BOMBOŞ KALBIN ÜZERINDEKI BUZ

Yorgunluğun iptal mührünü yalnız ellerine ve ayaklarına değil, gözlerine ve kulaklarına bastığı zamanlarda bile sonuna kadar dinliyor hastalarını.
Hastalıklarının sınırını geçip başka diyarlara geçseler bile kesmiyor sözlerini. Büyüteçin altında ezmiyor onları; ne sesiyle ne sessizliğiyle. Ünlü bir yazarın öyküsünün hemen başına koyduğu epigrafı ağır bir avize gibi sallandırıyor ruhunda: “Kime anlatsam derdimi?” Karların altında müşteri bekleyen ya da hiçbir şey beklemeyen arabacıyı hatırlıyor hep: “Arabacı İona Potapov bir hayalet gibi bembeyaz. Canlı bir varlık ne denli büzülebilirse o denli büzülmüş, kızaktaki yerinde kımıldamaksızın oturuyor…” Çünkü acısı var arabacının. Kendisini dinleyecek birini arıyor. Kime anlatmaya kalksa susmak zorunda, çünkü dudaklar kulakları gölgelemiş. Hiç kimse dinlemeye hazır görünmüyor. Acısını gayri meşru bir bebek gibi kollarına terk edecekmiş gibi kaçıyorlar ondan. Herkes kendinden söz ederek susturuyor onu. Kelimeleri hapis kalsa yırtılacak kalbi. Sonunda imdadına bir çift iri parlak göz yetişiyor: Atının gözleri! At ‘sahibinin anlattıklarını dinlerken soluğunu onun ellerine veriyor.’

“Acı” adlı bu öykünün yazarıyla iyi tanışıyor doktor. Aynaya her baktığında Doktor Çehov yerini Yazar Çehov’a bırakıyor çünkü. Binlerce yoksul köylüyü nehirler gibi kapısının önünden geçiren aynadaki bu akis işte. Yalnız ücretsiz muayene etmekle kalmıyor, ilaçlarını da veriyor onların. Hayatını yazarak kazanmaya çalışıyor Çehov. Hastalarından ücret almamaya o kadar alışmış ki, bir altın madencisinin eşini muayene ettikten sonra eline tutuşturulan bir deste parayı reddediyor zengin olduğunu ileri sürerek. Ona “Doktorluğu bırak! Kendini tamamen yazmaya ver!” diyen arkadaşlarına, doktorluğu eşi, yazarlığı sevgilisi gibi gördüğünü söylüyor ve “Bundan ikisinin de bir kaybı yok!” diyerek gülümsetiyor onları. “Hayatın özünü kavrama” ve “mutluluk” arasında kurduğu ilinti, Gorki’nin ifadesiyle, yalın, gerçek ve içten olan her şeyi sevdiriyor ona. Sorumluluklardan kaçılmaması halinde dünyanın manzarasının değişeceğine inanan Çehov, “Her insan kendisine ait toprak parçası içinde yapabileceklerini yapsa dünyamız ne mükemmel olurdu! Müslümanlar sevap için su kuyusu kazarlar. Herkes hayatının boşa gitmemesi için arkasında okul, su kuyusu gibi bir şeyler bıraksaydı ne güzel olurdu!” diyor Gorki’ye.

Eline hangi boya geçerse gelişigüzel sürüyor adam! Fakat bir de geri çekilip bakın ortaya çıkan büyüleyici resme! Tolstoy bu teşhisi koyuyor Çehov’un öykülerine Yalta’da. Ve aynı iklimde bir başka teşhis daha konuluyor Çehov’a: Verem. Büyülü anlar kısa olur. Kısa öyküler yazıyor Çehov, görüntülerin, kelimelerin ve davranışların arkasındaki âleme damlatarak mürekkebini. Kısalığı yeteneğin kardeşi olarak görüyor. Ayrıntıyı satır aralarında, yani söylenmeyende arıyor. Öyle bir bütünlük sağlıyor ki, değil bir cümle bir kelime dahi çıkartılamıyor öykülerinden. İyi bir yazar olmanın ağır bedelini ödüyor çünkü. Yeni doğan bebeklere bakın ne söylemeyi tavsiye ediyor kucağa alıp: “Yazı yazmamalısın! Yazar olmamalısın!”, “Yine de yazarlık eğilimleri göstermeye kalkarsa, bu kez sevgiyle vazgeçirmeye çalışmalı. Sevgi de işe yaramazsa, pes edip ‘kayıplar’ listesine eklemeli onu!” diye devam ediyor sözlerine.

Çehov, öyküleri gibi kısa hayatında “kayıplar listesinde” görse de kendini, “kısa öykü” denildiğinde kazanç hanesindeki ilk isim olarak belirdi edebiyatta. 44 yaşında bir otel odasında ateşler içinde yanarken, belki de şuur altında denizin serinliğiyle özdeşleştirdiği bilinmeyen bir denizciyi sayıklıyor ve sorular soruyordu ona. Yıllar önce yayıncısı Suvorin’e yazdığı mektupta sanatçıya düşenin cevap vermek değil, “sadece doğru sorular sormak” olduğunu söyleyen Çehov’un ünlü “Üç Kızkardeş” adlı oyunu da psikolojik bir gerilimle çerçevelenen bir soruya dayanıyordu: “Hayatın anlamı nedir?” Ve bu soruyu şöyle cevaplıyordu oyunculardan biri: “Anlamı mı! Bakın yağan kara. Bunun anlamı nedir!” Çehov’un son sorularını bilmiyoruz ama karısı Olga göğsüne buz torbası koyarak serinletmek isterken, biz onun son cümlesiyle yanıyoruz: “Bomboş bir kalbin üstüne buz koyma!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir