Borçlar Niye Veriliyor,IMF Ne İstiyor

Türkiye yıllardır borç yükü altında eziliyor. Bunun acısını kim çekiyor, kim bundan faydalanıyor? Bu borçlar niye veriliyor?

Bu borçların ödenmesi için AKP hükümeti milletin varını yoğunu satıyor. Özelleştirmeler yüzünden onbinlerce işçi işten atılıyor. Ücretler düşük tutuluyor, tüketim mallarına, kullandığı araçlara zamlar konuyor. Halkın büyük çoğunluğu açlık düzeyinde yaşıyor. Ya bu borçlardan faydalananlar kimler?

AHTAPOT GİBİ HER ÜLKEYE YAYILDILAR

Büyük ölçüde ABD emperyalizminin denetiminde olan IMF ve Dünya Bankası, “yapısal uyum programları” ve bu programları dayatmanın yolu olan “krediler” aracılığıyla azgelişmiş ülke halklarını sefalete ve emperyalistlere giderek artan bir bağımlılığa sürükledi. Uygulanan ekonomik programlar bu ülkelerde dış borç sarmalına ve mali krizlere neden oldu. IMF, bir ahtapot gibi her ülkeye yayılmış durumda.

Türkiye’de son 20 yıldır serbest piyasa ilkesine dayanan “liberal ekonomi” programı uygulanıyor. Kör topal da olsa bu böyle. IMF sürecine girdiğimiz yıllar boyunca da, ekonomi politik ile ilgili ders kitaplarına da giren bir tabir olan “kumarhane kapitalizmi” uygulanıyor ülkemizde.
Bir kez daha tekrar etmekte yarar var. Kumarhane kapitalizmi (casino capitalism) döviz–borsa–faiz üçgenine devletin müdahale etmemesini öngören bir sistemdir. Gerçi ABD gibi gelişmiş ülkeler, ekonominin temel kavramlarını oluşturan arz–talep dengesini ayarlamak için faize sürekli müdahale ediyor ancak Türkiye gibi IMF kıskacına girmiş ülkelerde faize müdahale etmek yasak!
Mesela, Ekonomiden sorumlu eski Devlet Bakanı Kemal Derviş de, sürekli faizlerin yüksekliğinden yakınıyordu. Keza koalisyonu oluşturan liderler de. Şimdi AKP’lilerde aynı söylemi tercih ediyor. Peki kim belirliyor faiz oranlarını? Halk mı? Ne gezer!..
Burada tek belirleyici devletin son iki yılda 20 milyar dolar para aktardığı batık bankalar… Kemal Derviş de sabah–akşam bankacılarla birlikteydi ama ne hikmetse Türk ekonomisi felakete doğru koşar adımlarla gitse de faizler bir türlü düşmüyordu. Açıkçası, herkes kendi şahsı çıkarını nasıl “maksimum yapabilirim” in peşindeydi.
Ülkemizde liberal ekonomiyi savununların temel ‘tez’i, devleti küçültmek. Tabii bununla ne kastettikleri pek açık değil. Savunup durdukları tezlerinin içini dolduramıyorlar. Ama ana hatlarıyla dile getirdikleri de şu: Devlet ekonomiden çekilmeli, sadece düzenleyici olmalı. Devletin işi adaleti sağlamak, güvenliği sağlamak olmalı…
Bunlara göre ordu da küçültülmeli. Hatta liberal politikaları savunan bir siyasi, hiç bir stratejik hesaba dayanmadan iktidara geldiğinde ilk işinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harcamalarını yüzde 50 oranında azaltmak olacağını savunuyor!

Devleti küçültmek ne demek?

Devletin sahip olduğu şeker fabrikalarını satmak, yılda 1.6 katrilyon kar eden Türk Telekom’u haraç mezat elden çıkartmak, yeniden kurulum maliyeti 7 milyar dolar olan “bağımsızlık simgesi” Erdemir’i yabancılara peşkeş çekmek, Seydişehir Alüminyum Tesisleri’ni eşe-dosta tabiri caizse “meze fiyatına” vermek demek. Yine devletin sahip olduğu elektrik ve gaz dağıtım şirketlerini satıp savmak demek?
Peki bu tezi savunanlara göre, bunları kim alacak? “Devleti küçültmeye soyunanlar” bunları yerli sermayeye satmayı düşünmüyorlar. Diyorlar ki, “zaten bunları almaya kudreti olan yerli sermaye yok.” Onlar, “bu gibi kurum ve kuruluşlar yabancılara satılmalı” diyorlar.
Peki TELEKOM, TÜPRAŞ, PETKİM, ERDEMİR, şeker fabrikaları gibi kuruluşlar yabancılara satılırsa, ne olur?
Olacağını söyleyelim: Yıllar boyu krizlerden çıkamayız. Bir süre önce kriz sürecine giren ve IMF’den 30 milyar dolar ek kredi almak zorunda kalan Brezilya’ya döneriz açıkcası. Brezilya elektrik, telefon, gaz dağıtım şirketlerini yabancılara sattı. Yabancılar yılda bu şirketler sayesinde 13 milyar dolar kar elde ediyor ve bu parayı ülkelerine transfer ediyorlar. Bunlar ihracata dönük şirketler değil. Haliyle bu 13 milyar dolarlık miktar “döviz açığı” olarak Brezilya’nın dış ticaret açığı hanesine yazılıyor. İhracatı, ithalatından 13 milyar dolar fazla olacak ki, “döviz dengesini” sağlasın. Dolayısıyla, Brezilya’da kriz süreci bir türlü sona ermiyor.
Brezilya örneğinde olduğu gibi IMF programlarını uygulayan hiçbir ülkenin ekonomik büyüme kaydetmediği, aksine ekonomik krizler yaşadığını görülüyor. Zira bu ülkelerde, ekonomide tam bir istikrarsızlık hakim olmuş, kamu harcamaları kısılmış, ücretler dondurulmuş, ulusal paraları değer kaybetmiş, kişi başına düşen milli gelir gerilemiş, sefalet ve yoksulluk hakim olmuştur.

Türkiye’yi bir laboratuvar gibi kullanıyorlar

IMF talimatlarını uygulayan ülkeler büyük ekonomik krizler yaşarken, neden hala bu talimatlara uymakta ve ekonomik gelişimlerini bu yönde planlamaktadırlar?
Bunun nedeni dünyada artık ödenemeyecek hale gelmiş bir borç zincirinin oluşmasıdır. Kısacası artık ülkeler IMF’ye bağımlı hale gelmişlerdir. 1947’den 1989’a kadarki dönemde altı ülke IMF’den 30 yıldan fazla, 24 ülke 20-29 yıl arası ve 47 ülke 10-19 yıl arası bir süre yardım talebinde bulunmuşlardır.
Yıllardır IMF ve Dünya Bankası’nın örnek olarak gösterdiği Güney Kore, Tayvan gibi “mucize ekonomiler” bile 1990’ların sonunda büyük krizlere girdiler. Eski doğu bloku ve Latin Amerika ülkelerindeki uygulamaları da tam bir fiyaskoya dönüşen IMF şimdi yeni bir “mucize örnek” oluşturmak istiyor. Bunun için de Türkiye’yi bir laboratuvar gibi kullanıyor.
IMF ne istiyor? Emeklilik yaşı yükseltilmesini, özelleştirmelere hız verilmesini, ücret artışlarının sınırlandırılmasını, vergilerin artırılmasını, ek vergiler konulmasını istiyor.
IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger’in, “asgari ücret çok yüksek, bunu düşürün” sözleri ile Türkiye temsilcisi Hugh Bredenkamp’ın, “asgari ücret acaba hangi ölçüde şirketlerin sıkıntılarını körüklüyor, buna bakmak lazım” demesini nereye koymak gerektiğini varın siz tahlil edin.

Stand-by anlaşmaları ekonomiyi yıkıcı nitelikte

İkinci Dünya Savaşı sonundan bu yana, Türkiye’de, Dünya Bankası ile IMF’den sözde “yardım”, yani borç alma sürecine girmiştir. 1970’li yıllardan sonra alınan borçlar ve faizleri Türkiye’yi tam anlamda bağımlı duruma düşürmüştür. 1978’den sonra pek çok Stand-by anlaşması imzalandı. Türkçe’de bunlara “Gel de Dayan” anlaşmaları da diyebiliriz. Çünkü hepsi, ekonomiyi yıkıcı, bağımlılığı artırıcı nitelikte. Bu anlaşmaların sonuncusu 11 Mayıs 2005’te imzalandı. IMF icra direktörleri toplantısında imzalanan 3 yıllık anlaşmayla Türkiye gene 10 milyar dolarlık bir borç yükü altına girdi. Buna, AKP iktidarı “kaynak sağlamak” diyor ve başarıymış gibi kamuoyuna sunuyor. Oysa vereceği sonuç çok açıktır: Daha fazla işsizlik, borç yükünün artırılması, tarımın öldürülmesi. İlk işaretlerde zaten hemen geldi.
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, 14 Nisan tarihinde Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn’a gönderdiği ve “kamuoyuna açıklamayın” ricasında bulunduğu “Türkiye’nin Özelleştirme Politikası” başlıklı mektubunda 21 kamu işletmesinin satılacağını, 10 bin kişinin işten çıkarılacağını ve böylece özelleştirme kapsamında 2003-2009 döneminde 29 bin kişinin işten atılacağına söz verdi. Peki, bu taahhütler ne için verildi? Sadece 465,5 milyon dolarlık kredinin serbest bırakılması için.. Evet, yanlış duymadınız. İktidara geldiğinden bu yana tek bir kaynak paketi açıklamaktan aciz olan bu hükümet üç kuruş için binlerce vatandaşının işsiz kalmasına işte göz yumuyor ve üstüne üstelik bundan neredeyse grurur duyuyor. Çok yazık!..
Unakıtan’ın gönderdiği ve Vatan gazetesinde yer alan 5662 sayılı mektupta şu ifadeler yer alıyor: ” … 2005 yılı ortasından 2009 yılı ortasına varan dönemde hükümet 21 kamu işletmesini özelleştirecektir. Bu Tekel, Seka’nın diğer şubeleri, Sümer Holding’ten geriye kalanlar ve hatta Petkim, TÜPRAŞ, TEDAŞ, THY ve Türk Telekom gibi stratejik işletmeleri kapsamaktadır… Hükümetin büyük bir kaygısı özelleştirme sonucunda gereksinim duyulmayacak olan işçilerin sosyal maliyetinin hafifletilmesidir. Sözleşmelerin statüsüne göre bu işçilere kıdem tazminatı ile özel iş kaybı tazminat alacaklardır. Bizim öngörümüz, 2003 başından itibaren 30 Haziran 2009 tarihine kadar 29 bin işçinin işsiz kalacağını yönünde. Bunların toplam tazminat tedbirleri, 561 milyon dolara eşit 420 milyon euro olarak hesaplanmıştır.”
Mektupta “Yıllara göre işten çıkarılacaklar” listesi de yer aldı. Buna göre AKP hükümeti, 2005 yılında hükümet 5 bin 826 kişiyi işten çıkarmayı planlıyor. Planlanan işten çıkarmalardan en fazla etkilenecek kurumların başında, 1.502 kişiyle ilk sırayı Tekel aldı. 1.175 kişiyle ikinci sırada Telekom bulunuyor. Üçüncü sırada 752 kişiyle TEDAŞ, ardından da 700 kişiyle Şeker Fabrikaları geliyor. TÜPRAŞ’ta 2005 yılında işten çıkarılması planlanan işçi sayısı ise 325 kişi olarak bildirildi.

YAMAN TÖRÜNER:

“Kemer o kadar sıkılıyor ki ‘tam açlığa alıştırılırken’ eşek ölebilir”
Merkez Bankası eski Başkanı Yaman Törüner, yeni stand-by’in bize ne getirip ne götürdüğünü şöyle anlatıyor: “Bu anlaşmayla kemerler o kadar sıkılıyor ki ‘tam açlığa alıştırılırken’ eşek ölebilir. Gittikçe artan oranda faiz dışı fazla verilerek, faiz ödemeleri aksatılmayacak. Devlet gelirlerinin çok büyük bölümü borç faizlerine yatırılacak. Açıktan para basılmayacak. Emekli Sandığı’na, SSK ve Bağ-Kurlulara verilen maaş ve hizmetler azaltılacak. Vergiler ve akaryakıt fiyatları daha da artırılacak. İşe alımlar kesinlikle kısıtlanacak. KDV oranları değiştirilmeyecek. Kamu alacakları için kesinlikle af uygulanmayacak. Belediyelere verilen borçlar azaltılacak. Kamusal mülkler satılacak.

TUZAK NASIL ÇALIŞIYOR?

IMF, 1946’dan bu yana tuzağına düşürdüğü 48 ülkeden 32’sinin ekonomisini çökertti, kendisine bağımlı hale getirdi. Borç batağına sürüklenen ve fakirleşen ülkelerde, IMF’ye güvenmenin faturası çok ağır oldu. Milyonlarca aç insan sokaklara döküldü, ayaklanmalar, darbeler birbirini izledi.
Uluslararası araştırmalarıyla ünlü Bryan Johnson ve Brett Schaefer verilerine göre, IMF’den borç alan 48 ülkede, kişi başına düşen zenginlik açısından hiçbir ilerleme kaydedilemedi. Bu ülkelerden 32’sinin ekonomisi ise çok daha gerilere gitti, ülkeler ve insanlar fakirleşti. IMF tuzağının faturası sadece ekonomik kriz olarak değil, bazı ülkelerde halk ayaklanması, kanlı olaylar, yağmalamalar, darbeler olarak çıktı.
IMF’ye şu anda 182 ülke üye. Bu ülkeler IMF’nin yönetiminde de söz sahibi. Daha doğrusu öyle sanılıyor. Zira bu söz sahipliği, herkesin koyabildiği paraya bağlı. Örneğin ABD’nin oy hakkı 17.35. ABD’yi Japonya 6.22, Almanya 6.08, Fransa 5.02, İngiltere 5.02 ve Suudi Arabistan 3.27 oy oranı ile izliyor. Türkiye’nin IMF yönetimindeki etkinliği ise sadece 0.46. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin IMF yönetimindeki söz hakkı şekilsel bir aldatmacadan öteye gitmiyor.
IMF, gelişmekte olan bir ülkeye girerken, güya ’ihracatı ve geliri artıracak, refah sağlayacak’ paketler uygulatıyor. Ancak nedense ithalat ihracattan daha çok artıyor. Köyden kente göç ve işsizlik patlıyor. Eldeki küçük ve orta büyüklükteki işletmeler ağır koşullara dayanamayıp kapılarına kilit vuruyor. Buna karşılık bazı rant gruplarının karı artıyor. Tabii bu rant grupları ve onlarla bağlantılı politikacılar, kalenin içten ele geçirilmesinde aktif rol alıyor.
Sağlam temeller üzerine kurulu, uluslararası piyasalarda rekabet gücüne kavuşmuş büyük grup ve bankalar ise IMF eliyle kurdurulmuş ve olağanüstü yetkilerle donatılmış kurullar tarafından ele geçiriliyor. Bu grupların varlıkları uluslararası sermayeye yok pahasına pazarlanıyor.

Dünya Bankası’nın IMF’den geri kalır tarafı yok

IMF’nin üçüncü dünya ekonomilerini yıkmak ve o yolla egemen olmak için uyguladığı politikalar tüm çıplaklığı ile ortada dururken, Dünya Bankası’nın da boş durmadığı görülüyor. Dünya Bankası’nın gerçek niteliğini bir dönem kurumun başkanlığını yapan A. W. Clausen’ın 25 Şubat 1982 yılında New York’ta Mali Topluluk Temsilcilerine sunduğu bir rapor açıklıyor. Clausen, Dünya Bankası ile gelişmekte olan ülkeler arasında aracılık görevini ve dünya bankalarının buradaki rolünü şöyle anlatıyor: “Dünya Bankası’nın hissedarları, başta ABD olmak üzere dünya uluslaranın büyük bir bölümüdür. Banka, her ne kadar tümüyle bu devletlere aitse de, felesefesi kamu kesiminin ve özel sektörün karşılıklı bağılımlıkları üzerine dayalıdır. Gerçekten de özel sektör- bundan yatırımcılar topluluğunu kast ediyorum-Dünya Bankası’nın kalkınmakta olan ülkelere borç olarak verdiği fonların kaynağını oluşturur. Tüm dünyada sermaye piyasalarından borç alarak gelişmekte olan borç vermekteyiz.”
Clausen, dışarıya sızdırılmayan bu raporunda, bankanın dünya büyük sermayesine kar sağlayanr bir tefeci durumunda olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Raporda belirtildiğine göre, projelere yönelik borçlar ağır koşullarla veriliyor ve tutarları, banka bütçesinin yüzde 10’nunu geçmiyordu. Ucuza aldıkları uzun vadeli kredileri, sabit faiz oranlarıyla kısa veya uzun vadeli krediler olarak veriyor ve bu operasyonlardan büyük karlar elde ediyorlardı. Bütün bunlardan, Dünya Bankası’nın, bir kalkınma bankası olmadığı, verdiği kredilerin “yardımla” ilgisinin bulunmadığı açıkça görülüyor. Banka, özellikle ABD banka ve şirketleri adına üçüncü dünya ülkelerini sömürme bankasıdır. Ne yazık ki, Türkiye’de 1950’den bu yana iktidara gelen değişik (Refahyol’un bu hükümetlerden çok farklı olduğunu belirtelim) hükümetler bu borç tuzağına, çoğu sefer, bilerek düşmüşler ve Türk ekonomisini bugünkü hale düşürmüşlerdir. İmzalanan son stand-by anlaşması da AKP iktidarının, bu tefeci dünya sermayesine teslimiyetini sürdürmek niyetinde olduğunu gösteriyor.

İŞTE IMF’NİN TUZAĞINA DÜŞEN ÜLKELERDEN BAZILARI:

ASYA KAPLANI, EVSİZLER VE İŞSİZLER ÜLKESİ OLDU

’Asya Kaplanı’ olarak nitelenen 80’lerde büyük ilerlemeler kaydeden Tayland, 90’lı yılların ortasında tökezledi ve parası yabancı güçlerin saldırıszına uğradı. Tayland IMF’nin ekonomi politikalarını uygulamak zorunda kaldı. Yani, çok ağır bir kemerleri sıkma politikası başlattı. Bunun üzerine siyasi kriz patladı, ekonomi tamamen çöktü.

50 YILLIK BİRİKİM BİR ANDA YOK OLUYORDU

50 yıl boyunca işçi ve emekçilerin kan ve teri üzerinden dev bir sanayi kuran Güney Kore sermayesi, 1997’de patlak veren Asya ekonomik krizi ile, o güne dek kaydettiği bütün sınai-teknolojik ilerlemeleri kaybetti. Japonya’nın ardından, bir de iyice gelişen Güney Kore sanayisi ile rekabet etmek istemeyen ABD, fırsatı iyi değerlendirdi. Krizi bitirmek bahanesiyle ülkeye akıtılan 30 milyar dolarlık dev IMF kredisinin karşılığı, ülke tarihinde görülen en ağır “yapısal uyum paketi” oldu. Kemerler sıkıldı ama ülkenin en büyük sanayi kuruluşları ve bankaları yabancıların eline geçti. Yabancı sermaye, bu banka ve sanayi kuruluşlarının gelirlerini dışarıya taşımaya başladı. IMF, Güney Kore’nin içine düştüğü bu durumu Global piyasalara entegre olmak diye yutturdu.Benzer “yapısal uyum” programları Asya krizinin etkilediği tüm bağımlı ülkelerde uygulandı.

ENDONEZYA AZ KALSIN PARÇALANIYORDU

1980’lerin sonunda Tayvan ve Güney Kore’de gelişen işçi hareketi, uluslararası tekelleri kısmen de olsa “başka arayışlara” yöneltti. ABD’li spor malzemesi şirketi Nike de, “maraton ayakkabılarını” giyerek Endonezya’ya koştu. ABD tarafından desteklenen Suharto diktatörlüğü, ülkeyi tam bir “işçi cehennemi”ne çevirmişti. DB ve IMF de, yabancı tekellere ucuz işgücü sağlama garantisi karşılığında, devlete bol bol kredi sağlıyorlardı. Bu elverişli koşullar altında faaliyete geçen Nike patronlarının, işçilerin hak alma mücadelesini bastırmak için diktatörlükle el ele vererek çok sayıda işçi önderini öldürtüp cezaevine attırdığı belirtiliyor. 1997 krizi vurduğunda ise durum daha da kötüleşti ve Nike’ı ülkede tutmak için, işçi ücretleri günde 2.46 dolardan 1 dolara düşürüldü. IMF’nin “yapısal uyum programı”nın devreye girmesiyle, Güney Kore benzeri gelişmeler yaşandı. Bir hafta içinde 15 bankaya el konuldu ve kapatıldı. Sonuçta, Endonezya ekonomisi çöktü, ülke parçalanma tehdidiyle karşı karşıya kaldı.Ancak program, halk direnişiyle karşılandı ve çıkan ayaklanma sonucu, diktatör Suharto devrildi

ARJANTİN’İN YAŞADIĞI ACI IMF GERÇEĞİYDİ

20 Aralık 2001 tarihinde bir helikopterle başkent Buenos Aires’ten kaçmak zorunda kalan Cumhurbaşkanı Fernando de la Rua’nın, kuşbakışı izlediği manzara korkunçtu. Caddeler ve sokaklar yüzbinlerce işsiz, aç ve biçare insanın katıldığı protesto gösterilerine sahne oluyordu. Halk polisle çatışıyor, gözyaşartıcı bombalar kullanılıyor, havada kurşunlar uçuşuyor, ve cesetler koşanların ayaklarına takılıyordu. Bunlar bir filmden alınan klipler değil, Arjantin’in yaşadığı acı IMF gerçeğiydi… Ülke bitmişti ve tam 132 milyar dolar borcu vardı…
Arjantin hükümetinin tedavüle soktuğu yeni parayı destekleyecek kudreti yoktu; kasalar bomboştu, döviz rezervi namına bir şey yoktu. Bunun üzerine Arjantin hükümeti tarihte ender görülen bir yola başvurarak, Başkanlık Sarayı ve Meclis binası da dahil olmak üzere hükümete ait bütün varlıkları ipotek etti. IMF’nin Arjantin politikaları iflas ederken, geride siyasal, ekonomik ve psikolojik anlamda çökmüş bir toplum bıraktı.

ABD’DE KRİZLERDEN NASİBİNİ ALDI

Yapısal uyum programları, gelişmiş ülkelerde de çalışanların aleyhine oldu. “Kemer sıkma uygulamaları” nedeniyle, 1998-99 yıllarında sadece çelik sektöründe 10 bin işçi sokağa atıldı. Bunun en büyük nedenlerinden biri, azgelişmiş ülkelerden gelen ucuz çelikti.
2001 Ocak ayında ise 33 milyon nüfusuyla ülkenin en kalabalık eyaleti olan Kaliforniya eyaletinde elektrik üretim ve dağıtım şebekelerinde serbest rekabet ortamı yaratılmasına yönelik özelleştirmenin acı yüzü büyük bir fiyaskoyla ortaya çıktı. Kaliforniya eyaletinde enerji tekelleri arasında aylardır süren serbest rekabet kavgası, tüm çabalara karşın sona erdirilemeyince enerji krizi patlak verdi. Eyalette halk, II. Dünya Savaşından bu yana ilk kez mumlara saldırdı. Hayat durma noktasına geldi ve birçok bölgeye saatlerce elektrik verilemedi. Bankaların para çekme makineleri çalışmadı, fabrikalar üretime ara verdi. Trafik ışıklarının çalışmaması yüzünden onlarca trafik kazası oldu. Eyalette olağanüstü hal ilan edilirken, sistemin tümden çökmesi Kanada’dan elektrik alınarak önlenebildi.

BAŞEKONOMİST JOSEPH STİGLİTZ’İN İTİRAFI:

“IMF’NİN SORUNLARA YAKLAŞIMINI GÖRÜNCE DEHŞETE KAPILDIM”
’IMF’nin küstah olduğunu söyleyecekler. IMF’nin yardım etmesi gereken gelişmekte olan ülkelerin söylediklerine gerçekten kulak vermediklerini söyleyecekler. IMF’nin gizliliğine ve demokratik sorumluluk taşımadığına işaret edecekler. IMF’nin ekonomik reçeteleri işleri iyiye değil, daha kötüye götürdüğünü, ekonomik yavaşlamayı resesyona, resesyonu depresyona dönüştürdüğünü söyleyecekler. Haklılar. Ben, Dünya Bankası’nın başekonomistiydim. Ve IMF’nin sorunlara nasıl yaklaştığını gördüm. Dehşet içinde kaldım.’
Joseph Stiglitz, 1997-2000 Dünya Bankası Başkan Yardımcısı (The Insider)

KALICI KADER DEĞİŞMİYOR

Tarihsel bakış açısı bazı gerçekleri çok net ortaya koyuyor; Türkiye, 1946 yılından bugüne IMF-Borçlanma-Sıcak para üçgeninde dönüyor, geçici iyileşmeler görülüyor ama kalıcı kader asla değişmiyor…”
Bu noktada çok söz söylemeden, sizi gerçeklerle baş başa bırakalım ve özellikle Ankara Ticaret Odası gibi duyarlı kuruluşlarımız tarafından hazırlanan raporlara şöyle bir göz atalım; Türkiye ekonomisi nereden nereye gelmiş.
– 82 yıllık cumhuriyet tarihinin 59 yılında Türkiye bütçesinin açık verdiğini, sadece 23 yılı denk ya da bütçe fazlası ile tamamladığını ortaya koydu.
– Rapora göre 1923-2004 yılları arasındaki dönemde bütçe açıklarının toplamı 233 milyar doları, yani 2003 yılının milli gelirine eşit bir rakamı buldu.
– Türkiye sadece son 10 yılda 171.3 milyar dolar bütçe açığı verdi,
– Türkiye 82 yılın, 66’sında toplam 303 milyar dolarlık dış ticaret açığı verdi. Dış ticaret fazlası verilen yıllar ise 16 yıl ile sınırlı kalırken, toplam Dış ticaret fazlası tutarı 418 milyon dolar olarak gerçekleşti…

YAKINDA BU BORÇLAR BİZİ ÇOK GERECEK

Peki bugünlere yani “sıcak tuzağa” düşme süreci nasıl gerçekleşti?
-Türkiye, Atatürk’ün ölümüne kadar geçen 15 yıllık dönemde Türkiye’nin 35 yıldır göremediği dış ticaret fazlasını üst üste 9 yıl yakalamayı başardı. Dışardan toplu iğneye varıncaya kadar ithalat yapılsa da, Türkiye bu dönemde aldığından fazlasını sattı. 1923-1938 yılları arasında Türkiye’nin milli geliri, oran olarak yüzde 104.8, artarken tarım sektörü yüzde 101.3, sanayi sektörü yüzde 148.8 oranında büyüdü. Türk lirası dolar karşısında yüzde 24.6 oranında değer kazandı…
– Türkiye Cumhuriyeti 50’li yıllara yaklaşırken devalüasyonla tanıştı. 1946 yılında devlet bütçesi fazla vermesine rağmen devalüasyona gidildi. Bir yıl sonra da 47 milyon dolar katılım payı ödenerek IMF’ye üye olundu. Aynı yıl Türkiye’nin milli geliri 7.5 milyar doları gösteriyordu…
– Bu ilk devalüasyondan sonra Türkiye’nin dış ticaret dengesi bozuldu. Bütçe ve dış ticaret sürekli açık vermeye başladı. Hastalığın tohumları da ilk o yıl atıldı. Türkiye bu dönemde ABD’den Marshall yardımı çerçevesinde 1945 yılında 25 milyon dolar, 1948 yılında 38 milyon dolar olmak üzere toplam 63 milyon dolar kredi aldı…
– 1958 Devalüasyonundan sonra fiyatlar düşerken ihracat yerinde saydı, ithalat arttı. Dış ticaret açığı büyüdü. 1958 yılında 67.8 milyon dolar olan dış ticaret açığı 1959’da 116.1 milyon dolara, 1960 yılında ise 147.4 milyon dolara yükseldi…
– 1978’de 2.3 milyar dolar olan ihracat 1983’te 5.7 milyar dolara çıktı. Anılan yıl dış ticaret açığı 3.6 milyar dolar, bütçe açığı ise 2.5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bütçe açığının ulaştığı rakam, bir önceki yıla göre yüzde 150 artışı işaret ediyordu. Dış ticaret açığı 1990 yılında 9.3 milyar dolara ulaştı… İstikrar politikaları uygulanırken ortalama 17.4 milyar dolar olan dış borç stoku, 1989 yılında 41.7, 1990 yılında ise 49 milyar dolara çıktı. Daha da kötüsü borçların vade yapısı bozuldu. Kısa vadeli borçlar, toplam borçların yüzde 19’unu buldu. Ticari bankaların döviz açığı büyüdü…

IMF’DEN MUCİZELER BEKLEMEYİ SÜRDÜRMEYİN

Sonuç: Türkiye sadece son 10 yılda 171.3 milyar dolar bütçe açığı verdi, 162.9 milyar dolar dış borç aldı…1964 yılında 964 milyon dolar olan dış borcumuz 2004 yılı sonunda 158 kat artarak 153 milyar doları buldu… Hükümetler, bütçe ve dış ticaret açıklarını kapatmak için ya para basıp enflasyonu körükledi, ya da iç ve dış borçlanmaya giderek Türkiye’yi borç sarmalına soktu… 1991-2003 yılları arasında 207.4 milyar dolar dış borç taksiti ödenmesine rağmen, 1991 yılında 50.5 milyar dolar olan dış borcumuz 2004 yılı sonunda 153 milyar dolara çıktı…
Son söz: IMF ve Dünya Bankası’ndan mucizeler bekleyenler ve getirdiği ekonomik-sosyal sonuçlarını görenler, bugün kazandıkları para ya da koltukları için ses çıkarmayanlar yukarıdai tespitlere daha dikkatli baksınlar. Hem de öyle dikkatle baksınlar ki; güzel vatan birkaç çapulcunun eline geçmesin, tarihteki haysiyetli ve şerefli duruşuna tekrar geri dönsün. Zira gerisi laf-ı güzaf!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir