum yasası ve anayasa değişikliği bunun için yapılmadı mı? E, nasıl oldu da bütün bu değişikliklere rağmen, demokratik oyla seçilmiş bir hükümet, muhtıralarla, askerî-bürokratik vesayet sisteminin engellemeleri ile bu seçimi yapmaya zorlandı? Bu da mı AB uyum hedefleri içindeydi?

Hükümetin tepkisizliğine bakılacak olursa, askerin muhtıra vermesinin ne kadar haklı ve gerekli olduğu düşünülmelidir. Demokratik olması gereken varlığına karşı böylesine demokrasi dışı müdahale edilirken susan ve üstelik kendisinden istenenleri kuzu kuzu yerine getirmeye çalışan bir siyasî iktidar, demokratik meşrûluğunu zaten kaybetmiş demektir.

Meseleye daha geniş perspektiften bakalım biraz da: İlk olarak, Türkiye’de anayasal olarak beş yılda bir yapılması gereken genel seçimlerin fiilen hiçbir zaman beş yılda bir yapılmadığı, genellikle dört yılda bir gerçekleştiği görüldüğünde, gerçekten demokratik eğilimlere önem veren bir siyasî iktidarın da bu eğilimi meşrû hale getirmesi beklenmez miydi? Neden zaten demokratikliği tartışılan ve yaklaşık yirmi yıldır deline deline kevgire dönmüş 1982 Anayasası’nın bu hükmü, anti-demokratik uygulamalara tepki oylarıyla iktidara geldiğini her fırsatta imâ eden bir hükümet tarafından ısrarla ve inatla savunulur, anlamak mümkün değildir.

Burada, hemen anayasal problem kendisini göstermektedir. Evet, sadece seçimler veya AB hedefinde değil, her alanda Türkiye’nin önünü tıkayan en önemli engelin bu 1982 Anayasası olduğu anlaşılıyor. Zira, halen içinde 12 Eylül Askerî Darbesi’nin liderlerini yargılamayı engelleyici hükümler bulunan, vatandaşın hayatını her şekilde kontrol etmeye çalışan, “ama”larla dolu, her tarafından askerî-bürokratik vesayet kokuları çıkan bu anayasa, hâlâ Türkiye’yi biçimlendirmektedir. 12 Eylülcülere karşı çıkan, zamanında bu anayasayı yerden yere vuran, kendisini sözümona “cumhuriyetçi” ve “ulusalcı” olarak tanımlayan çevreler de artık bu anayasayı eleştirmekten ve karşılarına almaktan vazgeçtiler. Çünkü artık bu anayasa onların işlerine daha çok gelmektedir. İşte böyle bir ortamda, böyle bir anayasayı değiştirmek ve Türkiye’yi demokratikleştirmek yerine, bu Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap vermeyen anayasanın işine gelen hükümlerine sığınmak, onu adeta ulusalcılardan daha fazla sahiplenmek de neyin nesi?

Gerçekten “demokrat” iseniz, anayasayı baştan aşağı değiştirirsiniz

Sözümona demokratik seçimlerle iktidara gelenler, askerî-bürokratik vesayet sisteminin engellemeleri ile sözümona “mazlum” durumuna düşüp halktan daha çok oy alacaklarını “hesap” edenler, cumhurbaşkanlığı seçimindeki asıl sorunun “anayasanın bizzat kendisi” olduğunu görmüyorlar mı? Evet, cumhurbaşkanını halk seçmelidir ve bunun için referandum da belki en iyi yoldur ama asıl olarak anayasanın tümü ile kendisi baştan aşağı değiştirilerek toplumun karşısına yeni, temiz, çağdaş insanlık değerlerinin tümünü içeren, Türkiye’nin her alanda önünü açıcı, büyük devletlere yakışır bir anayasa taslağı ile çıkmalı ve böylece referanduma gidilmelidir. Gerçekten demokrasiye inançları varsa ve AB ile çıkar hesapları ile ilişki kurarak değil, samimiyetle dünyanın çağdaş değerlerine entegre olma yolunda ilerlediklerini düşünüyorlarsa… Görünen o ki, söz konusu iktidarın, böyle bir derdi yok ve bu durumda, böyle bir zihniyete de oy vermek zorunda değiliz!

Sözümona demokratik değerlere inanan ve bu yolla iktidara geldiğini savunup şimdi mazlum rolünü oynayanlar, titreyip kendilerine gelmelidir. Dünyadaki benzer örneklere bir baksınlar:

Boris Yeltsin daha geçen ay öldü. Neydi Yeltsin’i Yeltsin yapan? Sovyetler Birliği’nde, 20 Ağustos 1991 Darbesi’nde tankların üzerine çıkıp demokratik direniş sembolü haline gelmesi değil miydi? Gerçi sonra Beyaz Ev Baskını ve Çeçenistan meselesinde zorba bir despottan daha beter davranmasını da bildi ama her neyse…

Ya Andreas Papandreu? Hatırlar mısınız 1981’de Yunanistan’ın AB’ne girişini? Türkiye’de 12 Eylül yaşanırken, Yunanistan’da da askerî kıpırdanmalar vardı ve Papandreu iktidara gelir gelmez ne yaptı biliyor musunuz? Ne kadar darbe yanlısı üst ve alt düzey subay varsa, hepsini bir gecede re’sen emekli etti ve İskender’in Gordion düğümünü çözmesi gibi bir gecede işi bitirdi.

Ya siz ne yapıyorsunuz, sızlanıp durmaktan başka? Ne zaman “sivil inisiyatifi” elinize alıp “muktedir” olacaksınız? Bu durumda demokratik olmasa da, samimiyetle çağdaş insanî değerler yolunda ilerleyenlerin sonuna kadar arkasında olacağız Türkiye’nin önünü açmak için, bunu da bilin!

Muhtıracılar istedi, siz icra ediyorsunuz

27 Nisan 2007 Muhtırası’na şiddetle karşı çıktınız, toplumun karşısında askerî-bürokratik vesayet odaklarını açıkça eleştirdiniz ve sonra ne yaptınız? Hiç! Bunlar sizin memurunuz ise siyasî iktidarın direktiflerini yerine getirmesi gereken kurumlar ise neden bu çizginin dışına çıkan memurlarınız hakkında gereken işlemleri başlatmadınız? Sizi korkutan nedir?

Üstüne üstlük, bu çevreler tarafından beğenilmeyen ve radikal bulunan isimleri, sırf gözünün üstünde kaşı ve sakalı var diye milletvekili adayı yapmadınız. Uysal bir kuzu gibi sizin emrinizdekilerin size emir vermesine göz yumdunuz ve son yılların en büyük siyasî tasfiye hareketine damganızı vurdunuz.

Tasfiye edilenlerin kimliklerine baktığımızda, “yerli ve inançlı” simgelerle bilinen isimler olduğu hemen göze çarpıyor. Bu isimlerin ABD’nin Irak’ı Türkiye üzerinden işgal etmesine yol açacak 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddedilmesinde önemli rolü olan veya olumsuz oy kullanan isimler olması da işin bir başka fecî tarafı… Kimlerle birlikte hazırlandı bu listeler, Ö. Ç veya C. Z. vasıtasıyla Bush ekibiyle mi?

Açık olun ve açık oynayın. Muhtıracılar son derece açık sözlülükle “taraf” olduklarını ilân ediyorlar. Bu meselenin tarafları “gerçekten kim”, bilmek istiyoruz. Siyasî sorumluluk ve irade tembelliğine tahammülümüz yok artık.

Muhtıranın analizi ve toplumsal tekabüliyeti

Üzerinde bu kadar fırtınalar kopartılan 27 Nisan Muhtırası’na göz attığımızda ise gerçekten neden bu kadar abartılı tepki verildiğini anlamak güç. Bunun sadece adı “muhtıra” ve öyle sanıyorum ki, “mazlumluk” edebiyatı ile oy oranını yükseltmek amacıyla bu kadar şiddetle abartılıyor. Dikkat çekici olan bir husus, o tarihe kadar giderek yoğunlaşan sıklıklarla siyasî dozu yüksek oranda açıklamalar askerî web sitesinde yayınlanırken, bu tarihten sonra bir tür suskunluk içine girilmesi ve daha sonra da sınır ötesi operasyona yoğunlaşılması. Sanki enerji, bir başka yöne, yurt dışına yöneltilmeye çalışılıyor gibi.

Bunun adına “muhtıra” denilecek ise ille de, o zaman sevinmek gerekmez mi? Bir zamanlar TRT Radyosu’nun saat 13 haberlerini beklememiz gerekiyordu muhtıra için (1971). Şimdi internetten en hızlı biçimde muhtıra izleyebiliyoruz, çağ atladık yani.

Yine de bu açıklamaların tam cumhurbaşkanlığı seçimi ve hem de 28 Nisan’daki Cumhuriyet Mitingi öncesine rast gelmesi, tansiyonu yükseltmiş olmalı. Şimdi, artık “yakın tarihe” serinkanlılıkla dönerek, daha doğru düzgün analizler yapılarak o heyecanlı açıklamalara çeki düzen verilebilir, çok geç olmadan…

Hedefin AKP içindeki “inancı ve millî değerleri öne çıkaran” kesimler olduğu görüşüne katılmakla birlikte, meselenin bu kadar basit olmadığı kanısındayım. Böyle bir muhtıra ve ardından gelen tasfiye hareketinin daha derin sebepleri olmalı.

Her şeyden önce, burada söz konusu olanın Türkiye ve Türk toplumsal değerleri olduğu göz önüne alınarak, muhtıra ile öne çıkan askerî-bürokratik vesayet sisteminin kökenleri ve bu topraklardaki toplumsal doğallığının incelenmesi gerek.

Buradaki sisteme Avrupalı ve Batılı gözle bakarak hareket etmek, hiçbir zaman doğru sonuçlara bizi götürmüyor. Maalesef dünya çağdaş değerleri diye bu tip sığ ve Türkiye toplumsal yapısına, tarihî sürecine uymayan bakış açıları ile meseleyi değerlendirmek, “Niye bizde demokrasi yok” çığlıkları atmak, boşuna…

Peki Türkiye’de askerî-bürokratik vesayet sisteminin varlığı, doğal bir tarihî sürecin sonucu mudur ve bütün Türk devletlerinde var olan ve bugün de varlığını koruyan olağan bir uygulama mıdır? Elbette hayır!

Türkiye’de askerin başını çektiği ve bürokrasiyi dönüştürerek kendisine yaklaştırdığı vesayet sistemi, aslında Mısır’daki Memlûk sisteminden bu topraklara miras kalmış bir yönetim biçimidir. Mısır Memlûkleri, Halife’yi devlet başkanı olarak tanımakla birlikte bütün devlet icraatını fiilen kendileri gerçekleştirir ve onu bir tür onay mekanizması gibi kullanırlardı. İşin daha da ilginç tarafı, Memlûkler, devletin maaşlı kölesi (memlûk, köle demektir) idi. Hayatları boyunca devlet hizmetinden ayrılmayı düşünmezler, sadakatle devletin değerleri uğruna hizmet ederlerdi. Böylesine koruyucu mekanizmaya sahip bir düzende göreceli olarak mutlu ve refah içinde yaşayan Mısır toplumu da bu sisteme karşı çıkmaz, aksine destekler ve sık sık memnuniyetlerini bildirirdi. Evet, Memlûkler, Kıpçak kökenli Türklerdi…

Osmanlı’daki toplumsal gelişmeler ve olaylar sonucunda, bu sistem, zamanla bu topraklar da dahil olmak üzere koca imparatorluğa yayıldı ve uzun süre, padişah ile askerî sınıf arasında gidip gelen iktidar mücadeleleri izlendi. Sonunda, İttihat ve Terakki’nin yapısında, Memlûk sistemi hemen tamamen yeniden doğarak bu askerî vesayet sistemi yirminci yüzyıla başarıyla taşınmış oldu. Görüldüğü gibi, milliyetçi bir edebiyatla, bu sistemin “Türklerin özünde olduğunu” söylemek mümkün değildir ama bu topraklardaki varlığı da olağandır. Türk toplumunun yapısına hiç uymayan, sonradan eklemelerle biçimlenmiş yapay bir sistem değildir.

E, böyle bir Türkiye’nin elbette AB değerleriyle uyum sağlayamayacağı ortadadır. İlle Batılı değerler diye tutturacaksanız, bu sistem ile çatışmayı da kaçınılmaz olarak göze almanız ve elinizi çabuk tutarak radikal dönüşümler gerçekleştirmeniz gerekir.

Yapamıyorsanız, bırakın bildiğimiz ve istediğimiz gibi yaşayalım. Geri getirin idam cezasını, bütün yaptığınız değişiklikleri… Biz bu yapımızla çok da iyi şekilde Üçüncü Dünya’ya uyum sağlarız. Bütün Orta Doğu ve Balkanlar’da Hindistan kadar önemli bir ülke olmaktan alıkoymayın bizi. Atom bombamız bile olabilir, bırakın bunları… Türkiye, her yönüyle bir Üçüncü Dünya ül-ke-si-dir!

Seçimlerden sonra…

Durum, 1991 seçimleri öncesini de andırıyor, 1987 seçimleri öncesini de… AKP’nin oy kaybedeceğinin kesinliği tartışılmıyor ama asıl kesin olan bir şey varsa, AKP’nin seçimlerden sonra çatırdayacağı… Şimdilik ses çıkartılmıyor ama göreceksiniz, seçim sonrası yepyeni bir AKP karşımızda olacak.

Açıkça, “millî duruş” tâbiriyle ifade edilen, klasik milliyetçi ve (Selefî anlamda) “İslâmcı” olmayan yeni bir yapılanmaya ihtiyaç olduğu veya böyle bir yapı inşâ edilmeye çalışıldığı gözden kaçmıyor. Başta da işaret ettiğim gibi, “yerli ve inançlı”, bu topraklara has özellikler taşıyan, AKP dışı yeni bir siyasî hareket kapıda. Görünen köy, kılavuz istemiyor.

AKP’nin bugün geldiği noktayı ve geçirdiği büyük değişimi gözlemleyecek olursak, böyle bir sonucun mantığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ben, 1994 yerel seçimlerinden önce Tayyip Erdoğan’ın Taksim Meydanı’na arkasında bir başörtülü ordusu ile gelişini ve konuşmasını izlemiştim. Şimdi AKP, içindeki bu gibi “inanca vurgu yapan” bütün unsurları silip atma derdinde. AKP’ye şöyle veya böyle bağlı bütün kurumlarda bu acı tasfiye hareketini rahatlıkla gözlemlemek mümkün olduğu gibi, büyük sermayeye, büyük burjuvaziye karşı büyük bir hayranlık göstermek, bu sâikle kendisine hizmet edenleri her alanda hakir görmek de işin bir başka gözlemlenen tarafı.

Şehit cenazeleri, savaş psikolojisi, millî değerlere sürekli olarak yapılan bilinçli saldırılar, bu tip bir tepki hareketini doğururken, 22 Temmuz seçimleri sonucunda yeniden koalisyonlarla karşılaşma ihtimalimiz var. Elbette bunun 2002 seçimleri öncesindeki gibi, başbakanın kafasına anayasa kitapçığı ve yazar kasa fırlatıldığı bir “kâbus” koalisyonu olmasını herkes gibi ben de istemiyorum.

*Portakallı Pekin Ördeği’nden kinaye…

17-18 Haziran 2007

iks Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir